BİLİMSEL TOPLANTILAR SÖZDE BİLİME Mİ DÖNÜŞÜYOR?

Bilim insanı olmak için biyoloji eğitimi almaya başladığım öğrencilik yıllarımda, bilimsel toplantılara katılmaya başladım. Heyecanla oturumları dinledim, poster hazırlamak için nasıl bir yol izleyeceğimi araştırdım. Bilimsel toplantılardaki sosyal etkinliklerde de yeni insanlarla tanışma fırsatı yakaladım, birçok güzel ve eğlenceli gösteri oldu. 

Ülkemizdeki bilimsel toplantılara yıllardır katılırım. Birçoğunda bir iki konser ve doktorlara yönelik bilimsel ve eğlenceli yarışmalar yapıldığını gözlemledim. Bazen gazetecilerin konuşmalarının ilgiyle dinlendiğini gördüm, bende birçok kez konuşma yaptım. Bu konuşmaların çoğu alanı daha nitelikli hale getirmek, hekim, hasta, medya iletişimi ve sağlık okuryazarlığıyla ilgiliydi. 

Alanında başarılı, yeni çalışmalarla vizyon katan yurt dışından bilim insanları gelirdi. JAMA, Nature, Science gibi bilim camiası için önemli dergilerde makale yayınlamak için nasıl yol izleyeceklerini öğrenmek için çalışırlardı. Kongreler zamanla değişti, medyada sık görünen isimlerle karşılaşmaya başladık. Bilimsellikten uzaklaşıp, sözde bilim kokması ve şarlatanların medyatik diye bu toplantılarda yer alması toplantıların niteliğini düşürdü. 
Bilimsel kongrelerin amacı bilimsel gelişmeleri paylaşmaktır. Bu toplantılar da o camianın vizyonunu ve donanımını gösterir. Sosyal etkinlik adı altında yaşam koçlarından bilimi, oyunculardan sağlıklı yaşamı dinlerseniz, bu toplantıların anlamı kalmaz. 

Bilimsel toplantılarda tabii ki sosyal etkinlikler olmalı. Ancak siz bunu sözde bilimi yayanlarla yaparsanız, gazeteciler sizi ciddi almayı bırakır. Tabii bilimin ne olduğunu bilen gazeteciler…

Meslektaşlarının vizyonunu geliştirmek yerine sadece eğlendirmeyi hedefleyen toplantıları bundan sonra bu gözde ele alın. Gerçek bilim olduğu kadar sözde bilim de vardır. Etik ve nitelikli bilim insanı olduğu kadar, bilim insanı görünümlü şarlatanlar da vardır. İşte bu ayrımlara çok dikkat edin. 

Ülkenin gelişmesi ve ilerlemesi için, gerçek bilime, etik ve nitelikli bilim insanlarına ihtiyacımız var. Şarlatanlar her gün medyayı yeterince kaplıyor. Bilgi kirliliğinden uzak, gerçek bilimin anlatıldığı toplantılara hasret kaldık…
Continue Reading

SAĞLIK İLETİŞİMİNİN OLMAZSA OLMAZI

Televizyonun babası olarak anılan İskoç mucit John Logie
Baird, 1926 yılında televizyonu icat ederek, hayatımıza görsel medyanın yer
almasını sağladı. Türkiye’de ilk televizyon yayını, 1952 yılında İstanbul
Teknik Üniversitesi stüdyolarından yapılır. Bu yayın sırasında ülkemizde sadece
10 evde televizyon vardır. TRT’nin yayın hayatına başladığı 1968’de televizyon
haberlerini sunan ilk kişi Zafer Cilasun olur. 
Türkiye’nin ilk özel kanalı ise, 1990 yılında hayatımıza girer.

Televizyon İzlemede
Dünya Rekoru Bizde
Medya takip kuruluşu Ajans Press tarafından, televizyon
izleme alışkanlıklarıyla ilgili yapılan araştırma sonuçlarına göre; Türkiye, dünya genelinde günlük televizyon
izleme oranlarında 330 dakika ile dünya rekoru kırdı.

Televizyonlar artık dijital dünyanın içine taşınmaya başladı.
Dizileri, filmleri, haberleri yeni medyadan takip ediyor ve geri bildirimde
bulunabiliyoruz. Youtube, videoları çekmek bir iş alanı olurken, yakında
Facebook TV ile bu girişimler farklı boyutlar kazanacak.

Sağlık ile ilgili programlara ve haberlere baktığımızda ise,
bilgi kirliliği ortalığı sarmış durumda. İşin uzmanı olanlar medyadan uzak durup,
korkarken; bunun önemini anlayanlar kanal kanal geziyor. Televizyondan beslenen
bir toplum olarak, basın mensupları ile iyi iletişim kurmanın ipuçlarını
öğrenmek bilim insanları için, akademik dergilerde yayınlanan makaleleri çok
daha geniş kitlelere ulaştırabilir.    

Medya dünyası çok bilinmeyenli denklem gibi, şifreleri her
an değişse de temeli hep aynı işliyor. Gazeteciliği bu anlamda bilim olarak
görmek yanlış olmaz. Çünkü temeli psikolojiye, nörobilime, felsefeye ve
iletişim kuramlarına dayanıyor.

Medya ile İlişkiniz
Ne Durumda?
Medyanın önemine değinmişken, Richard Hayes ve Daniel Grossman’ın
yazdığı Bilim İnsanının Medya Rehberi kitabından eğlenceli bir örnek vermek
istiyorum.

Evliliklerini kurtarmaya çalışan hayali bir çift, bir odada
tartışıyor olsun:
Adam: “Sana bir türlü ulaşamıyorum”
Kadın: “Deniyorum ama beni anlamıyor gibisin”
Adam: “Bir de anlaşılır bir dilde konuşsan”
Kadın: “Her şeyi en basite indirgememi bekliyorsun.”
Şimdi, zihninizde “adam”ı bir gazeteci,
“kadın”ı bir bilim insanı yapın.

“Gençler, biriyle çıkmaya başlamadan önce, nasıl flört
edileceğini öğrenmek gerektiğini bilirler. Aynı şekilde, gazetecilerle
konuşmadan önce de onların ilgisini nasıl çekeceğinizi bilmelisiniz” diyen
Richard Hayes ve Daniel Grossman, gazeteciler ve bilim insanlarının ilişkisinin
bundan farklı olmadığını söylüyor.

Bu noktada bilim insanlarından verimli ve akıcı bilim
haberleri almak isteyen biz gazetecilerin kullandığı yöntemlerin eğitimini
almak hayati önem taşıyor.

Sağlık Medya Lab
Neden Önemli?
Bilim insanları ile medya arasında köprü olan “Sağlık Medya
Lab”, mesajlarınızın farkındalık oluşturması ve güncel konular içerisinde
farklılık yaratmasını sağlıyor. Haber değeri taşıyan içeriklerle medyada doğru
zamanda doğru mecrada yer almak için, iletişim stratejisi oluşturmak gerekiyor.
 

Sadece yaptıklarınızın ya da görüşlerinizin medyada yer alma
olasılığını yükseltmekle kalmayıp, aynı zamanda bu haberlerin içerik ve verdiği
bilgiler açısından da doğru olmaları şansını artıracak kararlar almanız
önemlidir. Bilim insanlarının vermek istedikleri mesajları, topluma en yalın ve
daha da önemlisi en doğru nasıl aktarabileceklerini sade dille anlatmaları
gerekiyor.

Bilimsel Çalışmaları
Habere Dönüştürürken
Güçlü içerikle, etkili bir medya planı hazırlama süreçleri,
içeriğin doğru mecrada yer alması stratejik plan ile yapılabilir. Sağlıkla ilgili
bilgileri gazetecilere anlatırken, dikkat edilecek önemli noktalar:

  •        Medya kuruluşunun hedef kitlesini öğrenin.
  •       Düşüncelerinizi sıraya koyun
  •       Soruları sınıflandırın.
  •        Sorular için iki dakika zaman olduğunu düşünün.
  •       Konu hakkında ne bilmek istendiğini anlayın.
  •       Okuyucuları ilgilendiren konulara değinin.
  •       Önem sırasına göre bilgi verin.
  •       Okuyuculara neyi mutlaka iletmek istediğinizi
    iyi belirleyin.


Günümüzde televizyon kanallarında bilinçsizce işlenen sağlık
konuları ve konukları nedeniyle,  uzmanlara
duyulan güven azaldı. Eğitimi olmadığı halde sağlık programlarında yer alan
sözde uzmanlar yerine, sağlık habercileri ve gerçek uzmanlar olmalı. Çünkü sağlık
haberlerinde yapılan bir hata birçok hasta ve hasta yakınının hayatını
etkileyebilir.

Bir bilimsel çalışma ya da bir konu hakkında, gazetecinin
bilim insanlarından kısa, net ve anlaşılır bir dille öğrenmesi gerekir. Bunun
içinde bilim insanları ve uzmanlar, medyayı korkulu rüya olarak değil de,
toplumun ve bilimin faydasına bir araç olarak görmesi önemlidir. Sağlık
iletişiminin olmazsa olmazlarından en önemli yanı medyadır. 
Continue Reading

BİLİNÇSİZ MEDYA BİLMEYEN TOPLUMLAR OLUŞTURUR

“Sigaranın sağlığa
zararı yoktur” başlıklı haberlerle karşılaştınız mı? İşte bu haberlerde
yazılanlar nedeniyle, gerçek ile gerçek olmayan arasındaki karışıklıklardan
toplum etkilendi. Peki bu bilgisizlik nasıl yayıldı ve arkasında neler vardı?


Agnotoloji yani “bilgisizlik bilimi” tanımı Stanford
Üniversitesi’nden bilim tarihçi Robert N. Proctor tarafından, Yunanca’da
agnosis ‘bilgisizlik’, ontoloji varlık felsefesi kelimelerini birleştirerek
oluşturmuş. Bu bilim günümüzde menfaati gereği kendini uzman ilan edenlerin
yaptığı şarlatanlıkları ele alıyor.

Aynı Konuya Dikkat
Çeken Bakış Açıları
Robert N. Proctor tütün şirketlerinin uygulamaları ve sigara
içmenin kansere yol açıp açmadığı konusunda kafa karışıklığı yaratma
girişimlerini araştırdı. Tütün sanayisinin, tüketicilerin sigaranın zararlarını
öğrenmesini istemediğini söyleyen Proctor, bu konuda “Kanser Savaşları” isimli
bir kitap yayınladı.



Şüphe Tüccarları (Merchants of doubt)  isimli belgeselde ise benzer şekilde aynı
konular ele alınıyor. Bu belgeselde bilim, medya ve şüphe üçgeni içerisinde
tütün kullanımı ve çok tartışılan iklim değişiklikleri irdeleniyor.
Gazetecilerin haber kaynaklarını seçerken sözde uzmanlara karşı dikkat etmeleri
gerektiği vurgulanıyor. Tütün şirketlerinin kendilerini aklamak için ne gibi
anlaşmalar yaparak, medyada çok farklı şekilde yer almalarının yolları ele
alınıyor. Bu belgesel de aynı Robert N. Proctor gibi objektif yaklaşmanın önemi
vurgulanıyor.


Kanser Savaşları
Kitabı ve Medya İlişkisi
Kanser Savaşları kitabına göre kanserin temel sebebinin
cehalet olduğu söyleniyor. Kitapta söylenenler dikkat çekici: “Kanser denetiminin
anahtarı bilgidir. Fakat kanser hakkında zaten çok şey biliyoruz. Sigaraların ve
asbestin kansere sebebiyet verdiğini, fazla yağlı, lif oranı düşük, çok tuzlu
gıdaları yemenin çok sağlıklı olmadığını biliyoruz. Cildimizi güneşte yakmanın
ya da yiyeceklerimizi pestisit banyosu yaptırmanın tehlikeli olduğunu
biliyoruz. İster temizlediğimiz zeminlerden, ister hobilerimizden, isterse
çalışmalarımızda kullandığımız malzemelerden gelsin akciğerlerdeki tozun kötü
olduğunu biliyoruz. Düzenleme altına alınmamış endüstrinin kansere yol
açabileceğini, kanserin kötü alışkanlıkların, kötü yöntemin, kötü ticaretin,
hatta belki kötü bilimin ürünü olduğunu biliyoruz. Kanserle ilgili bilgiler az
değil. Kanser politikasına yeniden yön vermek için düşünceli ve emin adımlar
atılması gerekiyor. Başka bir deyişle sebeplerle ilgili bilgiler, ihtiyaç duyulan
şeylerin sadece bir kısmını oluşturuyor. “Sormazsanız öğrenemezsiniz,
öğrenemezseniz yapamazsınız” sözü çoğu zaman doğrudur. Ancak sorulması
gereken soru sadece “kansere neyin sebep olduğu” değil, aynı zamanda
“kanseri önlemek için neler yapılabileceğidir.” Her şeyin her zaman
göründüğü gibi olmadığını kabul etmeliyiz. Cehalet üretilebilir, ideolojik
boşluklar bizi kör edebilir, iyi haberler çoğu zaman taraflı olabilir, sebepler
kültürel olabilir; faturayı bilim adamlarına kesmek, kanserle mücadele etmenin
yollarından sadece biridir. “Daha fazla araştırma” için baskı yapan
eylemciler şu soruyu sormalı: Hangi sonuca hizmet eden ne tür bilgi?
Bildiklerimizi sormamız gerekiyor. Birinden diğerine giden yolu temizleme
çabamıza rağmen sadece cehaletin bilgiyi nasıl davet edebileceğini değil, aynı
zamanda bilginin de cehalete nasıl katlanabileceğini anlamamız gerekiyor.”

Kitapta da vurgulandığı gibi doğru soru sormak ve medyanın
tarafsız haber yapma özgürlüğü olmalıdır. Özellikle bilim ve sağlık
haberciliğinde uzmanlaşma bu konuda çok önem taşıyor.


Anektodal Kanıt
Birçok haberde yer alan Anektodal kanıt konusuna da dikkat
edilmeli. Anektodal kanıt, herhangi bir bilimsel araştırma, sorgulama, inceleme
ve uzmanlığa dayanmaksızın, birçok yerde gördüğümüz kullanıcı yorumları,
müşteri memnuniyeti ve kullanıcı eleştirileri gibi şahitliğe dayanan kanıtlar.
Bilimde ve mantık felsefesinde bu anlatımlara “anektodal kanıt
safsatası” denir. Bilimsel geçerliliği olmadığı halde, kişisel görüşlere
yer verilen haberler de bu anlamda insanları yanıltıcı olabiliyor. Bunun en sık
kullanıldığı yöntemler ise genellikle basın bültenleri oluyor.


Özel Haber Yerine Kopyala
Yapıştır Habercilik Prestij Kaybettiriyor
Medyanın derin yaralarından biri de özel haber çalışmaktan
öte, bülten haberciliğine doğru bir yönelişe gitmesi. İngiliz gazeteci Nick
Davies, “Flat Earth News” kitabında “churnalism” kavramını ortaya atıyor.
“Churn” İngilizce’de, “çalkalamak, köpürtmek” anlamına geliyor. Davies,
günümüzde PR ajansları ve reklam şirketleri tarafından hazırlanan “haber
görünümündeki” metinlerin, hiç müdahale edilmeden gazete sayfalarında yer
almasına gazeteciliğin prestij yitirmesinin nedenlerinden biri olarak görüyor.
Kısaca, bültenleri kopyalayıp yapıştırmak gazetecilik değildir!

Kısaca medyada kanıta dayalı bilimle ilgili haberleri görmek
için sözde bilim ve gerçek bilimin ayrımı konusunda çalışmalar yapılmalı. Bu
konular kurumların önderliğinde gerçek uzmanlar tarafından hazırlandıktan sonra
medya ile paylaşılmalı. Medyada uzmanlaşma olması desteklenmeli. Yanlış ile
doğrunun ayrımının anlatılması için basın mensuplarına yönelik çalıştaylar da düzenlenmeli.
Bilinçli medya ile bilgi kirliliğinden kurtulabiliriz.

Continue Reading

HABERLERDEKİ GÖRSEL ALGI YÖNETİMİNE DİKKAT EDİYOR MUSUNUZ?

Her gün haberlerde çok farklı görüntülerle karşılaşıyoruz. Bu haberlerin veriliş diline göre tepki gösteriyoruz. Yani duygularımızı haberi yapan gazetecinin ellerine güvenle teslim ediyoruz. Peki, gördüklerimiz ya da okuduklarımız ne kadar doğru? 

Gazeteciler haberlerini kurgularken akıllarındaki ilk mesaj işledikleri konunun haber değeri taşımasıdır. Bunda da insanların tepkilerini harekete geçirmeyi hedeflerler. Acı, korku ya da umut dolu bir haber olmalıdır ki, öncelikle haber müdürünün onayını alıp, yayınlanabilmesini sağlayabilsin. Ardından da okunma ya da izlenme rekorları kırıp, sosyal medyada gündemi değiştirebilsin. 

Bunlar medyanın arka bahçesi olduğu için herkes bilmeyebilir, ancak olayları ele alırken algılarımızla oynanmasına engel olmak adına bu işin arkasındaki mantığı iyi anlamakta fayda var. “Gözümle gördüm, daha ne olsun” diyenlere, bilimin vereceği cevaplar bizleri çok şaşırtabilir. 

Gördüklerimize inanmalı mıyız?
Henri-Louis Bergson’un dediği gibi; “Gözler, sadece zihnin kavramaya hazır olduğu şeyleri görür.” Beynimiz bize ne gördüğümüzü söylüyorsa onu görürüz. Üç boyutlu dünyayı iki boyutlu hale indirgenmek gözde başlar. Nesnelerden yansıyan ışık göz bebeğinden içeri girer. 

Görmenin ilk adımı olan gözler, dünyanın ters yüz edilmiş baş aşağı görüntüsünü algılar. Betty Edwards’ın “Beynin Sağ Tarafıyla Çizim” isimli kitabında anlattığı gibi, “Bir nesneyi baş aşağı çizmek hatlarını doğru yakalamanın çok iyi bir yoludur. Çünkü bu şekilde bildiğinizi değil, gördüğünüzü çizmiş olursunuz” der. 

Bu nedenle görsel algı bizleri yanıltıyor olabilir. Bu konuyla ilgili de psikologlar ikiye ayrılmış durumda. Duyu organlarından gönderilen bilginin, algının temelini nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışıyorlar. Algının uyarıcılarla elde edilen bilgiye ne kadar bağlı olduğu tartışılıyor. Bilginin işlenmesi ile ilgili iki kuram var

Yukarıdan Aşağı İşlem
Psikolog Richard Gregory, algının yapıcı olduğunu ve kişi bir şeye baktığında onun hakkında önceki bilgilerini kullanarak algıya dayalı bir varsayımda bulunduğunu ve bu varsayımların çoğunlukla hep doğru olduğunu iddia etti. 

Gregory, göze ulaşan bilginin yaklaşık yüzde 90’ınının beyne ulaşamadan kaybolduğunu hesapladı. Beynin bundan sonrasında bir gerçeklik algısı oluşturmak için geçmiş deneyimleri kullandığını söylüyor. Duyular vasıtasıyla çevreden gelen bilgilerin geçmiş deneyimlerle birleştirilerek algı oluşturuluyor. 



Necker Küpü
Yukarıdan Aşağı İşlem varsayımını doğrulamak ve desteklemek için, Necker küpü kullanılır. Buna göre, yanlış varsayımların görsel illüzyonlar gibi algıda hata oluşturacağını gösterir. 
Yani bu kuramı savunanlar, iki ayrı algının oluşmasının sebebinin beynin duyusal bilgiden ve geçmiş deneyimlerden oluştuğunu savunuyor. 

Tabandan Yukarı İşlem
Psikolog James Gibson ise, algının doğrudan olduğunu iddia ediyor. Gibson, çevremizde yeterli bilgi bulunması sebebiyle dünyanın çok dolaysız bir yoldan algılanabileceğini söylüyor ve bilginin yeterince detaylı olduğunu savunuyor. 

Trenin Arkasından Görüntüleme
Bu görüşünü şu örnekle açıklıyor, hızlı hareket eden trende oturuyorsunuz ve size daha yakın olan nesneler uzak olanlardan daha hızlı geçiyor. Uzaktaki nesnelerin uzaklıkları göreli hızlarından yola çıkarak anlaşılabilir. 

Her iki kuram algı olayına farklı şekilde yaklaşsa da tamamen açıklayamıyor. 

Her şeyin farkında mıyız?
Daniel Simons ve Daniel Levin ise, dünyayı ne kadar doğru olarak algıladığımızla ilgili çok farklı çalışmalar yapıyor. İşte çalışmalarından bir tanesi şöyle; İçinde tek bir oyuncunun yer aldığı bir kısa film izlediğinizi düşünün. Adam omlet yapıyor. O pişirmeyi sürdürürken kamera aniden başka bir açıdan çekmeye başlıyor. 

Yeni sahnede oyuncu farklı biri olsaydı, fark eder miydiniz? 
Gözlemcilerin üçte ikisi fark etmiyor. İşte buna “Değişim Körlüğü” deniyor. 
Dikkatli bakmamız olayları nasıl yorumladığımızla alakalı. David Eagleman’ın dediği gibi “Görmek, bakmaktan fazlasını gerektirir.” Bakabiliriz, ancak olayları net şekilde görmeyebiliriz. 

İşte bu nedenle haberleri daha farklı bir düşünce ile incelemek gerekiyor. Size sunulan kadarını öğrendiğiniz olayların arkasında aslında olanlar, anlatıldığı gibi mi? 
Continue Reading

SAĞLIK İLETİŞİMİ HER YÖNÜYLE ELE ALINACAK

Sağlık iletişimi konusunda çalışan, bu konuya ilgi duyan ve önem verenler Kasım ayı başında Eskişehir’de Anadolu Üniversitesinin ev sahipliğinde ikinci kez buluşuyor. İlki geçen yıl gerçekleştirilen “Sağlık İletişimi Sempozyumu”nun bu yıl “uluslararası” düzeyde gerçekleşmesi planlanmıştı ama Organizasyon Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, yaşanan gelişmeler sonrasında bunun pek de mümkün olamayabileceğini belirtiyor. 

Neden Sağlık iletişimi sempozyumu? 
Bu soruyu yanıtlamak için en başa dönmem lazım. Çünkü sempozyum yalnızca zincirin en son halkalarından biri. 2009 yılında başlayan akademik bir yolculuğun görünen ya da öne çıkan son halkası. 

2010-2013 yılları arasında TÜBİTAK ve Anadolu Üniversitesi’nin desteğiyle sağlık konulu yayınlar üzerine bir bilimsel araştırmaya başlamıştık. Bu çerçevede Ankara ve İstanbul’da yayın içerikleri konulu iki ayrı çalıştay düzenlemiştik. Sonunda da “Check-Up Sağlık İletişimi” adı altında bu çalışmaları kitaplaştırmıştık. Daha sonra Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi bünyesinde Sağlık Kurumlarında İletişim adı altında, halen de üçer aylık dönemler halinde devam eden bir e-sertifika programı açtık. 

Alanda gördüğümüz ihtiyaçlardan biri de akademisyenler arasındaki iletişim sorunuydu. Sempozyum da bu ihtiyaçtan doğdu. Geçen yıl Mart ayında, Ankara’da Numune Hastanesinde gerçekleştirilen “Sağlık İletişimi ve Medya Paneli”nde bir konuşma yapmak üzere davet edilmiştim. Toplantı arasında arkadaşlarımızla sohbet ederken, “İletişim Bilimleri Fakültesi çalışıyoruz, bir araya gelemiyoruz, konuşamıyoruz. Kim ne çalışma yapıyor, haberdar olamıyoruz. Ne yapsak bu konuda?” diye konuştuk. Hemen orada cep telefonumu çıkardım. Facebook üzerinden bir grup kurdum ve bu grubu salondakilere duyurdum. O sırada yaklaşık 20 kişi gruba katıldı. Sonraki günlerde bu sayı daha da arttı. Sonra gruptaki yazışmalar çerçevesinde, “Acaba bir araya gelsek, bir toplantı olsa nasıl olur?” görüşü ortaya çıktı. “İyi tamam, nasıl olsun? Kim organize etsin?” derken, “Madem bu işe ön ayak olduk, biz yapalım” diye çıktık yola. 

Öte yandan uluslararası bir iletişim sempozyumunun bu yıl 15’incisini gerçekleştiriyoruz, bir ekibimiz ve iyi-kötü biraz da deneyimimiz var. “Aynı ekiple bu yola da çıkarız” diye düşündük. Çok kısa bir süre içinde, kasım ayı başında toplantıyı Eskişehir’de gerçekleştirdik. Aslında başında “20-30 kişi gelir” diye öngörmüştük; ancak toplantıya 100’ün üzerinde katılım oldu. Facebook grubunun o günkü üye sayısı 250 kişiyi bulmuştu. Bugün baktığımızda bu sayı 370 kişi. Dolayısıyla beklediğimizin çok üzerinde bir ilgi ile karşılaştık. Sağlık iletişimi alanında çalışan, ilgi duyan, merak eden belki daha fazla sayıda kişinin olduğunu da söyleyebilirim. Onlara da bir şekilde ulaşmaya çalışıyoruz. 

Öte yandan Türkiye olarak bu alanda çok geride olduğumuzu, hatta yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. Gelişmiş ülkelerdeki sağlık iletişimi alanındaki çalışmaların, vakıf, birlik ya da derneklerin bu genel çatının çok daha ötesinde branşlaşma seviyesinde oldukça geniş katılımlı organizasyonlara dönüşmüş olduklarını görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de henüz yolun başındayız. Zamanla bu konudaki organizasyonların daha da çeşitleneceğini ve alt dallara da ayrılarak gelişeceğini öngörüyorum. Bu bir kehanet değil, hep beraber göreceğiz. 

Geçen yıl ilki düzenlenen sempozyumda öne çıkan konular nelerdir? 
Sağlık iletişimi denilince biz konunun farklı boyutlarını aynı çatı altında değerlendiriyoruz. Tek bir boyutuna yönelmiyoruz. Bireysel iletişim, grup iletişimi, kurumsal iletişim, örgütsel iletişim, toplumsal iletişim ve kitle iletişimi gibi farklı boyutlarda bu konuyla ilgili tüm çalışmalara kapı açıyoruz. Geçen yılki konuşma ve bildiriler de bu yöndedir. Tüm konuşma ve bildiri metinlerine internet üzerinden erişim sağlanmaktadır. Merak edenler için http://www.saglik-iletisimi.org adresini ziyaret etmelerini önerebilirim. 

Geçen yıldan olumlu ya da olumsuz yönde çıkarımlar neler oldu? Alana ne gibi katkı sağlandı? 
En başta sağlık iletişimi alanında birbirinden bağımsız ya da habersiz çalışma yürüten akademisyenler bu toplantı ile bir araya gelmiş ve birbirleriyle tanışmış oldu. Herkes kimin ne çalışma yaptığını gördü. Çalışmalara yönelik konunun uzmanı kişiler birbirleriyle görüş alışverişinde bulundular. Ortak çalışma ve işbirliklerinin ilk adımları atıldı. Birlikte çalışanlar, birbirlerinin öğrencilerine çalışma konusu tavsiye edenler, kaynak önerenler, hatta toplantı sırasında kendi çalışması için anket ve araştırma yapanlar bile oldu. Bunları ilişki boyutundaki geleceğe dönük katkılar bağlamında değerlendirebiliriz. 

Özel oturumlardaki davetli konuşmalara bakıldığında ise orada da Sağlık Bakanlığının, Türk Tabipler Birliğinin ve burada adını şimdi sayamadığım diğer kurum, kuruluş ve derneklerin idareci, yönetici ya da üyelerinin bu konudaki söyleyeceklerini dinledik. Konuya ilişkin tutumlarını gördük. 

Sağlık iletişimi denilince yalnızca halkla ilişkiler uygulamaları aklına gelenler vardı ya da bu kavramı çok dar anlamda, farklı biçimlerde yorumlayanlar vardı; onlar da sağlık iletişiminin ne kadar büyük bir kavram ve alan oluğunu gördüler. Bildirilerin konularına bakıldığında da aslında o kadar geniş bir yelpazeye seslenildiğini görüyoruz ki, bu yıl bu yelpazenin daha da renkleneceğini düşünüyoruz. 

Bildirilerde sağlık iletişiminin bugün nerede olduğunu ve nereye doğru ilerlediğini görmemiz mümkün. Akademisyenlerin de geleceğe yönelik olarak ne tür çalışmalar yapmaları gerektiği ya da ihtiyacın nerede olduğu konusunda bir görüşünün ortaya çıktığını söyleyebilirim. Özellikle yeni yetişen akademisyenler için sağlık iletişiminin en kadar büyük bir çalışma alanı olduğu anlaşıldı. 

Türkiye’de iletişim eğitiminin medya ve medya ile ilişkiler boyutunda dar bir alana sıkışmış yapısının sağlık iletişimi sayesinde çok büyük alana açılım sağlayabileceğini ve belki diğer başka açılımlarla çok daha geniş bir iletişim çalışma alanının doğabileceğini düşünüyorum. Öte yandan şunu da belirtmek isterim: Geçen yılki toplantı ulusal nitelikli bilimsel bir organizasyondu. Dolayısıyla bunun doçentlik atamalarında herhangi bir puan değeri bulunmuyor. Akademisyen arkadaşlarımız puan kaygısı olmadan bu toplantıya katıldılar. Hatta belirli bir katılım ücretini de kendi ceplerinden, bütçelerinden karşıladılar. Herhangi bir sponsor kuruluşumuz ya da derneğimiz yok. Tamamen gönüllü katılım ve kişisel katkılarla bu organizasyon gerçekleştirildi. Hatta organizasyonda görevli arkadaşlarımız kendi özverileri ile katılımcılara kişisel hediyelerde bulundu, misafirperverliklerini gösterdiler. Tamamen kişisel özverilerle ve katkılarla bu organizasyon gerçekleşti. 

Geçen yıl Sağlık Bakanlığı yetkililerinden konuşmacı vardı, bu sene de olacak mı?
Elbette, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da ilgili birimlerdeki arkadaşlarımıza davetimizi ilettik. Hatta sempozyuma bir şekilde destek vermeleri için bir de dosya hazırladık ve kendilerine sunduk. 

Bu toplantıya kimler katılabilir ve bildiri gönderebilir?
Böyle bir sınırımız yok. “Ben bu alanda şöyle bir çalışma yaptım, bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim de söyleyecek bir sözüm var. Tartışmalara katılmak istiyorum. Konuşulanları dinlemek istiyorum. Sizlerle tanışmak istiyorum. Bundan sonra sizlerle ortak çalışma yürütebiliriz.” gibi düşünen herkese kapımız açık. İster bildiri sunmak üzere, ister konuşmaları dinlemek ya da bildirilerle ilgili tartışmalara katılmak üzere herkes katılımcı olabilir. Bildiri sunmak için aranan kriterlere ve sürece ilişkin ayrıntılı bilgi web sayfamızdan takip edilebilir.

Yurt dışından katılım olacak mı?
Bu konuda endişelerimiz var. Çünkü organizasyonun uluslararası olması için aldığımız karardan sonra bazı akademisyenlere özel olarak davetiye gönderdik, toplantıya çağırdık, bilim komitemize davet ettik. Ancak daha sonra özellikle Ankara ve İstanbul’da yaşanan terör olayları sonrasında bazı endişelere şahit olduk. Ardından da 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Gelişmeler üzerine davetlilerimizle tekrar yazışmaya başladık. İkna etmeye çalışacağız. Ancak şimdilik Türkiye’ye gelme konusunda pek de istekli olmadıklarını söyleyebilirim. Bu yüzden belki bu yıl da toplantıyı tam anlamıyla uluslararası çerçevede gerçekleştiremeyebiliriz. Ancak amacımızın ve hedefimizin uluslararası bir organizasyon olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü sağlık iletişimi denilince bu alanda ileri gitmiş ülkelerden alacağımız örnekler, dinleyeceğimiz dersler olduğunu düşünüyorum. Kör ebe oynayarak Amerika’yı yeniden keşfe çıkmak yerine onların tecrübelerinden yararlanmak daha akılcı olacaktır. 

Bu yıl hangi konular ele alınacak? 
Herhangi bir konu sınırlamamız bulunmuyor. Bu toplantının ilk amacı bir konuyu ele alıp onun çerçevesinde bir tartışma yürütmek değil. İlk amacımız, bu alanda çalışan ve bu alanda söyleyecek sözü olan herkesi birbiri ile tanıştırmak, bir çatı altında bir araya getirmek. Birbirlerinden haberdar hale getirmek. Kimin ne çalışma yaptığını göstermesini sağlamak. Daha sonra bu çalışmaların belirli konular çerçevesinde yoğunlaşabileceğini ve belirli konularda özel olarak organizasyonlar gerçekleştirilebileceğini düşünüyoruz. Öte yandan sempozyumda iki gün boyunca sabah-akşam ikişer oturumdan yaklaşık sekiz-on oturum düzenleniyor. Her bir oturumda sağlık iletişiminin farklı boyutları ele alınıyor. Bir oturumda sağlık profesyonelleriyle hasta ve yakınları arasındaki iletişim, bir oturumda sağlık profesyonellerinin birbirleriyle iletişimi, bir oturumda toplum sağlığına yönelik kampanyalar, yapılan kampanyalara yönelik değerlendirme ve eleştiriler, medyadaki sağlık konulu içerikler, bunların etik ve toplumsal etki bağlamında irdelenmesi, habercilerin öz eleştirileri, sağlık politikaları, bunların eleştirileri, yapılanlar, yapılmayanlar, yapılması beklenenler bu sempozyumda bir şekilde konuşulan konu başlıkları…
Continue Reading

HASTALANDIĞIMIZDA NE YAPACAĞIMIZI BİLMİYORUZ!

Hastalandığımızda ne yapıyoruz?  Hiç düşündünüz mü? Yıllardır sağlık haberciliği alanında çalıştığım için sadece haber yapmak için değil, sağlıkla ilgili bilgi almak içinde insanlar bana ulaşırlar. Yakın zamanda yine bir anne bana ulaşıp, çocuğunun durumu ile ilgili çaresiz kaldığını ve nereye başvurması gerektiğini sordu. 

İnsanlar hastalandıkları zaman ne yapacaklarını bilmiyorlar. Çünkü o psikoloji, insanı neredeyse çaresiz hissettirdiği için yönlendirmeye gerek duyuyorlar. Üstüne birde, her yerde farklı bilgiler içerisinde doğrusunu bulması konusunda zorluk yaşayınca kafalar iyice karışıyor. 

Tedavi için hangi hekime gitmeli? Hangi hastaneye gitse yeterli olur? Muayene olunca verilen ilaçlara güvenip içmeli mi? Yoksa ikinci bir doktora sormak için başka bir hastanenin mi yolu tutulmalı? Kısacası bilgi kirliliği içerisinde insanlar kaybolduğu için acil servisler bu kadar dolu, aile hekimliği sisteminde sorun yaşanıyor ve 2-3. basamak hastanelerde muayene olmak için sıra bekleniyor. Bunların üstüne medyada her gün gördüğümüz bazı hekimler ve kendilerini uzman olarak tanıtanların söylediği önerilerle ortalık iyice kirlenmiş durumda. 

Peki çözüm ne?
Sağlık iletişimi alanında önemli adımlar atmak gerekiyor. İnsanlar hastalandıklarında yakınlarına sormanın yanında internete bakıyor. Bu konuda da güvenilir kaynakların eksikliği insanları bilinmeze ve kaosa itiyor. Bunun için öncelikle sağlık iletişimi alanında gerçekten uzman olan isimlerle bir araya gelip, iletişim stratejisi geliştirmek gerekiyor. Ancak ülkemizde herkes her şeyin uzmanı olduğunu iddia ettiği için burada uzman seçimi projenin sürekliliği için çok önem taşıyor. 

Yıllar önce Sağlık Bakanlığında danışmanlık yaptığım dönemlerde, böyle bir proje üzerinde çalışmıştım. O zamanlar bürokrasinin basamaklarından yukarı çıkamadığı için çalışmalar hazırlandı ancak öylece kaldı. O çalışma hayata geçirilmiş olsaydı, şimdi birçok alandaki bilgi kirliliği son bulmuş olacaktı. 

Kamu ve Dernekler Bir Araya Gelmeli!
Burada ilk iş tüm uzmanlık dernekleri ile bir araya gelerek, birlikte halka doğru bilginin verilmesi çok önem taşıyor. Sürekli birbirini suçlayan kurumların arasında kafası karışmış hasta ve hasta yakınları mağdur oluyor. Sağlık ekonomisinin zarar görmesinin yanında, insanların sağlık hizmeti denildiğinde korkmasına da neden oluyor. 

İnsanlara hastalandıklarında izlemeleri gereken yol haritaları anlatılmalı. Anlatılmakla kalmayıp, sorun yaşadıklarında ulaşabilecekleri hatlar, internet adresleri ve sosyal medya hesapları olmalı. Bu sitelerin oluşturulması ve devamlılığı için mutlaka farklı sivil toplum kuruluşları ve işin profesyonelleri ile birlikte ortak çalışılmalı. Medyadaki bilgi kirliliği ve uzman olmayan muhabirlerin yaptığı işlerin cezasını insanlar sağlıklarını kaybederek ödememeliler. 

Hastalanan ne yapmalı?
İnsanlar hastalandıklarında öncelikle nereye gideceklerini bilemez hissediyorlar. Aile hekimleri hemen bu devrede işe başlamalı. “Hastalanınca ilk olarak aile hekiminize gitmelisiniz” denmeli. 

Sonraki adım, uzman seçimine geldiğinde kafalar işte burada çok karışıyor. Çünkü, insanlar hastalandıklarında hangi uzmana gideceklerini bilmiyor. Gittikleri uzmanların verdiği ilaca, koyduğu teşhise güvenmiyor. İkinci kez muayene olmayı düşünüyor. İşte burada iletişim stratejisinin ve insanların akıllarındaki soru işaretlerinin cevaplanması için başka bir çözüm gerekiyor. 

Özellikli Hastalıklar Uzman Seçimini Zorlaştırıyor
Şimdi gelelim, kompleks, kronik veya nadir görülen hastalıklarla ilgili konuya ki bu özellikle insanların hastane hastane, şehir şehir dolaşmasına neden oluyor. İnsanlar hasta olunca her kapıyı çalıyor ve çare arıyorlar. Hasta psikolojisini iyi anlamak ve empati kurabilmek gerekiyor. 

Doktorların hangi alanda uzman olduğu ve özellikli olarak hangi tip hastalıklar üzerinde çalıştığı konusu tamamen karışık. Ülke çapında öyle bir sistem olmalı ki, böylece insanlar bir şeyi araştırdığı zaman bulmak için 40 kapı çalmak, rica minnet bir şekilde kendini borçlu hissederek yaşamamalı. 

İnsanlar hastalığın yükünü çekerken, omuzlarına birde minnet borcu eklenip ezilmemeli. Bu sistem sayesinde doktorlar gerekirse artı performans ya da döner sermayeden ek ödeme almalı ve böylece hastalarla gerekirse online sistem üzerinden de görüşebilmeli. 

Günümüz iletişim çağında doğru iletişim stratejileri hazırlanmazsa, harcanan zaman ve maddi giderlerin hepsi çöp olur. Bu nedenle doğru sağlık iletişimi stratejisi ile hem hekimlerin hem hastaların memnuniyeti sağlanırken hem sistem hem de ekonomi doğru şekilde yönetilmiş olur. 

Sağlık Medyasındaki Kirlilik Giderilmeli!
Bir diğer önemli noktada sağlık haberciliğinin uzmanlaşması. Para karşılığında televizyona çıkan, gazetelerde yazan doktor ya da sözde uzmanların, istediği gibi açıklama yapıp medyatik olma uğruna insan sağlığıyla oynamasına karşı önlem alınmalı. Bu önlemler hem sağlık muhabirleri hem alanında uzman hekimler hem de hukukçularla birlikte yapılmalı. 

Her alanda olduğu gibi bizim alanımızda da gerçekten yapan değil de yapmış gibi görünenler var. Bu ayrımın da yapılması bu konuda atılacak adımların doğru olmasını sağlayacaktır. Bu amaçla uzman sağlık muhabirleri ile tek tek görüşülmeli. Bu konuda geçtiğimiz yıl çıkarttığım Sağlık Haberlerine Farklı Bakış kitabımda meslektaşlarımla yaptığım röportajlarda görüşlerinin yer aldığı tek kaynak. 

Medyanın temizlenmesi için, öncelikle paralı yayınların kaldırılması gerekiyor. Bu hem etik değil hem de halk sağlığını tehlikeye sokuyor. Uzmanlaşma desteklenmeli. Uzman sağlık muhabiri olmak için, önemli adımlar atılırsa medya kuruluşları da buna uymak durumunda kalırlar. 

Bu adımlar doğru şekilde atıldığında hem sağlığın geliştirilmesi hem sağlık ekonomisi hem de sağlık medyası açısında önemli oranda sistem işler hale gelecek. Bu da insanların hastalandığında sağlık çalışanları tarafından azar işitmesini ya da sağlıkta şiddete başvurma oranlarını aşağı çekecektir. Böylece güler yüzlü sağlık çalışanları olacak, çünkü gereksiz başvurular azaltılmış olacak. Sağlık çalışanları da belli oranda hastaya bakarken, gerekli zamanı ayırabilecek. Böylece hasta, kendini insan yerine konulduğunu ve önemli olduğunu düşünüp doktoruna güvenecek. Şaşkınlık ve kafa karışıklığından kurtulmuş olacak. Hasta ve hasta yakınlarını da sağlık çalışanlarını da yakından takip ettiğim için, iyi çalışan bir sağlık iletişimi planı ile bu sorunların çözüleceğine inanıyorum. 
Continue Reading

ÇOCUK DOKTORLARI EBEVEYNLERLE NASIL İLETİŞİM KURMALI?

Çocuklar hasta olduğunda ebeveynleri daha da çok telaşlanıyorlar. Canlarından parçaları, en değerli varlıklarının hastalanması onları paniğe sürüklüyor. Durum böyle olunca da çocuk doktorlarının ebeveynlerle iletişimi ayrı bir önem kazanıyor. 

Kalp hastalıklı çocukların ebeveynleri ile konuşurken dikkat edilecek hususları Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kalp Hastalıkları öğretim üyesi Prof. Dr. Serdar Kula ile konuştuk. 

Çocuklarının hastalığı olduğunu öğrenen aileler nasıl tepki veriyor?
Ebeveynler çocuklarında kalp hastalığı olduğunu öğrendiklerinde şok ve çaresizlik duygusuyla sarsılırlar. Hiçbir şey bir ebeveyni bebeğinin kalbinde ters giden bir şey olduğu bilgisine hazırlayamaz. Her ebeveyn, görünüşte sağlıklı bir bebek büyütürken sıradan bir ateşlenme, nezle ya da karın ağrısı gibi bir sorunla doktora gittiğinde, hatta aşıları ve normal sağlam çocuk kontrolleri sırasında bu kötü haberi alabilir. 

Biz hekimlerin bu noktada biraz daha anlayışlı olması gereklidir. Bebeğin kalbinde bir sorun olduğunu öğrendiği andan itibaren o ebeveyn kaygılarının esiri olmuş ve algıları neredeyse tümüyle körelmiş olarak karşımızdadır. Bu öyle kolayca yönetilebilecek bir kaygı değildir.

Aileler öğrendiklerini internetten araştırırken nelere dikkat etmeli?
Çocuğun geleceği ile ilgili kaygı bir süre sonra süreklilik kazanır. Sağlık sorunu tamamen çözülünceye kadar ebeveynler büyük bir boşluk içerisindedir ve gelecek ile ilgili hiçbir plan yapamazlar. İnkar mekanizmasının da etkisiyle bilgi arayışına başlarlar ve bu süreçte en büyük bilgi kaynağı olan internette “bilgi kirliliği”  tuzağına düşerler.

Ebeveynler doktorun kendilerine açıklama yaparken kullandığı kelimelerden akıllarında dikkat çekici olarak kalan bazılarını; üfürüm, delik, kaçak, kilo almak v.b. internet aramalarında esas olarak kullanırlar.

Tahmin edileceği üzere bu genel kavramlar dramatik-abartılı öyküler, bilimsel gerçeklikten uzak yorumlar ve kaygıyı daha da artıran resimlerle arama sonuçlarına yansır. Sonuçta ebeveynin kaygıları artarak pekişir. Kendini, eşini, çevresini ve hatta doktorları dahi bu noktada suçlayabilir.

Bu durumda hekim ne yapılmalı?
Böyle durumlarda ebeveynlerin kaygılarını azaltmak ve süreci daha etkin yönetmek için biz hekimlerin yapabileceği çok önemli şeyler olduğunu unutmayalım. Bizim için önemsiz ya da küçük sayılabilecek ayrıntılar hasta ve yakınlarının yaşamında büyük etkilere sahip olacaktır. İyi bir dinleyici olmak, yeterince zaman ayırmak, aşırıya kaçmayan benzetmeler ile yalın bir dil kullanmak gibi  yapılacak bazı şeyler olduğunu unutmamalıyız.

Hekimler hastaları yeterince dinliyor mu?
Ebeveyne çocuğunun kalbinin hasta olduğunu söyledikten sonra çok fazla detaya girmeden önce bir süre beklenmeli. Bu süreçte ebeveyn olayın şoku altında olacağından hekimin vereceği ek detay bilgileri kavramakta zorlanacaktır. Sorularını bekleyip, soracağı soruları küçümsemeden anlam sırasına sokarak tek tek yanıtlamalı. Bazı soruların yanıtlarının zaten sizin vermek istediğiniz detay bilgileri gerektireceğini göreceksiniz. Bu anda gereği kadar paylaşılan detay hedefine daha etkin ulaşacaktır.

Ailelere yeterince zaman ayrılıyor mu?
Ne yazık ki hemen her 6 dakikada bir hastanın muayene edildiği günümüz sağlık sisteminde hastalara bilgi vermek için yeterli süre ayırmak pek de mümkün görünmüyor. Hastanın şikayetlerini dinlemek, soyunup giyinme, muayene, kan basıncı ve nabız ölçümü, sağlık bilgilerinin hastane yönetim sistemine eksiksiz kaydı, reçete yazımı ve sağlık durumu hakkında hastaya bilgi vermek için gereken sürelerin her birine birer dakika ayırsanız – ki yetmez – en az sekiz dakika gerekir. Söz konusu çocuk olunca bu bahsedilenlerin birer dakikaya sığamayacağını her anne baba bilir. 

Oysa hastanın en büyük ihtiyacı sağlık durumu hakkında tatmin olacağı bilgi almaktır. Hele hasta olan çocuğu ise kaygıların giderilmesi için oldukça uzun zamana ihtiyaç var.  Bu konuda her hekim kendi çalışma koşulları dahilinde ebeveynlere ayırabileceği maksimum süreyi planlamalıdır. Sağlık otoritelerinin de bu konuyu dikkate alarak planlamaları bu yönde yapması en önemli unsur olacaktır.

Hekim hastasıyla nasıl konuşmalı?
Ebeveyn, ağzınızdan çıkacak her kelimede yeni bir tehlike arayışı içindedir. Ebeveynleri sakinleştirmek ve konuşulanları daha anlaşılır kılabilmek adına sakin ve tane tane konuşmak çok önemlidir.

Terimler yerine benzetmeler kullanılabilir mi?
Bazı durumlarda tıbbi bilgileri ebeveynlerin daha iyi anlayabilmesi için yaşamımızdaki güncel durumlarla benzetme yoluna gidebiliriz. Ancak unutmamalıyız ki, sizin için mükemmel sayılabilecek benzetmeler beraberinde başka tehlikeler taşıyabilir. Ekokardiyografide bir bebeğin kalbinde görülecek olan küçük bir “ekojenite artışını” “kalp kasında küçük bir yoğun bölge var ve bu da ekoda beyaz renkli olarak görülüyor” yerine bu beyaz görüntüyü “kalbinde kireçlenme var” diyerek aktarmak ebeveynde yoğun bir kaygıya sebep olacaktır.

Seçilen kelimelere dikkat edilmeli mi? 
Hasta ve hasta yakınlarıyla sağlık ile bilgi aktarımı yapılırken seçilecek kelimeler de önem taşımaktadır. Teknik terimler kesinlikle kullanılmamalı yerine ebeveynlerin anlayabileceği güncel terimlere yer verilmelidir. Kullandığımız kelimenin Türkçe olması onun doğru kelime olduğu anlamına gelmez.  

Örneğin, “bebeğinizin kalbinde üfürüm var” ifadesindeki “üfürüm” kelimesi hastalar tarafından tehdit içerikli bir terim olarak algılanmakta ve bir hastalık adı olarak yer bulmaktadır. Oysa “üfürüm” yerine “Bebeğinizin kalbinde bir ses var.” dediğimizde daha düşük bir kaygı düzeyi oluşturacağımızı unutmayalım. Bunun gibi “açıklık”, “yırtık” gibi kelimeler de ilk bilgi aktarımında kullanılmaması gerekenlerdendir. 

Bir anne “bebeğimin kalbindeki delik kilo almazsa kapanmazmış” bilgisinin kendisine bir hekim tarafından aktarıldığını söyledi. Bu bence hekim – ebeveyn iletişimindeki aksamalara çarpıcı bir örnek. Yüksek olasılıkla meslektaşım “Bebeğinizin kalbindeki delik kilo almasını engelleyebilir, bu sebeple kilo alıp almadığının takibi önemli. Eğer kilo almamaya başlarsa bu delik için müdahale etmemiz gerekebilir” bilgisini ebeveynle paylaşmış ancak ebeveyn kaygılarıyla farklı bir anlam çıkarmıştır.

Her durumu açıklamak zorunda da değiliz. Aniden ayağa kalkınca bayılma yakınması olan bir hastanın annesi daha önce gittiği doktorun kendisine “Çocuğun kulağının arkasındaki sıvı kalpten önce salınınca bayılıyor.” dediğini iddia ediyordu.  Hiçbir hekimin böyle bir ifade kullanmayacağı açıktır. Ancak anlatılmak istenilen mekanizma oldukça karmaşıktır ve kullanılan ifadeler de anlaşıldığı üzere yetersizdir. 

Sağlık okuryazarlığı konusunda önerileriniz nelerdir?
Öncelikle sadece sağlık okuru terimin kullanmayı tercih ederim. Sağlık konusunda yetkin olmayan kişilerin bu konuda yazmasının doğru olmayacağı düşüncesindeyim. Sağlık hizmetinin kusursuzlaşması yolundaki en büyük kazanım bilinçli sağlık okuru toplumla olacaktır. Sağlık okuyuculuğu konusunda sağlık kurumlarının düzenli küçük grup çalışmaları yapması önemlidir. Bu konuda hastalarımıza önerebileceğimiz basılı ya da internet kaynakları çok önemlidir. Doğru ve yeterli içeriğe sahip kaynakların doktorlar tarafından üretilmesi ve güncellenmesi öncelik taşımaktadır.

Prof. Dr. Serdar Kula kimdir?
Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1991 yılında mezun olduktan sonra, bir yıllık bir mecburi hizmetin ardından Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanlık eğitimini 1997 yılında tamamladı. Aynı ünitede çocuk kardiyoloji yan dal eğitimini 2002 yılında bitirmiştir. 2006 yılında doçent ve 2012 yılında profesör unvanlarını alan Dr. Serdar Kula, halen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı’nda çalışmaktadır. Girişimsel kardiyoloji ve pulmoner hipertansiyon ilgi alanlarıdır. 

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinin yanı sıra 2007 yılından bu yana yüksek lisans dersleri verdiği Gazi Üniversitesi Bilişim Enstitüsün Sağlık Bilişimi Anabilim Dalı’nda 2010 – 2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütüyor. Dr. Serdar Kula, 2007 yılından bu yana uzaktan eğitim  teknolojilerinin tıp eğitiminde kullanılmasına yönelik birçok projeyi başlatmış ve bu konuda uluslararası yayınlar yapmıştır.
Continue Reading

MEDYADA DOĞRU ŞEKİLDE KENDİNİZİ İFADE ETMEK İÇİN SEÇİMLERİNİZE DİKKAT EDİN!

Sağlığımızla ilgili her gün yeni bir haber ile karşılaşıyoruz. “Bu haberlerin ne kadarı doğru?” sorusu akla gelirken, bunların arasında kaybolabiliyoruz da. Çünkü sağlıklı yaşam için farklı seçenekler sunulduğu gibi hastalıklarla ilgili de çok fazla seçenekle karşılaşıyoruz. 


Medya ile ilişkilerinizi düzenlemek ve doğru iletişim kurmak ister misiniz?
Bunu çok kolay bir şekilde elektrik devre sistemi ile anlatabilirim. Bilim insanı ve sağlık çalışanı bilgi kaynağı olarak elektrik devresinin pil görevini görür. Çünkü, yakıta ihtiyaç vardır ve yakıt için bilgi gerekir. Gelen bilgi anahtar görevi gören gazetecinin sayesinde habere dönüşür ve lamba yanar. Lambanın ışığı ile etraf aydınlanır. Aslında medya tam olarak bunu yapar, bilgi ile dünyayı aydınlatır. 


Medya İlişkileri Nasıl Olmalı?
Bilim insanları ve doktorlar basın mensupları ile iletişim kurarken zorluk yaşarlar. Bilimsel araştırmalar, bilimsel düşünce ve sağlıkla ilgili çalışmalarının medyada nasıl yer alması gerektiği konusunda kararsızdırlar. Ülkemizde birçok insan yeni araştırmalar, yeni olgular ve mevcut bilgiden medya sayesinde bilgi sahibi olurlar. Hatta sağlık çalışanları ve bilim insanları da medyadan yenilikleri takip eder. 


Gazetecilerle Barış İmzalayın
Birçok bilim insanı ve hekim, gazeteci ile konuşmaktan korkar ve isteksizdir. Çünkü, bilim camiasında yıllarca emek vererek kazandığı itibarını, medyada çıkacak kötü bir haber ile yok edilmesinden korkar. O nedenle fazla ihtiyatlı davranırlar. Oysa medya iletişiminin incelikleri öğrenilse, işler bu kadar da zor olmayacaktır. Burada önemli noktalardan biri de seçim yapmaktır. 


Hayatımız tercihlerden oluşur aslında. Biz seçenekler arasında kaybolurken, mantıklı seçim yapıp yapmadığınızın kuşkusu içinde dolaşır dururuz. Çok fazla seçeneğin olması aslında doğru seçeneği bulmamızı zorlaştırır ve bu durumda da geri adım atabilir ya da çok daha kolay yönlendirmeye açık olabiliriz. 


“Seçme Sanatı”nı Öğrenelim
Seçme Sanatı kitabının yazarı Sheena Iyengar , Stanford Üniversitesi’nde doktora öğrencisiyken bir süpermarkete gider, mağaza müdürünü ziyaret eder ve kendisine şu soruyu sorar: “İnsanlara bu kadar çok seçenek sunmak gerçekten işe yarıyor mu?” 


Sonrasında da bir araştırma için mağaza müdürü ile konuşur.  Sheena Iyengar  seçimlerimizle ilgili yaptığı çalışmalar hakkında şunları söylüyor:  “Mağazada küçük bir deney yapmaya karar verdik, bunun için reçelleri seçtik. 


348 çeşit reçelleri vardı. Tadım için, mağazanın girişine yakın küçük bir stand kurduk. Buraya 6 veya 24 farklı aromada reçeller koyduk ve iki şeyi gözlemledik. 


Birincisi, hangi durumda insanlar daha çok duruyor ve reçel tadıyorlar? 


24 aroma varken daha fazla insan durdu, gelenlerin yaklaşık yüzde 60’ı, 6 aroma varken ise gelenlerin yaklaşık yüzde 40’ı. 


Gözlemlediğimiz diğer şey şuydu, hangi durumlarda daha çok insan reçel satın alıyor? 


O zaman tam ters etkiyi görüyoruz. 24 aroma varken duranlardan yalnızca yüzde 3’ü reçel satın aldı. 6 aroma varken duranlardan yüzde 30’u bir kavanoz reçel aldı. Hesaplamayı yaparsanız 24 değil 6 aroma sunulduğunda 6 kat daha fazla sayıda insan reçel satın alıyor.
Reçel almamayı seçmek muhtemelen iyi bir seçim ama öyle görünüyor ki bu çok fazla seçenek problemi önemli sonuçları olan kararlarımızı da etkiliyor. Seçim yapmamayı seçiyoruz, bu bizim zararımıza olsa bile.”


Medyada Çok Seçenek Olması Ürkütüyor mu?
Bilim insanları ve sağlık çalışanlarının medya ile ilişkilerinde çok seçenek olması kafalarını karıştırıp, haber olmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Utangaç olmak, çekinmek ya da korkmak yerine doğru şekilde medyada yer almayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü, çalışmalarınız ve birikiminiz sadece iş arkadaşlarınız ya da yakın çevrenizle paylaşılmayacak kadar önemli. 


Her röportaj, basın bülten ya da fotoğraf tüm dünyaya ilettiğiniz bir mesaj olur. Bu mesaj çoğaldıkça, insanlar tarafından bilimsel anlayışı destekleyen bir ilkeler temelini oluşturacaktır. Bu durumda da insanların bilinç düzeyi artacaktır. 


Seçeneklere Dönersek
Sheena Iyengar’ın çalışmasında dünyada artan seçeneklerin fazlalığı aslında üç olumsuz sonucu ortaya çıkardığını söylüyor. Üç olumsuz sonuç şunlar:
İnsanlar seçim yapmayı erteliyorlar, kendi çıkarlarına ters düşse bile oyalanıyorlar. 
Daha kötü tercihler yapıyorlar, daha kötü mali seçimler, tıbbi seçimler. 
Objektif olarak daha iyi seçimler yaptıklarında bile kendilerini daha az tatmin eden seçimler yapıyorlar. 


Peki Çözüm Ne?
Olumsuz sonuçları tespit eden Sheena Iyengar, çözüm olarak dört madde sunuyor. 
Azaltın, gereksiz seçenekleri atın. 
Somutlaştırma, gerçek gibi hissettirin 
Kategorilere ayırın, kategorilerle baş etmek seçeneklerden daha kolay
Zorluğa hazırlamak. düşündüğümüzden çok daha fazla bilgiyle , sadece biraz ağırdan alarak ilerlemektir. 


Seçimlerimiz medyada nasıl uygulayacağız?
Medyada konuşmak için zamanı ayarlamak, doğru gazeteci ile hedef kitlemize uygun mecrada açıklama yapmamızı sağlamak için kendimize bir kılavuz belirlememiz gerekiyor. Bunun için de Sağlık Medya Lab adı altında yeni bir eğitim şekli geliştirdim. Medya aslında bir bilimdir ve laboratuvarda çalışır gibi pratik yaparak öğrenilir. 


Medya bilimi nasıl gelişir? 
“İlk önce kendine ne olacağını sor; Sonra ne yapmak gerekiyorsa yap.”  der Epiktetos, insanlara, sağlık, yatırım ve diğer kritik alanlarda on veya daha fazla seçim sunarsak, onların seçimleri zayıflıyor. Doğru seçimler yapabilmek ve medyada istediğimiz mesajı hedef kitlemize ulaştırmak için bu eğitimin faydasını görenlerden aldığım geri bildirimler ise, yeni modüller oluşturmam yönünde. Eğlenirken öğrenmek için sağlık haberciliğinde yeni bir bakış açısı geliştiriyoruz. Sizi de bekleriz. 




Continue Reading

SAĞLIK İLETİŞİMİNİN GELECEĞİ NE OLACAK?

Sağlığın geleceği ve yeni projelerin konuşulduğu 2. Annual Turkey Hospital Expansion Summit’te sağlık iletişiminin, doğru kullanıldığında sağlık ekonomisi ve sağlığın geliştirilmesinin yönünü nasıl değiştireceği üzerine önemli noktalara değinildi. 

2.Turkey Hospital Expansion Summit birbirinden farklı panellerle sağlık yatırımcılarını ve konunun ilgililerini bir araya getirdi. Sağlık yatırımlarında göz önüne alınacak durumlar arasında sağlık iletişiminin doğru yönetilmesi de ele alındı. Moderatörlüğünü Sağlık ve İnsan Dergisi Yayın Editörü Esra Öz’ün yaptığı, Dijital Sağlık oturumunda Galatasaray Üniversitesi iletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Elgiz Yılmaz, Memorial Kurumsal İletişim Müdürü Esra Aydemir ve Medicana Hastanesi Teknoloji Yöneticisi Murat Eren konuştu.

Sağlık ve İnsan Dergisi Yayın Editörü Esra Öz, sağlık iletişimin kritik bir nokta olduğuna dikkat çekerek, sağlık ekonomisi ve sağlığın geliştirilmesi açısından çok önemli olduğunu dile getirdi. Sağlık iletişiminin iyi yönetilmesi hem hastanenin iyi tanıtılması hem de sağlık çalışanları, hasta ve hasta yakınları açısından da iyi yönetilmesi gerektiğine değindi.  Öz, yurt dışındaki hastanelerden örnekler vererek sağlığın dijitalleşmesindeki önemli noktalara değindi. 

Sağlık Aktörleri Arasındaki İletişiminde Görülen Modelleri
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Elgiz Yılmaz, şehir hastaneleri gibi kapsamlı modellerde sağlık aktörleri arasındaki iletişiminde görülen modelleri ele alarak, bu sürecin dijital dönüşümden nasıl etkilendiğini anlattı. Bu aktörler arasındaki iletişimde çift yönlülük olmazsa, hastanın sağlık okuryazarlığı düzeyini artıracak geri bildirimler verilmezse, kişiselleştirilmiş sağlık teknolojilerinin hayal edilen kullanım oranını yakalayamayacağını belirten Yılmaz, “Örneğin doktorun verdiği elektronik reçeteler ile eczaneye başvuran hastalara, ‘Satın aldıkları ilaçların doktorun reçete ettikleri mi yoksa eczacının tercihiyle verilen muadilleri mi?’ olduğunun ayrımını yapamazsa tedavi sürecini etkileyen ek faktörler devreye girebilir. Bu tür reçeteleme üzerinden bazı dijital temelli iş ve iletişim modelleri kurgulayan sektör aktörleri hayal kırıklığı yaşayabilir. Bu nedenle çeşitli platformlarda eczacıları, hekimleri, hastaları, hasta yakınlarını, hasta derneklerini, ilaç şirketi profesyonellerini, sosyologları, akademisyenler ve sağlık habercileri bir araya getirerek bireylerin sağlık ve teknoloji okuryazarlık düzeylerini artıracak stratejiler geliştirilmesi gereklidir” diye konuştu.


Dijital Medya, Geleneksel Medyanın Yerini mi Alıyor?
Memorial Kurumsal İletişim Müdürü Esra Aydemir,  konuşmasında şunları söyledi: “Dijital medya, geleneksel medyanın yerini mi alıyor? Dijital medya, kağıttan medyanın yerine mi geçecek? Biz iletişimciler günümüzde artık bu sorulara yanıt arıyoruz. İnternetin 18 yıl önce bir iletişim aracı olarak hayatımıza girmesi, dünya ile birlikte Türkiye’de de gazetelerin internet siteleri üzerinden yayın yapması ve gazeteciliğin dijitalleşmesi, sosyal paylaşım sitelerinin hızla artması ve kullanıcılar tarafından en önemli haber alma aracı haline gelmesi, bu soruların yanıtını aslında veriyor. Çok değil, bundan birkaç yıl önce ajanslar veya eğitmenler sunumlarında Facebook’tan bahsederken şu ifadeyi kullanıyordu. “Eğer Facebook bir ülke olsaydı dünyanın nüfus bakımından üçüncü büyük ülkesi olurdu.” Artık sosyal ağları, sosyal medyayı anlatırken bu tür ifadeleri kullanmaya ihtiyaç duymuyoruz. Sabah kalktığımızda akıllı telefonlarımızla ilk baktığımız şey, Facebook’ta ya da Instagram’da paylaştığımız fotoğrafın kaç beğeni aldığı oluyor. Sağlık iletişimi de bu noktaya geldi. Yazılı basının artık eski heyecanından uzak olduğu, gazete yazı işleri editörleri kadar internet portallarının editörlerinin de önem kazandığı günümüz iletişim dünyasında, hastaneler de bu kurala yavaş yavaş ayak uyduruyor. Artık ürettiğimiz içerikler ile gündemi yakından takip ederek, halkın anlaşabileceği ve ilgi gösterebileceği özel içerikler üretmek zorundayız. Bunları en hızlı ve en efektif şekilde takipçilerimize sunmalıyız. Sağlık ile ilgili bilgi sahibi olmak isteyen, herhangi bir sağlık sorununda doğru tedaviye yönlendirilmeye ihtiyaç duyan herkesin bunlardan en etkin şekilde yararlanmasını sağlamalıyız. Toplamda 76 bin sosyal medya profesyoneli ile yapılan bir araştırmaya göre şirket kazancının yüzde 10’unu pazarlama stratejileri, pazarlama bütçesinin yüzde 25’ini dijital ve dijital pazarlama bütçesinin yüzde 30’unu da sosyal medya oluşturuyor. Yani stratejilerin günümüzde bu şekilde belirlenmesi açık bir gerçektir. Yine Google’ın gözünden sağlık sektörü verilerine göre; sağlık ile ilgili araştırmalarına yüzde 76 oranında kullanıcı internet ile başlıyor. Kullanıcıların sağlık ile ilgili internet aramalarının yüzde 49’u hastalık isimleri ve yüzde 35’ini de belirtiler oluşturuyor. Bu veriler ve bilgiler de bize ne tür içerikler paylaşmamız gerektiği, kullanıcılarımıza nasıl ulaşabileceğimiz yönünde bir plan oluşturma fırsatı veriyor. Memorial hayatın merkezinde bir marka. Umudun, sevincin, yeniden yaşama dönmenin ve tabi ki sağlığın merkezinde. Marka sloganımız “Çünkü sağlığınız değerli”. Sosyal medyada bu sloganı destekleyen sağlıklı yaşam bilgileri sunuyoruz. Kimi zaman duygulara dokunuyoruz, kimi zaman da eğlenceli içeriklerle kullanıcılarla bağımızı güçlendiriyoruz.”

Sağlığın Teknolojiyle Gelişimini Hayal Edin
Medicana Hastanesi Teknoloji Yöneticisi Murat Eren, ise konu ile ilgili şöyle konuştu: “Temel ihtiyaçlar hiyeraşi piramitinde artık yeni bir katman var. İnternet kullanım ihtiyacı. Yeni kuşaklar artık internetle doğuyor, hayatın her alanında internete bağımlılık ihtiyacı yemek içmek gibi olmazsa olmaz. Bu ihtiyacın doğuşu yeni hastalıkların ortaya çıkmasına yol açıyor. Mesela, “İnternet Bağımlılığı” polikliniği. Bu dijital dönüşüme şirketlerde duyarsız kalmayarak CDO-dijital dönüşümden sorumlu başkan yardımcısı pozisyonu konumlanıyor. Sosyal medya ilişkileri, dijital pazarlama, müşteri deneyimi ve yönetimi yanında oluşan büyük bilgi bankasının yönetimi de bu pozisyonun kontrolü altında çünkü her aygıt internete bağlı artık. Bu değişim sağlığımızı uzun ve sağlıklı yaşam süreleri olarak etkiliyor. Hastalıklardan teknoloji sayesinde korunarak oluşan gen haritamızla yaşam tarzımı değiştiriyoruz. Sabah kalktığımızda sihirli aynamıza soruyoruz “Bugün nasılım?”, “Telefonumuza soruyoruz bu besini yemeli miyim?” , “Bu ilacı almalı mıyım?” gibi. Tedavilerde artık dijital platformda, doktorunuz sizi önce simülasyonda ameliyat ediyor, sonra gerçek ameliyatı gerçekleştiriyor. 3 boyutlu yazıcılarla yapılan, yapay organlar hayatımızın içinde varlar. Kısacası bireysel veya toplumsal sağlığımızda teknolojik gelişmeler sürekli bir parçamız olacaktır.”
Continue Reading

HABLEMİTOĞLU ANKARA ENSTİTÜSÜ’NDE SAĞLIK İLETİŞİMİ EĞİTİMLERİ DE VERİLECEK

Ankara’da yeni bir oluşum olarak kurulan Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü açıldı. Enstitü’de farklı alanlarda hizmetler ve danışmanlıklar verilecek, bunların arasında sağlık iletişimi de yer alıyor. 
 
Enstitünün kurucu direktörü Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, ‘’sormak, anlamak, bilmek için yaşam boyu öğrenerek ben de varım diyebilirsiniz” mottosu ile yola çıktıklarını ve yardım ya da rehberlik talebi ile kendilerine başvuran herkese destek olmayı amaçladıklarını söyledi.  Hedeflerinin; insanların sağlığı ve mutluluğu olduğunu ifade eden Hablemitoğlu, farklı kaynak niteliğinde kitap ve dergi gibi yayınlarının da olacağını belirtti.
 
Enstitü, bireylerin duygusal ve düşünsel olarak kendilerini tanımasını, anlamasını ve doğru değerlendirerek yeniden yapılandırabilmesini; yaşamlarındaki sorunlar, kaygılar, sıkıntılar, karmaşalar, korkular ve endişeler karşısında varlıklarını başarı ile sürdürmelerini profesyonel bir bakışla desteklemek ve çözüm üretmek için kuruldu.
 
Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü’nün kuruluş felsefesi nedir ve enstitüde hangi alanlarda çalışmalar yapılacak?
Yaptığımız iş insana dokunmak. Akademide yıllardır yaptığım işi piyasa koşullarında yapacağım. Uzman bir aile danışmanıyım, eğitmenim. Yıllardır çeşitli kurum ve kuruluşlara eğitimler planlayarak çalışıyorum. Bütün bunları şimdi kendi adıma yapacağım. Ancak ve tüm bunların yanısıra Necip Hablemitoğlu adını yaşatmak için de çalışacağım. Çeşitli hedeflerim var. Örneğin, bundan sonra her 18 Aralık’ta Dr. Necip Hablemitoğlu adına her yıl bir kaç alanda seçici bir kurul çalışması yaparak ödül vereceğiz. Bunu çok önemsiyoruz. Akademide 29 yıl görev yaptım, bu yeterli bir zamandır benim gibi özgürlüğüne düşkün biri için. Son 6 yılda üniversitemde yoktan var ettiğim ve hem fiziksel mekan hem de akademik olarak yapılanmasını geliştirdiğim çok değerli bir Sağlık Bilimleri Fakültesi bıraktım geride, dolayısı ile çok müsterih ve mutlu ayrıldım. Ayrıca gördüm ki, ben kendi başıma esaslı bir akademiyim, öyleyse neden bunu daha geniş bir yelpazede hizmet etmek için geliştirmeyeyim dedim. Üniversitede son 12 yılda Dekanlık dahil hemen bütün yönetim kademelerinde çalıştım.

Başta aile danışmanlığı olmak üzere özellikle evli ve evlenmeye hazırlanan çiftlere, çocuk sahibi ailelere ve ilişkilerini güçlendirmek isteyen bireylere yönelik danışmanlık ve destek hizmetleri sunmayı amaçlıyoruz. Hablemitoğlu Enstitüsü olarak yardım ve rehberlik talebi ile bize başvuran herkese destek olmak hedefimiz. Yaşam boyu öğrenerek ben de varım diyebilmek için, dileyen herkesi bizimle işbirliği yapmaya davet ediyoruz. Kurumsal, bireysel ve grup çalışmaları kapsamında ‘’tematik seminerler ve eğitimler’’ planlıyoruz. Hedef grubumuz eğitimlerimizde kendisine, ruhuna yatırım yapmak, daha fazla mutlu olmak için kendini ve yaşamı anlamaya çalışan ve bunun için destek arayan tüm bireyler. Gençlere kapımız hep açık, her zaman bizimle olabilirler. Ayrıca Hablemitoğlu Enstitüsü kitap ve  dergi gibi çeşitli yayın faaliyetleri de yürütecek. 
 
 
Enstitünün bir logosu var, “He” olarak belirlenmiş. Nasıl belirlendi?
Aslında fikir şu; Hablemitoğlu Enstitüsü, yani biz kısaca, “He”. Enstitü dememizdeki amaç ise, eğitim ve akademik bir perspektiften üretmek.

Hablemitoğlu Enstitüsü’nün hizmet vereceği alanlar ve konular değerlendirildiğinde; enstitünün sizin akademik uzmanlığınız kapsamında olan konular üzerine mi temellendiriliyor?
Enstitünün, ağırlıklı olarak benim akademik kariyerime odaklı bir çalışma ve hizmet yapısı var. Yanı sıra sağlık iletişimi, etkili iletişim ve konuşma teknikleri gibi konularda alanında uzman ve tanınmış muazzam isimlerin desteği ile çalışmalar planladık. Sırayla duyurularımız olacak. Özellikle ‘’sağlık sektöründe sürdürülebilir ekip başarısı, dönüşümcü liderlik, sağlık iletişiminde sosyal kapitali anlamak ve kullanmak’’ gibi kurumsal tematik eğitimlere dayalı konuları da çalışmalarımız arasına aldık. Bu konularda özellikle iddialıyız.
 
 
‘’Sağlık İletişimi’’ nedir?
Kısaca söylersek, sağlık iletişimi bir iletişim stratejisidir. Amacı çeşitli sağlık sorunları ile ilgili bireyleri, kurumları ve toplumu bilgilendirmek ve farkındalık yaratmaktır. Sağlık iletişimi kapsamında hastalıkları önleme, sağlığın geliştirilmesi, sağlık politikası ve yaşam kalitesinin arttırılmasına ilişkin tüm eğitici, bilgilendirici etkinlikler yer almaktadır. Bireylerin ve toplum sağlığının geliştirilmesi, sağlıkla ilgili davranış değişikliği için iletişim uygulama ve faaliyetlerinin tümüdür.

Hangi konuları sağlık iletişimi başlığı altında değerlendirebiliriz?
Esasında sağlık iletişimi adı altında o kadar çok etkinlik sayılabilir ki… Bunların başında klasik iletişim de gelmektedir, örneğin sağlıkla ilgili tüm mesajların ve anlamlarının belirli formlardaki sembolik etkilerinden yararlanılan hepimizin bildiği ‘’kamu spotları’’ bu kapsamdadır.  Yanı sıra sağlıkla ilgili inanç modellerinin, davranışların ve bunların sonuçlarının birbiri üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalışan teori, araştırma ve uygulamaları anlaşılır tekniklerle tanıtma ve açıklamaya dayanır. Sağlığın geliştirilmesi, korunması ve sürdürülmesi sağlık iletişiminin temel konularıdır. 
 
 
Toplum ve sağlık çalışanları açısından sağlık iletişiminin önemi nedir?
Sağlık iletişimi dendiğinde son yıllara kadar genellikle doktor, hemşire ve diğer sağlık çalışanları ile hastalar, hasta yakınları arasındaki iletişim anlaşılmaktaydı. Daha sonra buna hasta haklarının korunması bağlamında kurulan etkileşim de dahil edildi. Oysa bugün sağlık iletişiminin sağlık hizmetinin önemli bir parçası olarak ayrı bir uygulama ve uzmanlık alanı olduğunu konuşuyoruz. Çünkü sağlık sadece hastalık ya da  engelli olmamakla tanımlanabilecek bir değer değil, sağlık; fiziksel, psikolojik ve sosyal tam bir ‘’iyilik hali”dir. Dolayısıyla bugün sağlık iletişimi dediğimizde “hastalıkların önlenmesi” amacı yerini  “sağlığın desteklenmesi ve yaşam kalitesi’’nin yükseltilmesi hedefine bırakmıştır.  Bu değişim iletişimin kaçınılmaz biçimde önem kazanmasına neden olmuştur.  Sağlığın desteklenmesi ya da geliştirilmesi sürecinde sağlığın öznesi artık tek başına hekimler ya da diğer sağlık çalışanları değildir.  Toplum ve bireyler sağlığın asıl kaynağıdır.  Tıp bilimi ve eğitimi insanların davranışlarını, sağlıkla ilgili seçimlerini ve sağlık politikalarını dikkate almak zorundadır. Bu yapısal dönüşüm içinde sağlık daha fazla toplumun denetiminde olmalıdır. Bu durum artık her düzeydeki sağlık çalışanlarının toplumla, kurumlarla ve bireylerle iletişiminin her zamankinden daha farklı olmasını gerektirmektedir.
 
Toplum sağlığı açısından sağlık iletişiminin önemi nedir?
Toplumda sağlıklı yaşam biçiminin yaygınlaşması için bireylerin bunu benimsemelerine ve yaşam biçimine dönüştürmeleri, bir dizi davranış̧ değişikliğine dayanmaktadır. Davranış değişikliği yaratmak zaman alan bir süreçtir. Reçete yazmak ya da çeşitli tedavi yöntemlerini uygulamakla gerçekleşmez. Örneğin; çevre sağlığı, işçi sağlığı gibi konularda yasal düzenlemeler çok işlevsel olmakla birlikte tek başına yeterli değildir, bunun önemi, yararlı sonuçları topluma ve bireylere anlatılarak ikna edilmelidir. Sağlıklı davranışların yaygınlaşabilmesi toplumun ve bireylerin benimsemesi ile mümkündür. Bu noktada sağlıkla ilgili tüm mesajların topluma kolay algılanabilir ve anlaşılır biçimde, bilgi gereksinimlerini karşılamayı sağlayan bir dille en uygun içerik ve yöntemlerle iletilmesi önemlidir.

Toplumun sağlıkla ilgili konularda duyarlılığını artırmayı ve en temel sağlık bilgilerinin yaygınlaştırılması doğru bir sağlık iletişim stratejisi kullanılarak gerçekleştirilebilir. Örneğin AIDS konusunda toplumun duyarlılığını artırmak için temel bulaşma ve korunma yollarına ilişkin bilgilenme iletişimin temel amacıdır. Ya da sigara bırakma ile ilgili düzenlenecek kampanyalar sigara kullanmanın karşısında bir toplumsal duyarlılık oluşturmayı amaçlayarak sonuca ulaşmalıdır. Burada özellikle söylememiz gereken önemli bir nokta var, genel olarak sigaradan toplumu koruma ile ilgili iletişim kampanyaları bireylerde bir korku dalgası yaratarak sigara kullanmaya ilişkin duyarlık yaratmayı hedeflemektedir. Bu noktada vurgulanması gereken önemli bir konu var, sigara reklamları yasaklandığı için sağlık iletişimi faaliyetleri daha rekabet edebilir bir zeminde sürdürülmektedir.  Ancak özellikle bebeklerin anne sütü ile beslenmesine ilişkin alışkanlık yaratmaya yönelik sağlık iletişimi kapsamında pek çok kampanya yürütülmektedir. Bu kampanyalar hazır bebek mamaları ve ek besinlere yönelik pazarlama faaliyetlerinden daha etkin olmak zorundadır. Çünkü farkındalık ve duyarlılık yaratmak uzun soluklu bir çalışma gerektirir. Bu kimi zaman maliyetleri artırsa da ilerleyen zamanda daha kalıcı sonuçlara ulaşmayı sağlar. Topluma yönelik sağlık iletişimi çalışmaları, bilgilendirmeye ve davranış̧ değişikliğine yöneliktir. Burada sivil toplum örgütlerinin desteği de çok önemlidir. 


Hastaneler, sağlık iletişimini nasıl değerlendirmelidir?
Hastaneler sağlık iletişiminden çeşitli boyutlarıyla yararlanabilirler. Halkla ilişkiler ve hasta hakları birimleri aracılığı ile hastaları yüz yüze bilgilendirme ve tanıtım faaliyetlerinin yanı sıra, web ve akıllı telefon uygulamaları, sosyal medya olanaklarından yararlanabilirler. İletişim yaşamın akışı içinde hepimizin ihtiyacı, sağlık çalışanları ve hastalar ile hasta yakınları arasında köprü kurarak karşılıklı anlaşılabilirliği arttıracağından, Malpraktis’ten tutun da çeşitli maliyetleri azaltması açısından etkili ve gerekli. Sağlık çalışanlarının lisans eğitimleri içinde özellikle sağlık iletişimi en azından bir ders olarak yer almalıdır.  Hastanelerde zaman zaman sağlık iletişimi eğitim programları düzenlenerek konu gündemde tutulmalıdır. 
 
Medyadaki sağlık haberleri nasıl olmalıdır? Medyanın sağlık iletişimindeki rolü nedir?
Medyanın bütün çeşitleri içinde sağlık iletişimi sorumluluk içermelidir. İletilecek bilgi, çeşitli sağlık uygulama ve tedavi önerilerinin hastaların haklarını ihlal edebilme olasılığı yüksektir. Son yıllarda televizyonlarda giderek popülaritesi artan doktor ve sağlık programları bu kapsamda pek çok kötü örnekle insanları etkilemekte ne yazık ki… Özellikle görsel medyada sağlık iletişiminin etkin ancak doğru olmayan bir biçimde kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Özellikle ev kadınlarını hedefleyen programlarda iletilecek bilginin bütün aile bireylerini etkileyeceği hiç bir zaman unutulmamalı. Sorumluluk altı kalın kalın çizilmesi gereken duyarlıkların başında geliyor.

Sağlık alanındaki gelişmeleri değerlendirdiğinizde, sağlığın geleceği açısından sağlık iletişiminin önemi nedir?
Son yıllarda sağlık iletişiminin teknolojinin de gelişmesi ile birlikte konvansiyonel iletişimin dışına çıkması söz konusu. Özellikle dijital sağlık ve sosyal medya uygulamaları, çeşitli sektörlerde ve çeşitli hedeflere yönelik olarak sağlık iletişiminin boyutlarını genişleterek bambaşka bir yapı ortaya koymuştur. Bu durum biraz daha geliştikçe ve benimsendikçe sağlık iletişimi açısından bir fırsat ve sağlığın geliştirilmesi için hızlı bir değişim olarak kabul görecektir. 
‘’Sağlık İletişimi’’ konusuyla ilgili son olarak eklemek istedikleriniz neler?
Sağlık iletişimi ülkemizde önemi yeni fark edilmeye başlanan bir alan, doktor, hasta, medya çalışanları, sağlık alanında eğitimci olan herkesi kapsıyor.  Teknolojinin de desteği ile vazgeçilmez olma yönünde bir ivme kazandı. Sağlık okur-yazarlığını da içine alacak bir biçimde özellikle iletişim fakültelerinde ana bilim dalı olmayı, disiplinler arası araştırmalarla desteklenmeyi hak ediyor.   


Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü’nü hablemitoglu.net web sitesinden, @hablemitoglu_ae Twitter hesabından ve facebook.com/HaEnet sayfası üzerinden izleyebilirsiniz.
 
Continue Reading