2018 YILININ EN İYİ 7 TIBBİ KEŞFİ

2018 yılında sağlık
alanında yenilikleri farklı alanlardaki seçilmiş listelerden derledim. Bu
listelerde yer alan bazı seçenekleri o alandaki uzmanlardan görüş alarak
zenginleştirmeye çalıştım.


Dünyaca ünlü Cleveland
Clinic her yıl olduğu gibi 2018 yılında da medikal alana damgasını vuran
buluşları seçti.  Bu buluşların 2019 yılında tıbbi alanda büyük ses
getirmesi hedefleniyor. 
12 yıllık Prix Galien USA Ödülleri için 2018’in en iyi tıbbi
teknolojisine aday gösterilenler açıklandı. 
Ayrıca American Certification Agency tarafından açıklanan sağlık
alanındaki gelişmelerden de ilgi çekici olanları hazırladığım listeye ekledim.

İşte ilgi çekici
olmasına göre ilk 7’ye giren buluşlar şöyle sıralanıyor.

1. 3D Yazıcı ile Hastaya Özgü Ürünler
3D yazıcı teknolojisini kullanarak,
tıbbi cihazlar artık bir hastaya özel olarak üretilebilecek.  Hastaya özgü boyutlardan modellenen cihazlar,
belirli tıbbi gereksinimleri karşılayan hastalarda vücut tarafından daha fazla
kabul görmeyi sağlayacak.  3D yazıcı ile
sağlanan çok yönlülük, hastalara en gelişmiş bakımı sunarken aynı zamanda
komplikasyon riskini en aza indirebilecek. Bu alanda en önemli çalışmalar,
vücut dışı protezler, kafatası implantları ve ortopedik implantlar, ayrıca hava
yolunu daraltan hastalıklar için özelleştirilmiş hava yolu stentlerini
kapsıyor. Teknoloji ayrıca cerrahi planlamada yardımcı oluyor. 

Silikon
Vadisi’nde Auris Health firmasında cerrahi robotlar için algoritmalar
geliştiren Dr. Elif Ayvalı,
“2016 yılı itibariyle Food and Drug
Administration (Amerika’daki Sağlık Bakanlığı), medikal cihaz ve implantların
üretiminde 3D yazıcı kullanan ürünlerin başvurularını değerlendirmeye başladı”
dedi. 

3D yazıcı
alanındaki gelişmelere dair Ayvalı şu değerlendirmede bulundu: “Cerrahların
ameliyat öncesinde detaylı planlama ve pratik yapabilmeleri için hastaya özgü
anatomik modellerin 3D yazıcı teknolojisi ile modelinin oluşturulması
yaygınlaştı. Zor ameliyatlar öncesi cerrahlar farklı cerrahi teknikleri kolayca
test edip, hastaya özgü plan yapabiliyorlar. 
Aynı şekilde çene ve diz ameliyatlarında kullanılan hastaya özgü destek
malzemeleri yaygın olarak 3D yazıcı ile elde ediliyor artık.”
2. Yapay zekânın sağlık sektöründe ortaya çıkışı
İnsanlığıngeleceği için bir tehdit olarak düşünenler olsa da yapay zeka (AI) günlük
yaşamın bir parçası haline geldi. Sağlık hizmetlerinde, AI karar destek,
görüntü analizi ve hasta tirajındaki uygulamalarıyla sistemi destekliyor. Yapay
zeka, hekimlerin hastaların tıbbi görüntülerini kolayca incelemelerine ve daha
iyi karar vermelerine yardımcı olurken, hekimlerin yaşadığı yorgunluğu da
azaltıyor.

Örneğin, bu
algoritmalar tıbbi görüntülerdeki sorunlu bölgelere dikkat çekip, tarama
sürecine yardımcı olabiliyorlar. Ayrıca, hasta güvenliği açısından klinikler
arası farklılıkları azaltıp, ayni testlerin tekrarlanmasını engelleyebilmeye
yardımcı olabiliyorlar. AI, hekimlerin elektronik kayıt  sistemi içindeki çok sayıdaki veriyi hızlı
bir şekilde yorumlayabilmesine yardımcı oluyor.



Dr. Elif Ayvalı
Bu sene yapay zeka
alanındaki gelişmelerin yarattığı dalganın tıp alanındaki gelişmelere de
yansıdığını dile getiren Dr. Elif Ayvalı, “Bu sene
y
apay zeka uygulamaları daha çok radyoloji, cerrahi proseslerin
optimizasyonu ve hasta durumunun gözlemlenmesi konularına odaklandı.  Bu teknolojilerin geliştirilmesi ve
hastanelerde yerini alabilmesi için ilk adım var olan verilerin
dijitalleştirilmesi ve yeni verilerin toplanması. Bu yüzden, firmalar ve
araştırma hastaneleri arasında ortaklık anlaşmaları imzalanmaya başladı. Cleveland
Klinik ve Watson isimli yapay zeka programını geliştiren IBM arasındaki
ortaklık buna bir örnek. Hastaların verilerini kaydeden ve ameliyathaneyi
gözlemleyen sistemler hastanelere yerleştirilmeye başlanıyor” diye konuştu.
3 . Tıp Eğitimi için Sanal ve Karma Gerçeklik
Sanal ve karmagerçeklik, simüle edilmiş ve karma ortamları oluşturmak için bilgisayar
teknolojisinin kullanımını içerir. Sanal gerçeklik ve karma gerçeklik, popüler
bilgisayar oyunlarında, geleceğe yönelik efektlerle kitleleri büyülüyorlar. Ancak
VR / MR teknolojisinin uygulama alanları oyunlarla kısıtlı değil. Son
zamanlarda bu gerçeklik sistemleri becerilerini geliştirmek isteyen sağlık
profesyonellerinin ilgisini çekti.  Artık
geleneksel hale gelen simülasyon tıp eğitimini, popüler olan VR / MR
programlarıyla geliştirilmesi hedefleniyor.   

Sanal gerçeklik
robotik cerrahilerin simülasyonunda ve genel cerrahi eğitiminde   kullanılmaya başlandığını belirten Dr. Elif
Ayvalı, şunları söyledi: “Sanal gerçeklik eğitimi, özellikle 2018 yılında
Cleveland Klinik’in önderliğinde kurulmaya başlanan 515 milyon dolarlık sağlık eğitimi
kampüsünde tıp öğrencilerinin eğitiminde kullanılacak. Bu sene diğer büyük
gelişmelerden biri de Amerika’da Sağlık Bakanlığı’nın Microsoft Hololens’in
cerrahi operasyonlarda arttırılmış gerçeklik (AR) için kullanılmasına onay
vermesi oldu.  Cerrahlar ameliyat bölgesinin
hologramını 3 boyutlu olarak görebilecekler. Ameliyat öncesi verilere erişebilmek
için ayrı bir ekrana bakmaları gerekmeyecek. Bu uygulamanın ilk örneklerinin
omurilik ameliyatlarında olması bekleniyor.”

4. Robotik Cerrahide İnovasyon
Bugün yapılan çoğu
ameliyat, bilimin el verdiği en kısa sürede ve en az hasarla yapılabiliyor. Cerrahi
alanda bu adaptasyon kısmen cerrahin robotlarla bütünleşmesi ile ortaya çıktı.
Ameliyathanedeki robotlar cerrahlara aşırı hassasiyet için rehberlik ediyor.
Günümüzde robotlar, cerrahi alanda omurgadan endovasküler işlemlere kadar her
yerde kullanılıyor. Minimal hasarlı robotik cerrahi, hastaların konforu
açısından büyük destek sağlıyor. Hastaların, kısa zamanda iyileşmesine yardımcı
olurken, ameliyat sonrası daha az ağrı duymaları da bu yöntemin faydalarından
sadece birkaçı olarak sıralanıyor.     

Cerrahi robotların
ameliyatın dokulara zarar vermeden hassas bir şekilde yapılabilmesine imkan
tanıdığını söyleyen Dr. Elif Ayvalı,  “Ayrıca
elle kontrol edilen enstrümanların erişemediği yerlere erişilebilmesini sağlıyor.
Artık robotları ameliyathanelerde görmeye şaşırmamalıyız.  Cerrahi robot üreten firmaların ve robotikleştirilen
cerrahi operasyonların sayısında her gecen yıl daha da artış olacak. Yapay zeka
ve sanal gerçeklik konusundaki gelişmeler, robotik cerrahide yeni bir dalga
yaratmaya başladı. Robotik sistemler cerrahın farkındalığını arttıran, karar
vermesine yardımcı olan zeki asistanlara dönüşecekler” şeklinde konuştu.

5. Kişisel Robotlar
Bu yıl kişiselsağlık robotları, romatoid artrit, kalp yetmezliği ve  geç evre böbrek hastalığı gibi kronik
hastalıkları yönetmelerine yardımcı olmak için hastaların evlerine kullanılmaya
başladı. Bu robotlar, ilaç kullanımının izlenmesini, hastaların doktor sırasını
takip etmeleri için motive ediyor ve gerektiğinde doktor veya eczacılarla
bağlantı kurmasını sağlıyor. 


Dr. Çetin Meriçli


Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Dr. Çetin Meriçli, şu
yorumda bulundu: “Bu robotlar ayrıca yalnız yaşayan yaşlı insanları sohbet
etmeye yönlendirerek ve çeşitli aktiviteler örneğin çok eski şarkıları birlikte
söylemek gibi özellikle demans hastalarının zihinsel egzersiz yapmalarını
sağlıyor. Bu kişilerin yalnızlık nedeni ile ruh hallerinin olumsuz
etkilenmesini engellemeyi hedefliyor. Kişisel robotlar, özellikle otizimli
çocukların eğitimlerinde de bir iletişim aracı olarak kullanılıyor.”

6. Sürekli Glikoz İzleme Sistemi
Sürekliglikoz izleme sistemi diyabet hastalarında şeker ölçüm cihazlarını artık rafa
kaldırıyor. Parmak ucundan bir damla kanla, kan şekerini ölçen ölçüm çubukları
ve cihazları yerini artık sürekli glikoz ölçüm sistemlerine bırakıyor. Bu
cihazlar genellikle hastanın üst koluna ya da karın kısmına hasta tarafından yerleştiriliyor.
Hastalar, her 10 -14 günde bir demir para büyüklüğündeki cihazı değiştirerek
parmak ucundan kan şekerine bakmaya gerek kalmadan, kan şekerlerini kontrol
edebiliyorlar. Aynı zamanda değerleri hasta sevdikleriyle ya da doktoruyla da
paylaşabiliyor. Sonuçlar ayrıntılı olarak analiz edilebiliyor. Bu sistemlerin
bir diğer avantajı da bu sistemlerde hasta akıllı telefon ya da saatinden kan
şekeri seviyesini sürekli takip edebiliyor. Kan şekerinin artması ya da
azalmasında hastaya uyarı yapabiliyor. Ayrıca cilt altına yerleştirilebilen 6
aya kadar kan şekerini ölçen glikoz sensör sistemleri de kullanıma girdi.  


Dr. Halis Kaan Aktürk
Colorado
Üniversitesi Barbara Davis Diyabet ve Diyabet Araştırmaları Merkezinden Dr.
Halis Kaan Aktürk, bu yeni teknoloji ile ilgili şunları söyledi: “Sürekli
glikoz izleme sistemleri Amerika’da artık çok yaygın şekilde kullanılıyor.
Özellikle tip 1 diyabette akıllı insülin pompaları, yapay pankreas ile birlikte
kullanılabileceği gibi insülin enjeksiyonu kullanan hastalarda da sonuç
alınabiliyor. Bu sürekli glikoz izleme sistemlerinin yaygın kullanılmasıyla
birlikte hastalar, kan şekerlerine akıllı telefonlarından ve saatlerinden
ulaşabiliyor. Bu bilgiler periyodik olarak doktorları tarafından kontrol
ediliyor. Bu sayede hastalar artık kan şekerinin birden düşmesi ya da artması
gibi çok ciddi problemlerden korunuyorlar. Özellikle tip 1 diyabet hastaları
ömür boyu insülin kullanmak zorunda oldukları için, kan şekerinin düzenli
olarak takip edilmesi hayati bir önem taşıyor. Ayrıca insülin kullanan tip 2
diyabet hastalarında da bu cihazlar kullanılabilir.”

7- Hastaneye Gitmeden Önce İnme Tanısı için Vizör
İskemik inmelerden daha az görülmesine
rağmen, kanın beyindeki yırtılmış bir kan damarından kaçmasına bağlı
(hemorajik) inmeler, inme ölümlerinin yaklaşık yüzde 40’ından sorumludur.
Kontrolsüz kanama, beynin şişmesine ve hasar görmesine neden olabileceğinden,
etkili tedavi için hızlı tanı hayati önem taşır. Tanıyı hızlandırmak için
sağlık çalışanları, beyindeki kanamayı tespit edebilen kanama tarama siperi
gibi yeni ve gelişmiş teknolojiler kullanıyor. Hastaneye gitmeden önce etkin
bir tanı aracı olan hemoraji taraması, tanı ve tedavi için önemli ölçüde zamanı
kazandırıyor.   
Continue Reading

ÇOCUKLAR EĞLENEREK YETERLİ VE DENGELİ BESLENMEYİ ÖĞRENİYOR


Dünya Obezite
Federasyonu (World Obesity Federation) raporuna göre;
11-17 yaş arası her 5 gençten 4’ü yeterli fiziksel aktivite yapmıyor. Türkiye’de ise, 6-18
yaş arası her 100 çocuktan 74’ü fiziksel aktivite yapmıyor. Bu nedenle
çocuklarda dengeli ve yeterli beslenme, hareketli yaşam alışkanlıkları
kazandırmak hedefleniyor. 
Toplumun beslenme ve sağlıklı yaşam konularında
bilinçlenmesine katkı sağlamak, topluma bu konulardaki en doğru, güncel ve
bilimsel bilgiyi aktarmak hedefiyle çalışmalarını sürdüren Sabri Ülker Vakfı, Barselona’da
düzenlenen “11. Uluslararası Çocukluk Çağı Obezitesi ve Beslenme Konferansı”nda
iki bilimsel oturuma ev sahipliği yaptı.


Dünya Sağlık Örgütü
(WHO), UNICEF ve Dünya Bankası’nın çocuk malnütrisyonu 2017 raporuna göre; 5
yaş altı çocuklarda
1990 yılında 32 milyon çocuk fazla kilolu ya da
şişman iken, 2016 yılında bu durum 41
milyon çocuk oldu.

Yemekte Denge Eğitim Projesi, “en iyi uygulama
örneği” oldu
15-16 Mart 2018 tarihleri arasında İspanya’nın
Barselona şehrinde düzenlenen konferansta, 7. yılında 10 ilde 500 okul 6 milyon
çocuk, öğretmen ve ebeveyne ulaşan T.C Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim
Müdürlüğü ile Sabri Ülker Vakfı’nın birlikte ilkokullarda yürüttüğü Yemekte
Denge Eğitim Projesi, “en iyi uygulama örneği” olarak sunuldu.

Konferans ile eşzamanlı olarak düzenlenen
basın toplantısında ise Türkiye’de yemek yeme alışkanlıklarının oluşması ve
değişiminde önemli rol oynayan bilgi kaynakları üzerine son yıllarda
gerçekleştirilen en kapsamlı çalışma olan “Sağlıklı Beslenme Bilgisi için
Kullanılan Kaynaklar ve Bu Kaynaklara Güven” araştırmasının sonuçları açıklandı.

Erken yaşta beslenme eğitimi şart
“Ağaç yaşken eğilir. Biz de bu
bilinçle daha sağlıklı gelecek nesiller yetişmesi için Yemekte Denge Eğitim
Projesi ile önemli bir adım attık” diyen Sabri Ülker Vakfı Genel Müdürü Begüm
Mutuş, şunları söyledi: “Çocuklarımızın yeme alışkanlıklarını olumlu yönde
değiştirmeyi başardık. Sağlık ve beslenme alanında yaşanan bilgi karmaşasının
önüne geçmek için de önemli çalışmalar gerçekleştiriyoruz. “Sağlıklı
Beslenme Bilgisi için Kullanılan Kaynaklar ve Bu Kaynaklara Güven 2018”
araştırması ise toplumun yarıdan fazlasının sağlıklı beslenme konularıyla
ilgili artık en çok konusunda uzman hekimlere güvendiğini ortaya koydu. Türkiye
genelinde 15 ilde bin 241 kişiyle gerçekleştirilen araştırma, toplumun yarıdan
fazlasının sağlıklı beslenme konusuyla ilgilendiğini, bu çerçevede televizyon
ve sosyal medyanın en çok bilgi alınan mecralar arasında yer almasına rağmen en
az güven duyulan mecralar olduğunu da ortaya çıkardı.  Araştırmaya göre sağlıklı beslenme konusunda
herhangi bir mecradan bilgi edinen 10 kişiden biri duyduklarını her zaman
uyguluyor. Her 5 kişiden biri sağlıklı beslenmenin yanı sıra sağlık konusunda
genel bilgiler ve kilo verme ya da diyet konularını da merak ediyor.”

En çok merak edilen konuların başında
sağlıklı beslenme geliyor
Sağlıklı beslenme
konularında en çok bilgi alınan mecraların başında yüzde 23 ile televizyon geldiğini
belirten Mutuş, “Bunu yüzde 23 ile aile, arkadaşlar ve çevre, yüzde 21 ile
konusunda uzman hekim izliyor. Sosyal medya ve internet siteleri ise yüzde 20
ile dördüncü sırada yer alıyor. Sağlıklı beslenme konusunda en çok merak edilen
konuların başında yüzde 32 ile sağlıklı beslenme yer aldı. Sağlıklı beslenme
konularında en çok güven duyulan mecra sıralamasında konusunda uzman hekim
yüzde 62 ile ilk sırada yer alıyor. Aile, arkadaşlar ve çevre yüzde 38, sosyal
medya ve internet siteleri yüzde 22 oranında kalırken, en çok bilgi alınan
kaynak olan televizyon yüzde 13 ile en az güven duyulan mecra oluyor. Sağlıklı
beslenme genel başlığı altında en çok merak edilen ilk üç konu ise yüzde 9 ile
beslenme alışkanlığı, yüzde 6 ile sağlıklı beslenme ve yüzde 4 ile gıdaların
sağlıklı olup olmadığı oldu.” diye konuştu.



Beslenme
sorunları en çok çocukları etkiliyor
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre
Avrupa’daki her 5 çocuktan 1’i fazla kilolu, her 3 çocuktan 1’i ise şişman
olduğunu söyleyen Doğu Akdeniz Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı
Prof. Dr. H. Tanju Besler, çocukluk döneminde ortaya çıkan şişmanlığın ileri
yaşlarda, kalp ve damar hastalıkları, şeker hastalığı, metabolik sendrom gibi
birçok hastalığa davetiye çıkarabileceğini belirtti. Prof. Dr. Besler,
“Çocukluk çağı şişmanlığının önüne geçilebilmesi için çocukların, yeterli ve
dengeli beslenmenin esasları ile fiziksel aktivitenin önemini çocukluk çağında
öğrenerek davranış haline getirmesi ve ileride de sürdürmesi gerekiyor.” dedi.



Şişmanlıkla
mücadelede kurumların işbirliği çok önemli
İngiltere’de okullarda uygulanan beslenme ve
eğitim programı “Food- A Fact Life”ın detaylarını aktaran İngiliz Beslenme
Vakfı (BNF) Beslenme Bilimi Sorumlusu Dr. Stacey Lockyer, şu bilgileri
verdi: “İngiltere’de çocukluk
çağında görülen şişmanlık oranları kayda değer derecede yüksek. Bu sebeple
çocukluk çağında beslenme eğitim projeleri çok büyük önem taşıyor. 3-18 yaş
arasında çocuklara, Birleşik Krallıkta 7 bin 500 okulda uyguladığımız proje ile
önemli kazanımlar elde ettik. Projenin başarısında kamu kurumlarıyla yaptığımız
işbirliğinin de önemli bir payı var. Sağlıklı mahalleler olmalı. Okullarda
yemeklerin kalitesi artırılmalı. Sadece eğitim yetmez, uygulayabilecekleri
ortamlar da oluşturulmalı. Peynirin bitkisel olduğunu düşünen çocuklar var. Ayrıca
öğretmen ödülleri veriyoruz.”



Bin öğretmene
temel beslenme eğitimi verildi
11. Uluslararası
Çocukluk Çağı Obezitesi ve Beslenme Konferansı’ndaki “Okul temelli beslenme eğitimleri: Türkiye, İngiltere ve
İspanya’dan uygulama örnekleri” başlıklı çalıştayda ise okullardaki beslenme
uygulamaları Sabri Ülker Vakfı Bilimsel İletişim Yöneticisi Dr. Burcu Aksoy, “Dengeli
bir şekilde her şeyi yiyebilirsin. Yapman gereken, dengeyi nasıl kuracağını
öğrenmek” olan Yemekte Denge Eğitim Projesi Türkiye’nin 10 ilinde 6 milyon
çocuk, öğretmen ve ebeveyne ulaşıyor. 
Ayrıca öğretmenlerin mesleki ve kişisel gelişimlerini teşvik amacıyla
gerçekleşen hizmet içi eğitim kapsamında yaklaşık bin öğretmene temel beslenme
eğitimi verildi.” şeklinde konuştu.



Habersiz denetimler yapılıyor
İspanya Beslenme
Vakfı Bilgi ve Bilimsel İletişim Direktörü Dr. Teresa Valero Gaspar, ise
şunları söyledi: “Okullarda çocuklar için hazırlanan kitaplarda, oyunların
oynandığı bölümler yer alıyor. Ayrıca çizgi seriler hazırladık. Okullara,
habersiz denetimler yapıyoruz.”
Continue Reading

SAĞLIĞA ROBOT ELİ DEĞECEK

Japonya merkezli Nagoya Üniversite Hastanesi’nde medikal
işler için Toyota tarafından geliştirilen robotları kullanmaya hazırlanıyor.


Kullanılmaya başlanacak olan dört robot gece vardiyasında
çalışacak. Şubat ayında işe başlayacak olan robotlar, bir yıl boyunca ilaçların
getirilip götürülmesi ve testlerin katlar arasında taşınması işinde
kullanılacak.

Hastane görevlileri ise tablet kullanarak robotları
çağırabilecek ve medikal taşıma işlemleri için robotları görevlendirebilecek.
Eğer denemelerde başarı elde edilirse hastane daha çok robot istihdam etmeyi
tercih edebilir.

Terleyen Robot
Ürettiler
Tokyo Üniversitesi JSK Laboratuvarı‘nda çalışanaraştırmacılar 1,7 metre uzunluğunda ve 56 kilogram ağırlığındaki insansı robot
Kengero’ya bir soğutma sistemi eklemenin yollarını arıyordu. Araştırmacılar,
Kengero’nun motorlarının etrafından su sızmasını sağlayarak suyun
buharlaşmasına imkan sağladı. Yani, Kengero’yu ‘terlettiler’.  Başını bir taraftan öteki tarafa kadar
çevirebilen Kengero 11 dakika boyunca motorları yanmadan mekik çekebiliyor.

Robot Cerrahinin
Başarısı
Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden araştırmacılar,
2003-2015 yılları arasında ABD’deki 416 hastaneden alınan verileri inceledi. The Journal of American Medicine’daki a
raştırmaya göre robot cerrahlar, üç boyutlu görüntü, daha geniş bir hareket
alanı ve doktorlar için daha iyi bir ortam sağlıyor. Sonuç olarak, robot
kullanılan böbrek ameliyatlarının yüzde 46,3’ünde ameliyat süresi dört saatten
fazla olarak belirlendi. Kalın bağırsak kanseri ameliyatında ise robotlar işin
içine girince ameliyat süresi 37,5 dakika uzarken maliyet bin 132 Dolar arttı.

DNA Nano-Robotu
Geliştirildi
Kaliforniya Teknoloji Üniversitesi’ndeki (Caltech) bilim
insanları, DNA nano-robotu geliştirdi. Robot, belirli molekülleri toplayıp
önceden belirlenmiş noktalara bırakıyor. Basit DNA araçlarının önemli görevleri
yerine getirmek için kullanılabilmesinin yanında, bir ilacı moleküler bir
fabrikada sentezlemek ya da ilacı sadece kan akışında belirli sinyaller
mevcutken teslim etmek yer alıyor.

Robotlarla Duygusal
Bağ Kuruluyor
BBC’nin haberine göre; Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ne
bağlı multimedya ve teknoloji araştırma birimi Media Lab’de görevli Kate
Darling, düzenlediği bir atölye çalışmasında, katılımcılardan sevimli bir dinozor
olan Pleo adlı oyuncağa işkence yapmalarını istedi. Darling çalışmasındaki
deneyimlerini şöyle anlatıyor: “İnsanlar işkence yapmayı reddediyorlardı.
Eğer yapmazlarsa dinozorları yok edeceğimiz tehdidinde bulunmak zorunda
kaldık.”

Darling bir sadist değil. Atölye çalışması, insanların neden
makinelere olan bağımlılığının giderek arttığını anlamaya çalışmak için yapılan
bir deney. Geçen yıl da bu tip deneyler yapan Darling, laboratuvarda
katılımcılardan çekiçlerle robotlara vurmalarını istediğinde yine benzer bir
direnişle karşılaşmış.

BBC’ye konuşan Darling, “İnsan niteliklerini her şeye
atfetme (antropomorfizm) huyumuz var. Canlı gibi görünen hareketlerle
bütünleşiyoruz. Buna ve hareketlerimizi, sesimizi taklit eden sosyal robotlara
niyetimizi gösteriyor ve bilinçaltında duygularımızı ve hislerimizi
ilişkilendiriyoruz” diyor.
  
Continue Reading

HER GÜNÜNÜZÜ DOLU DOLU YAŞAMAK İSTER MİSİNİZ?

Ufak Tefek Cinayetler dizisini izliyor musunuz? Dizi, çeteleşmiş
kötülerin, iyileri öğüterek yok etmek için canla başla çalışmasını konu alıyor.
 
İyiler ise, iyilik saçmak için
uğraşıyorlar etraflarındaki çamurlara inat.


Dizide unutulmuş bir kelime vurgulanıyor: Erdem! Şu replik
ise çok şey anlatıyor aslında: “İyi hep iyi, kötü de hep kötüdür belki de.
Erdem sizi ilgilendiren bir şey mi ona bakmak lazım. Kötüler hiç etkilenmez
çünkü, erdemden. Bir tek menfaat dengesi vardır onlarda. Herhangi bir şeyin
kendilerine dokunduğu zaman değeri vardır sadece.”

Erdemli olmak nedir?
Ahlakın övdüğü ve ahlaklı olmanın gerektirdiği doğruluk,
yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçakgönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük
gibi niteliklerin ortak adı olarak tanımlanıyor. Hani gün geçtikçe yitirilen
değerlerin yerini, hastalıklı bir kıskançlığın aldığı günümüzde iyiliklerle cezalandırın
kötülükleri.

Yolunuzu değiştirin, kötülerle irtibat kurmayın. Çünkü, onlar
sadece çalarlar, zarar verirler ve hedeflerine ulaşmak için her yolu mubah
görürler.

Hayatımızı erdemli şekilde, dolu dolu yaşamak için neler
yapılabilir?
  •         Birbirimizle sohbet edelim, dinleyelim.
  •         Hayatımızı medyanın yönetmesinden çıkartıp,
    kendimiz seçim yapalım.
  •         Sosyal medyada hayat yarıştırmak yerine,
    kendimiz olup özelimizi saklayalım.
  •         Mahremiyet, unutulsa da günümüzde sakınalım kem
    gözlerden sevdiklerimizi.
  •   Mutluluğumuzu, acımızı, heyecanımızı paylaşalım gözlerinin
    içine bakarak sevdiklerimizin.
  •         Kitaplara ayıralım günün bir kısmını.
  •         Yürüyelim, sağlığımız el verdiğince.
  •        Gülümseyelim her şeye inat hayata.
  •          Koruyalım
    sevdiklerimizi tehlikelerden, uzak duralım kötü niyetlilerden.
  •         Bir çiçek yetiştirelim, kokusu sarsın evimizin dört
    bir yanını.
  •         Hediyeler alalım, sürprizlerle renklendirelim günlerimizi.
  •         Şakalaşmanın, gülüşlerle şenlenmesini
    sağlayalım.
  •         Bazen ağlayalım, içten gelince tutmayalım.
  •         Yaslarımızı, hedeflerimizle sınırlayalım. Heyecanlandıran
    bir amacımız olsun.
  •         Birilerinin hedefi için çalışırken, kendi
    amacımızdan şaşmayalım.
Sağlığınız yerinde mi? Sevdikleriniz yanınızda mı? İşiniz
var mı? O zaman bir durup düşünün. İyiliklerle günlerinizi doldurun. 
Continue Reading

PARKİNSON’U KOKLAYARAK TEŞHİS EDİYOR

Fotoğraf: The Telegraph

Parkinson hastalığını kokladığını keşfeden Joy Milne, bilim
insanlarının ön tanı testi geliştirmesine yardımcı oluyor.

Parkinson hastalığı Türkiye’de 150 bin, dünya genelinde ise
7.5 milyon insanı etkiliyor. Birçok hasta hareket etme zorlukları, titreme,
depresyon, bilişsel sorunlar ve uyku bozuklukları ile mücadele ediyor. Parkinson
hastalığını koklayan İngiliz kadın, bilim insanlarının hastalık daha kendini
göstermeden tanı koyduracak testlerin geliştirilmesi için yardımcı olabilecek
10 ayrı molekülü keşfetmelerine yardımcı oldu. Bu araştırma dünyaca ünlü tıp
dergilerinden Lancet’te yayınlandı.

İskoçya’nın Perth şehrinde yaşayan Joy Milne, Parkinson
hastalığı teşhisi almadan altı yıl önce, kocası Les’in kokusunda bir değişiklik
bulduğunu iddia ettiğinde Manchester Üniversitesi’ndeki araştırmacılar hastalığın
belirgin bir kokuya sahip olabileceğini düşünmeye başladı.

67 yaşındaki Joy Milne, kocasının kokusunun, hastalık
belirti vermeden birkaç yıl önce değiştiğini ileri sürdü. Kocası Milne, 2015’te
Parkinson hastalığı nedeniyle 65 yaşında vefat etti.

Araştırmacılar Joy Milne ile yaptıkları testler sonucunda,
cilt bezlerini koklayarak Parkinsonlu kişileri diğerlerinden ayırabildiğini
tespit ettiler. Hiçbir belirtisi olmayan bir kişinin Parkinson hastası olduğunu
öngören Joy Milne, kocasının kokusunda tanıdan altı yıl önce duyduğu “odunsu,
misk kokusu”nu hastalarda da algıladı.  Misk erkek ceylan, keçi gibi çeşitli hayvanlarda bulunan ‘misk bezi’nin
çıkardığı güzel kokulu bir
maddedir.
Joy Milne, yapılan kontrollü bir deneyde Parkinson hastalığı
olan ve olmayan gönüllüler tarafından giyilen 12 tişört arasından Parkinson
hastalarına ait olanları doğru olarak tespit etti.

Dr Tilo Kunath ve ekibi Edinburgh Üniversitesi’nde
yaptıkları çalışmalar sonucunda Milne’nin Parkinson hastalığını yalnızca
kokudan algılama yeteneğini doğruladı.
Michael J Fox Vakfı ve Parkinson UK tarafından finanse
edilen ortak bir programda, Manchester Biyoteknoloji Enstitüsü’nden araştırmacılar,
sebumdan (ciltte bulunan yağlı bir madde) yeni bir küçük molekül tanımlamak
için araştırmalar yapıyorlar. Araştırmacılar, Parkinson hastalarının erken
safhalarında ince fakat benzersiz bir koku yaydıklarını tespit ettiler. Bilim
insanlarına göre moleküller doğru tanımlanırsa, kütle spektrometresi gibi
yöntemlerle hastalığın erken teşhisi sağlanabilir. Alternatif olarak koku alma
yeteneği keskin olan köpekler hastalığı koklamak için eğitilebilir.

Not: Haberi ileten ve hazırlanmasında destek olan Dr. Gürdal Şahin’e teşekkür ederim. 

Kaynaklar

Continue Reading

SAĞLIK VE BİLİM HABERCİLİĞİNDE BİR DÖNÜM NOKTASI

Sağlık ve bilim haberciliğinde önümüzdeki Aralık ayında 12. yılıma
gireceğim. Bu sene mesleki anlamda  “Ne gibi farkındalıklar oluşturdum?” diye
düşünmeye başladım. Yıllardır, habercilikte yenilikler yapmaya çalışarak, bilim
ve sağlık haberciliğinde uzmanlaşmanın olması için çalışmalarımı sürdürüyorum.

Bu alandaki boşluğun, bilmedikleri işin uzmanı gibi ortada dolaşanlara kalmasını istemiyorum. Çünkü, sağlık hiçbir şeye benzemez. İnsanların
zorlu günlerinde, yol göstermek ve yaralarına merhem olabilmek önemli olan.
Sağlık çalışanları ve bilim insanlarının yaşadıkları zorlukları dile getirip,
nitelikli ve üretenlerin sesini duyurarak gündeme getirmek bizim işimiz. Tabii ki,
sorunları yazıp kendi sorunlarında lal olan bir mesleğin mensubu olunca,
gazetecilerin yaşadığı sorunlara da çözüm üretmek şart.

Geçtiğimiz günlerde Sabri
Ülker Vakfı’nın desteğiyle  Avrupa Gıda
Bilgi Konseyi’nin (EUFIC) Brüksel’de düzenlediği
“Bilime Güvenmek: Kanıtlar Ötesi Dönem” başlıklı konferansına katıldım.

“Sağlık ve Bilim Haberciliği” mercek
altına alındı. Birçok konuda bilgi verildi. Uzman gazeteciliğin değeri
anlatıldı.  Bilimsel bilginin
iletişiminde ortaya çıkan engeller ve toplumun doğru bilgilendirilememesi
sonucu ortaya çıkan sorunlar üzerinde duruldu. Çözüm yolları arandı.

“Sağlık haberlerinde kaynak
değerlendirmesi” ( 2017) raporuna göre,  medyaya
yansıyan sağlık ve beslenme konulu haberlerin yüzde 40’ında kaynağın yer almadığı
açıklandı. Hatta bunun bir sıra ilerisine gittiğimizde, kaynak olanların da ne
kadar nitelikli olduğu sorgulanmalı. Çünkü sağlık haberlerini eleştirdiğimde,
sağlık ve bilim habercisinden öte bir konuma geçmiş oluyorsunuz. Burada da
akla, gazetecinin objektif olması gerektiği geliyor. “Sahte bilim
savunucuları karşısında gazeteci nasıl davranmalı?” sorusu da beliriyor.  Hatta sözde uzmanları haber yaparak, gazeteci
objektif mi davranmış oluyor? Yani  haber
kaynağı konusunda sağlık ve bilim alanında çok soru işareti var.



Bilgi Kirliliği İle Mücadelede
Şart
“Beslenme ve sağlık konularında bilimselliği kanıtlanmış, güvenilir
bilginin iletişiminin hayati öneminin farkındayız” diyen Sabri
Ülker Vakfı Projeler Müdürü
Selen Tokcan, Vakıf olarak bu konuda yürüttükleri
çalışmalara dikkat çekti.  

Türkiye’nin ilk uluslararası akredite beslenme ve sağlık iletişim eğitim
programını hayata geçirdiklerini ifade eden Tokcan, “Bilgi kirliliği ile
mücadelede iki tarafı ilk defa aynı masa etrafında buluşturduk. Bilim insanları
ve iletişimciler İstanbul’da düzenlenen “Beslenme ve Sağlıkta İletişim
Programı”nda 2 gün boyunca bilimsel bilginin iletişiminde esasları konuştular
ve ortak yol haritası belirlediler” dedi.

Sabri Ülker Vakfı’nın “Bilim Bunu
Konuşuyor” platformu ile beslenme alanındaki sıcak gündeme dair bilimsel
referanslardan derlediği makaleler ile binlerce kişiye ulaştığı ve farkındalık
yarattığı belirtildi.
Türkiye’de Sağlıklı Beslenmeye
Olan İlgi Çok Hızlı Artıyor
Türkiye’de de sağlık ve beslenme konularındaki haberlere kamuoyunun
ilgisi her geçen gün artıyor. Google arama motoru sonuçları da bu durumu bir
kez daha ispatlıyor. 2017 yılı Ağustos verilerine göre, Google’da “beslenme”
anahtar kelimesi aratıldığında 32 saniyede yaklaşık 24.5 milyon sonuç yansıyor.
2015 yılında 15 milyon olan bu rakamın iki yılda yüzde 63 oranında artış
göstermesi, toplumun beslenme ve sağlık alalarında bilgi edinmeye olan
merakının her geçen gün ne derece arttığını ortaya koyuyor.

Beslenme anahtar kelimesi altında
ise en fazla ziyaret edilen içeriklerde,  “sağlıklı beslenme”, “dengeli beslenme” ve
“gebelikte beslenme” konuları olarak öne çıkıyor.  Sonuçlar beslenme ve sağlık alanlarında bilgi
kirliliğiyle mücadelenin hayati önemine bir kez daha dikkat çekiyor.



İlgi Çok, Referans Yok
Konferans konuşmacılardan Bilkent Üniversitesi İletişim Bölümü Öğretim
Görevlisi Prof. Bülent Çaplı liderliğinde gerçekleştirilen “Türk Medyasında Sağlık
Haberlerinde Kaynak Değerlendirmesi” (2017, Ağustos) araştırması çarpıcı sonuçlarıyla
öne çıkıyor. Türkiye’de en fazla trafik alan haber portallarında yer alan
sağlık ve beslenme içerikleri haberler incelenerek gerçekleştirilen
araştırmanın sonuçlarına göre;

  • Sağlık ve beslenme haberlerinin yüzde 94,7’si imzasız olarak yayınlanıyor.
  • Haberlerde referans kaynak belirtilmeme oranı yüzde 40.4.
  • Kaynak gösterilen haberlere bakıldığında; Haberlerde gösterilen kaynakların türlerine göre ulusal kaynaklar yüzde 31,9, uluslararası kaynaklar ise yüzde 15,8 olarak çıkıyor.
  • Sağlık ve beslenme haberlerinde fotoğraflardan oluşan slider haberlerin oranı ise %59,4
  • Ayrıca haberler değinilen farklı perspektifler ve açılar açısından da incendi ve yüzde 98’i farklı açılardan yoksun, sadece yüzde 2’sinin farklı açılara sahip olduğu belirlendi.


Toplumun Yarısından Fazlasının Kafası Karışık
Anadolu
Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin TÜBİTAK’ın desteğiyle
gerçekleştirdiği “Türkiye’de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin
Belirlenmesi: Kaynak, İleti ve Hedef Kitle Bağlamında Sağlık Konulu Yayınların
Analizi” (2013) araştırması da, alanının en kapsamlı araştırmalarından
biri olarak, toplumun iletişim kanallarından edindikleri bilgiye şüpheyle
yaklaştığını ortaya koyuyor.
Türkiye’de
yayın yapan 1.781 basın organı, 52 televizyon kanalı ve 551 internet
portalından örneklem ile gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre;
     

  • Sağlık profesyonellerinin yüzde 21’i, medya profesyonellerinin ise yüzde 12’si iletişim kanallarındaki sağlıkla ilgili bilgilerden şüphe duyuyor.   
  • Sağlık profesyonellerinin yüzde 38’i ve medya profesyonellerinin ise yüzde 24’ü kamuoyunda konuşulan sağlıkla ilgili bilgilerin denetlenmediğini düşünüyor.  
  • Vatandaşların ise yüzde 51’i gazete ya da dergilerdeki, yüzde 45’i televizyondaki, yüzde 48’i, internetteki sağlık konulu yayınların referans kaynağının kafa karıştırdığını düşünüyor. 
  • Gazetelerdeki sağlık konulu haber ve yazıların sayısı “Az, yetersiz” bulanların oranı yüzde 41 iken, televizyonda bu oran yüzde 37, internette ise yüzde 22 oldu.

Sağlık ve
bilim haberciliğinde böyle farkındalık çalışmalarının yapılması mutluluk
verici. Bu alanda atılan her adım, nitelikli gazetecilerin yetişmesine ve kaliteli
haberlerin yapılmasına vesile olacak. Çünkü, niteliksiz gazeteci, cahil toplum
demektir. Gazetecilerin gelişmesi, toplumun gelişmesini sağlayacak. Bu
tür çalışmalara her daim destek verip, elimden geldiğince de yer almaktan mutluluk duyarım. İşimi çok seviyorum ve daha güzel işlere imza atmak istiyorum.
Ülkemizin gelişmesi için, uzman ve nitelikli gazetecilere ihtiyacımız var. Aynı nitelikli ve üreten bilim insanlarına olduğu gibi… 

Continue Reading

DİYET ÖNEREN YAZAR GÖRDÜĞÜNÜZDE YAPMANIZ GEREKENLER


Yaz aylarının vazgeçilmez konusu diyettir, zayıflamadır. İnsanlar tatile gitmeden zayıflayıp, tatil dönüşü aldıkları kiloları vermek için yine panik halde diyete sarılır. Arkadaşlar seslenir, “Kilo değildir o, ödemdir ödem detoks yaparsan geçer.” 

Detoks tarifleri verilir, kendi uydurduğu ya da gazeteden okuduğu diyeti uygulayanlar en büyük akıl hocası olur. Diyetisyene ne gerek var, gidip gelip kendi bedenindeki değişimi öğreneceksin. Nasıl bakmışsın kendine, nasıl özen göstermişsin kim uğraşacak. Kendine o kadar değer veren olsa, ona buna akıl sormaz. Hatta endokrinoloji uzmanlarına kontrole gittikten sonra diyetisyene gitmek gerekir. Bunları kim yapacak!

Bugün haberleri ve köşe yazılarını okurken, bir yazı dikkatimi çekti. Biz millet olarak başlıktan haberin içeriğine karar verip, ona göre yorum yaparız. Yapmamız gereken ise, haberin detaylarını okumaktır. Çünkü, başlıklar tıklanması için atılır, yani okumaya teşvik için yapılır. Gazeteciler, haberlerini okutmak için uğraşır. 

Köşe yazısına geri dönelim, başlıkta  “diyetin derhal bırakılması emrediliyor.” Yanlış duymadınız, uzman edasıyla, bunun kalp hastası var, diyabet hastası var, çölyak hastası var. Ancak hiç düşünmeden emir veriyor. Tam bir sorumluluk sahibi insan örneği değil mi?

Kendi metabolizması ve yaşam şeklinin en doğrusu olduğunu savunarak, nelerin yenmesi gerektiğini sıralıyor. Herkesin vücudu ve beslenme şekli de bu kişiyle aynı olmalı, aksi zaten düşünülemez. Ve sanki tıp tarihinden bir bilgi yağmuru ile yazı devam ediyor. Tabii bu bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeyip, yerseniz. 

Sonuç olarak, bir bakıyoruz ki, yaz aylarının vazgeçilmez konusu olan diyet ve beslenmede bir level daha atlıyoruz. Bilimsel bilgiyi okumuş, otoriteyi belirlemiş. Kendisi sağlık ya da bilim yazarı değil ancak çok güzel şekilde bilgi kirlilliğine katkıda bulunmuş. Bu yazıda emeği geçen ki, bu kadar çalışmayı kendisinin araştırmadığı ortada, gizli reklam yazıları gibisi yok. Atalım oradan bilgi kirliliğine bir tık.  

Yazıktır, bu insanlara yapılacak en büyük kötülüktür. İşin uzmanı olmadan nasıl insanlara beslenme tavsiye ediyorsunuz. Bilip bilmeden, her söylenenin yapılması için uzman öneriyorsunuz. İşte tam bu yaşanan bilgi kirliliğin önlenmesi için medyaya destek verin. Alanında uzman sağlık ve bilim habercilerinin olması, bu alanda kendilerini geliştirmesi için imkan tanınsın. Bu işin şakası olmaz, sonucu sağlığınızla hatta hayatınızla ödersiniz. İşte yıllardır tüm çabam bundan…


Continue Reading

“DOĞAL” SAĞLIKLI MIDIR?

Sağlık haberlerine baktığımızda hep, doğal kelimesini görürüz. Doğal, sağlıklı  demek değildir. Pazarlama taktiği olarak en sık kullanılan kelimelerden biri de yine, “doğal”dır. Peki doğal olunca bize iyi mi geliyor?

Doğal olup, insan hayatına mal olabilecek çok fazla ürün var. Toksinlerin de doğal olduğunu biliyor musunuz?

Biyolojik ve kimyasal silah olarak toksinler” başlıklı makaleden alıntı yaparak detaylandırayım: 

“Bitkiler, bakteriler, mantarlar, algler ve bazı hayvanların ürettiği, diğer canlı organizmalara zararlı etkisi bulunan maddelere Toksin adı verilmektedir.

Üretildikleri yer bakımından biyolojik, yapıları bakımından kimyasal olarak değerlendirilebilen Toksinler, etkileri keşfedildiğinden itibaren potansiyel bir silah adayı olmuşlardır. Geçmişe bakıldığında özellikle suikast amacıyla kullanımları yaygın olarak görülmektedir.

Geçmişe bakıldığında özellikle suikast amacıyla kullanımı yaygın olarak görülmektedir. Abrin ve Risin bitkisel, Botulinum toksinleri, Enterotoksin B ve Şiga toksin bakteriyel, Saksitoksin, Anatoksin ve Tetradotoksin deniz kökenli, Batrakotoksin hayvansal, T-2 en çok bilinen fungal toksinlerdir. Özellikle risin, abrin, botilinum toksin ve T-2düşük dozlarda bile ölümcül olabilmektedirler.

Ricinus communis tohumlarından elde edilen risinin medyan ölümcül dozu (LD50), inhalasyonda ve enjeksiyonda kilogram başına 22 μg (ortalama 1.78 mg). Abrus precatorius bitkisinden elde edilen abrin ise risinden çok daha toksik olan bir bitkisel toksindir. Kilogram başına 3.3 μg abrinin inhalasyonu insan için ölümcüldür. Bir protein ve nörotoksin olan botulinum toksin, Clostridium botulinum bakterisi tarafından üretilir.  

Özellikle bitkiler başta olmak üzere, bakteriler, mantarlar, algler ve bazı hayvanların ürettiği maddelerdir. Bu maddeler üretildikleri yer bakımından biyolojik, yapıları bakımından kimyasal olarak değerlendirilebilirler.”  * 

“Her madde zehirdir. Zehir olmayan madde yoktur; zehir ile ilacı ayıran dozdur.”   Modern toksikolojinin kurucusu Paracelsus’ un söylediği gibi, her doğal olan sağlıklı demek değildir. Kimi zaman doğal olsa da dozu ölümcül olabilir. 
Continue Reading

HANGİ HASTANEDE TEDAVİ OLMAK İSTERSİNİZ?

Sağlık sistemi ile ilgili yıllardır haber yapan bir sağlık
habercisi olarak son bir buçuk ayda yaşadıklarım sonucu sistemdeki boşlukları daha
da net şekilde tespit etme imkanım oldu.

Hastane enfeksiyonları konusunda hastanelerde yüksek önlem
alınmalı. Çünkü, bir hekimin daha doğrusu sistemin başarısı bakılan hasta
sayısı değil, tedavi başarı oranlarıdır. Bu başarı içinde hastane enfeksiyon
oranları çok önem taşıyor. Sadece odaları ve koridorları temizlemekle ilgili
değil, hastanenin giriş, çıkışının kontrolleri daha sıkılaştırılmalı.

Kaldığımız tıp fakültesinde güvenlik görevlileri kontrollerle
içeri almak yerine, isteyen istediği odaya girebiliyor. Böyle olunca hastane
enfeksiyonu başta olmak üzerine birçok soruna neden oluyor. Sağlık personelinin
tavrı hasta ve hasta yakınına “zavallı” psikolojisi yaşatıyor. Tedavi ile
ilgili bir soruda bile ortam gerilebiliyor.

İnsan soru sormaya korkar hale geliyor.  Her gün başka bir asistan geldiği için
iletişim eksiklikleri yaşanıyor. Farklı branşlardan gelen sonuçlara göre
değişen tedavi sürecinde, içilmemesi gereken antibiyotik kesilmeyebiliyor.

Hemşireler damar yolu açarken hasta tepki verirse, sorun
olabiliyor. Tedavi olmak isterken sert bir ortamda zavallı, korkak ve ne
olacağını bilmeden beklemek, hasta ve hasta yakınının psikolojisini bozuyor. Bu
boşluğun doldurulması için kliniklerde psikologların olması hem hasta ve hasta
yakınlarına hem de sağlık personeline destek olursa hizmet kalitesi
yükselebilir. Birde hastanın durumu ve tedavi sürecindeki iletişimsizliğin
üstüne hatalı uygulama ya da tersleme eklenirse sağlıkta şiddet çanları
çalabiliyor.

Sistemde o kadar çok boşluk var ki, ne hasta tedavi
olacağına inanıyor ne de hasta yakını çaresizlik hissinden kurtuluyor. Bu da
başarı oranlarını düşürüyor.

Peki bu iç karartan tablo aslında nasıl olmalı?

Durumu görüp başka bir hastane arayışına çıktığımda, hastane
enfeksiyonlarının ve diğer koşulların kontrol altına alınıp, denetlenme
yapıldığı durumlarda neler olduğunu da yaşadım.

Hastaların yattığı katlar, kontrol ediliyor ve izin
verilmedikçe ziyaretçi kabul edilmiyor. Hemşireler güler yüzlü ve motive edici
şekilde iletişim kuruyor.

Hastane enfeksiyonlarına karşı her türlü önlem alınıyor.
Asansörler ise, hasta yakınlarının, hastaların ve yemek taşınan ayrı yani tüm
detaylar düşünülmüş.

Hastalar, tedavi sürecinde yardımcı personel tarafından
gerekli bölümlere götürülüyor.

Hemşireler her zaman sevecen ve ilgiyle yardıma koşuyor.
Hasta tedavi sürecine hazırlanıyor. Yani hastanın tedavi olması hedefleniyor ve
hasta memnuniyeti için iletişim güçlü tutuluyor. Doktorlar hastaları belli
aralıklarla kontrol ediyor, ani bir durumda hemen müdahale ediliyor.

Hastaneden taburcu olduktan sonra ne yapacağım paniğine
karşı 7 gün 24 saat aranabilecek telefon numaraları veriliyor.

Kısaca siz hangisini tercih edersiniz?

Kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını kime emanet
edersiniz?

Sistemle ilgili kamudan yöneticilerle görüştüğümde ise, çalışanları
değiştiremediklerini bu nedenle çok zorlandıklarını söylediler. “Çalışanlar memur
olunca ne  yapacaksın? Dışardan hizmet
alımı ise kalitenin düşmesine yol açıyor.” diyorlar.

İşte bu önemli eksikliklerin doldurulması gerekiyor.

Sadece her ayrıntısı incelikle düşünülmüş bir sağlık sistemi
hastalara şifa dağıtabilir.

Continue Reading