DİSLEKTİK DAHİLER

SANATSAL SAĞLIK

Disleksi ve çizim yapmanın bir arada başarılı şekilde işlendiği “Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par) filmi hakkında Çocuk Psikiyatrisi alanında çalışmalarını başarılı şekilde yürüten Prof. Dr. Yankı Yazgan ile hobisi olan karikatür çizmek ve disleksi hastalığının nedenlerini, ülkemizdeki görülme sıklığını ve bilinmeyen birçok yönünü konuştuk.  

Sanatın tıpla buluştuğu ve farklı sanat dallarını ele aldığımız haber çalışmamızın bu ay ki konuğu Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan ile disleksi denilince akla ilk gelen film olan “Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par) ve filmde işlenen çizim yapmanın faydalarını konuştuk. Filmdeki karakterin sözcüklerin fonetik ayrımını, harflerin görsel-mekansal analizini ve ayrımlaştırmasını yapamadığından okumakta güçlük çektiğini söyleyen Yazgan, filmde işlendiği gibi resim çizmenin bakış açısını genişlettiğini dile getirdi. İnsanlarla yakın ve içeriden temas gerektiren bir iş yapmamın katkısı olduğunu söyleyen Yazgan, sol planum temporale ile işitsel dil işlevleri açısından, dislektik çocukların özellikle fonolojik kodlama stratejisi kullanırken okuma güçlüğü yaşadıklarının düşünüldüğünü söylüyor. Genel olarak dislektik çocukların resme yönlendirildiği şeklinde bir kanıya varmanın doğru olmadığını anlatan Yazgan, disleksi ile ilgili birçok araştırma hakkında detaylı bilgi verdi. 
“Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par)
Henüz 8 yaşında olan küçük bir çocuk hem ailesi hem de okul çevresinde farklı bir biçimde tanınmaktadır. Kelimeleri söylerken zorlanan ve öğrenme güçlüğü çeken çocuk, Disleksi denilen genetik bir bozukluk yaşamaktadır. Ancak bunun derinliklerine şimdiye kadar kimse inmemiş ve küçük çocuğu problemli gözlerle izleyenlere karşı, onun resim öğretmeni olan Ram (Aamir Khan) farklı şekilde yaklaşır. İç dünyasına kadar inecek ve kimsenin anlayamadığı gerçeklere ulaşacaktır. 

Disleksi Olan Ünlüler Ne Demiş?
Disleksili ünlüler arasında Albert Einstein, Mozart, Leonardo da Vinci, John Lennon, Stephen Hawkings, Alexander Graham Bell, Thomas Edison ve Agatha Christie yer alıyor.
Disleksi olan ünlülerden sözler ise şöyle:
 • “Öğretmenim sersemin teki olduğumu söylüyor, babam da olduğumu düşünüyordu. Bense artık budalanın teki olduğuma karar vermiştim.”
 Thomas Edison /Bilim adamı
• “Öğretmenlerim aklımın yavaş çalıştığını, asosyal olduğumu ve ölene kadar rüyalarımın peşinde sersemce savrulacağımı söylüyorlardı.”
 Albert Einstein /Bilim adamı
• “Ailedeki en yavaş kişi olduğumu düşünürdüm. Korkarım oldukça haklıydım ve bu gerçeği kabul etmem gerekiyordu. Yazmak ve hecelemek benim için kabustu. Yazdığım harfler asıllarından çok farklı oluyordu. Okuma ve telaffuzum da felaket derecede kötüydü.”
 Agahta Christie/Yazar
Psikiyatrist ve karikatürist Prof. Dr. Yankı Yazgan, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.


http://www.taarezameenpar.com/

Disleksi ile ilgili “Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par) filmi gerçeği yansıtıyor mu?

Evet, disleksi’yi konu alan bu filmin gerçeği yansıttığını söyleyebiliriz. Literatürde disleksi (okuma bozukluğu); bireyin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda okuma başarısının beklenenin önemli ölçüde altında olması durumu olarak tanımlanır (APA 2000). Bu çocuklarda okuma becerilerinin gelişimi sırasında sadece düşük zeka yaşı, görme kusurları veya uygun olmayan öğretimle açıklanamayan belirgin ve özel bir yetersizlik dikkati çeker. Okumadaki bu zorluk, çocuğun okul başarısını ya da günlük yaşam etkinliklerini önemli ölçüde etkiler.

Filmdeki karakter sözcüklerin fonetik ayrımını, harflerin görsel-mekansal analizini ve ayrımlaştırmasını yapamadığından okumakta güçlük çekmektedir. Bu nedenle, kendi sınıf düzeyindeki bir okuma metnini okuyamaz ve dolayısıyla; okuma metnini anlayamaz. Ayrıca, bu çocuklarda okumadaki yetersizliğin yanı sıra görsel algı sorunları (şekil pozisyon algılama-harfleri ters ya da dönmüş olarak algılama- ve şekil zemin algılama) ve işitsel algı sorunları da görülebilir. Yazı hataları-yazıları genellikle bozuktur ses ve şekil olarak birbirine benzeyen harfleri yazmakta zorluk, ters yazma, dikkat sorunları, motor koordinasyonda zayıflık, uzaklık-derinlik-boyut algısı, oryantasyon sorunları (mekanda yönelme, pozisyon algılamada güçlük), yönelim becerisi, organize olma becerisi, çalışma alışkanlığı, kendini ifade etmekte yetersizlik ve sosyal-duygusal davranışlar açısından da görülebilecek farklı sorun alanları söz konusudur. Sayılan bu alanlar filmdeki karakterde detaylıca işlenmiştir.

Bu filmde söz konusu olan dislektik kişiliklerin algılanmasında anlatılanlar gerçekle uyuşuyor mu?
Evet. DSM-IV (Diagnostik Statistical Manual) tanı sınıflandırmasına göre, disleksi (okuma bozukluğu): “Bireysel olarak uygulanan standart doğru okuma ya da kavrama testleri ile ölçüldüğü üzere, kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda okuma başarısı beklenenin önemli ölçüde altındadır ve tanı ölçütlerindeki bozukluk okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini önemli ölçüde bozmaktadır” şeklinde tanımlanır. Filmdeki karakterin yaşadıkları gerçek ile örtüşmektedir. Tipik disleksi (okuma bozukluğu) dışındaki farklı alanlarda da zorluk yaşadığı görülmektedir.
Filmde dislektik dahilerden söz ediliyor, beyinlerinin işleyişinde ne gibi farklılıklar var?
Öğrenme bozukluklarının literatürdeki beyin işleyişindeki yapısal ve işlevsel farklılıklarının araştırıldığı çalışmalar; yapısal görüntüleme çalışmaları (otopsi çalışmaları, BBT ve MRI), işlevsel görüntüleme çalışmaları (SPECT, PET, işlevsel MRI) ve elektrofizyolojik çalışmalardır. Yapısal bozuklukları belirlemeye yönelik ilk çalışmalar otopsi çalışmaları olmuştur. Çeşitli nedenlerle ölen dislektik bireylerde yapılan incelemelerde, makroskobik düzeyde tüm olguların temporal loblarında planum temporale simetrisi ya da ters asimetri olduğu saptanmıştır (Galaburda ve ark. 1989). Literatürde, yapısal olarak en fazla incelenen ve farklılığı konusunda en fazla fikir birliği olan bölge, temporal lob ve bu lobun bir parçası olan planum temporale alanıdır. Ortalama olarak sol planum temporale sağdakinden 1/3 oranında daha büyüktür.

Temporal lobun üst kısmında ve yüzeyinde, Heschl girusunun posteriorunda bulunan planum temporale bölgesi işitsel assosiasyon alanıdır ve işitsel uyarımların kavranmasından sorumludur. Burada işitsel fonemlerin, görsel grafemler olarak haritalandığı düşünülmektedir (Leonard ve ark. 1993). Sol planum temporale ile işitsel dil işlevleri açısından, dislektik çocukların özellikle fonolojik kodlama stratejisi kullanırken okuma güçlüğü yaşadıkları düşünülmektedir.

Manyetik rezonans görüntüleme çalışmalarında (MRI), dislektik çocuklarda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde sağda daha geniş planum temporale, yani planum temporale simetrisi ya da ters asimetri olduğu gösterilmiştir (Kushch ve ark. 1993, Leonard ve ark. 1993).

Okuma güçlüğü olan erişkinler ve çocuklarda yapılan işlevsel görüntüleme (fMRI, PET) çalışmalarında fonolojik işlemler sırasında (heceleme, anlamı olmayan kelimeleri okuma gibi) sol hemisferde temporopariyetal kortekste aktivasyonun az olduğu ya da hiç olmadığı bildirilmektedir (Rumsey ve ark. 1997, Simons ve ark. 2000, Temple ve ark. 2002).
Bu gibi çalışmalar dislektik çocukların, beyin yapısı ve işleyişinde farklılıklar olduğunu göstermektedir.

Dislektiklerin resime yönlendirilmesindeki neden nedir?
Filmdeki başrol karakterindeki çocuk, resme yönlendirilmemiştir. Sadece çocuğun resme yönelik yatkınlığını, resim çizmeyi çok sevdiğini çeşitli sahnelerden anlıyoruz. Genel olarak dislektik çocukların resme yönlendirildiği şeklinde bir kanıya varmak doğru değildir.

Disleksi bir hastalık mıdır? En önemli etken nedir?
Disleksi, çocuğun zeka düzeyi normal ve normalin üzerinde olup; özellikle akademik olarak okuma becerisi (okumayı sökme, akıcı ve hatasız okuma, okuduğunu anlama ve yorum yapma) alanında yaş düzeyinin altında bir performans sergilediği biyolojik temele dayanan işlevsel bir bozukluktur. Genel olarak öğrenme bozukluklarının, özelde disleksinin etyolojisi gözden geçirildiğinde; tek bir etken ile mevcut olguların açıklanamadığı görülmektedir. Genetik faktörler (kalıtımsal bir durum, beyindeki yapısal farklılıklar, kromozomal farklılıklar), doğum öncesi-sırası-sonrasındaki nedenler, çevresel faktörler ve sigara-alkol-ilaç bağımlılığı gibi nedenler belirleyici olabilmektedir.

Literatürde öğrenme bozukluğunda genetik çalışmaların büyük bir bölümünün disleksi (okuma bozukluğu) olan çocuklar ve aileleriyle yapılmış olduğu görülmektedir. Çalışmalarda disleksi için ailesel geçişin önemi vurgulanmaktadır. Aile çalışmalarında dislektik anne ya da babanın varlığı, çocukta okuma bozukluğu için önemli bir risk etmeni olduğu yönündedir. Bunun yanı sıra, okuma bozukluğunun geçişinde, özgül bir genin etkili olduğunu ve bu genin 6. kromozom üzerinden olduğunu bildiren çalışmalar da vardır (Smith ve ark. 1990, Pennigton ve ark. 1991, Cordon ve ark. 1994). Altıncı kromozom üzerindeki bu genin fonolojik çözümleme becerisini etkilediği bildirilmektedir (Francks ve ark. 2002).


Ülkemizde görülme sıklığı nedir? Kadın ve erkek farkı var mı? Neden?
Yapılan çalışmalar genel olarak öğrenme bozukluklarının prevalansının yüzde 5-10 arasında olduğunu rapor etmektedir. Düşük sosyo-ekonomik düzeyden gelmek de bir risk faktörüdür. Erkeklerde daha fazla görüldüğü ve oranın ¼ olduğu kabul edilmiştir.

Literatürde erkeklerde görülme oranının fazlalığı, “anormal serebral lateralizasyon” problemiyle açıklanmaya çalışılmıştır (Arnold, 1990; Bryden ve Saxby; 1986, Duane, 1991; Echenne ve Cheminal; 1987; Geschwind ve Galaburda, 1985; Masland, 1988; Rosen ve ark. 1986). Geschwind ve Galaburda (1985), erkek çocuklarda neden daha çok disleksi görüldüğünü, bunlarda neden sol hemisfer becerilerinin (dil becerilerinin) daha az, sağ hemisfer becerilerinin (görsel-algısal / visio-spasyal becerilerin) ise daha çok gelişmiş olduğunu açıklayan, “Geschwind hipotezi” ya da “Testosteron hipotezi” adı verilen bir hipotez ileri sürerler. Buna göre normalde, kortekste ve serebrumun başka yerlerinde asimetrik bir gelişme paterni görülür; normalde sol silvien fissür çevresindeki doku, sağdakine kıyasla daha geniş olur. Fetusta kortikal gelişmeyi geciktirici etkenler, sağ (görsel-algısal beceriler) ve sol hemisferleri (dil becerileri), zamanlama açısından farklı etkiler. Sağ hemisfer daha önce geliştiği için, gelişmeyi yavaşlatıcı etkenlere daha az maruzdur. Fetusta kortikal gelişmeyi geciktirici etkenlerden biri, erkeklik hormonu testosterondur. Sağ hemisfer daha önce gelişmesini tamamladığı için, testosteron hormonu, özellikle sol hemisfer üzerinde geciktirici bir etki yapar. Bu durum, yani sol hemisferin gelişmesindeki gecikme, onun yerine sağ hemisferin daha çok gelişmesine yol açar. O halde, testosteron düzeyindeki bir artış, daha çok gelişen bölge olan sol hemisfer temporal dil bölgesinin gelişimini yavaşlatacak, geciktirecektir. Bu durumda fetus beyninde, normalde oluşması gereken asimetri bozulacak, o bireyin dil becerileri geri planda kalacak, sağ hemisferi ve görsel-algısal becerileri daha baskın olacaktır.

Sol hemisferin gelişmesini geciktirici bir etkisi olduğu gösterilen testosteron hormonuna karşı erkek fetuslar daha hassastır; bu nedenle erkeklerde normal asimetrinin bozulmasına, sağ ve sol temporal bölgelerin simetrik oluşuna daha sık rastlanır. Bu nedenle, erkeklerde dil fonksiyonlarında sağ hemisfer kadınlardan daha çok işe karışır; bu yüzden erkekler arasında disleksiler kadınlara kıyasla daha sık görülür.

Disleksi, öğrenme güçlüğü mü yoksa dahilik mi?
Disleksi; öğrenme fırsatının yokluğuna, zeka geriliğine, beyin hastalığına bağlı olmadan, normal ve yeterli bir eğitime, normal bir zeka düzeyine, uygun sosyokültürel çevreye rağmen ortaya çıkan bir öğrenme güçlüğüdür (WHO, 1991; Debray-Ritzen, 1987; Masland, 1988; Maughan ve Yule, 1994; Weintraub, 1989). Okuma becerisi bileşenlerindeki (okumayı sökme, akıcı ve hatasız okuma, okuduğunu anlama ve yorum yapma) hatalar bütün çocuklarda görülebilir ancak dislektik çocuklar bu hataları daha çok ve sık yaparlar.

Filmde Albert Einstein, Mozart, Leonardo da Vinci, John Lennon, Stephen Hawkings, Alexander Graham Bell, Thomas Edison ve Agatha Christie gibi disleksili ünlülerden söz edilmektedir. Ancak bu ünlü örnekleri disleksinin bir öğrenme güçlüğü olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu ünlülerin, yaşadıkları sorun ile birlikte hayata farklı bir pencereden baktıkları söylenilebilir.

Genetik geçişli mi?
Evet. Genetik faktörler (kalıtımsal geçiş, beyindeki yapısal farklılıklar ve kromozomal farklılıklar) disleksinin nedenleri arasında sayılabilir. Yapılan aile çalışmaları ve ikiz çalışmaları disleksinin genetik geçişli bir bozukluk olduğunu göstermektedir. Dislekside özellikle ailesel geçişin önemi vurgulanmaktadır. Kalıtım önemli rol oynamakla birlikte, çevresel etkenlerin de özellikle fenotip üzerine sınırlı ama önemli bir etkisi olduğu düşünülmektedir.

Disleksi tanı ve tedavisinde son durum nedir?
Bu çocuklar sıklıkla kliniklere, okula başladıktan sonra akademik başarısızlık (okuma-yazmada güçlük) nedeniyle başvururlar. Ya da sekonder (ikincil) belirtiler-davranış problemleri, sosyal uyum, okul korkusu, somatik yakınmalar, enürezis, enkoprezis, tırnak yeme v.s ile başvurdukları da görülmektedir.
Disleksi tanısının konulması ve izlenmesi oldukça ayrıntılı bir sağaltım sürecini içerir. Bu süreçte, uzun süren değerlendirmeler ve multidisipliner bir yaklaşım esas alınmalıdır. Öncelikle çocuk bir genel muayeden (göz ve kulak) geçirilmelidir. Göz ve kulakta herhangi bir işlev kaybı olmadığından emin olunmalıdır. Ardından disleksinin tanı ve değerlendirmesinde kullanılan klinik gözlem, aileden alınan anamnez ve öğretmenin çocuğa ait verdiği bilgilere ilave olarak psikometrik testlerden yararlanılır. Psikometrik testlerden özellikle WISC-R testi, Bender Gestalt / Frostig görsel-motor algı testleri ve çocuğun sınıf düzeyindeki bir okuma metni ile okuma değerlendirmesi (okumanın hızı-ritmi, akıcılığı, harf, kelime, hece atlama-ekleme, belli ses gruplarında bir problem var mı?) yapılır. Bu ayrıntılı değerlendirmelerden sonra çocuğun güçlü yanlarının pekiştirilmesi, güçlüklerin desteklenmesi, ailenin ve çevrenin bilgilendirilmesi, yaşamsal değişikliklerin en aza indirilmesi, okulda bireyselleştirilmiş eğitim programı (BEP) uygulanması, özel eğitim, psikopedagojik terapi, özellikle çoklu duyuya dayalı akademik terapi ve medikal tedavi gibi kapsamlı bir tedavi programı ve ekip çalışması ile tedavi süreci planlanır. Duruma eşlik eden başka bozukluklar söz konusu ise, çok boyutlu tedavi gerekmektedir.

Dislektide tıbbın yapacakları nelerdir?
Disleksi’nin değerlendirilmesinde psikiyatrik, medikal ve psikopedagojik durumun kapsamlı olarak incelenmesi gereklidir. Bu nedenle, tanı koyma ekip çalışmasını gerektirir. Ekip olarak ele alınacak noktalar:
▪ Psikiyatrik değerlendirme: Herhangi bir psikopatoloji olup olmadığını aydınlatır. Psikiyatrik muayenede öğrenme, okul ve / veya uyum sorunlarının hangisinin primer (birincil), hangisinin sekonder (ikincil) olduğunu ayırt etmek, planlanacak tedavinin yönünü belirlemeye ışık tutar.
▪ Tıbbi değerlendirme: Bireyin sağlık durumunda öğrenme yeteneğini etkileyen bir etkenin olup olmadığını belirler.
▪ Psikopedagojik değerlendirme (öğrenme, dikkat, algı, problem çözme, iletişim, sosyal ilişkiler, self-kontrol v.s becerilerinin geliştirilmesi): Bireyin bilişsel, akademik ve nöropsikolojik işlevleri incelenir. Değerlendirmede anne-baba, çocuk ve okul öğretmeni ile görüşülür. Hangi alanlarda zorluk yaşandığını belirlemek amacıyla, çeşitli test tekniklerinden yararlanılır. Psikopedagojik değerlendirme sonuçları ele alınan bireyin hem yetersiz, hem de güçlü olduğu alanları ortaya çıkarır ve böylece, bireye özgü bir tedavi programı hazırlanmasına olanak sağlar.
▪ Ailenin değerlendirilmesi: Anne-babanın tutumlarının, beklentilerinin, eş problemlerinin, aile içi etkileşimin akademik becerileri etkileyip etkilemediğinin belirlenmesini içerir (Silver, 1997).
Bu noktalar ele alınarak, tedavi programı yürütülür.

Dislektiklerde nelere dikkat edilmelidir?
Öğrenme bozuklukları içinde, disleksili çocukların normal ya da normal üstü zekaya sahip oldukları unutulmamalıdır. Akademik alandaki okuma becerisindeki yetersizlikleri zekalarından bağımsız olarak, yapısal ve işlevsel bir sorundan kaynaklanmaktadır. Öğrenme bozuklukları, sıklıkla DEHB (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) ile birlikte görülmektedir. Türkiye’de yapılan çalışmalarda Alkaş (1996), özel öğrenme güçlüğü olgularının yüzde 49’unun, Erman (1997) ise yüzde 28,57’sinin aynı zamanda DEHB tanı ölçütlerini de karşıladığını belirtmiştir. Disleksi (okuma bozukluğu) olan çocukların yüzde 20-25’inde DEHB olduğu saptanmıştır.

Öğrenme bozukluğu gösteren çocuklar dikkat dağınıklığı, motor beceri sorunları, ifade edici dil sorunları, okuma, yazılı anlatım ve matematik becerilerinde güçlükler ve sosyal uyum sorunları yaşarlar. Bu sorunların çoğu filmde de görülmektedir.

Beynin sağ ve sol bölümlerindeki aktivitelerinde disleksilerde farklılıklar var mı?
Evet. Bu alanda yapılan çalışmaların önemli bir bölümü, bu bozukluğa sahip olan bireylerin beyinlerindeki yapısal ve işlevsel farklılıkları belirlemeye yöneliktir (Flowers, 1993).

İşlevsel MRI (fMRI), PET, SPECT ve MR Spektroskopi çalışmalarında; disleksili bireylerde okuma sırasında, dil ile ilgili alanlar ve görsel assosiasyon alanlarında solda daha belirgin olmak üzere normallerden daha az aktivasyon, okuma sırasında temporal lob kanlanması normallerden daha az ve temporoparyetal lob ve serebellumda biyokimyasal asimetri görülmüştür.

Elektrofizyolojik çalışmalarda (beyin elektriksel aktivitesi, konvansiyonel EEG ve diğer elektrofizyolojik yöntemler) ise; zemin aktivitesinde yavaşlama, nonspesifik paroksismal aktiviteler, yavaş dalga paroksizmleri ve hemisferler arasında asimetri gibi çeşitli bulgular elde edilmiştir. Sessiz ve sesli okumalar sırasında teta gücünde oluşan değişiklik miktarı dislektiklerin normallerden ayrılabileceğini de düşündürmektedir.



Beyin Kelimeleri Nasıl Okur?
Serebral korteksin bir ürünü olan okuma-yazma becerisi sadece insana özgüdür. Okuma, çocuğun sembol sistemini kullanabilmesi ile ilişkili iki aşamalı karmaşık bir işlemdir. Çocuk önce etrafındaki objeleri ismini öğrenir, sonra bu isimlerin yazıldığı sembolleri (harfleri) öğrenir. Görsel olarak sembolleri ayırt etmesi yetmez; aynı zamanda harfler ile sesler arasındaki bağlantıyı kurabilmelidir (Frostig 1972, Gang 1983).

Okuma öğrenimi “çağrışımlar yapabilme” becerisine bağlıdır. Sesli okurken seslendirme ile eşleşen bir çağrışım daha gereklidir. Okuduğunu anlarken görsel ve işitsel imajlar ve bunların anlamları arasında çağrışımlar yapılır (Frostig, 1972). Bütün bu işlemlerin yapılabilmesi, çocuğun uygun gelişim aşamasında olmasını gerektirir. Dili anlama ve kullanma becerisi kazanılmadan okumaya geçilmesi olanaksızdır (Gang, 1983).

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Istanbul’da çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak çalışıyorum. Akademik olarak Marmara Üniversitesi emekli profesör ve Yale Child Study Center’da öğretim görevlisiyim.
Serbest uzman hekim: Çocuk-genç ve aile psikiyatrisi alanında.
Bilim yazarı ve Konuşmacı: psikoloji ve beyin bilimlerinin gündelik hayat, yönetim, ve aile hayatına uygulamaları alanında.
Uluslarası bilimsel yayınlar, beyin gelişimi, çevre ve genler arasındaki etkileşim; duygu/iletişim sistemlerinin gelişimi ve bozulması sonucunda ortaya çıkan ruhsal sorunların tanısı ve tedavisi konularında.
 Bornova Anadolu Lisesi (1974) ve Ankara Fen Lisesi (1977) mezunu. Ege Üniv Tıp Fak (1983), Marmara Üniv Tıp Fak (1991) ve Yale New Haven Hospital’da (1995) tıp, uzmanlık, üst-uzmanlık eğitimleri… www.yankiyazgan.com

Mesleğinizle karikatürün etkisi nasıl oluyor?
Insanlarla yakın ve içeriden temas gerektiren bir iş yapmamın katkısı mutlaka oluyordur.

Neden bu hobiyi seçtiniz?
Bunun bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Çok küçük yaştan beri öyle eğilmiş, öyle gider.

Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
 Keyif.
KAYNAKÇA
  • Aysev, A. (2005) “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu ve Özgül Öğrenme Güçlüğü”, ss. 37-57, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.
  • Aysev, A., Taner Yasemen, “Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları”, ss. 307-327, Janssen-Cılag a division of Johnson-Johnson.
  • Ekşi, A. (1999), “Ben Hasta Değilim”, ss. 285-310, Nobel Tıp Kitabevi, İstanbul.
  • Polvan, Ö.(2001) “Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Ders Kitabı”, ss. 69-73, Nobel Tıp Kitabevi, İstanbul.
Continue Reading

KELEBEĞİN KAOTİK ETKİSİ


SANATSAL SAĞLIK

Kaos teorisi ve müziğin bir arada işlendiği “Kelebek Etkisi” filmi hakkında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan ile hobisi olan müzik ve üzerinde uzun yıllardır çalıştığı kaos teorisi hakkında konuştuk.

Sanatın tıpla buluştuğu ve bilimsel çalışmaları konu alan filmleri ele aldığımız haber çalışmamızın bu ay ki konuğu olan Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan ile kaos teorisi denildiğinde ilk akla gelen film olan “Kelebek Etkisi” ve müziği konuştuk. Müziğin düşünme ve konsantrasyona iyi geldiğini çok erken dönemlerde keşfettiğini; fakat bunun sinirsel temellerini yıllar sonra anladığını söyleyen Canan, müziğin beyni adeta “akord ettiğini” ve müzikten uzak kaldıkça bu akordun bir şekilde bozulabildiğini anlattı. “Kelebek Etkisi”ni, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesi olduğunu belirten Doç. Dr. Sinan Canan, bu alandaki çalışmaları ve Kaos teorisine göre ufak bir etkinin tahmin edilemeyecek sonuçlar doğurabileceğini kaydetti.
“Amazon Ormanları’nda Bir Kelebeğin Kanat Çırpması, Avrupa’da Fırtına Kopmasına Neden Olabilir”
Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç şartlarındaki ölçülemeyecek kadar küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesidir. Edward N. Lorenz’in çalışmalarından biri olan Kaos Teorisi ile ilgilidir. Daha sonralarda hava durumuyla ile ilgili verdiği şu örnek ile ünlenmiştir. “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa’da fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”
Kelebek Etkisi
Kelebek etkisi (Butterfly Effect) filminin konusu kısaca şöyle, çocukluğu boyunca, Evan kendisini günlük tutmaya ve günlük hayatındaki ayrıntıları yazmaya teşvik eden bir psikologun gözetiminde geçirir. Artık üniversitede olan Evan, günlüklerinden birini okurken, kendini birden bire ve açıklanamayan bir nedenle geçmişe dönmüş olarak bulur. Anlar ki yatağının altında sakladığı defterler geçmişe dönüp, hatıralarını anımsayabilmesi için birer araçtır. Ama bu anımsayışlar, arkadaşlarının, özellikle de yetişkinliğinde de sevmeye devam ettiği çocukluk aşkı Kayleigh’nin yıkılmış hayatından sorumluluk duymasına neden olur. Çocukken elinden gelmeyen şeyleri yapmaya karar veren Evan, kasıtlı olarak geçmişe yolculuklar yapar. Bugünkü aklıyla çocukluk bedenine girerek, tarihi yeniden yazmaya ve arkadaşlarını ve sevdiklerini kötü deneyimlerden kurtarmaya çabalar. Ancak Evan ne zaman geçmişte bir şey değiştirse, yaptıklarının bugünde beklenmedik ve feci sonuçlar doğurduğunu görür. Ne kadar çaba gösterirse göstersin, kendisi ile Kayleigh’nin “sonsuza dek mutlu” yaşadıkları bir gerçeklik dünyası yaratamayacak gibi gözükmektedir.
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi ve müzisyen Doç. Dr. Sinan Canan, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Kelebek etkisi filmi gerçeği yansıtıyor mu?

Seyrettiğimde çok beğendiğim iyi bir fantezi filmidir Kelebek Etkisi; fakat tabii birçok açıdan “bilimsel” sorunlarla dolu, birçok Hollywood filmleri gibi. Evan’ın geçmişe yaptığı uçuşların mekanizmasını bir yana bırakırsak, aslında geçmişe giderek kendi “kaderinde” yaptığı değişiklikler pek de “kelebek etkisi” olarak adlandırılmaya uygun değil. Zira geriye döndüğünde olaylara apaçık ve yönlendirici bir şekilde müdahale ediyor ve bu şekilde geleceği yine “tahmin edilebilir” bir tarzda değiştirmeye çalışıyor. Sürekli olarak meydana çıkan “kötü sonuçlar” ise aslında Evan’ın hesaplarının “eksik” olmasından kaynaklanıyor. Nitekim, en sonunda Evan geriye dönüp de hayatının aşkıyla daha tanışmadan bu tanışıklığı engellemeyi seçtiğinde her şeyin güllük gülistanlık olduğunu görüyoruz . Gerçi o hayatının aşkından oluyor ama, en azından herkes sağlam ve hayatta!
Halbuki kaos teorisinde bahsettiğimiz kelebek etkisi çok farklı bir şey aslında. Bunu belki de en iyi anlatan hikaye ünlü bilimkurgu ve fantezi üstadı Ray Bradbury’nin yazdığı “A Sound of Thunder” isimli hikayedir. Gerçi bu hikayeyi temel alan bir film de çekildi ama o kadar kötü bir filmdir ki, ne pahasına olursa olsun uzak durmak gerekir! Bradbury’nin hikayesinde, geçmişe yolculuk edip yanlışlıkla bir kelebeği öldüren “zaman tursitleri”nin sebep olduğu felaketler anlatılır. Gerçekten de “kelebek etkisi”nde, zamanın seyrine, yahut sistemlerin davranışlarına yapılan etkiler, büyük sonuçlar doğurabilmeleri için ölçülebilir büyüklükte olmak zorunda bile değillerdir. Hatta genellikle büyük etkiler beklenen sonuçları doğurmazken, hiç hesapta olmayan ve dikkate bile değmeyecek değişiklikler, olayların seyrini baştan aşağı değiştirebilir. Zira tabiatın esası budur; tüm süreçler, başlangıç koşullarına çok hassas düzeyde bağlıdır ve ölçülemeyecek kadar küçük farklılıklar, bambaşka sonuçlar getirir.
Bu filmde söz konusu olan kaotik etki nasıl ele alınmış? Doğru mu?
Aslında bilimsel anlamda bakılınca filmde ele alınan konu kaotik değil, tam tersine “doğrusal” bir anlayışa sahip. Geçmişte bir şeyleri değiştirdiğinizde hep gelecekte bir şeyler değişiyor. Böyle bir kurgu aslında gerçeğe aykırıdır; dikkat edin, her şey sebep-sonuç zinciri içinde cereyan ediyor filmde. Halbuki gerçek hayatta olayların seyrini etkileyen değişkenleri hesaba katabilmeniz mümkün değildir ve fiziksel olarak mümkün olsa bile, geçmişe gidip de olayları istediğimiz gibi yönlendirebilmemiz sırf bu yüzden aslında imkansızdır.
Kaotik olayları hikayelere dahil etmek çok kolay değil. Benim de bu konuda bir denemem olmuştu; http://www.sinancanan.net.tr/  adresinde yayınladığım “Yengeç” isimli hikaye böyle bir denemedir mesela. Ama gerçekten kaos teorisini anlamak da hikaye ederek anlatmak da çok kolay değil sanırım. Her gün kaotik sistemlerin içinde yaşasak da durum böyle…
Kaos teorisi tam olarak nedir?
Kaos teorisi, karmaşık davranışlar gösteren ve bildiğimiz neden sonuç ilişkileri ile davranışlarını tam olarak açıklayamadığımız sistemleri ve olayları açıklamaya yönelik bir dizi matematiksel kuram ve kavramsal bir çerçeveden oluşur. Başlangıç şartlarına hassas bağlı, doğrusal davranmayan, öngörülemeyen, ama tüm bunların yanı sıra karmaşık bir düzenlenme gösteren ve belli düzenlere sahip olan sistem ve olaylardır kaos teorisinin konusu. Atmosfer olayları, beynimizin çalışması, akan sudaki girdaplar ve daha aklınıza gelebilecek hemen hemen tüm doğal hadiselerde “kaotik” bazı özellikler görebiliyoruz. Bu yaygınlık da kaos ve karmaşıklık bilimini gittikçe daha popüler bir konu haline getiriyor.
Bu alanda çalışmalarda son gelişmeler nelerdir?
Hemen her türlü bilim alanını ilgilendiren bir konu olduğu için kaos ve karmaşıklık bilimindeki son gelişmeleri bir bütün olarak takip etmeye imkan yok. Fakat benim açımdan bilim dünyasına getirdiği en önemli yenilik, her türlü doğal hadisenin bir çok bilim dalının yardımıyla bir bütün olarak incelenmesi gerekliliğinin, yani “bütüncül bakış”ın bilim adamlarının mantığına iyiden iyiye yerleşmeye başlaması oldu aslında. İndirgemeci anlayışların sınırlarını gördükten sonra biraz da meselelere büyük bir bütünün parçaları olarak bakarak sistem anlayışı çerçevesinde eldeki verilerin yeniden yorumlanması bize çok ilginç alanlar açabilir. Özellikle şu ana kadar incelenemez ve karmaşık gördüğümüz bir çok olayın basit kurallara indirgenebildiğini gördükçe, bilimsel araştırma alanlarımızda da ciddi bir genişleme yaşıyoruz ve bu genişleme gittikçe artacak. Son yıllarda hayvan popülasyonları üzerindeki çalışmalardan tutun, vücut bileşenlerinin çalışmasına; borsadaki fiyat hareketlerinden yeryüzü hareketlerinin ritmine kadar bir çok alanda yeni fikirler ve tabiatın dilini anlamaya yönelik yeni keşifler ortaya çıkmaya başladı. Gelişmeleri takip etmeye devam ediyoruz.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Sinirbilimleri ile uğraşan bir fizyoloji doktoruyum. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra tıp fakültesinde histoloji ve fizyoloji alanlarında yüksek lisans ve doktoramı yaptım. Şimdi de Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda Doçent olarak görev yapıyorum.
Mesleğinize müziğin etkisi nasıl oluyor?
Müzik benim çok erken yaşlardan beri kafama taktığım bir meşgale; fakat müzik yapmaya başlamam çeşitli nedenlerle üniversiteye kadar gecikti. Üniversitede kurduğumuz müzik grubu ile konserler vermenin yanı sıra çeşitli çalışmalar da yaptık ve o günden beridir özellikle gitar ve bilgisayarımdaki müzik yazılımları benim için vazgeçilmezler arasındadır. Gerek öğrenciliğim, gerekse meslek hayatım boyunca müziğin bana külfetten ziyade avantaj sağladığı bir çok durum oldu. Bir kere müziğin düşünmeme ve konsantrasyonuma iyi geldiğini çok erken dönemlerde kendimce keşfetmiştim; fakat bunun sinirsel temellerini yıllar sonra anladım elbette. Gerçekten de eğer müzik yeteneğini varsa, müzik sizin beyninizi adeta “akord ediyor” ve müzikten uzak kaldıkça bu akord bir şekilde bozulabiliyor. Artık bazılarının müziği neden bir tutku olarak ele aldığını ve onsuz yapamadığını daha iyi anlıyorum, zira ben de biraz öyleyim aslında.

Neden bu hobiyi seçtiniz?
Aslında sanırım o beni seçti! Kendimi bildim bileli müzikle uğraşırım, elime gitar aldığım günden beridir de onsuz bir yaşam düşünmedim hiç. Ayrıca vurmalı çalgılar, bağlama ve ud gibi enstrümanları da elimden geldiğince çalmaya gayret ediyorum. Çocuklarımla beraber kurduğumuz küçük bir ev orkestramız bile oldu sayılır!
Çocuklarıma özellikle bu konuda teşvik edici davranmaya çalışıyorum. Zira tarihteki büyük fikir ve bilim adamlarının hemen hepsinin aynı zamanda iyi birer müzisyen olduklarını biliriz. Elbette bende müzik dışındaki yetenekler yok ama arada sıkı bir ilişki olduğunu biliyorum ve bu konuyu gelecek nesiller adına çok önemli buluyorum.
Müzik aslında insan beyninin en seçkin ve karmaşık özelliklerinden birisi. Böyle bir yetenekle doğan insan beyninde, müziğin etkilerinin çok ciddiye alınması gerektiğini ve bu konunun üzerinde hem bilimsel hem de sanatsal olarak çok daha yoğun bir şekilde durmamız gerektiğini düşünüyorum. Ben bu ilgiyi olabildiğince evimde göstermeye çalışıyorum şimdilik…
Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
Anlatması zor. Adeta bir hipnoz haline benziyor müzikle uğraşırken yaşadıklarım. Sanırım bir çok müzisyende de benzer durumlar meydana geliyormuş Ayrıca, kafanızda gezinen bir besteyi çalıp kaydetmek, insana gerçekten bir şeyler gerçekleştirme ve başarma duygusu hissettiriyor; benzer bir hissi ancak doktora tezimi teslim ettiğimde yaşamıştım. Ama müzikle uğraşırsanız bunu her gün yaşayabiliyorsunuz. O yüzden herkese tavsiye ediyorum.
Continue Reading

TANGONUN GÖREN GÖZÜ

SANATSAL SAĞLIK

Bu haberi okumadan burayı tıklayın 

Körlüğün ve tangonun bir arada başarılı şekilde işlendiği“Kadın Kokusu” filmi hakkında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş ile hobisi olan dansı ve ülkemizdeki körlük nedenlerini konuştuk.
Sanatın tıpla buluştuğu ve farklı sanat dallarını ele aldığımız haber çalışmamızın bu ay ki konuğu olan Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş ile tango denilince akla ilk gelen film olan “Kadın Kokusu” ve filmde işlenen körlüğü konuştuk. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 1. sınıf öğrencisi iken “tango” ile tanışan Gümüş, bu süreçte sadece ders çalışmak ve sonucunda da sosyal yönü zayıf bir hekim olmak istemediği için dansa başladığını anlattı. Tangonun ve körlüğün en iyi şekilde işlendiği filmlerden bir olan Kadın Kokusu (Scent of a Woman) hakkında görüşlerini anlatan Doç. Dr. Koray Gümüş, körlük nedenlerini ve bir duyunun zayıfladığında diğer duyulara olan etkisi üzerine bilgi verdi. Gümüş, ayrıca dansın, hekimler için sahne korkusunun azaltılmasında etkisinin büyük olduğunu söyledi.
Kadın Kokusu, Unutulmaz Sahne ve Körlük
Kadın Kokusu (Scent of a Woman) Al Pacino’ nun en iyi erkek oyuncu Oscarını kazandığı 1992 yapımı filmdir. Al Pacino bu filmde emekli olmuş kör bir subayı kendi dünyasından izleyicilere sunmaktadır. Film,Oscar Ödülleri’nde en iyi görüntü, düzenleme, en iyi aktör dallarında aday gösterilmiş, en iyi aktör ödülünü Al Pacino ile kazanmıştır. Tango denildiğinde ilk akla gelen filmlerden olan Kadın Kokusu, körlerin hayata bakış açısını da ele alıyor.
Al Pacino canlandırdığı karaktere hazırlanmak amacıyla 6 ay körler okulunda yaşayarak ciddi bir eğitim almış, film çekimlerine de bu deneyimini başarılı bir şekilde yansıtmış.
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi ve dans eğitmeni Doç. Dr. Koray Gümüş, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Neden ‘Kadın Kokusu’ filmi?
Aslında bu sorunun cevabı çok basit. Profesyonel anlamda göz ve dolayısıyla görme ile ilgilenirken ve uzun yıllardır da tango yaparken, insanın aklına ilk gelen film Al Pacino’nun muhteşem bir oyunculuk örneği gösterdiği ve en iyi aktör ödülünü aldığı ‘Kadın Kokusu- Scent of a Woman’ filmi oluyor. 1992 yapımı eski bir film olmasına ve daha önce defalarca izlemiş olmama rağmen, aklıma geldikçe filmi izliyor ve her defasında farklı bir tat alıyorum. Neden yıllar içerisinde izlediğim yüzlerce film dururken, ‘Kadın Kokusu’ bu denli tat veriyor insana? Öncelikle, oyunculuklar gerçekten üst düzeyde. Al Pacino çok zor bir rolü öylesine ustalıkla oynamış ki, bu izleyenlere farklı bir keyif veriyor. İkinci olarak, bu filmi her izlediğimde unuttuğum bazı gerçekleri hatırlıyorum. Bir düşünsenize, hayatı öylesine yaşarken birçok şeyin farkında bile değiliz aslında. Görmek, duymak, dokunduğunda hissedebilmek, koku almak, tat almak, yürüyebilmek, konuşabilmek, nefes almak gibi bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Bu unsurların aslında hayatımızda ne denli önemli olduğunu ancak bunları kaybettiğimizde anlıyoruz. Asıl yapmamız gereken ne? Hayatta hiç bir şeye sahip değilken bile, sadece ve sadece bunlara sahip olduğumuz için şükretmeliyiz. İşte belki de, ‘Kadın Kokusu’ filmini her izlediğimde bunu hatırladığım için ayrı bir keyif alıyorum. Bu filmi tercih etmemdeki diğer bir neden ise Al Pacino’nun okulda yaptığı o etkileyici konuşma ve verdiği mesajlardır. Bir diğeri de bir insanın yaşamında dürüstlük ve cesaretin ne denli önemli olduğu öyle güzel bir şekilde veriliyor ki filmde. Ve sona sakladığım neden, Al Pacino’nun görmeden yaptığı o güzel tango parçası eşliğinde yaptığı şovu. Gerçekten izlemeye değer.
‘Kadın Kokusu’ filminde körlüğün işlenişi gerçeği yansıtıyor mu?
Uzun zamandır dansın içindeyim. Dahası profesyonel işim gereği, görmesi bozulmuş ve bazen de görmesini tamamen kaybetmiş insanlarla uğraşıyorum. Bu açıdan filmde, görme engelli bir insanı oynamak, çok farklı zıt karakterleri, farklı cinsiyetleri ve kendi karakterine ters bir karakteri oynamaktan bile daha zor diye düşünüyorum. Bu rolü oynayacak kişinin izleyenlere, hem fiziksel olarak görme engelli olduğu hissini verebilmesi hem de görme engelli birisinin yaşadığı tüm zorlukları gösterebilmesi gerekir. İnanın bana bu hiç de kolay değildir. Lütfen gözleriniz açıkken sanki görmüyormuş gibi davranmaya çalışın. Bir de zifiri bir karanlığa girdiğinizdeki hareketlerinizi bir düşünün ve karşılaştırın. Bu rolü oynamanın ne denli zor olduğunu göreceksiniz. Dolayısıyla, bir filmde görme engelli birini oynayabilmek için çok ciddi bir eğitim gerektiğine inanıyorum. Rolü oynayacak kişi yılların ustası Al Pacino olsa bile. Al Pacino da bu filmi çekmeden önce aylarca bu konuda çok ciddi eğitim almış ve bu filmde körlüğü çok iyi bir şekilde işlemiştir.
Filmde körlükte koku algısının arttığı üzerinde duruluyor. Bu durum doğru mu?
İnsanda bazı duyular doğuştan olmadığında ya da sonradan kaybedildiğinde, diğer duyuların güçlendiğini biliyoruz. Dolayısıyla filmde görme duyusunu yitirmiş bir kişide koku alma duyusunun geliştiği çok güzel bir şekilde işlenmiştir. Aslına bakarsanız, böyle bir durumda, yani bir duyunuzu kaybettiğinizde sadece bir duyunuz değil diğer tüm duyularda ciddi bir gelişme olabilmektedir. Bu da insan vücudunun kusursuz işleyişinden kaynaklanmaktadır. Çünkü, vücudumuz öyle mükemmel bir şekilde çalışmaktadır ki, duyularımızdan birinde bir sorun olduğunda, onun meydana getireceği fonksiyonel açığı kapatmak için diğer duyular daha çok devreye girmekte ve daha çok çalışmaktadır.
Ülkemizde genel olarak körlük yapan nedenler nelerdir? Türkiye’deki durum hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Ülkemizde ve dünyada körlüğün ve diğer görme yetersizliklerinin nedenleri genel olarak benzerlik göstermektedir. Bu nedenler arasında ilk 3 sırayı katarakt, glokom ve yaşa bağlı maküla dejenerasyonu bulunmaktadır. Bunların yanı sıra kalıtımsal hastalıklar, enfeksiyonlar, travma, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve tümörler de körlük yapan hastalıklar arasında önemli yer tutmaktadır. Bu hastalıkların bir kısmı erken tanı ve doğru tedavi yöntemleri ile kısmen ya da tamamen düzeltilebilirken, diğer bir kısmı maalesef düzeltilememektedir. Ülkemiz körlük yapan hastalıklar konusunda gelişmiş ülkelerdeki tüm teşhis ve tedavi imkanlarına sahiptir.
Körlüğe karşı geliştirilen tanı ve tedavi yöntemleri nelerdir?
Öncelikle körlük ya da görmede yetersizlik yapan temel 3 nedenden birincisi, katarakttır. Kataraktlar doğuştan olabileceği gibi, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkarlar. Bazen de travma neticesinde ya da gözde geçirilmiş hastalıkların sonucunda ve diyabet gibi sistemik bir hastalığa bağlı olarak da gelişebilirler. Kataraktın tedavisi cerrahidir. Ülkemizdeki duruma baktığımızda gururla söyleyebilirim ki, Türkiye gerek bilgi, beceri ve deneyim gerekse, kullandığı teknoloji açısından dünyada söz sahibi bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Körlük nedenleri arasında önemli bir yeri olan glokomun çok çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bunların içerisinde en yaygın görülen açık açılı glokomdur. Genel olarak açık açılı glokom sinsi başlayan ve yavaş gelişen bir hastalıktır. Oldukça sinsidir ve maalesef genellikle, tamiri mümkün olmayan görüş kaybı oluşturduktan sonra teşhis edilmektedir. Tedavi uygulanmadığı durumlarda, görme sinirindeki harabiyet daha da artar ve sonuç olarak görüş alanı daralmaya başlar ve bu harabiyet durdurulamadığı takdirde, sonuç körlüğe varır. Bu nedenle de erken tanı ve tedavi son derece önemlidir. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu diğer önemli bir görme kaybı nedenidir. Özellikle 65 yaş üzerindeki insanlarda daha sık görülen yaşa bağlı maküla dejenerasyonu da, özellikle günümüzde, erken tanı ve uygun tedavilerle, kontrol altına alınabilir ve kısmen tedavi edilebilir hale geldi.
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
7 Ekim 1976, Ankara doğumluyum. 2000 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp doktoru unvanı aldıktan sonra, 2004 yılında yine aynı üniversitenin Göz Hastalıkları Anabilim Dalı’nda göz hastalıkları ve cerrahisi uzmanı oldum. 2005 yılında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı’na başladım ve hala aynı klinikte doçent olarak çalışmaktayım. Temel olarak çalıştığım konular kornea ve diğer oküler yüzey hastalıkları, kontakt lens, katarakt ve refraktif cerrahi işlemlerdir. Geçirdiğim 35 seneyi genel olarak değerlendirdiğimde, dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğuma inanıyorum. Çünkü, işini severek yapan bir hekim ve çiçeği burnunda bir akademisyenim. Öyle ki, bir daha dünyaya gelsem yine doktor olurdum ve yine göz hastalıklarını seçerdim diyecek kadar çok seviyorum şu anki yaptığım işi.
Terazi burcuyum. Burçlara inanan birisi olarak da, burcumun özelliklerini genel olarak gösterdiğime inanıyorum. Genel olarak olaylara pozitif bakmaya çalışan, enerjisi yüksek, sıcakkanlı, girişken, çalışmayı çok seven, spor ve danstan büyük keyif alan, koyu bir Fenerbahçeli, hümanist tarafı her zaman öne çıkan, ailesine düşkün, güzelliğe ve aşka önem veren bir kişiyim. http://koraygumus.blogspot.com   
Dansla olan ilginiz ne zaman başladı?
Gerçek anlamda dans ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 1. sınıf öğrencisi iken tanıştım. Eğitiminin çok ağır ve zahmetli olduğunu bildiğim Tıp Fakültesi’ni bilerek yazmış ve kazandığım için de çok mutlu olmuştum. Ancak bu süreçte sadece ders çalışmak ve sonucunda da sosyal yönü zayıf bir hekim olmak istemiyordum. Bu nedenle de, bana gerek fiziksel gerekse ruhsal destek sağlayacak ve endirekt olarak da eğitimime katkıda bulunacak iyi bir hobi ararken de kendimi Hacettepe Klasik Dans Topluluğu’nun içinde buluverdim.
Geçmişe döndüğünüzde dansa başlama kararınız hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hiç şüphem yok ki, dansa başlama kararı hayatımda verdiğim en doğru kararlardan bir tanesidir. Öyle ki, 1994 yılında dansa başladığımı varsayarsak, yaklaşık 18 yıldır dansın bir fiil içerisindeyim. Ve hiç bir zaman, hiç bir koşulda danstan uzaklaşmayı düşünmedim. En yoğun dönemlerimde ve en kritik sınavlarımın öncesinde bile dans ederek ve bildiklerimi kursiyerlerime anlatarak deşarj oldum ve bu sancılı süreçleri çok daha kolay ve başarılı bir şekilde atlatmayı başarabildim.
Tıp Fakültesi’nde okumanın çok zor olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu yoğun ve zor eğitim süreci ile dansı nasıl yürüttünüz?
Tıp fakültesi gerçekten zor ve ciddi özveri isteyen bir eğitim sürecine sahip. Bu süreç özellikle belirli dönemlerde hem ruhsal hem fiziksel olarak insana çok ağır gelebiliyor. Hele de, bu mesleği isteyerek yazmamışsanız, işte o zaman tam bir kabus olabiliyor. Ama ben bu anlamda şanslı insanlardan bir tanesiyim. Çünkü, doktorluk mesleğini çok istemiştim ve bu nedenle de tıp fakültesi hayatım çok eğlenceli ve başarılı geçti. Bana göre bunda rol oynayan 3 önemli faktör vardı. Yaptığım işten çok keyif almak, çok düzenli çalışmak ve düzenli dans etmekti.Öyle ki, hiç unutmuyorum, Pazartesi günü komite sınavım olurdu ve biz dans ekibi ile hafta sonu 8-10 saat çalışmış olurduk. Kendi işinizi ihmal etmediğiniz sürece dans sizi inanılmaz derecede deşarj edebiliyor. Kafanız boşalıyor, fiziksel olarak rahatlıyorsunuz, müzik ile ruhunuz arınıyor resmen.
Sanırım, sadece tango ile ilgilenmiyorsunuz. Hangi danslarla ilgilendiğinizi öğrenebilir miyiz?
Arjantin Tangosu benim favori dansım. Ama dansa ilk olarak Rhumba, Cha Cha, Jive, Swing, Merengue ve Salsa gibi salon Latin dansları, Vals ve Avrupa Tangosu ile başladım. Sonra da, o dönemler Türkiye için de yeni bir dans olan Arjantin Tangosu ile tanıştım ve tek kelimeyle aşık oldum.

Neden Arjantin Tangosu?
Aslına bakarsanız, bütün dans türlerini severek yapmaktayım. Her birinin benim için ayrı bir yeri bulunmaktadır. Ama yine de gerek kişiliğimi daha iyi yansıtması, üstümdeki duruşu ve aldığım mutluluk açısından Arjantin Tangosu benim için çok özel bir dans. Bana göre, Arjantin Tangosu sadece bir dans değildir. Tango bir yaşam stilidir. Gerek müziğindeki lezzet gerekse tutkulu, dokunaklı ve kışkırtıcı dokusuyla Arjantin Tangosu gerçekten çok özel bir danstır ve içinde barındırdığı duygularla, her insan için çok farklı şeyler ifade etmektedir. Öyle ki, kimi çift dans ederken kavgayı ve savaşı yaşarken, diğer bir çift ise romantizmin ve aşkın en üst noktasını doyasıya yaşayabilmektedir.
Dans eğitmenliğine ne zaman ve nasıl başladınız?
Dansa hobi olarak başlamıştım aslında. Daha sonra ilk olarak kulübümüzün gösteri grubuna seçildim. Gruba seçildikten sonra da bazı televizyon programlarında, özel etkinliklerde ve açılışlarda çok sayıda dans gösterisine katıldım. Dolayısıyla, o dönemde bir milat yaşadım. Çünkü, sadece hobi olarak başladığım dans benim için boyut değiştirmişti artık. Dansa sadece hobi olarak bakmıyor, bir taraftan sürekli kendimi eğitirken bir taraftan da dans eğitmeni olmak için çaba sarf ediyordum. İşte bütün bu süreçlerin ardından, o zamanki değerli hocalarımın da katkısıyla dans eğitmeni olarak çalışmaya başladım. Ve yıllardır hobi olarak dans eğitmenliği yapıyor, dansa ait bildiğim ne varsa, büyük bir keyif ile insanlarla paylaşıyorum.
Dansın iş ve günlük hayatınıza katkısı nelerdir?
Dansın iş ve günlük hayatımda farklı alanlarda faydalarını görüyorum. Öncelikle, dansın fiziksel sağlığımıza olan etkisinden bahsetmek isterim. Spor sağlığımız açısından olmazsa olmaz bir aktivite. İşte dans da, öncelikle bize böylesi bir olanak sunuyor. Dans ederek, hem keyif alıyor hem de ciddi efor sarf ederek spor yapıyoruz. Esneklik kazanıyor ve postürümüzü düzeltiyoruz. İkinci avantajı olarak, dansın meditasyon etkisinden bahsetmek istiyorum. İşte harcadığımız zaman, günlük hayatımızın önemli bir parçasını oluşturuyor. Çok çalışıyor, fiziksel ve ruhsal olarak devamlı yıpranıyoruz. Bazen stresten midemize kramplar girebiliyor. İşte hayatınıza dansı soktuğunuzda, haftada iki saat bile olsa, bütün bu streslerden arınıyor, kafanızı boşaltıyor ve inanılmaz gevşiyorsunuz. Bu şekilde rahatlamanın iş hayatınıza olan pozitif katkısını bir düşünün. Dansın bir başka katkısı ise sosyalleşme. Dans dersine gittiğinizde bambaşka sektörlerden ve değişik yaş gruplarından insanlarla tanışma imkanı buluyorsunuz. Dansın diğer önemli bir katkısı da iletişim becerilerimizi arttırmasıdır. Dans yaparak, hayatınızda ilk defa olarak sözlü iletişim dışında başka bir iletişim aracı ile tanışmış oluyorsunuz. Dans ettiğiniz partneriniz ile bedeninizi kullanarak, sadece enerji aktarımı ile iletişimi öğreniyorsunuz. Ve insanın konuşmadan nasıl mükemmel bir iletişim kurabileceğini görüyorsunuz. Bu konudaki en iyi örnek ‘Kadın Kokusu’ filminde gözleri görmeyen Al Pacino’nun yaptığı dans. Böyle şeyler sadece filmlerde olur diye düşünmeyin. Çünkü, biz de zaman zaman eğitimlerimiz sırasında gözlerimizi kapatarak tango yapıyoruz. Dansın faydalarından bahsediyorken, sahne korkusunu azaltmasında dansın rolünden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bizler gerek mesleğimiz nedeniyle gerekse başka nedenlerle podyuma çıkmak zorunda kalıyor ve toplum önünde konuşmalar yapıyoruz. Bu olay birçoğumuz için başlı başına bir stres kaynağı. Tanımadığınız insanlar önünde dans etmeyi öğrenip bu korkunuzu yendiğinizde, her türlü sahnede çok daha öz güvenli oluyorsunuz ve artık sahneler stresli olmaktan ziyade keyifli bir hale dönüşüyor.

Bu hobiyi tavsiye eder misiniz?
Kesinlikle tavsiye ederim. Hiç bir yaş sınırı koymaksızın herkese dans etmeyi öneriyorum. Bunu özellikle ifade ediyorum. Çünkü genelde insanlar bana ‘ya benim yaş geçti, artık bu saatten sonra dansa başlayamam’ diyor. Çok büyük bir yanlış. Dansın yaşı yok. Ama şunu çok net söyleyebilirim, ne kadar geç başlarsanız o kadar çok pişmanlık yaşayacaksınız.
Konu dans olduğunda benim ve daha birçok kişinin dansa adım atmasında çok önemli katkıları olan, sevgili Didem Dinçerden Hocamızı bu vesile ile anmak istiyorum. Maalesef kendisini yakın zamanda, uzun yıllar savaştığı meme kanserinden kaybettik.
Continue Reading

HEYKELTRAŞTAN YÜZ NAKLİNİN GELECEĞİ

SANATSAL SAĞLIK

 Geçtiğimiz günlerde ilki yapılan yüz naklinde sanatın rolünü Prof. Dr. Ahmet Karacalar ile filmler ve hobisi olan heykeltıraşlık ile birlikte ele aldık. Sanatın sağlık üzerine etkisini bundan sonra her ay farklı şekillerde işleyeceğiz.

Son günlerde gündemde olan yüz nakli ile ilgili yapılan çalışmalar umut vaat ediyor. İlk yüz nakli geçtiğimiz günlerde yapıldı. Peki bu konuyla ilgili çekilen filmler ilham kaynağı mı yoksa gerçekten çok mu uzak. Plastik ve Rekonstrüktif cerrah ve heykeltraş Prof. Dr. Ahmet Karacalar ile bu zamana kadar çekilmiş filmleri yorumlayarak sineterapi üzerinde durduk ve hobisi olan heykeltıraşlığın mesleğine etkilerini konuştuk.

Filmler Yüz Naklinde Yol Gösterici

2011 yapımı olan “İçinde Yaşadığım Deri (La Piel que Habito)” filmi, psikolojik gerilim türündeki yapım, kaynağını Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in 2005 yılında yayınlanan “Tarantula” adlı romanından alıyor. Dr. Robert Ledgard (Antonio Banderas) işinde başarılı bir estetik cerrah, karısı bir kazadan vücudunda çok ağır yanıklarla kurtulur. Eşinin derisini tedavi etmeye çalışırken, kadın yanık deri görüntüsüne dayanamayarak intihar eder, küçük yaştaki kızları bu olaya şahit olur. Dr. Ledgard kendisini malikanesine kapatarak kurduğu laboratuvarında 10 yılı aşkın süre çalışarak her türlü darbeye karşı dayanıklı bir deri üretmeyi başarır. Bunu da intikam alacağı deneği üzerinde yüz nakli yaparak gerçekleştirir.

Yıllar önde yüz nakli sadece hayal iken çekilen “Yüz Yüze (Face/Off )”filminde, FBI ajanı Saen Archer sekiz yıldır peşinde olduğu ayrıca bir terör olayında çocuğunu öldüren zeki bir suçlu ve paralı terörist Castor Troy’un Los Angles’a yerleştirdiği biyolojik bir silahı aramaktadır. Troy’un öldüğünün duyulması üzerine bir estetik ameliyatın yardımıyla onun yerine geçerek terör örgütünün içine sızar. Ancak Troy ölmemiş sadece komaya girmiştir. Komadan çıkınca o da aynı yöntemle Archer’ın yerine geçer. Archer teröristlerle uğraşırken Troy Archer’ın aile ve iş hayatını mahvetmektedir.

Plastik ve Rekonstrüktif cerrah ve heykeltraş Prof. Dr. Ahmet Karacalar, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Yüz nakli ile ilgili filmler gerçeği yansıtıyor mu?

“İçinde Yaşadığım Deri (La Piel que Habito)” filminde bazı sahneler gerçekçi. Ancak “Yüz Yüze (Face/Off )”filmi tamamen bilim kurgu. İçinde yaşadığım deri filmindeki sentetik deri elde etme işlemlerinin benzerleri günümüzde yapılıyor ve yara bakımı başta olmak üzere kullanılıyor. Face off filmindeki yüzün olduğu gibi nakledilip normal hareketi sonra aynı işlemin tekrarı şu an için tamamen bilim kurgu.

Bu filmlerde söz konusu olan başka insanın kimliğine bürünme mümkün mü?

Teorik olarak mümkün. Ancak nakledilen yüz şu anda yaşayan bir maske aşamasında olduğu için günümüz için bu geçerli değil. Küçük değişikliklere bile alışmak zorken bütün yüzün değişimine alışmak hiç mümkün de olmayabilir. Sürekli bir yabancılık hissi yaşanması olağandır.

Yüz naklinde son durum nedir?

Kısmi yüz nakli ile başlayan süreç kompozit dediğimiz kemik gibi ek dokular içeren ve tam yüz nakli şeklinde ilerliyor. Şu ana kadar olan nakillerde mikrocerrahide bilinen teknikler uygulandı. Bir başka deyişle bilinen atardamar ve toplardamar dikme teknikleri. Ek olarak sinir dikme teknikleri. Ancak çok kritik bir aşamaya geçildi. İlk olgu ile bilim kurgu gerçek oldu. Şimdi ise yüz kayıplarında son çare olarak tedavi protokollerine girmeye başladı.

Yüz naklinde beklenenlere karşılık tıbbın yapacakları nelerdir?

Doku reddini önleyecek ve yan etkisi olmayan tedavilerin geliştirilmesi en önemli yardım olur. Bilinen immun sistemi baskılayıcı ilaçların böbrek hasarı, karaciğer hasarı, ülser ya da tümör gibi yan etkileri var. Bu tür yan etkileri düşük olan yeni ilaçlar ya da bilinen ilaçların düşük dozlarda farklı kombinasyonlarının geliştirilmesi yüz naklinin önünü daha da açacaktır.

Yüz naklinde nelere dikkat edilmelidir?

Yüz nakline uygun aday sayısı son derece sınırlıdır. Operasyon olarak benzeyen doku transferlerini yıllardır yapıyoruz. Yüzünde yanık, kaza ya da kansere bağlı kayıplarda oldukça etkili yöntemler. Bu tür kısmi bölgesel doku kayıplarında yüz nakli uygun bir seçenek değil.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Estetik cerrahi profesörüyüm. Bilimsel bakış açısını kazanmak için kariyer yaptım. Estetik cerrahinin sanatsal olması gerektiğine inandığım için heykel eğitimi aldım. Psikoestetik cerrahi olduğuna inandığım için bir süre psikiyatri eğitimine de devam ettim. Estetikle ilgili dört kitabım var. Bunlardan sonuncusu olan estetik cerrahi ve külkedisi masalı adlı kitapta gerçek öykülere yer verdim.

Mesleğinizle heykeltıraşlığın etkisi nasıl oluyor?

Çift taraflı bir etki. Mesleğime de etkisi var, mesleğimin de heykel sanatına etkisi var. Anatomiyi daha iyi anlamak, ellerin hazırlanması, operasyona hazırlık, üçboyutlu modelleme mesleğime olan yararları. İnsan bedeni üzerinde sürekli operasyon yapan birisinin de heykel sanatına getireceği katkılar da açıktır.

Neden bu hobiyi seçtiniz?

Sanatsal yönümü tatmin etmek ve mesleğime katkısı olduğu için seçtim. Hobiye başlama öyküm bir bakıma klasik. İçinizde bastırmak için enerji harcadığınız bir dürtü varsa bir gün o dürtü patlayarak dışarı çıkar. Tıp Fakültesi yıllarımda bastırdığım heykel yapma dürtüsü estetik cerrahi yaparken uygun zemin buldu ve ortaya çıktı.

Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?

Tıpla sanatın birleştiği ayrı bir konuyu yakalamanın ve gelecekteki yansımalarının heyecanını hissediyorum. “İkonoplasti” adını verdiğim sanat, psikoloji ve antropolojinin bakış açısı ile yorumladığım bir estetik cerrahi kavramı ortaya çıktı. Bu konu ile ilgili bir kitap yazdım bir de sergi açtım. Güzel sanatlar fakültesi öğrencilerine verdiğim organik sanat ve estetik cerrahi dersi sırasında estetik cerrahi sanatla yoğruldu. Sonra ikonoplasti olarak estetik cerrahiye döndü diyebilirim.

Continue Reading