TELEVİZYON DİZİLERİ DE EĞİTİCİ OLABİLİR

Ülkemizde dizi izlenme oranları gün geçtikçe artıyor.  Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre
11-15 yaş grubu çocuklar tarafından en çok izlenen program türü % 76,8 ile film
ve dizilerden oluşuyor.

Küçük yaştaki çocukların da izlediği bu dizilerin içerikleri
kurmacadır ve kurmaca oldukları da izleyiciler tarafından unutulur. Hikaye
kahramanlarının yaşadıkları, söyledikleri ve yaptıkları izleyici tarafından çok
önem taşır.

Ipsos tarafından düzenli olarak
gerçekleştirilen “Türkiye’yi Anlama Kılavuzu” 2016 araştırma sonuçlarına göre
Türkiye genelinde insanların % 54’ü yerli dizi izliyor. Araştırmaya
katılanların % 85’i “Her gün televizyon izliyorum” diyor.

Yerli dizilere baktığımızda konu başlıkları ve içerikleri değişmekle
birlikte genellikle buram buram entrika kokuyor. “Herkes birbirinin kuyusunu
nasıl kazarım?” düşüncesi etrafında hareket ediyor. Bu durum insanları nasıl
yönlendiriyor?

Yurt dışında da türlü çeşitli diziler çekiliyor. Onlarda da
çok farklı ve hatalı senaryolar var. Hatta inceleyip, “ülkemizde de yayınlanmalı”
denilenlerde bile geleneklerimize uygun şekilde değişiklikler yapılması
gerekebilir.

İşte o dizilerden biri Sir Arthur Conan Doyle tarafından
oluşturulan, Sherlock Holmes karakterinin günümüze uyarlanmasıyla oluşturulan
Amerikan polisiye dizisi Elementary!  Bu
diziyi izlerken, birçok bölümünde yeni bilgiler öğretiyor. Ayrıca bu bilgiler
her gün duyduğumuz türden de değil. Bilimsel içerikli ve araştırma yaparak
detaylarına ulaşabileceğimiz türden. Dizinin ikinci sezon 17. bölümünde
soruşturmayı çözerken, Bertillon sisteminden söz ediliyor.


Bu yöntemi geliştiren Fransız dedektif Alphonse Bertillon
tarafından bulunduğunu ilk olarak “Ölüler Sır Saklamaz” kitabında okumuştum.
Detayları çok çarpıcı olan bu buluş hakkında bilgiler dizide de ele alınıyor.  

Alphonse Bertillon olay yeri incelemenin babası olarak kabul
edilir. Sir Arthur Conan Doyle tarafından “Avrupa’daki en iyi dedektif” olarak
tanımlanan Bertillon, bugün hala kullanılan sabıka fotoğrafı ve olay yerinin
fotoğraflanması gibi yöntemlerin yanında kendi adını taşıyan ¨Bertillon¨
sisteminin de kurucusudur.


Sabıka fotoğrafı polisiye olaylarda bir sistem olarak
uygulanmadan önce şüphelilerin tespiti ve suçluların kaydı sözlü ifade ve
çizimlere dayanıyordu. Bertillon, 1880 yılında Paris polis müdürlüğünde kimlik
saptama bölümünün başına getirildi. Özellikle yeniden suç işleyen eski
suçluların saptanmasına yarayan bir yöntemi geliştirdi. Fransız dedektifin bu
alana getirdiği bir diğer yenilik ise olay yerinin fotoğraflanmasıydı.
Bertillon sisteminin sınıflandırmaları arasında bir kişinin burun uzunluğu,
kulak yapısı, kafatası ölçüleri gibi son derece detaylı inceleme kayıtları
vardı. Yöntem zamanla yerini parmak izine bıraktı.

Dizide Alphonse Bertillon’un fotoğrafını gösterdikten sonra
özellikle kulakların fotoğraflarda önem taşıdığına değinildi. Her insanın kulak
yapısının parmak izi gibi kişiye özel olduğu vurgulandıktan sonra Harvard Tıp
Fakültesi’nde çalışan Charles Vacanti, ilk insan “STAP hücreleriyle ilgili
Nature’da yayınlanan bir çalışmasına değinildi.

Çalışmada yetişkin bir fare hücresinin, asidik bir ortama
konulduğunda, vücuttaki veya plasentadaki herhangi bir hücreye dönüşebilme
yeteneğine sahip olan totipotent hücre tipine dönüştüğü ele alındı.


Dizide kısaca şu bilgiler verildi: Vacanti önce bu farenin
genetik yapısını insan derisini reddetmeyecek şekilde değiştirdi. Ve farenin
derisinin altına kulak şeklinde bir polimer iskelesi yerleştirerek daha sonra
çıkartıp bir insana nakledilebilecek bir kulak oluşturdu.
 Soruşturma kapsamında
bu çalışmanın insan üzerinde yapıldığı ile ilgili bilim kurguya kaçan bir yöne
getirildi.

Yani bir diziden geçmişten adli bilimler tarihine uzanıp,
günümüzde yayınlanan bir bilimsel çalışmaya vurgu yapılarak birçok bilgi
harmanlanıyor ki, soruşturmanın kilit noktası olduğu için seyircinin bu anı
kaçırması imkansız.

Çok başarılı yerli diziler çekiliyor, bunların
senaryolarında insanları izlerken, öğretecek ve düşündürecek içeriklerle
süslemek mümkün. Bu konuda da alanında başarılı senaristlere ihtiyaç olduğu,
medya sektörünün her aşamasında çalışanların desteklenmesi gerektiği bir
gerçek.

Uzman medya çalışanları toplum bilinçlendirilmesi ve
eğitilmesinde çok önemli bir yere sahip. Dilerim ilerleyen günlerde medya
çalışanları hak ettiği değeri bulur.





Kaynaklar
                   
http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=15866
                   
Stimulus-triggered fate conversion of somatic
cells into pluripotency. Haruko Obokata, Teruhiko Wakayama, Yoshiki Sasai, Koji
Kojima, Martin P. Vacanti, Hitoshi Niwa, Masayuki Yamato  & Charles A. Vacanti. Nature 505, 641–647
(30 January 2014) doi:10.1038/nature12968. Published online 29 January 2014
Continue Reading

SAĞLIK MEDYA LAB EĞİTİMİ NEDEN ÖNEMLİ?

Bu sene sağlık haberciliğinde 10. yılımı kutlayacağım. Geçen sürede geriye doğru dönüp baktığımda ne kadar çok bilgi edindiğimi, ne kadar farklı insanla tanıştığımı ve çok farklı yerlerde çalıştığımı görüyorum. Gazetecilik gibi zorlu bir mesleğin içinde bu kadar yıl sağlık haberciliğinde uzmanlaşma uğraşı hem çok zor hem de çok keyifli. 

Medya dünyası çok bilinmeyenli denklem gibi, şifreleri her an değişse de temeli hep aynı işliyor. Gazeteciliği bu anlamda bilim olarak görmek yanlış değil. Çünkü temeli psikolojiye, nörobilime, felsefeye ve iletişim kuramlarına dayanıyor aslında.

Yıllardır gözlemler yapıyorum. Çıkarımlarımı belli bilimsel temellere dayandırarak, bunları bir haritaya yerleştiriyorum. Böylece gazetecilerin farkında olmadan yaptığı davranışların, belli bir açıklaması çıkıyor karşımıza. Bu da medya ile ilişkilerimizi güçlendirmek için yardımcı oluyor. 
Haberciliğin tanımı değişiyor. Artık gerçek ile doğru arasındaki ayrımın farkı çok net şekilde ortaya konabiliyor. Gördüğünüz her şey size doğru mu gelir? Aslında detayları atlayabilir ve yanılabilirsiniz. Bazen kesin kanıtlarla çoğunluğun söylediğine inanırız. Bazen parçalarını birleştirdiğiniz, yapboz gibi bütünü görmek gerekir. Ortaya çıkan görülmeyen gerçekleri diğer insanlara anlatabilirsiniz. Her parçayı sevgi ve inançla birleştirdiğinizde bu zorlu mücadelenizi herkes anlayacaktır. İşte size bu parçaları birleştirip, gerçekleri ortaya çıkartan insanların öykülerini konu alan bir filmden örnek vereceğim.

12 Angry Men (12 Kızgın Adam)
Aslında hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir hayatta. Hani suçlu dediğiniz aslında suçlu olmayabilir. Babasını öldürmekle suçlanan 19 yaşındaki bir gencin, jürinin kararına göre cezası netleşecektir. 12 kişiden oluşan jüri üyeleri bir odada toplanır ve 1 kişi dışında herkes çocuğun suçlu olduğunu söyler. İşte o bir kişi saatler ilerledikçe insanların emin olduğu kararlarını sorgulamalarına sonunda da aslında gözlerinden kaçan ipuçlarını birleştirerek, çocuğun suçsuz olduğuna karar verilmesini sağlar. Filmin her dakikası dikkatle izlenmeli hatta birkaç kez izlenebilir. Film, olaylardan o kadar emin olarak bakarken aslında gözümüzden kaçan detayları nasıl atlayabildiğimizi anlatıyor. Gerçekleri sorgulamadan, söylenenlere nasıl inandığımızı gösteriyor. Onun için haber kaynaklarını çok iyi irdelemek gerekiyor. Dosya haberde ya da tartışma programlarında başka kimler olacağını önceden öğrenmek çok önemlidir. 

Hatalı Denge
Hatalı Denge yani False Balance, gazetecilerin karşı görüşlere de yer veriyorum düşüncesiyle yaptığı hata.  Özellikle tartışma programlarında konu hakkında dengeli ya da objektif olmak hedeflenirken dengenin bozulması. Aslında karşı görüşe de yer vermiş hissi oluşturup, biri geçerli diğeri sözde bilim iki konunun sanki birbirine eşit seviyede gibi ortaya konmasıdır. Bir tarafın delil ve argümanlarını dinlerken, temelsiz birinin görüş bildirmesi dengesizlik oluşturur. Televizyonda, tartışma programlarında reyting kaygısı ile sansasyon oluşturmak veya önyargıları yıkmak isterken yanlış denge yapılmasıdır. Mesela iklim değişikliği programına bilim insanlarının yanında karşıt görüş olsun diye iklim değişikliğini inkar eden birilerini çağırmak genelde seyircinin kafasını karıştırıp iki tarafın argümanlarını eşit derecede sağlammış gibi algılanmasına neden olur. Aşılarla ilgili programa çocuk doktoru yanı sıra aşı karşıtı konuk çağırmak gibi. Gazetecilerin ve haber kaynaklarının dikkat etmesi gerekenlerin kesişme noktaları var. 

Sağlık Medya Lab nasıl ortaya çıktı?
Gazeteciliğim süresince birçok farklı platformda, farklı kitlelere konuşmalar yaptım ve yapıyorum. Bu süreçte de sağlık haberciliği ile ilgili kaynak sıkıntısı yaşadım. Baktım bu alanda çalışanların toplu olarak yer aldığı bir kaynak yok, “Sağlık Haberlerine Farklı Bakış” kitabımı hazırladım. Sağlık haberciliğinde bir dönüm noktası olması ve bu alanın uzmanlaşması için denize atılmış bir deniz yıldızı misaliydi bu kitap. 

Sonra medya eğitimlerinde bilinenin dışına çıkıp, çok daha etkili ve bilinçli olunması içinde Sağlık Medya Lab adı ile bir eğitim programı geliştirdim. Bu program bu zamana kadar yapılan medya eğitimlerinden farklı olarak psikoloji, nörobilim ve iletişim üçgeni içerisinde yer alıyor. En önemlisi de eğitim hem eğlenceli hem de yurt dışında gazetecilik bölümlerindeki medya lab’lar gibi kendi kendini geliştiren bir teknik. 

Doğru algılanmak için doğru mesaj vermek gerekir
İşte bu eğitimle, medyada yer alırken verilen mesajların farkındalık ve güncel konular içerisinde farklılık oluşturması önemini ele alıyoruz. Haber değeri taşıyan içeriklerle medyada doğru zamanda doğru mesajlarla yer almak gerekir. 

Uzmanlar tarafından sağlıkla ilgili bilgileri gazetecilere anlatırken dikkat edilecek önemli noktalar vardır. Medya ile ilişkilerinizi düzenlerken ya da sosyal medyada imajınızı belirlerken kendi markanızı oluşturmanız iş hayatınızda sizi farklı kılacaktır. Hekim ve sağlık sektörü profesyonelleri için etkili medya iletişim tekniklerini içeren iki günlük eğitim maratonu bu şekilde hayata geçti. 

Bir haber ya da röportajda doğru mesaj ile büyük kazanımlar elde edilirken, yanlış hamle ile bir kriz ortaya çıkabilir. Kriz anlarını doğal, rahat, samimi ve saygılı bir şekilde yönetebilmek önemlidir. İkna kuralları ile zorlu süreçleri başarı ile yönetmek hayati önem taşır. Bilgi kaynağı olmak belli bir güç elde etmektir. Gizli tuzakları ve ipuçlarını tanımak ve doğru şekilde yanıt vermek eğitimle bu alanda ustalaşmayı sağlar. 

Sadece kriz anı için düşünülmemeli, doğru iletişim sürekli yönetilmesi gereken bir yaşam tarzıdır. Hayat devam ettikçe öğrenmeye ve gelişmeye devam etmeliyiz. 

Continue Reading

BİLİNÇSİZ MEDYA BİLMEYEN TOPLUMLAR OLUŞTURUR

“Sigaranın sağlığa
zararı yoktur” başlıklı haberlerle karşılaştınız mı? İşte bu haberlerde
yazılanlar nedeniyle, gerçek ile gerçek olmayan arasındaki karışıklıklardan
toplum etkilendi. Peki bu bilgisizlik nasıl yayıldı ve arkasında neler vardı?


Agnotoloji yani “bilgisizlik bilimi” tanımı Stanford
Üniversitesi’nden bilim tarihçi Robert N. Proctor tarafından, Yunanca’da
agnosis ‘bilgisizlik’, ontoloji varlık felsefesi kelimelerini birleştirerek
oluşturmuş. Bu bilim günümüzde menfaati gereği kendini uzman ilan edenlerin
yaptığı şarlatanlıkları ele alıyor.

Aynı Konuya Dikkat
Çeken Bakış Açıları
Robert N. Proctor tütün şirketlerinin uygulamaları ve sigara
içmenin kansere yol açıp açmadığı konusunda kafa karışıklığı yaratma
girişimlerini araştırdı. Tütün sanayisinin, tüketicilerin sigaranın zararlarını
öğrenmesini istemediğini söyleyen Proctor, bu konuda “Kanser Savaşları” isimli
bir kitap yayınladı.



Şüphe Tüccarları (Merchants of doubt)  isimli belgeselde ise benzer şekilde aynı
konular ele alınıyor. Bu belgeselde bilim, medya ve şüphe üçgeni içerisinde
tütün kullanımı ve çok tartışılan iklim değişiklikleri irdeleniyor.
Gazetecilerin haber kaynaklarını seçerken sözde uzmanlara karşı dikkat etmeleri
gerektiği vurgulanıyor. Tütün şirketlerinin kendilerini aklamak için ne gibi
anlaşmalar yaparak, medyada çok farklı şekilde yer almalarının yolları ele
alınıyor. Bu belgesel de aynı Robert N. Proctor gibi objektif yaklaşmanın önemi
vurgulanıyor.


Kanser Savaşları
Kitabı ve Medya İlişkisi
Kanser Savaşları kitabına göre kanserin temel sebebinin
cehalet olduğu söyleniyor. Kitapta söylenenler dikkat çekici: “Kanser denetiminin
anahtarı bilgidir. Fakat kanser hakkında zaten çok şey biliyoruz. Sigaraların ve
asbestin kansere sebebiyet verdiğini, fazla yağlı, lif oranı düşük, çok tuzlu
gıdaları yemenin çok sağlıklı olmadığını biliyoruz. Cildimizi güneşte yakmanın
ya da yiyeceklerimizi pestisit banyosu yaptırmanın tehlikeli olduğunu
biliyoruz. İster temizlediğimiz zeminlerden, ister hobilerimizden, isterse
çalışmalarımızda kullandığımız malzemelerden gelsin akciğerlerdeki tozun kötü
olduğunu biliyoruz. Düzenleme altına alınmamış endüstrinin kansere yol
açabileceğini, kanserin kötü alışkanlıkların, kötü yöntemin, kötü ticaretin,
hatta belki kötü bilimin ürünü olduğunu biliyoruz. Kanserle ilgili bilgiler az
değil. Kanser politikasına yeniden yön vermek için düşünceli ve emin adımlar
atılması gerekiyor. Başka bir deyişle sebeplerle ilgili bilgiler, ihtiyaç duyulan
şeylerin sadece bir kısmını oluşturuyor. “Sormazsanız öğrenemezsiniz,
öğrenemezseniz yapamazsınız” sözü çoğu zaman doğrudur. Ancak sorulması
gereken soru sadece “kansere neyin sebep olduğu” değil, aynı zamanda
“kanseri önlemek için neler yapılabileceğidir.” Her şeyin her zaman
göründüğü gibi olmadığını kabul etmeliyiz. Cehalet üretilebilir, ideolojik
boşluklar bizi kör edebilir, iyi haberler çoğu zaman taraflı olabilir, sebepler
kültürel olabilir; faturayı bilim adamlarına kesmek, kanserle mücadele etmenin
yollarından sadece biridir. “Daha fazla araştırma” için baskı yapan
eylemciler şu soruyu sormalı: Hangi sonuca hizmet eden ne tür bilgi?
Bildiklerimizi sormamız gerekiyor. Birinden diğerine giden yolu temizleme
çabamıza rağmen sadece cehaletin bilgiyi nasıl davet edebileceğini değil, aynı
zamanda bilginin de cehalete nasıl katlanabileceğini anlamamız gerekiyor.”

Kitapta da vurgulandığı gibi doğru soru sormak ve medyanın
tarafsız haber yapma özgürlüğü olmalıdır. Özellikle bilim ve sağlık
haberciliğinde uzmanlaşma bu konuda çok önem taşıyor.


Anektodal Kanıt
Birçok haberde yer alan Anektodal kanıt konusuna da dikkat
edilmeli. Anektodal kanıt, herhangi bir bilimsel araştırma, sorgulama, inceleme
ve uzmanlığa dayanmaksızın, birçok yerde gördüğümüz kullanıcı yorumları,
müşteri memnuniyeti ve kullanıcı eleştirileri gibi şahitliğe dayanan kanıtlar.
Bilimde ve mantık felsefesinde bu anlatımlara “anektodal kanıt
safsatası” denir. Bilimsel geçerliliği olmadığı halde, kişisel görüşlere
yer verilen haberler de bu anlamda insanları yanıltıcı olabiliyor. Bunun en sık
kullanıldığı yöntemler ise genellikle basın bültenleri oluyor.


Özel Haber Yerine Kopyala
Yapıştır Habercilik Prestij Kaybettiriyor
Medyanın derin yaralarından biri de özel haber çalışmaktan
öte, bülten haberciliğine doğru bir yönelişe gitmesi. İngiliz gazeteci Nick
Davies, “Flat Earth News” kitabında “churnalism” kavramını ortaya atıyor.
“Churn” İngilizce’de, “çalkalamak, köpürtmek” anlamına geliyor. Davies,
günümüzde PR ajansları ve reklam şirketleri tarafından hazırlanan “haber
görünümündeki” metinlerin, hiç müdahale edilmeden gazete sayfalarında yer
almasına gazeteciliğin prestij yitirmesinin nedenlerinden biri olarak görüyor.
Kısaca, bültenleri kopyalayıp yapıştırmak gazetecilik değildir!

Kısaca medyada kanıta dayalı bilimle ilgili haberleri görmek
için sözde bilim ve gerçek bilimin ayrımı konusunda çalışmalar yapılmalı. Bu
konular kurumların önderliğinde gerçek uzmanlar tarafından hazırlandıktan sonra
medya ile paylaşılmalı. Medyada uzmanlaşma olması desteklenmeli. Yanlış ile
doğrunun ayrımının anlatılması için basın mensuplarına yönelik çalıştaylar da düzenlenmeli.
Bilinçli medya ile bilgi kirliliğinden kurtulabiliriz.

Continue Reading

SAĞLIKLI YAŞAMIN SIRLARI SAĞLIKLI MEDYADA SAKLI

9 Ekim 1887 tarihinde modern gazeteciliğin kurucusu olarak gösterilen Joseph Pulitzer’in  ‘New York World’ gazetesinde bir haber yayınlandı. Haberi yapan kişi ise, gerçek adı Elisabeth Cochrane olan ancak haberlerde ‘Nellie Bly’  ismini kullanan dünyanın ilk kadın araştırmacı gazetecisiydi. 

Gazetedeki ilk çalışmasının hikayesi ise, gazetecilik tarihine damgasını vurdu. Blackwell şimdiki Roosevelt adasındaki Kadın Akıl Hastalıkları Hastanesine sızmak için bir gece ayna karşısında çalıştı. Saçlarını, bakışını, gülüşünü ve sözlerini “delileştirmeye” uğraştı. Bir misafirhaneye giderek, kadınların hepsinin dikkatini çekti. Buradaki kadınlar sonunda “deli” olduğuna karar verip polis çağırdılar ve mahkemede hakim karşısına çıktı. Amnezi, yani hafıza kaybı taklidi yaptı, hakim ise uyuşturucu kullandığı sonucuna vardı. Kendisini inceleyen doktorlar, Nellie’yi akıl hastanesine gönderdi. 

Blackwell Kadın Akıl Hastanesi
Akıl hastanesine giderken, çevresindeki diğer kadınlarla konuşmaya başlayıp, hepsinin hikayesini öğrenmeye çalıştı. Blackwell’da normal bir insan olarak davrandı. Ancak biri dışında tüm doktorların kararıyla “deli” diye hastaneye kapatıldı. Bly, hastanede koşulları birinci elden gözlemledi. Yemeğin çoğu zaman bozuk ve yenilemez, suyun ise içmek için çok pis olduğunu gördü. Hastalar bütün gün buz gibi odalarda hiçbir şey yapmadan oturtuluyordu. Buz gibi banyo suyu başlarından aşağıya kovalarla dökülüyordu. Hemşireler sürekli hastalara kötü davranıyor ve şiddet uyguluyordu. 

Konuştuğu hastaların bazılarının da kendisi kadar aklı başında olduğunu düşünen Nellie; “İşkencenin hastaları iyileştirmesini mi bekliyorlar? Aksine, buradaki uzman doktorlar benim gibi aklı başında bir kadını bile alıp sürekli susturup, sabah 6’dan akşam 8′e sert banklarda konuşmasına ve hareket etmesine bile izin vermeden boş boş oturtup, dışarıdaki dünya hakkında en ufak fikir sahibi olmadan, eline bir kitap bile vermeden, yenilemez yemekler ve sert muamele ile 2 ayda delirtebilirler.” diye yazdı. 

On gün geçirdiği hastaneden, gazetenin avukatının da yardımıyla zorla ama başarıyla çıkmayı başardı. Bly, “Deliler Evinde 10 Gün” başlığı attığı yazısında olanları bir bir anlattı. “Blakwell’deki deliler hastanesinde bir hafta geçirebilir miydim? Düşündüm ki, evet geçirebilirdim. Geçiririm, evet. Ve geçirdim de” diye başladığı yazısında, başından geçenleri, nasıl bir yol izlediğini ve orada neler gördüğünü ayrıntısıyla anlattı.  

Bly, “İnsanı delirtmekte hiçbir şey bu tedavi sistemi kadar başarılı olamaz!” sonucuna vardı. Hastanenin koşulları, hastane personellerinin hastalara davranışları, kendisi gibi hasta olmasa bile duvarların ardına kapatılan birçok kadının durumunu anlattığı yazı dizisi sadece okurların değil Amerika’nın dikkatini bu hastanelere çekerek toplumu aydınlattı ve gazetecilik görevini yerine getirdi. Hastaneye soruşturma açıldı ve Bly’ın incelemede yardımcı olması istendi. Şartların iyileştirilmesi için kuruma bütçe verildi, sık sık denetlenmesine ve gerçek hastaları almaları için muayeneleri çok daha dikkatli yapmalarına karar verildi. 



Sarı Gazetecilik
Öyle sansasyonel şeyler yazmıştı ki bu sansasyonel dilin tuttuğunu gören Pulitzer, aynı dille çeşitli haberler yapmaya başladı. Hatta ilk çizgi roman kahramanı Yellow Kid (Sarı Çocuk) bu şekilde ortaya çıktı. Toplumdaki sıkıntılı her konunun üzerine gitmek gibi bir derdi olan Nellie’nin haber dili ve Yellow Kid ile başlayan süreç, gazetecilikte şimdi çok eleştirilen ‘Sarı Gazetecilik’ kavramını ortaya çıkartan tartışmaların başlangıcı oldu. 

Stunt Reporting
Bly araştırmacı gazetecilik alanında, bu yeni ve anlamlı yöntemle araştırmacı gazetecilik alanında “stunt reporting” olarak bilinen yöntemin ortaya çıkmasını da sağlayan isimlerden biri oldu. Kariyeri boyunca pek çok konuda çürümüşlüğü, adaletsizliği ortaya çıkaran Bly, bunu yaparken yoksuldan ve mazlumdan yana tavır aldı. 


Kitap ve Film
Haber dizisi “Ten Days in a Mad-House (Bir Tımarhanede 10 gün)” ismiyle kitap olarak da yayınlanan bu çalışması Nellie Bly isminin tüm Amerika tarafından bilinen bir isim olmasını sağladı. Hayatı boyunca maceracı ve adil kelimelerinin yaşayan birer abidesi olarak gösterilen Nellie Bly’ın bu macerasından yola çıkılarak bir bilgisayar oyunu yapıldı ve  ‘10 Days in a Madhouse’ (Tımarhanede 10 Gün) isimli bir sinema filmi çekildi. Ayrıca Google, Nellie Bly’ın 151. doğumgünü için bir doodle hazırladı. 

“Şimdiye kadar kalbimden gelmeyen hiçbir kelimeyi söylemedim. Zaten söyleyemem” diyen Bly gibi gazeteciler, sağlıklı haber yaparak sağlıklı bir toplumun oluşmasına destek olabilirler. Araştırmacı gazetecilikte, yanlışı bulup çıkartmak düzelmesi için çalışmak hedeflenmelidir. 

Gazeteciler sağlıklı yaşam yalanlarını dile getirmek yerine, gerçek uzmanlardan bilimsel kanıtlarla habercilik yapmalıdır. İşte o zaman gazetecilik hak ettiği değeri bulacaktır. Bunun içinde gazetecilerin haklarının desteklenmesi, gazetecilik oynayanların önüne geçilmesi çok önem taşımaktadır. Özellikle sağlık haberciliği, toplum sağlığı açısından çok önemli bir yerdedir. 

Sağlıklı toplum için, sağlıklı medya gerekir. 

Continue Reading

HABERLERDEKİ GÖRSEL ALGI YÖNETİMİNE DİKKAT EDİYOR MUSUNUZ?

Her gün haberlerde çok farklı görüntülerle karşılaşıyoruz. Bu haberlerin veriliş diline göre tepki gösteriyoruz. Yani duygularımızı haberi yapan gazetecinin ellerine güvenle teslim ediyoruz. Peki, gördüklerimiz ya da okuduklarımız ne kadar doğru? 

Gazeteciler haberlerini kurgularken akıllarındaki ilk mesaj işledikleri konunun haber değeri taşımasıdır. Bunda da insanların tepkilerini harekete geçirmeyi hedeflerler. Acı, korku ya da umut dolu bir haber olmalıdır ki, öncelikle haber müdürünün onayını alıp, yayınlanabilmesini sağlayabilsin. Ardından da okunma ya da izlenme rekorları kırıp, sosyal medyada gündemi değiştirebilsin. 

Bunlar medyanın arka bahçesi olduğu için herkes bilmeyebilir, ancak olayları ele alırken algılarımızla oynanmasına engel olmak adına bu işin arkasındaki mantığı iyi anlamakta fayda var. “Gözümle gördüm, daha ne olsun” diyenlere, bilimin vereceği cevaplar bizleri çok şaşırtabilir. 

Gördüklerimize inanmalı mıyız?
Henri-Louis Bergson’un dediği gibi; “Gözler, sadece zihnin kavramaya hazır olduğu şeyleri görür.” Beynimiz bize ne gördüğümüzü söylüyorsa onu görürüz. Üç boyutlu dünyayı iki boyutlu hale indirgenmek gözde başlar. Nesnelerden yansıyan ışık göz bebeğinden içeri girer. 

Görmenin ilk adımı olan gözler, dünyanın ters yüz edilmiş baş aşağı görüntüsünü algılar. Betty Edwards’ın “Beynin Sağ Tarafıyla Çizim” isimli kitabında anlattığı gibi, “Bir nesneyi baş aşağı çizmek hatlarını doğru yakalamanın çok iyi bir yoludur. Çünkü bu şekilde bildiğinizi değil, gördüğünüzü çizmiş olursunuz” der. 

Bu nedenle görsel algı bizleri yanıltıyor olabilir. Bu konuyla ilgili de psikologlar ikiye ayrılmış durumda. Duyu organlarından gönderilen bilginin, algının temelini nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışıyorlar. Algının uyarıcılarla elde edilen bilgiye ne kadar bağlı olduğu tartışılıyor. Bilginin işlenmesi ile ilgili iki kuram var

Yukarıdan Aşağı İşlem
Psikolog Richard Gregory, algının yapıcı olduğunu ve kişi bir şeye baktığında onun hakkında önceki bilgilerini kullanarak algıya dayalı bir varsayımda bulunduğunu ve bu varsayımların çoğunlukla hep doğru olduğunu iddia etti. 

Gregory, göze ulaşan bilginin yaklaşık yüzde 90’ınının beyne ulaşamadan kaybolduğunu hesapladı. Beynin bundan sonrasında bir gerçeklik algısı oluşturmak için geçmiş deneyimleri kullandığını söylüyor. Duyular vasıtasıyla çevreden gelen bilgilerin geçmiş deneyimlerle birleştirilerek algı oluşturuluyor. 



Necker Küpü
Yukarıdan Aşağı İşlem varsayımını doğrulamak ve desteklemek için, Necker küpü kullanılır. Buna göre, yanlış varsayımların görsel illüzyonlar gibi algıda hata oluşturacağını gösterir. 
Yani bu kuramı savunanlar, iki ayrı algının oluşmasının sebebinin beynin duyusal bilgiden ve geçmiş deneyimlerden oluştuğunu savunuyor. 

Tabandan Yukarı İşlem
Psikolog James Gibson ise, algının doğrudan olduğunu iddia ediyor. Gibson, çevremizde yeterli bilgi bulunması sebebiyle dünyanın çok dolaysız bir yoldan algılanabileceğini söylüyor ve bilginin yeterince detaylı olduğunu savunuyor. 

Trenin Arkasından Görüntüleme
Bu görüşünü şu örnekle açıklıyor, hızlı hareket eden trende oturuyorsunuz ve size daha yakın olan nesneler uzak olanlardan daha hızlı geçiyor. Uzaktaki nesnelerin uzaklıkları göreli hızlarından yola çıkarak anlaşılabilir. 

Her iki kuram algı olayına farklı şekilde yaklaşsa da tamamen açıklayamıyor. 

Her şeyin farkında mıyız?
Daniel Simons ve Daniel Levin ise, dünyayı ne kadar doğru olarak algıladığımızla ilgili çok farklı çalışmalar yapıyor. İşte çalışmalarından bir tanesi şöyle; İçinde tek bir oyuncunun yer aldığı bir kısa film izlediğinizi düşünün. Adam omlet yapıyor. O pişirmeyi sürdürürken kamera aniden başka bir açıdan çekmeye başlıyor. 

Yeni sahnede oyuncu farklı biri olsaydı, fark eder miydiniz? 
Gözlemcilerin üçte ikisi fark etmiyor. İşte buna “Değişim Körlüğü” deniyor. 
Dikkatli bakmamız olayları nasıl yorumladığımızla alakalı. David Eagleman’ın dediği gibi “Görmek, bakmaktan fazlasını gerektirir.” Bakabiliriz, ancak olayları net şekilde görmeyebiliriz. 

İşte bu nedenle haberleri daha farklı bir düşünce ile incelemek gerekiyor. Size sunulan kadarını öğrendiğiniz olayların arkasında aslında olanlar, anlatıldığı gibi mi? 
Continue Reading

HASTALANDIĞIMIZDA NE YAPACAĞIMIZI BİLMİYORUZ!

Hastalandığımızda ne yapıyoruz?  Hiç düşündünüz mü? Yıllardır sağlık haberciliği alanında çalıştığım için sadece haber yapmak için değil, sağlıkla ilgili bilgi almak içinde insanlar bana ulaşırlar. Yakın zamanda yine bir anne bana ulaşıp, çocuğunun durumu ile ilgili çaresiz kaldığını ve nereye başvurması gerektiğini sordu. 

İnsanlar hastalandıkları zaman ne yapacaklarını bilmiyorlar. Çünkü o psikoloji, insanı neredeyse çaresiz hissettirdiği için yönlendirmeye gerek duyuyorlar. Üstüne birde, her yerde farklı bilgiler içerisinde doğrusunu bulması konusunda zorluk yaşayınca kafalar iyice karışıyor. 

Tedavi için hangi hekime gitmeli? Hangi hastaneye gitse yeterli olur? Muayene olunca verilen ilaçlara güvenip içmeli mi? Yoksa ikinci bir doktora sormak için başka bir hastanenin mi yolu tutulmalı? Kısacası bilgi kirliliği içerisinde insanlar kaybolduğu için acil servisler bu kadar dolu, aile hekimliği sisteminde sorun yaşanıyor ve 2-3. basamak hastanelerde muayene olmak için sıra bekleniyor. Bunların üstüne medyada her gün gördüğümüz bazı hekimler ve kendilerini uzman olarak tanıtanların söylediği önerilerle ortalık iyice kirlenmiş durumda. 

Peki çözüm ne?
Sağlık iletişimi alanında önemli adımlar atmak gerekiyor. İnsanlar hastalandıklarında yakınlarına sormanın yanında internete bakıyor. Bu konuda da güvenilir kaynakların eksikliği insanları bilinmeze ve kaosa itiyor. Bunun için öncelikle sağlık iletişimi alanında gerçekten uzman olan isimlerle bir araya gelip, iletişim stratejisi geliştirmek gerekiyor. Ancak ülkemizde herkes her şeyin uzmanı olduğunu iddia ettiği için burada uzman seçimi projenin sürekliliği için çok önem taşıyor. 

Yıllar önce Sağlık Bakanlığında danışmanlık yaptığım dönemlerde, böyle bir proje üzerinde çalışmıştım. O zamanlar bürokrasinin basamaklarından yukarı çıkamadığı için çalışmalar hazırlandı ancak öylece kaldı. O çalışma hayata geçirilmiş olsaydı, şimdi birçok alandaki bilgi kirliliği son bulmuş olacaktı. 

Kamu ve Dernekler Bir Araya Gelmeli!
Burada ilk iş tüm uzmanlık dernekleri ile bir araya gelerek, birlikte halka doğru bilginin verilmesi çok önem taşıyor. Sürekli birbirini suçlayan kurumların arasında kafası karışmış hasta ve hasta yakınları mağdur oluyor. Sağlık ekonomisinin zarar görmesinin yanında, insanların sağlık hizmeti denildiğinde korkmasına da neden oluyor. 

İnsanlara hastalandıklarında izlemeleri gereken yol haritaları anlatılmalı. Anlatılmakla kalmayıp, sorun yaşadıklarında ulaşabilecekleri hatlar, internet adresleri ve sosyal medya hesapları olmalı. Bu sitelerin oluşturulması ve devamlılığı için mutlaka farklı sivil toplum kuruluşları ve işin profesyonelleri ile birlikte ortak çalışılmalı. Medyadaki bilgi kirliliği ve uzman olmayan muhabirlerin yaptığı işlerin cezasını insanlar sağlıklarını kaybederek ödememeliler. 

Hastalanan ne yapmalı?
İnsanlar hastalandıklarında öncelikle nereye gideceklerini bilemez hissediyorlar. Aile hekimleri hemen bu devrede işe başlamalı. “Hastalanınca ilk olarak aile hekiminize gitmelisiniz” denmeli. 

Sonraki adım, uzman seçimine geldiğinde kafalar işte burada çok karışıyor. Çünkü, insanlar hastalandıklarında hangi uzmana gideceklerini bilmiyor. Gittikleri uzmanların verdiği ilaca, koyduğu teşhise güvenmiyor. İkinci kez muayene olmayı düşünüyor. İşte burada iletişim stratejisinin ve insanların akıllarındaki soru işaretlerinin cevaplanması için başka bir çözüm gerekiyor. 

Özellikli Hastalıklar Uzman Seçimini Zorlaştırıyor
Şimdi gelelim, kompleks, kronik veya nadir görülen hastalıklarla ilgili konuya ki bu özellikle insanların hastane hastane, şehir şehir dolaşmasına neden oluyor. İnsanlar hasta olunca her kapıyı çalıyor ve çare arıyorlar. Hasta psikolojisini iyi anlamak ve empati kurabilmek gerekiyor. 

Doktorların hangi alanda uzman olduğu ve özellikli olarak hangi tip hastalıklar üzerinde çalıştığı konusu tamamen karışık. Ülke çapında öyle bir sistem olmalı ki, böylece insanlar bir şeyi araştırdığı zaman bulmak için 40 kapı çalmak, rica minnet bir şekilde kendini borçlu hissederek yaşamamalı. 

İnsanlar hastalığın yükünü çekerken, omuzlarına birde minnet borcu eklenip ezilmemeli. Bu sistem sayesinde doktorlar gerekirse artı performans ya da döner sermayeden ek ödeme almalı ve böylece hastalarla gerekirse online sistem üzerinden de görüşebilmeli. 

Günümüz iletişim çağında doğru iletişim stratejileri hazırlanmazsa, harcanan zaman ve maddi giderlerin hepsi çöp olur. Bu nedenle doğru sağlık iletişimi stratejisi ile hem hekimlerin hem hastaların memnuniyeti sağlanırken hem sistem hem de ekonomi doğru şekilde yönetilmiş olur. 

Sağlık Medyasındaki Kirlilik Giderilmeli!
Bir diğer önemli noktada sağlık haberciliğinin uzmanlaşması. Para karşılığında televizyona çıkan, gazetelerde yazan doktor ya da sözde uzmanların, istediği gibi açıklama yapıp medyatik olma uğruna insan sağlığıyla oynamasına karşı önlem alınmalı. Bu önlemler hem sağlık muhabirleri hem alanında uzman hekimler hem de hukukçularla birlikte yapılmalı. 

Her alanda olduğu gibi bizim alanımızda da gerçekten yapan değil de yapmış gibi görünenler var. Bu ayrımın da yapılması bu konuda atılacak adımların doğru olmasını sağlayacaktır. Bu amaçla uzman sağlık muhabirleri ile tek tek görüşülmeli. Bu konuda geçtiğimiz yıl çıkarttığım Sağlık Haberlerine Farklı Bakış kitabımda meslektaşlarımla yaptığım röportajlarda görüşlerinin yer aldığı tek kaynak. 

Medyanın temizlenmesi için, öncelikle paralı yayınların kaldırılması gerekiyor. Bu hem etik değil hem de halk sağlığını tehlikeye sokuyor. Uzmanlaşma desteklenmeli. Uzman sağlık muhabiri olmak için, önemli adımlar atılırsa medya kuruluşları da buna uymak durumunda kalırlar. 

Bu adımlar doğru şekilde atıldığında hem sağlığın geliştirilmesi hem sağlık ekonomisi hem de sağlık medyası açısında önemli oranda sistem işler hale gelecek. Bu da insanların hastalandığında sağlık çalışanları tarafından azar işitmesini ya da sağlıkta şiddete başvurma oranlarını aşağı çekecektir. Böylece güler yüzlü sağlık çalışanları olacak, çünkü gereksiz başvurular azaltılmış olacak. Sağlık çalışanları da belli oranda hastaya bakarken, gerekli zamanı ayırabilecek. Böylece hasta, kendini insan yerine konulduğunu ve önemli olduğunu düşünüp doktoruna güvenecek. Şaşkınlık ve kafa karışıklığından kurtulmuş olacak. Hasta ve hasta yakınlarını da sağlık çalışanlarını da yakından takip ettiğim için, iyi çalışan bir sağlık iletişimi planı ile bu sorunların çözüleceğine inanıyorum. 
Continue Reading

MEDYADA DOĞRU ŞEKİLDE KENDİNİZİ İFADE ETMEK İÇİN SEÇİMLERİNİZE DİKKAT EDİN!

Sağlığımızla ilgili her gün yeni bir haber ile karşılaşıyoruz. “Bu haberlerin ne kadarı doğru?” sorusu akla gelirken, bunların arasında kaybolabiliyoruz da. Çünkü sağlıklı yaşam için farklı seçenekler sunulduğu gibi hastalıklarla ilgili de çok fazla seçenekle karşılaşıyoruz. 


Medya ile ilişkilerinizi düzenlemek ve doğru iletişim kurmak ister misiniz?
Bunu çok kolay bir şekilde elektrik devre sistemi ile anlatabilirim. Bilim insanı ve sağlık çalışanı bilgi kaynağı olarak elektrik devresinin pil görevini görür. Çünkü, yakıta ihtiyaç vardır ve yakıt için bilgi gerekir. Gelen bilgi anahtar görevi gören gazetecinin sayesinde habere dönüşür ve lamba yanar. Lambanın ışığı ile etraf aydınlanır. Aslında medya tam olarak bunu yapar, bilgi ile dünyayı aydınlatır. 


Medya İlişkileri Nasıl Olmalı?
Bilim insanları ve doktorlar basın mensupları ile iletişim kurarken zorluk yaşarlar. Bilimsel araştırmalar, bilimsel düşünce ve sağlıkla ilgili çalışmalarının medyada nasıl yer alması gerektiği konusunda kararsızdırlar. Ülkemizde birçok insan yeni araştırmalar, yeni olgular ve mevcut bilgiden medya sayesinde bilgi sahibi olurlar. Hatta sağlık çalışanları ve bilim insanları da medyadan yenilikleri takip eder. 


Gazetecilerle Barış İmzalayın
Birçok bilim insanı ve hekim, gazeteci ile konuşmaktan korkar ve isteksizdir. Çünkü, bilim camiasında yıllarca emek vererek kazandığı itibarını, medyada çıkacak kötü bir haber ile yok edilmesinden korkar. O nedenle fazla ihtiyatlı davranırlar. Oysa medya iletişiminin incelikleri öğrenilse, işler bu kadar da zor olmayacaktır. Burada önemli noktalardan biri de seçim yapmaktır. 


Hayatımız tercihlerden oluşur aslında. Biz seçenekler arasında kaybolurken, mantıklı seçim yapıp yapmadığınızın kuşkusu içinde dolaşır dururuz. Çok fazla seçeneğin olması aslında doğru seçeneği bulmamızı zorlaştırır ve bu durumda da geri adım atabilir ya da çok daha kolay yönlendirmeye açık olabiliriz. 


“Seçme Sanatı”nı Öğrenelim
Seçme Sanatı kitabının yazarı Sheena Iyengar , Stanford Üniversitesi’nde doktora öğrencisiyken bir süpermarkete gider, mağaza müdürünü ziyaret eder ve kendisine şu soruyu sorar: “İnsanlara bu kadar çok seçenek sunmak gerçekten işe yarıyor mu?” 


Sonrasında da bir araştırma için mağaza müdürü ile konuşur.  Sheena Iyengar  seçimlerimizle ilgili yaptığı çalışmalar hakkında şunları söylüyor:  “Mağazada küçük bir deney yapmaya karar verdik, bunun için reçelleri seçtik. 


348 çeşit reçelleri vardı. Tadım için, mağazanın girişine yakın küçük bir stand kurduk. Buraya 6 veya 24 farklı aromada reçeller koyduk ve iki şeyi gözlemledik. 


Birincisi, hangi durumda insanlar daha çok duruyor ve reçel tadıyorlar? 


24 aroma varken daha fazla insan durdu, gelenlerin yaklaşık yüzde 60’ı, 6 aroma varken ise gelenlerin yaklaşık yüzde 40’ı. 


Gözlemlediğimiz diğer şey şuydu, hangi durumlarda daha çok insan reçel satın alıyor? 


O zaman tam ters etkiyi görüyoruz. 24 aroma varken duranlardan yalnızca yüzde 3’ü reçel satın aldı. 6 aroma varken duranlardan yüzde 30’u bir kavanoz reçel aldı. Hesaplamayı yaparsanız 24 değil 6 aroma sunulduğunda 6 kat daha fazla sayıda insan reçel satın alıyor.
Reçel almamayı seçmek muhtemelen iyi bir seçim ama öyle görünüyor ki bu çok fazla seçenek problemi önemli sonuçları olan kararlarımızı da etkiliyor. Seçim yapmamayı seçiyoruz, bu bizim zararımıza olsa bile.”


Medyada Çok Seçenek Olması Ürkütüyor mu?
Bilim insanları ve sağlık çalışanlarının medya ile ilişkilerinde çok seçenek olması kafalarını karıştırıp, haber olmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Utangaç olmak, çekinmek ya da korkmak yerine doğru şekilde medyada yer almayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü, çalışmalarınız ve birikiminiz sadece iş arkadaşlarınız ya da yakın çevrenizle paylaşılmayacak kadar önemli. 


Her röportaj, basın bülten ya da fotoğraf tüm dünyaya ilettiğiniz bir mesaj olur. Bu mesaj çoğaldıkça, insanlar tarafından bilimsel anlayışı destekleyen bir ilkeler temelini oluşturacaktır. Bu durumda da insanların bilinç düzeyi artacaktır. 


Seçeneklere Dönersek
Sheena Iyengar’ın çalışmasında dünyada artan seçeneklerin fazlalığı aslında üç olumsuz sonucu ortaya çıkardığını söylüyor. Üç olumsuz sonuç şunlar:
İnsanlar seçim yapmayı erteliyorlar, kendi çıkarlarına ters düşse bile oyalanıyorlar. 
Daha kötü tercihler yapıyorlar, daha kötü mali seçimler, tıbbi seçimler. 
Objektif olarak daha iyi seçimler yaptıklarında bile kendilerini daha az tatmin eden seçimler yapıyorlar. 


Peki Çözüm Ne?
Olumsuz sonuçları tespit eden Sheena Iyengar, çözüm olarak dört madde sunuyor. 
Azaltın, gereksiz seçenekleri atın. 
Somutlaştırma, gerçek gibi hissettirin 
Kategorilere ayırın, kategorilerle baş etmek seçeneklerden daha kolay
Zorluğa hazırlamak. düşündüğümüzden çok daha fazla bilgiyle , sadece biraz ağırdan alarak ilerlemektir. 


Seçimlerimiz medyada nasıl uygulayacağız?
Medyada konuşmak için zamanı ayarlamak, doğru gazeteci ile hedef kitlemize uygun mecrada açıklama yapmamızı sağlamak için kendimize bir kılavuz belirlememiz gerekiyor. Bunun için de Sağlık Medya Lab adı altında yeni bir eğitim şekli geliştirdim. Medya aslında bir bilimdir ve laboratuvarda çalışır gibi pratik yaparak öğrenilir. 


Medya bilimi nasıl gelişir? 
“İlk önce kendine ne olacağını sor; Sonra ne yapmak gerekiyorsa yap.”  der Epiktetos, insanlara, sağlık, yatırım ve diğer kritik alanlarda on veya daha fazla seçim sunarsak, onların seçimleri zayıflıyor. Doğru seçimler yapabilmek ve medyada istediğimiz mesajı hedef kitlemize ulaştırmak için bu eğitimin faydasını görenlerden aldığım geri bildirimler ise, yeni modüller oluşturmam yönünde. Eğlenirken öğrenmek için sağlık haberciliğinde yeni bir bakış açısı geliştiriyoruz. Sizi de bekleriz. 




Continue Reading

SAĞLIKTA CAHİL CESARETİYLE NASIL MÜCADELE EDİLİR?

Sağlık alanında her geçen gün yeni bir sözde uzman ile karşılaşıyoruz. Uydurulan diyetler, mucize diye pazarlanan ürünler ve şaşıran bilim insanlarının haberlerini görüyoruz. İnsanların kafası karışmış olarak, farklı sorular soruyorlar. 

Cahilce bu işleri yapanlarla ilgili bir araştırmadan söz edeceğim. Öncesinde bir olay anlatacağım. 

1995 yılında McArthur Wheeler adlı bir kişi gün ortasında Pittsburgh’daki iki bankaya girdi ve görünüşe göre kendisini saklamaya yönelik hiçbir çaba göstermeden soygun yaptı. Polisleri şaşırtan şey soyguncunun kendini gizlemek için hiçbir çaba göstermemiş olmasıydı.

Wheeler aynı gece tutuklandı, tutuklanmasından bir saat kadar sonra ise güvenlik kameralarından alınmış görüntüleri gece 11 haberlerinde yayınlandı. Polis daha sonraları kendisine güvenlik kameralarından alınmış görüntüleri seyrettirdiğinde, Wheeler inanmazlık içinde dik dik baktı ve ‘Ama ben limon suyu sürmüştüm’ diye sızlandı. 

Limon suyunu yüzüne sürerek kendisinin görünmez kılacak ve bankadaki kameralar onu kaydedemeyecekti. Bankaları soymayı başardı; ancak tabii ki kameralar sorunsuz bir şekilde kaydı yaptı ve aynı gün içerisinde polis, Wheeler’ı kolayca yakaladı. Bu ilginç girişimin sebebi, Wheeler’ın fotoğraf çekerken filmin ya da makinenin azizliğine uğrayarak yüzünün görünmez çıkmasıydı. 

Dunning-Kruger Sendromu yani “Cahil Cesaretini” Duydunuz mu? 
Limon olayından sonra çeşitli çalışmalar yapılmış. Cornell Üniversitesi akademisyenlerinden David Dunning ve Justin Kruger, 1999 yılında yaptıkları bir dizi deney sonucu bu etkiyi keşfetmişler. Cahil cesaretini makalede şu şekilde açıklamışlar: “Cahillerin, ölçüsüzlükleri kendileriyle ilgili algılarındaki hatalardan; yüksek bilgi düzeyine sahip, becerikli, yeteneklilerin ölçüsüzlüğü ise diğer insanlarla ilgili algılarındaki hatalardan kaynaklanmaktadır.” 

Nobel Ödülü Almadı!
Dunning-Kruger sendromunu internette araştırırken, Türkçe kaynakların çoğunda Nobel ödülü aldığı yazıyordu. 2000 yılında aldığı iddia edilen Nobel ile ilgili araştırma yaptım. Madem ödül almış o zaman http://www.nobelprize.org adresinde olmalıydı. Ancak o sene başka bilim insanlarının isimleri çıkıyordu. Ben mi yanlış yere bakıyorum derken aslında İngilizce sitelerde “Ig Nobel Ödülü” verildiğini gördüm. Harvard Üniversitesi’nde gerçekleşen Ig Nobel ödülleri, bir bilimsel hiciv dergisi olan Journals of Improbable Research tarafından başlatılan bir aktivitedir. Yani çeviri olan ve cahilliği anlatan yazılar da bile hatalarla karşılaşabiliriz. 

Ig Nobel Ödülleri
ABD merkezli “IgNobel Ödülü” (The Ig Nobel Prize), Nobel Ödülleri ile dalga geçen ve her yılın Ekim ayında bilimsel araştırma alanlarda sıradışı çalışmalara verilen bir ödüldür. Ödüllerin amacı “insanları önce güldüren, sonra düşündüren” çalışmaları onurlandırmak olarak ifade edilmektedir. Bilimsel mizah dergisi Annals of Improbable Research (AIR) tarafından organize edilen bu ödüller, içlerinde Nobel kazanmış olanların da bulunduğu bir grup tarafından Harvard Üniversitesi’nde düzenlenen törenle verilmektedir. Ödüller, Nobel ödül kategorisinde de yer alan 10 alanda dağıtılmaktadır. Her ne kadar işin mizahî bir boyutu bulunsa da, ödül ciddî çalışmalar yapanlara verilmekte, ödül kazananlar da dünyanın en saygın üniversitelerinden olan MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) halka açık dersler vermektedir. Ödülün ismi bir kelime oyununa dayanmakta, İngilizce’de yaklaşık aynı okunan “Ig Nobel” ile “ignoble” (kalitesiz, aşağılık, onursuz) kelimeleri arasında benzerlik kurulmakta, böylece Nobel ödülleri üstü örtülü olarak eleştirilmektedir. http://www.improbable.com/ig/

4 Farklı Hipotez 4 Farklı Deney Yapılıyor
Dunning-Kruger sendromuna geri dönecek olursak, uzmanlık alanı olmadığı halde uzmanmış gibi konuşan kişilere deniyor. Araştırma, Cornell Üniversitesi’nde deneklerle yapılan deneyler üzerine 1996’da yayınlandı. 1999’da, araştırma bir adım öteye götürülerek, gerçekten konu hakkında bilgili birinin, cahil birini eğitmesinden sonra, cahil kişinin kendi bilgisizliğini çok daha isabetli tespit edebildiği ortaya kondu. 
140 lisans öğrencisine test uygulanmış, testin sonunda katılımcılardan kendi başarı düzeylerini tahmin etmeleri istenmiştir. Daha sonra öğrencilerden 70’i seçilmiş, kendilerine mantıksal muhakeme konusunda testteki sorulara da ışık tutacak bir ders verilmiştir. Hem eğitimi almış hem de eğitimi almamış öğrencilerden kendi becerileri ve test skorları hakkındaki tahminlerini yenilemeleri istenmiştir. 

Ortaya çarpıcı sonuçlar çıkmış; “En az yetkin” grupta yer alan ve kendilerine hiç eğitim verilmemiş öğrencilerin davranışları, önceki testlerde çıkan sonuçlarla paralellik göstermiştir. Bu öğrenciler, kendilerinden bir kez daha tahmin yapmaları istendiğinde, kendi becerilerine duydukları temelsiz aşırı güveni sergilemeye devam etmişler ve kendileriyle ilgili aşırı yüksek tahminleri aşağı yukarı yinelemişlerdir. Buna karşılık, “en az yetkin” grupta yer alan ve kısa bir eğitimden geçen öğrenciler, tahminlerini belirgin biçimde revize etmişlerdir. Her ne kadar tahminleri hâlâ gerçekleşen sonuçların üstünde olsa da, tahminlerdeki aşağı yönlü ciddî revizyon, verilen eğitimin onların meta-kognitif becerilerini geliştirdiğini göstermektedir. En yetkin grupta” yer alan öğrencilerin birinci ve ikinci tahminlerindeki değişim ise, verilen eğitimin tahmindeki isabet oranının artmasına yol açtığını ortaya koymaktadır.

İşte hipotezler:
Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir. 
Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. 
Nitelikleri, eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Dunning ile Kruger’ın vardığı sonuçla örtüşen çok farklı çalışmalar yapıldı. Bu durum, etkinin geçerliliğini çok daha arttırdı.
Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu fark etmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşçasına bir özgüven kazandırmaktadır.
Sağlık alanında sık sık karşılaştığımız cahillerin cesaretlerini de ortaya koyan bir çalışma. Bu kişilere karşı önlem almak çok önem taşıyor. 

Sağlık medyası ile ilgili yapılabilecek çalışmalar için şunları söyleyebiliriz:

Sağlık okuryazarlığı bilinci oluşturulmalı. Bu konuda kampanyalar yapılmalı. İnsanların doğru bilgiye ulaşmasının yolu açılırken, bu konuda bilinçlendirilmek çok önem taşıyor. 
Sağlık haberciliğinde uzmanlaşmaya gidilmeli. Bu alanda çalışan haberciler için belli aralıklarla uzmanlık eğitimleri ve çalıştaylar düzenlemek için imkanlar sunulmalı. 
Sağlık alanındaki sözde uzmanlardan korunmak için yöntemler geliştirilmeli. Hukuki yaptırımlar sağlık çalışanlarının dışında sağlıkla ilgili konuşan herkes için geçerli olmalı. Hukuki bir düzenleme yapılmalı. 
Bloggerlar, instagramerların ya da sosyal medyada takipçi sayısı çok olanların reklam amacıyla yaptığı paylaşımları ile ilgili bir düzenleme getirilmeli. 
Ünlü olan herkesin sağlık alanında konuşma cesaretinin önüne geçilmeli. Buna karşı önlem alınmalı. Sağlık sertifikalarla anlatılamaz, liyakat işidir. 
Sağlığın, reklam şeklindeki yansıması değiştirilmeli. Sağlık, etik, güvenilir ve objektif şekilde ele alınmalıdır. 

Sağlıklı yaşam için sağlıklı medya şart! Bunun için aslında hepimize iş düşüyor. Sağlıklı bir gelecek için sağlıklı medyanın olmasına destek olmalıyız.  
Continue Reading

BİZE SUNULAN KADAR ALGILIYORUZ

Sağlık ve iletişim bir araya geldiğinde buraya eklenmesi gereken iki önemli nokta daha var; psikoloji ve nörobilim. Sağlık, bu üç paydaş ile yeni bir bakış açısı kazanıyor. Yıllardır üzerinde çalıştığım farklı tezlerim var ki, eğitimlerimde bunları anlattığımda genellikle şaşkınlıkla karşılanıyor. 


Algılarınızın nasıl yönetildiğinin farkında olmadan, sizin görmeniz istendiği kadar olayları görürsünüz. Dikkatiniz bir yöne çekilir ve siz o konuyla ilgilenirken aslında gerçekler tahmin dahi edemeyeceğiniz şekilde olabilir.
Bunun da farklı psikolojik taktikleri vardır. Sizlere bunlardan söz edeceğim.

İlk Olarak Algı ve Odak Noktası 
David Copperfield ismini duymuşsunuzdur, kendisi Emmy Ödüllü ABD’li illüzyonist.  Copperfield insanların algılarıyla harika bir şekilde oynuyor. 

Yaptığı inanılmak Showlarla ilgili olarak David Copperfield, şunları söylüyor: “Seyirciler, algılarını bana teslim ederler ve benim algılarını büküp ilginç şekillere sokacağımı, inançsızlıklarını askıya alacağımı ve 90 dakika boyunca kendilerine mucizevi görünen bir şeyler sunacağımı bilirler. İzleyicinin zihninde duyguları harekete geçirmek ve hayret uyandırmak için hikaye anlatma sanatını, müziği ve psikolojiyi kullanan illüzyonlar yaratırım. 

Sahne bizim laboratuvarımızdır; deneme yanılmayla beynin işleyişi hakkında birçok şey öğrendik. Biraz beceri ve yanlış yönlendirme sayesinde seyircinin dikkatini doğru yere doğru anda odaklayabileceğimizi ve bir sihir illüzyonu yaratabileceğimizi anladık.”
Aslında hayatta mucizeler olmaz, ancak insanlar mucizelere inanmak isterler. Bu istekleri doğrultusunda da istenen doğrultuda algılarının yönetilmesine izin verirler. Bu işler keskin zekanın yanı sıra, psikoloji ve tabii ki nörobilimin detaylarını bilmenin çok büyük katkısı var. Nereye odaklandığınıza dikkat edin.  Çünkü, bu yöntemi sadece ilizyonistiler değil pazarlama sektörü ve haberciler de kullanırlar. 

Algı ve Biçilen Roller 
İnsanların bizlere biçtikleri rollerle hayatımızı şekillendirdiğimizi söylesem sanırım buna itiraz edersiniz. Aslında durum aynen böyle. 

Stanford Hapishane Deneyi’ni duydunuz mu?

Sosyal psikolog Philip Zimbardo 1971 yılında, insanların sosyal rollere nasıl tepki verdiğine dair bir deney düzenlemeye kararı verdi. Stanford Üniversitesi’nin Psikoloji Departmanı’nın bodrum katına inşa edilen sahte bir hapishanede, gardiyanlar ve mahkumlar olarak davranmalarını sağlayacak şekilde, 2 hafta sürecek olan deneyi için 24 kişiden oluşan bir grup erkek, üniversite öğrencisini deneyinde kullandı. 

Zimbardo deneklerine hangi role sahip olacaklarını, onların haberi olmaksızın belirledi. Deneklere, önceden bunun 2 haftalık bir deney olacağı, bir hapishanenin simüle edileceği ve gün başına 85 dolar alacakları bildirildi. 

Mahkumlara deney süresince gardiyanların emirlerini dinleme zorunluluğu yükledi. Gardiyanlara ise mahkumlara sözlerini geçirebilmek için olabildiğince sert davranmalarını; ancak şiddete kesinlikle başvurmamalarını tembihledi. 

Gardiyanlar, tıpkı gerçek gardiyanlar gibi giydirildi, ellerine tahta sopalar verildi ve tamamen gerçek bir hapishane ortamı oluşturuldu. Göz temasına engel olması amacıyla aynalı gözlükler verildi. Mahkumlara ise, tıpkı gerçekte olduğu gibi, oldukça rahatsız edici bir mahkum kıyafeti giydirildi ve bileklerine birer zincir vuruldu. 

Mahkum konumunda olacakları kendi evleri önünde ansızın, beklenmedik bir zamanda tutuklayarak deneye dahil etti. Tutuklamaları Palo Alto polisi, Zimbardo ile anlaşmalı olarak yaptı ve mahkumları silahlı soygun suçuyla suçladı. Mahkumlar, tüm gerçek tutuklanma prosedürlerinden geçirildi, parmak izleri alındı ve profil fotoğrafları çekildi. Polis karakolundan sonra, sahte hapishaneye gerçek bir mahkum taşıma aracıyla transfer edildiler.

Deney bu şekilde başladı ve göreceli olarak sorunsuz bir ilk günden sonra, daha ikinci günden ortalık karışmaya başladı. İkinci gün, birinci hücre’de kalan mahkumlar kapılarını yataklarla bloke ederek, kıyafetlerini çıkardılar ve gardiyanları dinlemeyeceklerini söyleyerek emirleri reddettiler. Olaylar bu şekilde başladı ve sonuçlar oldukça rahatsız edici düzeydeydi. 


Sıradan ve normal sayılacak üniversite öğrencileri sadece birkaç gün içerisinde vahşi düzeyde sadist gardiyanlar ve gitgide korkaklaşan mahkumlara dönüştüler. Her geçen gün, her biri, rollerine daha da bağlı hale geldiler. Günler geçtikçe, gardiyanlar giderek şiddetlenen psikolojik kontrol taktikleri geliştirmeye başladılar. Örneğin isyanlara katılmayanları aldıkları özel bir hücre yarattılar ve burada onları ödüllendirmeye başladılar. Benzer şekilde, mahkumların yatak çarşaflarını ve süngerlerini alarak onları metal yataklarda uyumaya zorladılar. Kısa süre içerisinde gardiyanlar, mahkumlara önce gizli, sonrasında ise açık şiddet uygulamaya başladı. Yemeklerini yemeyenler için gardiyanlar tarafından karanlık bir oda yaratıldı ve oraya hapsedilme cezası uygulanmaya başlandı. Sadece 36 saat içerisinde, 8612 numaralı “mahkum”, Zimbardo’nun tanımıyla “çılgın” tavırlar sergilemeye başladı. Onun gerçekten bu psikolojik durumda olduğunu kabullenen Zimbardo, sonunda onu salma kararı verdi. 

Zimbardo’nun 6 günlük kısa deney süresi içinde istemdışı olarak bir araştırmacıdan ziyade hapishane müdürü gibi düşündüğünü ve davrandığını, o zaman asistanı, şu an karısı olan kişi tarafından uyarıldıktan sonra fark etti. Deneyin ilk günlerinden itibaren gardiyan konumundaki öğrenciler, sözlerini mahkumlara dinletebilmek için giderek şiddetli hale gelen yöntemler uygulamışlardır. Başlangıçta birkaç hafta süreceği bildirilen deney, işler iyice çığırından çıkmak üzere olduğundan bir haftayı doldurmadan sona erdirilince mahkum rolündeki denekler alacakları ekstra maaştan oldukları halde mutluyken, gardiyanların çoğunun deneyin erken bitmesinden dolayı rahatsız olmaları bu deneyin şaşırtan sonuçlarındandır.

Bu deney, toplumun onlara biçtikleri rolleri farkında olmadan nasıl sahiplendiğini ve o rolün etkisinden çıkamadan, kontrolsüz bir şekilde yerine getirdiğini net bir şekilde ortaya koymuştur. 
Deneyle ilgili birçok tartışma ve karşıt bilimsel makale yayınlanmıştır. Ancak yine de, Stanford Hapishane Deneyi, psikolojik deneylerin en meşhurlarından biridir. Bu deney hem film olmuştur hem de belgeseli çekilmiştir. 

Kısaca, bize biçilen rollere göre davranmıyoruz desek de, aslında bu deneyin de gösterdiği gibi durum çok farklı. Onun için algılarımızı yönetmesini bilirsek, kendi istediğimiz hayatı yaşamış oluruz. 

Algı ve Eğlenceli Uğraşlar 
Bir yerlere giderken, yürüyen merdivenleri mi yoksa normal merdivenleri mi seçersiniz? Genellikle yürüyen merdivenler tercih ediliyor. Bunu değiştirmek için bir  tabela yerleştiriliyor. Bu tabelanın yürüyen merdiven tarafına obez figürü yerleştirilirken, diğer tarafa fit bir insan figürü bulunuyor. Bu tabela bazı insanları etkilemesine karşın istenen başarı elde edilmiyor. 

İşi eğlenceli ve renkli bir hale getiriyorlar. Normal merdiven basamakları hem renklendiriliyor hem de basamaklara çıktıkça müzik yapıyorlar. Davranış değişikliği konusunda çok güzel sonuç veren bu çalışma ile insanlar eğlenmek için daha çok enerji harcamayı göze alıyorlar. Ayrıca sosyalleşiyorlar. 

İnsanların algılarını nasıl kontrol edeceğinizi bilirseniz, sizin algılarınızla da nasıl oynandığını anlarsınız. Önemli olan bir başkasının açtığı yoldan gitmek değildir, kendi yolumuzu açmak en doğrusudur. Başkasının açtığı yoldan gidersek sadece başkalarının izini süreriz. Kendi yolumuzu açarsak kendi istediğimiz hayatı yaşarız. Böylece algımız da iletişimimiz de hayatımız da kendi elimizde olur. 
Continue Reading

TANINIYOR OLMAK SAĞLIK ANLATMAYA YETMEZ!

Hayatımızı medyanın yönlendirdiğinin farkında mısınız? Dizilerde ve filmlerde izlediğimiz karakterlerin gerçek hayatta da takipçisi olup, peşlerine takılıyoruz. Ne giydiler, nerede oturuyorlar, neler yiyorlar diye merak ettiğimiz için sosyal medyadan da takip etmeyi sürdürüyoruz. Mankenlikten oyunculuğa, oyunculuktan şarkıcılığa geçiş yapan ünlüler son dönemlerde sağlık alanında da eğitim verir oldu. Peki bu ne kadar doğru?


Aldıkları sertifikaları ya da yurt dışında aldıklarını iddia ettikleri eğitimleri gösteren ya da gösterme gereği duymayan bu tanınan isimler, neden sağlığa yöneldi? Bu isimler kendi hayatlarında bir şeyler uygulayabilirler, uzmanların gözetiminde yaptıkları ve onlardan öğrendiklerini sanki işin uzmanı gibi insanlara anlatmaları çok mantıksız geliyor. Ancak maalesef insanlar bu duruma inanıyor. Tanınan bu isimler, beslenmeden psikolojiye uzanan geniş yelpazelerine sporu da ekliyorlar. Aslında bu branşların hepsi kendi içinde bir uzmanlık alanıdır. Diyetisyenler neden eğitim alıyor? Psikolog ya da psikiyatristler yıllarını çalışmalarına adıyorlar. Spor konusunda da fizik tedaviden, spor akademilerine uzanan ve en az 4 yıl süren eğitimleri neden alıyorlar? Hiç bu soruyu kendinize sordunuz mu?

Birkaç haftalık süreçte alınan bu sertifikalarla sırf medyada görünüyor diye canınızı emanet etmeye hem de dünyanın parasını vermenize değer mi? Gerçek uzmanlardan alacağınız bu hizmetle hayatınız güzelleşebilirken, kendinize zarar vermeyin. Siz çok değerlisiniz, sağlık ise bu hayattaki en değerli varlığınızdır. 

Detoks Masalı 
Amerika’dan görüştüğüm bir hekim, Türkiye’de olanlara isyan etti. Konuştuğumuzda detoks adı altında insanları resmen kandırıldıklarını ve yararı olmadığı gibi çok büyük zararı olduğunu söyledi. Tabii gazetelerde yer almak, televizyonda çıkmak ya da sosyal medyada çok sayıda takipçisi olmak insanlar için önemli bir kriter gibi geliyor. Ancak bu konuda lütfen çok dikkat edin. Söz konusu sizin sağlığınız. Birilerinin para kazanma hırsı sizin canınıza mal olabilir. 

Yıldızlar Sağlığınızı Anlatmaz
Astrologlar sağlıkla ilgili öyle iddialarda bulunuyorlar ki, sanki yılların uzman hekimleri ve bilim insanları olmuş araştırma yapıyor. Kanıt sorduğunuzda ise aldığınız yanıt, “Araştırında öğrenin” oluyor. Ne kadar açıklayıcı öyle değil mi? Yıldızlar sizin sağlığınızla ilgili bilgi vermez.

Unvanlar Gözünüzü Boyamasın 
İsminin önünde farklı unvanlar yazdığında da hemen güvenmeyin. Çalışma alanlarına bakın. Bir kişi, kendi alanı olmadığı halde her konuda konuşuyorsa dikkatli olun. Bu durumda da size zarar verecek bir şey olabilir. Sakın ama sakın üniversitelerin isimleri, unvanların fazlalığı gözünüzü boyamasın. Önemli olan sahip olduğu bilgidir, unvan değil. 

Bilmiyorum Demek Büyük Bir Erdemdir
Gerçek uzmanlar kendi uzmanlık alanları dışındaki konularda konuşmazlar. Bir genel cerrah, kalp krizini anlatmaz. Bunu tabii ki bilir, ancak “bu benim uzmanlık alanım değil” diyebiliyorsa, o isme güvenmek için bir artı ekleyebilirsiniz hanesine. İnsanlar hakkında hemen bir kanıya sahip olmayın. Bunların hepsinin temelinde güvenilir kaynakların olmaması yatıyor. 

Bilgi kirliliği içinde, uzmanlaşmayan medyanın etkisi çok büyük. Sağlık haberciliğinde uzmanlaşıp, hangi kriterlere göre haber yapılacağı belirlenmeli. Sağlık uzman işidir. Uzman sağlık habercileri, kiminle ne haber yapacağını ve haberi nasıl ele alacağını bilir. Medyanın uzmanlaşması sözde uzmanlardan korunmak için çok önem taşımaktadır. Sağlıklı medya, sağlıklı gelecek demektir. 

Continue Reading