ÇOCUK PSİKOLOJİSİNDEKİ BÜYÜK TEHLİKE NE?

Son yıllarda ülkemizde çocuk psikolojisi konusunda “uzman” patlaması yaşanıyor. İlgi çektiğini fark eden bazı kişiler, kendilerini bu alanda uzman ilan edebiliyor. Peki çocuk psikolojisindeki yanlış bilgilerden ve sözde uzmanlardan korunmak için aileler nasıl bir yol izlemeli?

Yanlış bilgiye maruz kalındığı ve aksinin ispat edildiği durumları düşünelim. Yanlış bilginin düzeltilmesinde bireysel özelliklerin ve mesaj özelliklerinin etkisiyle ilgili Psychological Science’ta bir meta-analiz çalışması yayınlandı. Bunun için sahte sosyal ve politik haberleri kullanan 20 çalışma ve yayınlandıkları 1994-2015 döneminde bu çalışmaların aktarıldığı 8 yayın incelendi.


Yanlış bilgiyi destekleyici yönde görüş geliştirerek kendi açıklamasını üreten insanların daha sonra bu ilk inançlarını sorgulayıp değiştirmelerinin zorlaştığı görüldü. Bu durumda, bilginin yanlış olduğuna ilişkin düzeltme mesajının da daha az etkili olduğu ortaya çıktı. İnsanların kendilerine sunulanla yetinmeyip nedensel alternatifler üretme ihtimali arttığında düzeltme mesajının daha etkili olduğu bulundu.


Mesajın içeriği yanlış bilgiyi haklı çıkaran zihinsel modelleri değiştirmeyi sağlayacak biçimdeyse, daha başarılı olduğu saptandı. İçeriğin yüzeysel kaldığı; yani sadece bilginin yanlış olduğunun bildirildiği durumlarda, düzeltme bilgisinin ayrıntılı sunulduğu duruma kıyasla etkisinin zayıfladığı görüldü. Ancak ilginç şekilde, daha ayrıntılı düzeltme bilgisi sunulmasının yanlış bilginin kalıcılığını azaltmayabileceği de ortaya çıktı.


Sağlıklı şüphecilik geliştirme imkânı sağlanmalı
Araştırmacılar, medyanın ve karar vericilerin yanlış çıkarıma meyil vermeyecek şekilde bilgiyi raporlamasını, dikkatli inceleme ve sağlıklı şüphecilik geliştirme imkânı sağlanmasını, düzeltme mesajının yeni ayrıntılı bilgiyle desteklenmesini öneriyorlar. Ne var ki yanlış bilgiyle ilk karşılaşıldığında nasıl algılandığını göz ardı etmemek gerek. Düzeltme mesajı kapsamlı olsa dahi, karşı tarafın ikna olacağını varsaymak hayal kırıklığı yaratabiliyor.


“Medyanın toplumu gerçek uzmanlarla buluşturması iki açıdan önemli”
Meta-analiz çalışmasını hatırlatarak zihinlerden yanlış bilginin izini silmenin hiç kolay olmadığını söyleyen Uzman Psikolog Handan Odaman Uşaklıgil, “Medyanın toplumu gerçek uzmanlarla buluşturması iki açıdan önem kazanıyor: Birincisi, bilimsel bilgiyi anlaşılır biçimde topluma sunmak ve özgün bilgi üreterek toplumu geliştirmek. İkincisi, sahte uzmanların söylemleriyle yayılan yanlış bilgiyi düzelterek zihinleri doğrusuna ikna etmek. Paydaşlar olarak ikincisinin çoğu zaman daha zor olduğunu cesaretle kabullenip bu konuda sorumluluk üstlenmeliyiz. Bireylerin kendi zihinsel süreçleri veya yaşantılarıyla ilişkilendirebileceği şekilde doğru bilginin elçiliğini yapmak ve bunda ısrarcı olmak gerçek ilerlemenin yolunu açacak.”


“Uzman: Belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse”
Uzman kelimesinin anlam karşılığını hatırlamanın konuya yaklaşımımızı destekleyeceğini söyleyen Uzman Psikolog Handan Odaman Uşaklıgil, “Türk Dil Kurumu uzmanı “belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse, mütehassıs, kompetan” olarak tanımlıyor. Demek ki; kişinin uzmanı olduğu konuda bilgi ve beceri sahibi olması, öğrendiklerinin süzgecinde görüş geliştirebilmesi ve tüm bu boyutlarda uzman olmayanlardan kendini ayıracak bir üstünlüğünün olması bekleniyor. Dikkat ederseniz “görüş”ü, “bilgi” ve “beceri”den sonra konumlandırdım. Nedenini öğrenme taksonomisiyle açıklayacağım” dedi.


“Bilgi, veriye ve kurama yakın olmakla derinleştirilir”
Zihinsel beceri geliştirme açısından öğrenmenin, birbiri üzerine inşa edilen 6 düzeyde ele alındığını belirten Uşaklıgil, “Bloom taksonomisi adıyla bilinen bu düzeyler, daha sonra eski öğrencisi Anderson tarafından sırasıyla bilgiyi hatırlama, anlama, uygulama, analiz etme, değerlendirme ve üretme olarak güncellendi. Bu güncel sıralamaya göre; bir görüşü eleştirebilmek ya da savunabilmek için değerlendirme düzeyinde zihinsel beceriye, süregelen yaklaşımı iyileştirebilmek veya yenisi tasarlayabilmek için sentez ya da üretim düzeyinde akıl yürütmeye ihtiyaç var. Dolayısıyla, kişi ilgili alanda üst düzeylerde bir zihinsel öğrenme sürecini tamamlamış olmalı. Sahte uzmanlar çokça görüş bildirebilirler. Ancak olgular ile çıkarımlar yalnızca analiz düzeyinde birbirinden ayrışabilir. Bilgi, veriye ve kurama yakın olmakla derinleştirilir. Beceri ise bilgiyi duruma uygun şekilde uygulamakla kazanılır. Veriye dayalı çıkarım yapabilmek ve büyük resmi yeni baştan inşa edebilmek alan bilgisini tanımlayabilmeyi, anladığını yeniden ifade edebilmeyi, bilgiyi hayata taşımayı ve onu çözümlemeyi şart koşar. Veriden ve kuramdan uzaklaştıkça, görüşler sezgisel varsayımlara yakınsar” şeklinde konuştu.


“Çocuk psikoloğu, bebeklikten ergenliğe uzanan bir yaş aralığına odaklanır”
Lisans eğitimi düzeyindeki temel birikimin üzerine eklenene yüksek lisans eğitimi, onu izleyen doktora ve doktora sonrası çalışmaların önemini vurgulayan Uşaklıgil, şunları söyledi: “Kuramsal bakış açısını derinleştirme, çeşitlendirme, eleştirel düşünceyi besleme, yeni yaklaşımları tasarlama ve test etme imkânı sağlar. Psikoloji biliminin çalışma alanı o kadar çeşitli ki, her biri farklı uzmanlık gerektiriyor. Buna rağmen, söz konusu alt dallar yeterince tanınmıyor. Psikoloji bilimini öğrenmeye heveslenen çoğu kişi için ruh hastalıklarının tedavisiyle sınırlı bir anlayış var. “Kişisel gelişim” çatısı altında da zihinler iyice bulandırılıyor. Klinik ve örgüt psikolojisi, uygulamalı psikoloji alanlarını temsil ediyor. Bunun dışında kültürel ve sosyal psikoloji, öğrenme psikolojisi, gelişim psikolojisi, bilişsel psikoloji ve psikobiyoloji gibi giderek biyoloji ayağına yaklaşan çalışma alanlarından söz ediyoruz. Konumuzla ilgili olarak, gelişim psikolojisi uzmanlarının çalışma alanı beşikten mezara diye tabir edebileceğimiz, insanın tüm yaşamı boyunca geçirdiği değişimi kapsıyor. Dolayısıyla bebeklik dönemi gibi, yaşlılık dönemi de bir gelişim psikoloğunun çalışma sahasında yer alabilir, farklı yaş gruplarını birbiriyle kıyaslayabilir. Çocuk psikoloğu ise bebeklikten ergenliğe uzanan bir yaş aralığına odaklanıyor. Örneğin bir klinik psikoloji uzmanı çocuk psikolojisi alanında çalışıyorsa, ilgili yaş döneminde yaşanan çok çeşitli ve birbiriyle ilişkili olabilecek sorunları ele alır, değerlendirme yapıp görüş bildirir ve çözüme yönelir.”


“Uzmanlık için adanmışlık şart”
Bir alanda uzmanlaşmanın, kişinin enerjisini o alana yöneltmesiyle birlikte, psikolojinin veya ilgili bilimin farklı alt dallarıyla ve diğer bilim dallarıyla seçtiği alanın etkileşimini yakından izlemesini gerektirdiğine dikkat çeken Uşaklıgil, bu yaklaşımın kişinin çalışmalarını zenginleştirmesini sağladığını kaydetti. Uşaklıgil, uzmanlık için adanmışlığın şart olduğunu vurguladı.


“Psikoloji alanında belirli kişiler, herkes ve her şey hakkında konuşuyorlar”
Psikoloji oldukça geniş bir bilim dalı olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog Elif Efsun Tatar, “Çocuk, ergen, yetişkin, yaşlı gibi yaş grupları dışında, birçok farklı yaklaşımı da içinde barındırır. Lisans eğitimi sırasında her yaş grubu konusunda eğitim alınsa da hepsinin tüm detaylarıyla incelenmesi ve hepsinde yetkin olunması mümkün değil. Yaklaşımlar konusunda da genel bir eğitim verilmekle birlikte, ancak bir ya da birkaç yaklaşıma dair detaylı eğitim verilebiliyor. Her alanda olduğu gibi psikoloji alanında da belirli kişiler herkes ve her şey hakkında konuşuyorlar maalesef. Bunun yerine, kim hangi alanda daha çok çalışıyorsa, bilgiliyse, deneyimliyse, o alandaki bilgilerini paylaşması hem mesleki gelişim açısından hem de bilgi alan kişilerin en doğru bilgiye ulaşmaları açısından daha sağlıklı olur.” şeklinde konuştu.


Peki bir psikoloğun bazı konularda yetkin olması nasıl mümkün oluyor?
Çoğunlukla lisansüstü eğitim sırasında, psikologun bir alana ilgi duyduğunu ve o alanda daha detaylı bilgi sahibi olmaya çalıştığını kaydeden Tatar, şunları söyledi: “Bu alanda daha da detaylı bilgi ise çoğunlukla çalışma hayatında kazanılır. Yasal olarak her psikolog her yaş grubuyla çalışabilir, ancak genellikle bazı yaş gruplarına yönelip o alanda daha yeterli olurlar. Bir psikoloğun her yaş grubunda her türlü sorunu çalışması pek mantıklı değil. Çocuklarla çalışmayan bir psikoloğun çocuklarla ilgili detaylı bilgi ya da eğitim vermesinde yasal sıkıntı olmasa da etik sıkıntı olduğu kanaatindeyim.”


Medyada bir psikoloğun çocuklar hakkında konuştuğunu gördüğünüzde yapmanız gereken şunlar:

  1. Öncelikle o kişinin lisans eğitiminin psikoloji alanında olduğundan emin olmak gerekir. Maalesef bir şekilde çocuklarla çalışan bazı kişiler kendilerini çocuk psikoloğu olarak tanıtabiliyor.
  2. Başka bölümden mezun olup psikolojide yüksek lisans yaparak kendilerinin psikolog olduğunu iddia edenler de oluyor. Yasal olarak, psikolog unvanı, lisans eğitimi psikoloji olanlara verilir, yani lisansüstü eğitim ile bu unvan kazanılmaz.
  3. Eğer bilgi veren kişi gerçekten psikologsa, yani lisans eğitimi psikoloji alanında ise, o kişinin çalışma alanları hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. “Nerede çalışıyor?”, “Hangi yaş grupları ve hangi sorunlar üzerinde çalışıyor?”, “Hangi konularda bilgi sahibi?” bunları bilmek iyi olur.
  4. Çalışma alanları hakkında eğitimi nedir? Yani çocuklarla çalışıyorsa, bu konuda hangi eğitimleri almış bilmek gerekir.
  5. Bir de çok fazla kendi geliştirdikleri yöntemlerden söz edenler var, bu kişilere karşı da dikkatli olmak gerekir. Sonuçta bir yöntemin doğruluğu araştırmalarla kanıtlanır ve yeterli kanıt olmayan yöntemler ve yaklaşımlar bilimsel sayılamaz.
  6. Bazen aileler, çocuk psikolojisi hakkında bilgi veren kişinin kendi çocuğundan bahsetmesini güven verici bulurlar. Fakat psikoloji de diğer bilim dalları gibi, bizim bireysel tecrübelerimize değil, bilimsel araştırmalar sonucunda elde edilen objektif verilere dayanır. Yani çocuklarla ilgili bilgi veren bir psikoloğun çocuğunun olup olmaması, o kişinin daha iyi psikolog olmasına etki eden bir faktör değil. Tıpkı tüm jinekologların doğum yapmış olmamaları gibi.
    Sonuç olarak, birçok ailenin en hassas olduğu konu çocukları ve bu alanda bilgi edinirken, bu bilginin doğruluğundan emin olmak için çaba harcamaları gerekiyor.

Kaynakça:
• Bloom BS, Engelhart MD, Furst EJ, Hill WH, Krathwohl DRA. Taxonomy of educational objectives: the classification of educational goals. Handbook 1: Cognitive Domain. New York: David McKay; 1956.
• Anderson LW (Ed.), Krathwohl DR (Ed.), Airasian PW, Cruikshank KA, Mayer RE, Pintrich PR, Raths J, Wittrock MC. A taxonomy for learning, teaching, and assessing: a revision of Bloom’s taxonomy of educational objectives (complete edition). New York: Longman; 2001.
• Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü [İnternet]. [2 Nisan 2019 tarihinde erişildi]. Uygun erişim: https://psychology.boun.edu.tr/sites/psychology.boun.edu.tr/files/BU%20Psikoloji_Tanitim_060415.pdf
• Chan MS, Jones CR, Jamieson KH, Albarracin D. Debunking: a meta-analysis of the psychological efficacy of messages countering misinformation. Psychological Science 2017; 28(11): 1531-1546.

Continue Reading

SON DÖNEMLERDE NELER OKUDUM?

Kitap aksesuar değil, en iyi arkadaştır. Ne mutlu ki bu alışkanlığı edinip, yolunu bilgiyle aydınlatanlara. 

Hayatım boyunca kitaplar benim için gerçekten çok önemli olmuştur. Bu nedenle de artık okuduğum kitapları kendim için arşivlerken, sizlerle de paylaşacağım. 

Uyumadan önce okunan kitabın türü ve rüyalara etkisi diye bir araştırma var mı? Yoksa yapılmalı, sanki kitap türü rüyayı etkiliyor. Bu ara en çok çizgi roman okuduğumu fark ettim, uyumadan önce çizgi roman okuduğumda çok ilginç rüyalar görüyorum. Hadi başlayalım, neler okumuş bakmaya.
Çizgilerle ekonomi
Benim için terapi mekanı kitapçılardır. Sağlık dışında hiç
anlamadığım bir konuda #kitap almak istedim.#ekonomi hiç sevmediğim ve
anlamadığım bir alan olduğu halde sırf kafamı dağıtmak için aldım. Bir çırpıda
bitti. Benim gibi düşünüyorsanız, temel düzeyde de olsa bilgi sahibi olup daha
sıcak bakmanız için tavsiye ederim.


İki şehrin hikayesi
Charles Dickens’ın İki şehrin hikayesi #cizgiromanihayal
kırıklığı oldu. @ntvyayinlari genelde çok başarılıdır. Ancak bu kitap çok eksik
kalmış, konu bütünlüğü olmadığı için anlaşılmıyor.

Haberler
Eleştirel düşüncenin gelişmesi için her şeyi sorular
sorarak, merakla birlikte öğrenerek ve üreterek perçinlememiz gerekir.
İşte Alain de Botton, Haberler kitabında bunu yapıyor.
 🌟Haberleri,
dizileri, sosyal medyayı kısaca bilgi yağmuru içinde olduğumuz günümüzde
gerçekleri bulabilmek için süzgecimizin olması gerekiyor.
 🌟Birçok
konuda yaptığım yorumların temelinde de öğrenmek yer alıyor aslında. Daha
farklı pencereden hayata nasıl bakarım diye de sorgularım. Benim gibi
düşünenlerden biri Botton!
 🌟İşte
bu kitapta yazar, haberleri mercek altına alıyor ve yorumları ile bize vizyon
kazandırıyor.
 🌟Yorum
yapmak, soru sormak ve gözlemlemekle hayatımızı çok daha yaşanası bir hale
dönüştürebiliriz. Değişim renk katar  👌🏻 Deneyin.


Julia- Almanak 1
Yeni çizgi roman okumalarıma #julia ile devam ediyorum. Bir
kriminoloğun maceralarını anlatan karakterimiz Audrey Hepburn’ün gençlik
yıllarını simgeler şekilde çizilmiş. Eğlenirken, öğreten ve gerçekleri
araştıran Julia serisinin devamını okuyacağım. İlk kitap bir çırpıda bitti.
@cizgidusler yayınevini kutlarım ve yayınların devamını bekliyorum.
#sherlockholmes ‘ten sonra yeni kitabımı buldum. #cizgiroman
#kitapsarrafi#esraozilekitapsarrafi #kitap #dedektif #kriminolog#cizgiseri


Julia – Almanak2
#julia farklı maceralar yaşarken, kendisini de buluyor.
Yaşadıklarından çıkarttığı dersler çok vurucu. Bu da bitti. Serinin diğer
kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.


Koltuk
#koltuk özellikle psikologlar ve psikoloğa gitmeyi
düşünenler okusun. Çocukluk dönemi gerçekten çok önemli. Bu tip çizgi seriler
daha da çok olmalı. Bu harika #kitap @akilcelenkitaplar
yayınlarından.#kitapsarrafi #esraozilekitapsarrafi Kitap bir çırpıda bitiyor,
okuyun derim.


Steve Jobs gibi
düşünmek
Steve Jobs gibi düşünmek, tahmin ettiğimin ötesinde güzel
bir kitap çıktı. @ntvyayinlari ‘dan olan kitapta çok önemli noktalara
değiniliyor. Yanınızda sizin gibi düşünen harika insanlar varsa tüm projeler
gerçek olabilir. İşte bunu vurguluyor.


Çizgilerle Felsefe
Felsefe konusunda temel bilgileri öğrenmeye başladım.  🦋
Bilgi ve sevgi kelimelerinden oluşan felsefe, hayatı sorgulamak, anlamak ve
yorumlamak için gerekli.  😊
📚 💕 Eğlenirken öğrenmeyi
sağlayan bu kitabı beğendim. Tabii itiraf edeyim felsefe çok karışık.  🙄
@yordamkitap tarafından yayınlanacak başka öğretici serileri de bekliyorum.


Julia-2
#julia serisinin bu kitabında yine çok ilginç maceralara
eşlik ettim. Bu sene edindiğim güzel alışkanlıklarımdan biri #cizgiroman okumak
oldu. Kesinlikle tavsiye ederim. #kitapsarrafi#esraozilekitapsarrafi

Julia- 3
Julia okumaya devam … Aslında çizgi romanın ötesinde
bakış açısını geliştiriyor ve fark yaratmak için vizyon genişletmeyi sağlıyor
hem de terapi gibi… Tavsiye ederim.


Julia-4

Julia serisi gerçekten çok çok çok güzel. Kriminolog Julia
kötülerin oyunlarını bir bir çözüp, maskelerini indiriyor. Özellikle sorunları
çözerken yaklaşımı harika.  😊

Ghost World, okuduğum en kötü çizgi romandı. İçeriğinde ders veren bir şey olmadığı gibi, argolarla örülüydü. 


Continue Reading

AMELİYAT OLAN ÇOCUĞUN PSİKOLOJİK ANATOMİSİ

Cerrahi operasyonlar genellikle tıbbi açıdan düşünülse de, psikolojik boyutları da unutulmamalı. Fizyolojik iyileşmenin tam olarak sağlanabilmesi için psikolojik iyilik ve zindelik de gerekli. İki durum beraber yürütüldüğünde iyileşme süreci de kolaylaşır ve hızlanır. 

9 yaşında birden fazla cerrahi operasyon geçiren bir çocuk danışanından yola çıkarak bu konuda farkındalık oluşturulması gerektiğini belirten Uzm. Psikolog Serap Duygulu, “Olay çocuğun, ilk ameliyatında anestezi verilmeden önce ameliyat masasında beklerken yaşanmış. Doktorları, çocuğun verebileceği tepkiyi düşünmeden; operasyon sırasında kullanılacak aletlerden, operasyonun nasıl gerçekleşeceğine kadar tüm ayrıntıları konuşmuş, hatta kullanılacak aletleri çocuğun gözü önünde birbirlerine göstermişler” dedi. 

Ameliyatın son derece başarılı şekilde gerçekleştiğini dile getiren Duygulu,  şunları anlattı: “Ancak ameliyat sonrası beklenmedik gelişmeler oluyor ve çocuk tekrar ameliyata girmek zorunda kalıyor. Bu ameliyat ilkine göre daha kısa süreli ve daha az riskli olmasına rağmen çocuk ciddi bir korku, kaygı ve tepki davranışları göstermeye başlıyor.” 

Doktordan Korkan Hasta
Ameliyat tarihine 2 gün kala tepkilerin dozu giderek artıyor ve çocuk ciddi ağlama krizleri geçiriyor, gece kabuslar görmeye başlıyor ve ailenin durumun neden kaynaklandığını bilemediği için kendisine başvurduklarını söyleyen Duygulu, “Çocuk korkularından aileye bahsediyor ancak aile durumun ciddiyetini kabul etmekte zorlanıyor. Çünkü doktorlarına bu durumdan bahsetmekten çekiniyorlar. Alanında en önemli uzmanlardan biri olduğunu, kendileriyle konuşurken bile her konuda soru soramadıklarını, sordukları sorunun doktoru sinirlendirebileceklerinden ve ameliyatı yapmaktan vazgeçmesinden çekindiklerini anlatıyorlar” diye konuştu. 

Korkunun kaynağının ameliyatın kendisi olmadığını ama ameliyat öncesi tekrar aynı konuşmalara ve görüntülere tanık olmaktan korktuğunu anlatan küçük çocuk için farklı bir çözüm yolu bulduğunu kaydeden Duygulu, şu bilgileri verdi: “Çocuğun kendisinin doktoruyla konuşmasını ve korkularını kendisinin anlatması gerektiğini söyledik. Hem anestezi ekibi, hem de doktoru durumun bu noktaya gelmiş olmasından üzüntü duyduklarını söyleyerek gerçekten de son derece konforlu bir ameliyat ortamı oluşturdular.”

Bebekte Hastane Korkusu Oluşursa
Başka bir vakadan daha örnek veren Duygulu, bu kez 2.5 yaşındaki bir çocuğun bebekliğinden başlayarak birkaç kez hastanede yatması ve küçük operasyonlar geçirmesi nedeniyle artık doktor muayenehanesine karşı direndiğini anlattı. 

Kendi Kendimize Bile Yalan Söylediğimiz Bir Durumda Çocuğun Güvenini Kazanmak Mümkün Değil 
Küçük yaşta korku ve kaygılarla mücadele etmenin çok zor olduğunu vurgulayan Duygulu, “Çünkü çocuk, ona anlatılanları ya da verilecek önerileri algılamaktan çok uzak. Aile tutumlarımızla da bu korkuları bilerek ya da bilmeden perçinliyoruz. Bir yere giderken çocuğunu yanında götürmek istemeyen anneler, ‘doktora gidiyorum, sen gelme, gelirsen sana iğne yapar’ diyebiliyor ya da ‘yaramazlık yaparsan doktor sana iğne yapacak’ diyerek çocuğu sağlık personeliyle korkutabiliyor. Çocuk gerçekten doktora götürülmesi ve aşı olması gerektiğinde bu defa da ‘korkma, bir şey olmayacak, canın yanmayacak’ denilerek sakinleştirilmeye çalışılıyor. Oysa kendi kendimize bile yalan söylediğimiz bir durumda çocuğun güvenini kazanmak ve korkmamasını sağlamak mümkün değil” şeklinde konuştu. 

Ameliyat Öncesi ve Sonrası Hastalarla Doğru İletişim Kurulmalı
Doktorluğun, insanın hayatına dokunmanın, sağlığına kavuşturmanın, yaşama imkanı sağlamanın son derece zor ve bir o kadar da saygı duyulması gereken bir meslek olduğunu hatırlatan Duygulu,  şunları söyledi: “Kimi zaman hastalar da tek taraflı bakarak doktorları huzursuz edebiliyor, fiziksel veya psikolojik şiddet uygulayabiliyorlar ne yazık ki. Bunun olmasını ne kadar istemiyorsak, aynı şeyin hastalara yapılmasını da bir o kadar yanlış buluyoruz. Cerrahi operasyona giren bir kişi son derece stresli ve kaygılı olmakla birlikte, sağlığına kavuşamama veya yaşamını kaybetme korkusu da yaşayabilir. Bu yüzden doktorların ameliyat öncesi ve sonrası hastalarıyla olan iletişimi, hastanın psikolojik durumu çok önemli. Hastaların yalnızca ameliyat öncesi yaşadıkları stres ve kaygı düşünülmemeli, ameliyat sonrasında da yaşayabilecekleri sıkıntılar ve psikolojik durumları önemsenmelidir.”

Çözüm Ne?
Ameliyat öncesi hastayı rahatlatacak olumlu cümleler kullanılmasının çok önemli olduğunu belirten Duygulu, “Hastaya ve yakınlarına operasyonla ilgili gerekli bilgiler verilmeli, onların sorularına yanıt vermekten kaçınılmamalıdır. Çocuklarda ise durum biraz daha farklı. Onları en az derecede etkileyecek yüzeysel açıklamalar yapılmalı, gerekli bilgiler aileleriyle paylaşılmalı, aynı zamanda çocukları hastalık konusunda doğru yönlendirmeleri açısından aileler de bilgilendirilmelidir. Çocuklar ameliyat öncesinde operasyonda kullanılacak aletleri görmemeli, konuşmalara tanık olmamalıdır. Üstelik dışarıda, canlarının bir parçasını cerrahların ellerine bırakan son derece gergin, endişeli ve üzgün anne babalar olduğu da unutulmamalıdır. Bazı doktorlar, hastalarıyla veya hasta yakınlarıyla iletişim kurmayı tercih etmeyebilir, asistanları aracılığıyla bunu gerçekleştirebilirler ancak böyle durumlarda hastaların da doktorlara olan güveni ve içtenliği azalarak yerini stres ve endişeye bırakır. Böyle olunca da eğer operasyon öncesinde, sırasında veya sonrasında oluşabilecek sorunlar varsa bunun düzeltilme ihtimali azalır. Bazen de verdiğim örnekte olduğu gibi daha büyük sorunlara yol açabilir” dedi. 
Continue Reading

PSİKOLOĞUNUZ GERÇEKTEN PSİKOLOG MU?

“Hayatı daha güzel nasıl yaşarız?” telaşı ile sürekli bir arayış içerisindeyiz. İnsanların psikolojileri bozulduğunda, zor günler yaşayıp, huzursuz olduklarında çareyi farklı yerlerde arıyorlar. İşte o zamanda denize düşen yılana sarılır misali, her uzatılan daldan medet umuyorlar. 

İnsanlar psikoloğa gidiyorlar, çözüm bulamayanlar, yanlış yönlendirilenler ve bu alana güveni kalmayanlar olabiliyor. Mutlu olmanın, daha kaliteli hayat yaşamanın ve sevginin peşinde bilmedikleri denizlere açılıyorlar. Umut tacirlerinin insafsız kollarına düşebiliyorlar. 

Son dönemlerde psikologlar da meslektaşları ile ilgili yaşadıkları sorunları daha sık iletir oldular. Durum bu kadar vahim olunca, bazı konuları mercek altına almak gerektiğini anladım. 

Psikologlar gerçekten psikolog mu? Psikologların yetkinlikleri ve branşlaşmaları ile ilgili ne gibi çalışmalar var? Ve merak edilen soru “Psikologlar terapi görmeli mi?” gelen yanıtlar ise şöyle:

Birçok fakültenin yakın zamana kadar dört yıllık psikoloji lisans mezununa “psikolog” unvanı verdiğini belirten Uzm. Psikolog Evren Hoşrik, konu ile ilgili şunları söyledi: “Son dönemde bazı üniversitelerde bu yapılmadı diye biliyorum. Aslında psikoloji lisans eğitimi bir bilim disiplininin eğitimidir, yani psikolojinin. Diğer taraftan, uygulama eğitimi değildir. Yani dört yılda psikolojinin alt alanlarından uzman olmazsınız, örneğin gelişim, sosyal ya da deneysel psikoloji bilen ve uygulayan biri olamazsınız.  Bu konuyu 1974 yılında Orhan Öztürk bir makalede etraflıca kaleme almıştı. O gün bugündür her şey aynı gibi. Şimdi, bana göre psikoloji lisansı ile psikolog gayet tabii olunur, olunmalıdır. Çünkü psikolog, yakın bir benzetme yaparsak aslında tıptan yeni mezun, uzmanlaşması olmayan bir hekim gibidir. Alt alanlarından bazılarında, bilgi sahibi ama hiçbirinde uygulama yapacak niteliği ve yetkisi olmayan kişidir. Ancak bu durum o kişiye “psikolog” denmemeli anlamına asla gelmez.  Toplumun “‘her psikolog, danışan gören psikoterapi yapan meslek personelidir” algısını düzeltemedik. Her hekim nasıl ameliyat yapmazsa her psikolog da danışan görmez. Aynı zamanda hayatında hiç ameliyat yapmamış bir tıp fakültesi mezunu nasıl ki hekim ya da doktor ise, hiç danışan görmeyen bir psikoloji lisans mezunu da “psikolog ”tur.”

“Türkiye’de Psikologların Meslek Yasası Yok”
Psikolog olmak için belli eğitim kriterlerinden geçilmesi gerektiğini kaydeden Araştırmacı Remziye Özdemir,  “Tek psikoloji lisansıyla psikolog olunmuyor. Sadece psikoloji mezunu oluyorsunuz. Ayrıca psikoterapi yapma yetkiniz de olmuyor. Bunun için alanında uzmanlaşmak yani yüksek lisans ve phd gerekiyor. Amerika ve Avrupa’da psikolog olabilmeniz için tek bir alanda uzmanlaşıp, uzun yıllar akademik ve bilimsel çalışmalar yapılması gerekiyor. Türkiye’de ise yüksek lisansı tamamlayıp yanınıza da bir psikiyatr alıp klinik açabiliyorsunuz. Benim şahsi düşüncem ise bu işin bu kadar basite indirilmesinin doğru olmaması. Meslekte çok yeni birinin böyle bir yer açması bu kadar kolay olmamalı kanımca. Ancak şuna da değinmek isterim, Türkiye’de psikologların meslek yasası yok. Bir güvence olmadan işlerini sürdürmektedir. Bu da bir sürü şarlatanın ortaya çıkmasına ortam sağlıyor. Örneğin mühendislikten yaşam koçluğuna oradan da psikolog unvanına geçen insanlar tanıdım” dedi. 

“Bu Kadar Fazla ve Yetersiz Mezunun Olması Kimi Zaman Yanlış Yönlendirebiliyor”
Uzm. Psikolog Serap Duygulu, ise konu ile ilgili şu bilgileri verdi:  “Ülkemizde 30’dan fazla üniversitede devlet ve özel dahil psikoloji bölümü bulunmaktadır. 4 yıl boyunca bu alanda teorik ve uygulama dersleri alınır. Ancak okullarda uygulama derslerinin yetersiz olması, kimi okullarda kaliteli eğitimlerin verilmemesi, bu alandan mezun olan psikologların insanların hayatlarını etkilerken hata yapma oranının artmasını tetikliyor.  Bununla birlikte, psikologların 4 yıllık eğitim sonrasında bir alan seçmesi ve uzmanlaşması önemli. Seçilen alanla ilgili 2 yıllık yüksek lisans eğitiminden sonra uzman psikolog unvanı alınır. Son zamanlarda psikologlara verilen ücretli eğitimler de artmaktadır. Bu eğitimler de kişinin deneyimi ve yetkinliği açısından önemli olmakla birlikte, bazen ticari amaçlara da yönelmektedir, bu konuda da psikologların dikkatli ve seçici olması gerekli. Yurtdışında ve özellikle Amerika’da psikoloji eğitimlerine baktığımızda, ne yazık ki ülkemizin bu alanda çok yol aldığını söyleyemeyiz. Bu kadar fazla ve yetersiz mezunun olması da bireyleri ve toplumumu kimi zaman yanlış yönlendirebiliyor, bu yüzden okullarda süpervizyon eğitimlerinin artması, psikologların belirli kriterlere göre seçilmesi ve uzmanlaşması bu alanda gelişme ve iyileşme sağlayabilir. Her şeyin ötesinde bir psikoloğun aldığı eğitimlerin dışında pratikte deneyim kazanması son derece önemli.”

“Zengin Olmak için Kullanılan Popüler Bir Merdiven”
Psikoloji en temelde insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilim dalı  olduğunu belirten  Uzm. Psikolog Özlem Bugur, “Son zamanlarda zengin olmak için kullanılan popüler bir merdivene dönüşmeye başladı. Pek çok üniversite psikoloji lisans, yüksek lisans ve hatta doktora yüksek lisans bütünleşik programları açmaya başladılar. Lisans eğitimini bambaşka alandan alıp cüzi bir ücret karşılığında akademik kadrosu dahi psikologlardan oluşmayan sözde psikoloji yüksek programlarını tamamlayarak kendini uzman psikolog veya uzman klinik psikolog olarak tanımlayan bir grup türedi. Sosyal medyada kendini doktor psikolog olarak tanıtan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) mezunlarından tutun, suç psikoloğu olduğunu iddia eden felsefecilere ve hatta dini kullanarak kitap yazan lise mezunlarına dahi rastlamak mümkün ne yazık ki. Bilimsel hiç bir dayanağı olmayan terapi ekolleri oluşturup fahiş seans ücretleri talep eden, bol reklam yaparak medyanın ve insanların ilgisini çeken pek çok “uzman” yaşadığı sorunlardan kurtulmaya çalışan insanların umutlarını ve paralarını sömürmektedir. Sağlık Bakanlığı klinik psikolog olmayanların hastanelerde çalışmalarını engellese dahi sahte diplomalarla ofislerin açılıp umutların çalınmasına şu an için kimse engel olamıyor. Psikoloji lisans eğitiminin üzerine, süpervizyon eşliğinde bir klinik psikoloji yüksek lisans programı tamamlamamış olmasına rağmen televizyona veya sosyal medyaya bir uzman edasıyla görüşler yağdıran sözde uzmanlar, bireylere ciddi zararlar vermektedirler. Psikolojik destek almadan önce mutlaka destek alacağınız profesyonelin diplomalarını ve uzmanlık alanını sorgulamak gerekiyor. Bir meslek yasamız olmadığı için bu tür sorgulamaları yapmak destek arayan kimselerin bireysel çabalarını gerektirmektedir. Son olarak psikoterapi ciddi bir eğitim ve birikim gerektirmektedir; meslek yasasının olmaması bu alanı tahrip edenlerin sayılarını çoğaltabilir. Bu durumla başa çıkmak için bireysel inisiyatiflerin alınmalı. Unutmayın ki iyi bir uzman aldığı eğitimlerle yaptığı araştırmalarla bilime sağladığı katkıyla değerlendirilir” şeklinde konuştu. 

Amerika’da Psikolog Eğitimi Nasıl?
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Kliniği Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, konu ile ilgili şu değerlendirmede bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri’nde psikologlar, lisans eğitimleri süresinde klinik hasta başı eğitimi almazlar, ancak lisans üzerine eğitimlerini sürdürerek, master ve doktora seviyelerine (Ph.D.) erişebilir ve  son derece spesifik konularda klinisyen olarak hizmet verebilirler. Mayo Clinic Tıp Fakültesi ve Clevelanc Clinic Tıp Fakültesi bünyesindeki departmanların ismi “Psikiyatri ve Psikoloji Departmanı”, Johns Hopkins Tıp Fakültesi’nde, Baylor Tıp Fakültesi’nde “Psikiyatri ve Davranış Bilimleri” şeklinde, UCLA Tıp Fakültesinde ise “Psikiyatri ve Biyodavranış Bilimleri” şeklinde  isimleştirilmiştir. Bu departmanların bölüm başkan ve yardımcıları, psikiyatrist veya Ph.D. seviyesinde psikologlar arasından seçilebilmektedir. Örneğin 2010-2012 yılları arasında, Johns Hopkins Çocuk Psikiyatrisi Bölümün başkanlığını Ph.D. unvanlı bir psikolog üstlenmiştir. Klinik yönetici genellikle hekim kökenli uzmanlar arasında seçilmekle birlikte, akademik ortamlarda, hasta tartışmalarında ve multidisipliner vizitlerde,  Ph.D. (doktora) seviyesindeki uzman psikologlar ile dal uzmanı psikiyatristler eş söz hakkına sahiptir. Mesleki roller ve sınırlar bellidir, hekim kökenli doktorların veya Ph.D. kökenli doktorların akademik uygulama aşamasında birbirinin sınırlarına girmesine izin verilmemektedir.  Alanında yetişmiş kalifiye olmuş psikologlar, akıl sağlığının vazgeçilmez elemanlarıdır.”

Psikologlarla ilgili farklı görüşler gelse de sonuç olarak bu alandaki en temel sorun yasal boşluğun olması denildi. Psikologların terapi görmelerinin gerekliliği konusunda ise çok fazla mesaj aldım. Yurt dışında bu durum belli aralıklarla yapılırken, ülkemizde özellikle bu alanda bir düzenleme yapılaması gerektiğinin üzerinde duruluyor. Hangi psikoloğa gidilmesi gerektiği, eşe dosta sorulan ve alınan önerilerle ilerlerken, bu alanda hiçbir eğitim almamış şarlatanların da ortada dolaşıp umutları sömürmesi sürüyor. Düzenlemelerin yapılması için farkındalığın artması gerekiyor. Bu konuda sizde dikkatli olun, psikolojinizi korumak için önce siz bilinçli davranın. 
Continue Reading

EZİK KADINLAR, ŞİŞKİN EGOLU ERKEKLER

Herkes uzun süreli ve güvenli bir ilişkisi olsun ister. Zamanla sevgilisini
yaşamının merkezi haline getirmeye başlar. Hatta bir sevgilinin ötesinde bir eş
olmasını ister, sadakat ve huzur dolu bir hayat düşler. Karşısındakinin doğru
kişi olduğunu düşünür. Erkeği sahip olmadığı özelliklerde görüp, yüceltir. Hatta
ciddileşen ilişkide bazı şeyleri değiştirmek isterken, erkek değişmekten
kaçtığı için, olanlara karşı ç
ıkar. Sonun başlangıcı olacak bir sürece girilir.

Kadınlar kendilerini ilişkilerinde ne kadar güvende hissediyorlar? Erkekler
sınırlarının ihlal edildiğini, olmak istemediği bir pozisyona itildiğini,
yaşamı üzerindeki kontrolünü kaybettiğini hissedip kararsızlıklara mı kapılıyor?
Kadının sorgulamaları, şüpheciliği, güvensizliği ve mutsuzluğu artıyor mu?
Uzm. Psikolog Tarık Solmuş ile kadınların ilişkilerinde
yaşadıkları hayal kırıklığının temelinde yatan psikolojiyi konuştuk.

Kaygılı kararsız bağlanma nedir?
Hayatın birçok alanında hep gel-gitler, ikilemler yaşamak demektir.
Birine, birilerine bağlanmayı çok istemekle birlikte gerek kendine gerek
herkese olan güvensizliği ve terk edilme kaygısı nedeniyle hep bir bağlanma
kaygısı duymaktır. Bir an yakınlaşmak ama bir süre sonra da tamamen geri
çekilmek demektir. Bir var, bir yok olmak demektir. Bir ilişkiye başlamanın
heyecanını duyup başlamak için adım atmakla da birlikte bir süre sonra kendini
tamamen geri çekmektir. Sonra yine bir adım atıp sonra yine kaçmaktır. Bunun
yıllarca sürebilmesidir. Issız Adam filmindeki Alper karakteri tam anlamıyla
bir kaygılı kararsız bağlanmadır. 

Kadınlar kendilerini neden değersiz
hisseder?
Bu durumu ikiye ayıralım isterseniz. Bir kadının hiçbir bağlanma kaygısı,
terk ya da reddedilme korkusu olmayabilir ancak bir süredir yalnız olduğu için
kendini eskisi kadar değerli hissetmeyebilir. Bu da son derece doğaldır.
Kaygılı kararsız kadın ya da erkeklerde ise durum çok farklıdır. Bağlanma
stilleri bebeklikte anneyle sağlıklı ve güvenli bir ilişki kuramamanın
sonucunda ortaya çıkarlar. Dolayısıyla bir kaygılı kararsız hep değersizlik
duygusuna sahiptir. Kendini sanki hayatta anlamsız, bir hiçmiş gibi algılar.
Hep bir yetersizlik duygusu vardır. Hayatının her alanında hep bir performans
kaygısı duyar. Tabi bu iki durumdan hangisi olursa olsun insan bir aşamaya
kadar kendini değerli hissedebilir. Asıl önemli olan ona değer vererek, ona
özel ve özenli davranarak ona kendisini değerli hissettirecek bir insanın
karşısına çıkmasıdır.  

Kaygılı kararsız bağlanma kadınlar
nasıl davranmalı?
Eğer ilişkiler açısından söylüyorsanız tabi ki gerçekten kendisine değer
veren, onu koruyan, kollayan, sahip çıkan, samimi, güvenli ve olgun bir erkek
olmadıkça karşılarına çıkan her erkekten uzak durmalıdırlar. Bunu özellikle
söylemek isterim. Mesleki deneyimlerimle de şunu gözlüyorum; bazen kadınlar
yalnızlık kaygısı çok arttığında bir erkekte asıl olmasını istedikleri
kriteleri yok sayıp en olmadık, en zarar verebilecek erkekleri hayatlarına
alabiliyorlar ki sonuç hep hüsran oluyor.

Bilinçaltlarında değersizlik duygusu
hissettiren erkekleri mi seçerler? Bu kadınlar genelde ilişkilerinde ne tip
erkeklerle birlikte olmalılar?
Evet, ne yazık ki öyle. Hani Türkiye’de “karizmatik”
denilen erkek tipini, şöyle açıklayalım.
Bir
insanın kendisiyle ilgili algısı neyse onun bu algısını onaylayacak, besleyecek
insanları çekici bulur, hayatına alır, “seçer”. Örneğin kendisini
sevilebilecek, önemsenecek, değerli bir kadın olarak görmeyen bir kadın elbette
ki bu algılarını destekleyecek bir erkeği çekici bulur. Hani neden onu çekici
bulduğunu bilmez ama içindeki ses yani bilinçaltı ona doğru erkeğin o olduğunu
söylemektedir. Eğer bilinçaltısal olarak sevilmeye layık bir insan olmadığınıza
inanıyorsanız tabi ki sizi hiç sevmeyecek bir erkeği çekici bulacaksınızdır.
Neden Anadolu’da binlerce kadın kendisine şiddet uygulayan erkekleri terk
etmez? Bırakın terk etmeyi, bunu erkeğin bir sevgisini ifade etme biçimi olarak
görür. Bu nedenle de ne kadar istismar edilirse edilsin eşinden ayrılmaz. Bu
size ya da bana göre bir sorun olabilir ama ya ona göre? Tamam, şiddet
mağdurudur ama bu şiddet onun için çok da işlevseldir.
Peki çözüm nedir?
Çözüm
elbette ki güvenli bir erkekle olmaktır ancak işin en kötü kısmı da burasıdır.
Bir güvenli erkek göstereceği sevgiyle, ilgiyle, yakınlıkla ve sıcaklıkla o
kaygılı kararsız kadının kendisiyle ilgili algısıyla ters düşmeyecek midir? Bu
yüzden de ne yazık ki bırakın bir kaygılı kararsız kadının güvenli erkeği
seçmesini ondan tamamen uzak duracaktır çünkü bu onun kafasındaki “bir erkek”
şemasına da hiç uymayacaktır. 
Ayrılık süreci yaşarken,
vazgeçememelerindeki temel sorun nedir?
Tabi ki yapışma dediğimiz nedendir. Bir kaygılı kararsız için
yetişkinlikteki güvenli bir ilişki bebeklikteki o kırıklığı onarmak için çok
önemli bir fırsattır. Buna hep var olan terk edilme ve özellikle de yalnızlık
kaygısını da ekleyin. Ayrılık da ayrılığa alışmak da çok zor oluyor.

Tedavisi var mı?
Tabi ki var. Bazen mutlaka bir profesyonel terapi
gerekirken bazen de çok güvenli bir romantik eşle çok güvenli bir ilişki de tüm
sorunları çözebilir. Yeter ki değişmek istensin, değişim için bir adım atılsın.
Yeter ki Issız Adam’daki Alper gibi “ben böyleyim, nedenini bilmiyorum, kanımda
bir virüs var, ben sana layık değilim” gibi bir tavır sergilenmesin.
Hatırlarsınız belki; filmin en son sahnesinde hani sinemadan çıktığı anda bile
Alper bir o yana gidiyordu bir bu yana. Hep ikilem, hep karmaşa. Evet, Ada’ya
aşıktı ve hep aşık kalacak ama içindeki bağlanma kaygısı nedeniyle de onunla
hiç ilişki kurmayacak. Hep uzaktan seyredecek ama hiç yakınlaşmayacak da.

Uzm. Psikolog Tarık Solmuş kimdir?

Yazar, çift ve evlilik terapistiyim. Hacettepe Üniversitesi
Psikoloji Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans derecelerimi aldım. Bugüne kadar
31 kitaba ve 130’dan fazla makaleye imza attım. Halen çalışmalarımı Ankara’da
bir danışmanlık merkezinde çift / evlilik ilişkileri üzerine sürdürüyor ve
özellikle bağlanma, romantik ilişkiler, aşk, evlilik ve aile ilişkileri konularında
konferanslar veriyorum. Ayrıca sinema ve psikoloji ilişkisi bağlamında
profesyonel senaryo danışmanlığı ve film analistliği yapıyorum.
Continue Reading

BAĞLANAMAYAN ERKEKLER KULÜBÜ

Herkes
gerçek sevginin peşine düşüyor. Gerçek sevgi bulunduğunda ise masalların
sonundaki gibi bir hayat düşleniyor hep. Oysa gerçek sevginin anlamı herkes
için farklı aslında. Mesela, Kaybedenler Kulübü filminde olduğu gibi, bazen
amacı olmadan yaşayanların oltasına takılır aşk denilen pırıltı. O kadar ışık
saçar ki gözleri kamaşır, midesinde kelebekler uçuşur. Kadın daha çok
bağlandıkça korkar sevgilisini kaybetmekten, erkek ise amaçsızdır yaşarken ve hayatında
diğer kadınlara da yer vardır. İlişkisinde hep fedakar davranır kadın, ileriye
dönük adım atmak ister, oysa kopan iplerin ardından erkeğinden sadece “gitme”
demesini bekler. Erkek ise aşık olduğunun farkına bile varmadan, yaşadığı girdabın
sersemliğindedir. Yalnızlıktan kaçarken, arap saçına dönmüş hayatı daha çok
çeker dibe kendini bilmeden.
Günümüzde
kadınlara verilen öğütlerde, hep erkeğin haklılığı üzerinde mi duruluyor?
Kadınlar fedakarken ve gerçekten sevdikleriyle birlikte gelecek hayalleri
kurarken, erkekler ne düşünüyor? Reddedilme korkusu yaşayan erkekler “Kaçınan
bağlanma” şeklinde mi davranıyor?  Sorumluluktan
kaçış aslında bağlanamama sorununun göstergesi mi? Uzm.
Psikolog Tarık Solmuş ile erkek ve kadın ilişkilerindeki bu karışık süreci
konuştuk.
Kaybedenler kulübü filmindeki
Kaan isimli karakter, sorumsuz erkek şeklinde mi tanımlanıyor?
“Karizmatik”
erkek diye tanımlanıyor. Türkiye’de karizmatik erkek denilince hepimizin
aklınıza ilk neler gelir? Mesela uzak, mesafeli, az konuşan, hani “ağır abi”,
“olgun erkek”. Tamam da acaba bunlar onun gerçekten de karizmatik bir kişiliğe
sahip olduğunu mu gösterir yoksa aslında birtakım kaygılarının, korkularının
gayet iyi bir maskesi, kılıfı mıdır? Aslında bizim psikolojide kaçınan bağlanma
stili dediğimiz gruba giriyor. Yani kısaca bebekliğinde annesi tarafından
reddedilince, yeterli sevgiyi, ilgiyi, şefkati göremeyince yetişkinliğinde tüm sosyal
ya da romantik ilişkilerden kaçan kişiyi temsil ediyor. Bir kaçınanın en önemli
özelliği içinde aitlik, yakınlık, bağlılık yani bağlanmayı ifade eden her türlü
sosyal ya da özel ilişkiden uzak durmasıdır. Bu nedenle de genelde tek gecelik
ilişkiler kurar. Tabi bu açıdan bakıldığında dediğiniz de doğru. Yani bu
kaygıları nedeniyle bir ilişkinin de sorumluluğunu almayacaktır. Mesela
evlenebilir de ama bir eş olmanın getirdiği sorumluluklardan olabildiğince
kaçmaya çalışacaktır. Eşiyle daha az vakit geçirip, sınırlı paylaşımlarda
bulunup işini ya da kariyerini hayatının merkezine koyacaktır.
Kaçınan bağlanma şeklinde
davranış temelindeki sorun ne? Neden böyle davranıyor? Amacı olmadan insan
yaşayabilir mi?
Temel sorun
anneyle sağlıklı ve güvenli bir bağlanma ilişkisi kuramamak ve bunu artık
herkese genellemektir. Şöyle düşünün; ihtiyaçlarını gidermesi için annesiyle
her yakınlaşma çabası sonuçsuz kalır. Her sevgi talebi, örneğin daha fazla
kucağa alınıp sevilme arzusu reddedilmiş olur. Bu nedenle de canı yanar.
Dolayısıyla da artık şunu öğrenir; “demek ki artık hayatım boyunca kimseye
bağlanmamalıyım, bağlanmaya kalkışırsam reddedilirim”. Bu tabi hep bilinçaltına
bağlı bir durumdur. Hayatı boyunca da hep bu algıyla, beklentiyle yaşar.
İsteyip de reddedilmek yerine hiç istemez. Her şeyi tek başına halletmeye
çabalar. İçinde yakınlık, aitlik, bağlanmışlık olan tüm ilişkilerden uzak
durur. Diyelim ki kontrolünü kaybedip de bağlanmaya başladığı anda da kendisini
geri çeker, uzaklaşır, duygularını soğutup bir anda ortadan kaybolur.
Bu tip erkeklerin gerçekten
duyguları var mı? Yani üzülüp, sevinebiliyorlar mı? Neden tepki vermiyorlar?
Tabi ki var.
Fakat sorunuzu ikiye ayırmak gerek. Bazı kaçınanlar bahsettiğim kaygıları,
korkuları o kadar derin, yoğun yaşarlar ki hayatları boyunca hep bastırırlar.
Bastıra bastıra da zamanla artık hiç yaşamamaya başlarlar. Mesela bir
arkadaşını kaybeder ama tek damla gözyaşı dökmez, çünkü dökemez. Artık
duyarsızlaşmıştır. Bazı kaçınanlar ise tüm duygularını yaşarlar ancak bunu
kendilerine saklarlar. Mesela sevinci paylaşmak için birileri gerekir, yani
birilerine bağlanmış olmak. Peki ama bağlanma korkusunu nereye koysundur? Bu
yüzden de bazı kaçınanlar “tepkisizdir” ya da “ilgisizdir”.  Mesela neden empati kuramazlar? Çünkü empati
her şeyden önce bir yakınlaşmayı gerektirir.
Flörtöz davranan her erkek böyledir
diyebilir miyiz?
Diyemeyiz.
Evet, flörtöz davranışlar kaçınanlarda sıklıkla görülür ama her flörtöz erkek
kaçınandır ya da her kaçınan flörtözdür demek bir genelleme olur. Mesela
düşünün; yakınlık kaygısı o kadar yoğun olabilir ki kişi hiç kimseyle flört
bile etmeyebilir. Aseksüel dediğimiz bir hayat tarzıyla hiçbir cinsel deneyimde
bulunmayabilir.
Tedavisi var mı? Uzun süreli
ilişki yaşayıp, gelecek planları kurabilecek hale gelebilirler mi?
Tabiki
mümkündür. Bazen mutlaka bir profesyonel terapi gerekirken bazen de çok güvenli
bir romantik eşle çok güvenli bir ilişki de tüm sorunları çözülebilir. Tabi burada
kritik nokta; kaçınanın tüm bu kaygılarını ne kadar derin, yoğun, ciddi biçimde
yaşayıp yaşamadığıdır.
Uzm. Psikolog Tarık Solmuş kimdir?
Yazar, çift ve
evlilik terapistiyim. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden lisans ve
yüksek lisans derecelerimi aldım. Bugüne kadar 31 kitaba ve 130’dan fazla
makaleye imza attım. Halen çalışmalarımı Ankara’da bir danışmanlık merkezinde
çift / evlilik ilişkileri üzerine sürdürüyor ve özellikle bağlanma, romantik
ilişkiler, aşk, evlilik ve aile ilişkileri konularında konferanslar veriyorum.
Ayrıca sinema ve psikoloji ilişkisi bağlamında profesyonel senaryo danışmanlığı
ve film analistliği yapıyorum. 

Continue Reading

ISSIZ ADAM VE KADINLARIN SORUNU NE?

Günümüzde bağlanmadan yaşanan ilişkiler, başladığı ve bittiği zamanı içinde barındırmıyor. Issız adam filmindeki gibi davranışlar moda oldu. Filmin sonunda kimse gözyaşlarını tutamasa da bağlanamama sorunu yaşayanlar azımsanacak oranda değil. Bu ayrılık furyasının arkasında gizli bir psikolojik sorun mu var? 

İnsanlar bağlanamama sorunları yaşıyorlar. Bu sorunu kapatmak içinde modern hayat adı altında yalnızlığın ve değersizliğin pençesinde mi kıvranıyorlar? Kendilerini değersiz hissettiklerinden mi terk edilmemek için terk ediyorlar? Çaresi yok mu durumun? Psikiyatrist Dr. İlker Küçükparlak ile ıssız adam ve kadınları konuştuk. 

Issız adam ya da kadın diye tanınan kişilerin özellikleri nelerdir?
Meşhur bir film karakterine öykünüyor olmak da insanla ilgili önemli şeyler söylese de sadece bu veriden yola çıkarak insanlarla ilgili yorum yapmak sağlıksız olur. Dolayısıyla ıssız adam ya da kadınların özellikleri yerine işin psikolojik boyutunu ele alıp kaçıngan bağlanan kişilerin özelliklerinden bahsetmeyi tercih edeceğim.

Hayatta herkesin diğerleri ile belirli bir mesafeden rahat ettiğini ifade edebiliriz. Güvenli bağlanan insanlar sevdikleriyle yakın olmaktan keyif alır ve belirli sürelerle yalnız kalmaya da tahammül edebilir. Kaçıngan bağlanan insanlar ise sevdikleriyle bile yakınlaşmaktan huzursuz olabilirler. Bu oldukça mutsuz eden bir durum aslında. Bu yüzden hayatlarına birilerinin girmesi konusunda oldukça isteksiz davranabilirler çünkü sonra uzaklaşması kaçınılmaz ve sıkıntı verici olacak. Elbette bilinçli sürdürülen bir takım tercihlerden bahsetmiyorum, hatta bu genel örüntüyü kişiye anlattığımda genel olarak şaşırarak dinliyorlar ve bir adı olmuş olduğuna seviniyorlar.

Romantik yaşantıda bağlanmaktan kaçınmanın bir yolu bütünüyle uzak kalmak. Tam bir münzevi hayatı yaşayan insanlar vardır. İnançsız olsalar bile keşiş hayatı yaşarlar. Bazen de kaçınma tam tersi birine bağlanmaktan kaçınmanın yolu araya sürekli başkalarını almak olur. “Çok kadın hiç kadındır“ bu açıdan anlam ifade eden bir söz. Filmde de baş karakter bağlanır gibi hissettikçe anlayamadığı biçimde huzursuzlanıyor ve özellikle de para karşılığı seks yaparak kadını nesneleştirdiği ilişkiler yaşıyordu. Yine filmde ıssız adamın annesi ile ilişkisinin son derece mesafeli olması da bu açıdan çok isabetliydi. 

Bu yakınlaşma meselesi sadece romantik yaşamda değil hayatın her alanında görülebilir. Anneyle yakın ilişki kuramayınca yaşamın kendisiyle de ilişkiler bu doğrultuda şekillenecektir elbette. Örneğin memleketlerine olan bağları daha zayıf olduğu için daha kolay iltica talebinde bulunabilirler ve yurtdışında yaşayabilirler, takım tutmama eğilimleri daha fazladır, sivil toplum kuruluşlarında çalışmaya pek gönüllü olmazlar. Hatta dini olarak da kendilerini manevi figürlere yakın hissetmedikleri için inançsızlar arasında kaçıngan bağlanmanın daha sık olduğunu biliyoruz.

Kaçıngan bağlanan kişiler neden bağlanamaz? 
Çocuklukta bakım alma sürecinde şekillenen bir durum. Kişi bu soruyu kendine sorabilecek hale geldiğinde süreç çoktan tamamlanmış oluyor. Aslında büyük oranda hayatın ilk 3 yılı içerisinde şekillendiğinden bahsetmek mümkün. Bebeğin bakım vereni çoğu durumda annesi olduğu için bundan sonra annesi olarak bahsedeceğim. Bebek ve anne arasındaki ilişki çerçevesinde şekillenir hepsi.

Bağlanma diğer pek çok memelide de ve özellikle de diğer primatlarda bulunan bir fenomen. Özellikle insan yavrusunun çok çaresiz doğduğunu biliyoruz. Bu çaresizlik içinde bebek en ufak ihtiyacını bile karşılayamadığından sıklıkla içgüdüsel olarak bağlanma sistemini aktifleştirir yani ağlar ve annesini çağırır. Annesi de uygun bir duygusal tonla sıkıntıyı çözer. Bu süreç aylar içinde binlerce defa tekrarlandıkça çocukta sorun yaşasa da çözümünün olabileceğine ilişkin bir metanet duygusu gelişir. Ayrıca insanlardan yardım istemenin riskli olmadığına ilişkin bir güven de gelişir. Buna güvenli bağlanma deniyor.
Bazen bebek ne kadar ağlarsa ağlasın ihtiyacı çözülmez ya da çözülür ama o uygun duygusal ton olmaksızın çözülür. Bu durum karşısında içgüdüsel olarak bağlanma sistemi daha da aktive edilir, bebek daha da ağlar. Sorun hiçbir şekilde çözülmüyorsa ve bebek sakinleştirilemiyorsa bebekler bir süre sonra işe yaramayan bu bağlanma sistemini deaktive ederler. Bu bebekler kaçıngan bağlanacaklardır ve erişkinliklerinde de kendilerine sık sık mızmızlanmamaları gerektiğini söyleyip başkalarına ihtiyaç duymaktan nefret edeceklerdir. Sevdiklerine bağlanır gibi olduklarını hissettiklerinde telaşlanırlar çünkü duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasının sürdürülebilir olmadığını öğrenmişlerdir. Elbette bütün bunlar oldukça bilinçsiz biçimde vuku bulur. Dediğim gibi, kişi bunlarla ilgili konuşabilmeye başladığında zaten bağlanma sistemi kaçıngan olarak çoktan oturmuştur bile.

Bağlanma sorunu yaşayanların çocukluk döneminde yaşadıkları travmalar bu durumun neden olduğu söyleniyor. Doğru mu?
Travmatik çocukluk yaşantıları da bağlanma biçemini etkileyebilir ama esas olarak travmatik tek bir olay ya da olaylardan çok ideal olmayan bakım verme biçiminden bahsetmek daha uygun olabilir.

Bağlanamayan insanlarda değersizlik duygusu ağır mı basıyor? 
Genelde tersi. Bağlanamayan kişi kendini diğerlerinin bağlanmaya değmeyeceğine ilişkin ikna etmeye gayret eder. Diğerleri zaten kendisine layık değildir. Daha düşük olasılıkla kendilerinin diğerlerine layık olmadığından endişe eden biri olacaktır.

Bağlanma sorunu daha önce de var mıydı? Yoksa gündeme geldiği için mi bu şekilde davrananlar oluyor?
Bağlanma “biçemleri” insanlık boyunca vardı ama birkaç şey olmuş olabilir. İlki zaman içinde kentleşmeyle birlikte çocukların daha izole biçimde büyümeleri ve kadının üzerinde giderek artan hem finansal hem de sosyal beklentiler kaçıngan bağlanma oranlarını arttırmış olabilir. Bu konuda yeterli veri yok. İkincisi ise geleneksel toplumsal rollerin değişmesi ve özellikle de çalışanların homojenize edildiği çalışma kültürünün yerleşmesi ile birlikte bu kişilerin oranları değişsin ya da değişmesin daha fazla sıkıntı yaşıyor olmaları mümkün. Bu nedenle önceden göze batmayan içe dönük bir kişilik yapısı şimdilerde sorun yaşıyor olduğundan daha fazla görünüyor olabilir.

Tedavi için neler öneriyorsunuz? 
Bu soru iyi oldu çünkü kaçıngan bağlanma bir hastalık değil bir durumdur. Kişinin boyunun fazla uzun olması gibi düşünebiliriz. Diyelim ki bu nedenle kişi daha fazla bel fıtığı olabilir ama hastalık olan bel fıtığıdır, boy uzunluğu bir özelliktir. Bazen de bazı sıkıntılar boy uzunluğunun kendisinden değil, diğerlerinin boyunun o kadar uzun olmadığından ötürü binaların ve eşyaların ortalamaya göre yapılmış olmasından kaynaklanır. Bu durumda hiç hastalık yoktur ama hayatta sıkıntı veren ve danışmanlık verilebilecek durumlar vardır.
Kaçıngan bağlananlar depresyona meyilli olurlar ama kaçıngan bağlanmanın kendisi bir hastalık değil özellik ya da durumdur. Hayat kalitesini azaltan bir durum olduğunu düşünüyorum. Bağlanma biçeminin erken erişkinlik yaşamında istikrarlı ve sağlıklı bir ilişki ile düzelebildiği görülüyor ama kaçıngan bağlananlar genelde böyle ilişkiler kuramadıkları için bu da çok düşük bir olasılık olarak kalıyor. Diğer seçenek de psikoterapi elbette. Bilişsel Davranışçı Terapiler gibi sonuç odaklı ama daha mekanik terapi yöntemlerinin bağlanma biçemine çok etkisinin olduğunu söyleyemeyeceğim. İçgörü yönelimli psikoterapi, kısa psikanalitik psikoterapi ya da klasik psikanaliz gibi süreç odaklı yöntemler bu konuda daha tercih edilebilir.

Kaçıngan bağlanan bir kişi terapi gördüğünde başarı oranı nedir?
Bu konuda size verebileceğim net rakamlar yok ne yazık ki. Öncelikle yapılan çalışmalarda örneklem sayısı çok küçük olmak zorunda kalıyor. Bağlanmadan bahsettiğimiz için de terapist faktörü diğer her şeyden önemli olduğu için standardize edilmeleri çok güç. Son olarak kaçıngan, güvenli ve şimdiye kadar bahsetmediğimiz kaygılı bağlanmadan bahsettiğimizde kategorik bir düzlemdeyiz. Oysa ki bu durumu spektrum olarak algılamak daha sağlıklı. Yani kaçıngan ne kadar kaçıngan sorusu. Terapinin birden fazla amacı olacaktır. İlki yıllar sonra da olsa güvenli bağlanma ilişkisini bu kez terapist-danışan arasında tesis edebilme ve bunun diğer ilişkiler için prototip oluşturması. Diğeri de mevcut bağlanma biçemi ile kişinin hayatını daha doyurucu biçimde yönetmesine yardımcı olabilmek. Bu bağlamda kaçıngan bağlanmada kişiyi “sosyal kelebek” yapmak gibi bir hedef absürd olacaktır. Kısmen bağlanma biçemini iyileştirmek, kısmen de mevcut bağlanma biçemiyle hayatını daha ideal biçimde sürdürmesinden bahsettiğimizde de tedavi başarısına ilişkin bir parametre oluşturmak iyice olanaksızlaşıyor. Dolayısıyla rakamlardan çok süreçten bahsedebiliyoruz. 

Psikiyatrist Dr. İlker Küçükparlak kimdir?  
39 yaşındayım. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde lisans eğitiminin ardından Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri uzmanlık eğitimini tamamladım. Halen kendi muayenehanemde çalışmaktayım. 
Continue Reading

Kişisel gelişim mi psikoloji mi?

Her gün hayatı daha güzel yaşamak adına çok farklı önerilerle karşılaşıyoruz. Enerji gönderenler ya da motivasyon koçluğu yaptıklarını iddia eden kişisel gelişim uzmanlarını görüyoruz. 


Hayatı daha güzel yaşamak için eğitim veren ve kitap yazanların eğitimlerini incelendiniz mi? Kişisel gelişim adında verilen önerileri uygulayanların, belli bir süre sonra psikolojilerinde derin yaraların açılabileceğini hiç düşündünüz mü? Bu konuyu Uzm. Psikolog Tarık Solmuş ile konuştuğumuzda,  “Yıllarca sevgiden, sevmekten bahseden bir yazar intihar etti. Jüpiter’den enerji getirtip insanlara içsel keşif sunan başka bir kişi bir meslektaşımdan depresyon tedavisi gördü. Benim çok samimi ve net bir önerim var; tüm bu kişisel gelişimcilere birer kişilik ölçeği testi uygulayalım. Bakalım bu kendini eşsiz keşfetmiş insanların özellikle de çocukluk dönemlerinde ne tür yaşantıları var?” dedi. 

Kişisel gelişim için piyasada yayınlanan kitaplardan medet ummalı mı? Medyada yer alan bu önerileri hayatımıza uygulamalı mıyız? İşte yanıtları…

Kişisel gelişim nedir?
Öncelikle ne olmadığından bahsedelim isterseniz; tabi ki tıkalı çakraları açmak, kuantum tokuşturmak ya da bilinçaltını mantolamak değildir. Kişisel gelişim bir var oluş, bir farkındalık kazanma çabasıdır. Hayatı daha sağlıklı, güvenli ve mutlu yaşamanın yollarını aramaktır, böyle yaşamak için çabalamaktır. Bunun için de gerekirse eğer profesyonel destek almaktır. 

İnsanlar sorun yaşadıklarında kime gitmeliler?
Tabi ki yaşadığınız bir sorun nedeniyle yakın çevrenizden alacağınız destekle bir ruh sağlığı uzmanından mesleki yardım almak çok farklıdır. Bizim milletçe vazgeçemediğimiz bir takım alışkanlıklarımız var; bir ortopediste gitmek yerine kırık çıkıkçıya gitmek gibi. Oysa her zaman için en doğrusu, gerçekçi ve akılcı olanı bir uzmana gitmektir. Psikolojik sağlık açısından da bakarsak ihtiyacı olan her hangi bir insanın temel ruh sağlığı eğitimi almış 3 meslekten birine gitmesi gerekir. Yani psikologlardan, psikolojik danışmanlardan ya da psikiyatristlerden birini seçmelidir. 

Psikologlar saatle çalışırken, kişisel gelişim uzmanları daha çok zaman ayırdıkları için onları, insanlar kendilerine daha mı yakın buluyor?
Öncelikle şunu netleştirelim, bazı düşüncelerin, duyguların, sorunların değişmesi için bir zamana ihtiyaç vardır. Bu nedenle de genellikle psikolojik görüşmeler ortalama 45 dakika olmak üzere duruma göre haftada ya da ayda bir gerçekleştirilir. Mesela danışanınıza bir takım geribildirimler verir ve bunlar üzerinde düşünmesi için de bir süre geçmesi gerekir. 20 yıllık bir tutum 3-4 haftada değişmez. Dolayısıyla asıl sorun kimin ne kadar zaman ayırdığı değildir. Gayet basit aslında; psikologlar gerektiği taktirde danışanlarını yaşadıkları sorun hakkında yüzleştirirler. Elbette ki hiçbir yüzleşme de öyle mutlulukla olmayacaktır. Hepimiz insanız nihayetinde, hepimizin geçmişimize ait travmaları, acıları, kayıpları olabilir ve bunlarla yüzleşmek de kolay değildir. Bu kişisel gelişimciler şunu yapıyorlar; onlara başvuran kişi neyi duymak istiyorsa onu söylüyorlar. Yani onu onaylıyorlar ama bu onaylanma tabi ki olumsuz sonuçlar yaratıyor. Üstelik getirdikleri sözde çözüm önerileri de kısa süreli bir sosyal destek mahiyetinde, sadece o kadar. İyi de bu desteği kişi teyzesinden de alabilir, bunun için 300 Dolar ya da 500 Euro ödemek niye?

Enerji gönderme durumu oluyor mu? İnsanlar, “pozitif bakarsanız hayat daha olumlu cevap veriyor” diyorlar. Bu konuda doğru olan nedir?
Hiç kimse, hiç kimseye enerji, elektrik, telepati, empati ya da başka bir akım gönderemez. Bilim tarihinde asla ispatlanmamış saçmalıklardır bunlar. Ama dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanlar kötüye kullanılmaya, iknaya, aldatılmaya o kadar açıklar ki ne yazık ki bu da birilerinin ağzını sulandırıyor. 

Kişisel gelişim kitaplarında yazan ve ikili ilişkileri yönlendiren önerileri insanlar hayatlarında uyguluyorlar. Bu durumda aslında ne yapmalılar? Ne tür kitaplar okumalılar?
Benim ve tabi ki bir bilim insanı olan herkesin önerisi sanıyorum aynı olacaktır. İçinde tamamen bilimsel araştırma sonuçlarına dayanmayan hiçbir kitabı önemsemesinler lütfen. Şimdi bazı kişisel gelişimciler bana şunu söylüyorlar; “Ama deneyim de önemli değil mi?”. Hangi deneyim, neyin deneyimi? Yıllarca sevgiden, sevmekten bahseden bir yazar intihar etti. Jüpiter’den enerji getirtip insanlara içsel keşif sunan başka bir kişi bir meslektaşımdan depresyon tedavisi gördü. Benim çok samimi ve net bir önerim var; tüm bu kişisel gelişimcilere birer kişilik ölçeği testi uygulayalım, bakalım bu kendini eşsiz keşfetmiş insanların özellikle de çocukluk dönemlerinde ne tür yaşantıları var? 

Continue Reading

ÖFKEMİZİ NASIL KONTROL ALTINA ALABİLİRİZ?

Hayatın içinde yaşadığımız sürece, birçok aksiliklerle karşılaşıyoruz. Bu aksiliklerde de hemen öfkeleniyor, tepkimizi sözlü ifadelerden fiziksel şiddete kadar uzandırabiliyoruz. Bu süreçte de hem kendimize hem de karşımızdakilere zarar verebiliyoruz. 


Öfke kontrolünü sağlamak, hayatı cehenneme çevirmek yerine daha güzel yaşamak adına adım atmak gerekiyor. Böylece yaşadığımız kötü olaylar unutulan anılara dönüşebiliyor. Çok fazla sinirlenip, öfkelendiğimizde neler yapmamız gerektiğini Yeditepe Üniversitesi Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Hakan Atalay ile konuştuk. 

Öfke nedir?
Öfke, saldırganlığın etkinleştiğini haber veren temel duygu durumudur. Genellikle hafif hallerinde sinirlilikle kendini gösterir, bir üst derecesi kızgınlıktır; düşünsel boyutu güçlenip karmaşık ve sürekli hale geldiğinde nefrete dönüşmüş demektir.

İnsan neden öfkelenir?
Öfkenin temel işlevi acı ya da huzursuzluk kaynağını yok etmektir. Büyüdükçe, doyumu engelleyen durumu ortadan kaldırmak için öfkeleniriz.  Başka bir deyişle, çocukken, bize bakım veren kişinin özlenen doyum durumunu yeniden oluşturması için bir çağrı olarak öfkeyi kullanırken, gelişimin sonraki evrelerinde bize derin hüsran/engellenme ya da acı yaşatan kaynağı yok etmek amacıyla öfkeleniriz. Yaşımıza, kişilik özelliklerimize, ortama, vs. bağlı olarak, acıktığımızda hemen gelmeyen yemek için, oyuna alınmadığımız için, ciddiye alınmadığımız için, görmezden gelindiğimiz için, sözümüz dinlenmediği için… vb. çeşitli nedenlerle öfke duygusu ortaya çıkar.

Öfke kontrolü nedir ve nasıl sağlanır?
Toplumsal varlıklar olmamızdan dolayı, her duygumuzu her an ve her biçimde ifade edemeyiz. Öfke de çok sık hissediliyor olmasına rağmen, bireye veya topluma vereceği çeşitli zararlı sonuçlarından dolayı denetlememiz gereken bir duygudur. “Keskin sirke küpüne zarar verir”, “Öfkeyle kalkan zararla oturur” gibi atasözlerimiz bu inancı yansıtır.
Sinirbilim açısından bakıldığında, duyguların daha fazla işlendiği beynin alt ve orta merkezlerinden kaynaklanan anlık öfke duygularının, daha fazla düşünmeye ağırlık veren üst merkezlerce denetlendiğine inanılır. Genetik, biyolojik, vb. etkenler bu boyutta incelenir. 

Psikolojik açıdan bakıldığında ise, öfkenin öğrenme davranışlarıyla ya da erken yaşlardaki anne-baba ile çocuk etkileşimleriyle biçimlendiği söylenebilir. Yetiştirme tarzı, çocuklukta yaşanan sıkıntılar, vb. yaşantısal etkenler de bu boyutta incelenir.

Öfke denetimi nasıl yapılır?
İlaç, duygu ifadesini erteleme, içinden sayma, “olay yeri”nden uzaklaşma, toplumsal beceri eğitimi, vb. gibi pratik yöntemlerle olabilir. 

Sadece öfke kontrolünü ya da daha geniş olarak kişinin kendisini tanımasını ve geliştirmesini amaçlayan kısa ya da uzun süreli; bireysel ya da grup psikoterapilerle sağlanabilir. Bu grup tedavilerin ilkinde öfke duygusu ve ifadesi üzerinde odaklanılırken, ikincisinde öfke denetimi “ben”in (ya da “benlik”in) gelişip güçlenmesinin sonucu olarak ortaya çıkar.

Günlük hayatta uygulanabilir bir tavsiyeniz var mı?
Erişkin insanlar olarak görevimiz duygularımızı ham halleriyle ifade etmek değil, onları işleyerek yansıtmaktır. Öfke de böyledir. Bu amaçla yapılacak temel iş, kendimizi ve tabii ki, duygularımızı daha iyi tanımak ve ilişkilerimizde buna uygun bir tarz geliştirmektir. Her yerde ve zamanda insanlığın fikir dünyasının temel düsturu “Kendini bil” olmuştur. 

Buradan yola çıkarak, şunu söyleyebiliriz: Eğer günlük hayatta öfke sorunları yaşıyorsak, önce, söz konusu öfke duygusunun hangi koşullarda, kimlere karşı daha yoğun biçimde ortaya çıktığını gözlemlemek, sonra da bu alandaki hassas noktalarımızı saptayıp kendimizi geliştirmeye çalışmak ve bunu da ilişkilerimize taşımak iyi bir yol olabilir. 

Örnek verecek olursak: Diyelim ki eşiyle sık sık tartışmalar yaşayan kişi, öfkeyle başa çıkmak istiyorsa, önce hangi konuların kendisini bu kadar öfkelendirdiğini, bu duygularda kendisinin nasıl bir rolü olduğunu görmeli, güçlü ve zayıf noktalarını gözden geçirmeli ve konulara başka açılardan, diyelim ki eşinin bakış açısından da bakma denemeleri yapmalıdır. Bu konuda kendisini geliştirene kadar da anlık duygularını ifade etmek yerine, gerginliğin yükseldiği anlarda durup “Bu konuyu yeniden düşünelim” demeye kendisini alıştırmalıdır. Bunu yapmak ilk başlarda kolay olmasa da, giderek ustalaştığını fark edecektir. Burada sorun, konuyu geçiştirip sonra bir daha geri dönmemek olabilir. Oysa tersine, duyguların yoğunluğu geçtikten ve her iki yan da kendi davranışları üzerinde yeniden düşündükten sonra sakin bir kafayla yeniden konuşmak daha iyi bir yol olabilir. 
Bütün bunları yaptığımız halde karşımızdaki kişi öfkeli tavırlarını sürdürür ve bu konuda kendi davranışları üzerine düşünmeye yanaşmazsa, o ilişkiyi yeniden düşünmekte yarar olabilir. Aksi halde ilişki farkında olmadan zalim-mağdur kalıbına sıkışıp kalabilir.

Continue Reading

MUTSUZLUK DEPRESYON DEMEK MİDİR?

Mevsim kışa dönerken, insanlar havaların etkisi ya da yaşanan olumsuzlukların üst üste gelmesi gibi farklı nedenlerden dolayı depresyona girebiliyor. Her mutsuz an, depresyon olarak algılanmamalı. Depresyondayım diye şarkılara konu olan durum aslında nedir? Peki, her mutsuzluk depresyon mudur? Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Mayo Clinic Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş M. Çamsarı, merak edilen soruları yanıtladı. 

Depresyon nedir?
Depresyon, hayattan zevk almanın zorlaştığı, ümitsizliğin arttığı, kendine olan güvenin azaldığı,  iştah ve uyku bozukluklarının ve bazen intihar düşüncelerinin de eşlik ettiği bir rahatsızlıktır. Psikiyatristler olarak depresyon dediğimizde belli bir süre devam eden bir durumdan bahsederiz. Günlük ruh hali değişiklikleri bu tarife uymaz. Tıbbi olarak depresyon tarifine giren ruhsal çöküntü en az birkaç hafta sürer ve kişinin rutin yaşamsal işlevleri ciddi şekilde bozulur.

Neden depresyona gireriz?
Depresyon denilen sendromu ortaya çıkaran ya da çıkmasına neden olan faktörleri çoğu zaman ayrı ayrı deşifre edemeyebiliriz. Örneğin ekranı ara ara donan bir bilgisayar düşünelim. Çalışan yazılımda da sorun olabilir, bilgisayarının ana kartında da sorun olabilir. Hatta bazen bilgisayarda ve yazılımda sorun yoktur, şehir voltajı inip çıkarak da bu duruma yol açıyor olabilir.  Kimi zaman bir yakınınızı kaybetmek, işinizi kaybetmek, ya da bir ilişkiyi bitirmek kişiyi depresyon sendromuna itebilir, kimi zaman kişi hiçbir çevresel etki olmadan kendi kendine bu sendrom içine girebilir. Ancak bugünkü bilgilerimiz ışığında beyinde bu nörobiyolojik sendromun oluşmasına yatkınlığı artıran genetik nedenlerin olduğunu ileri sürebiliriz. Aynı fabrika çıkışından üretim hatası olan ana kartların görünen bir neden olmaksızın ara ara donması gibi…

Herkes depresyona girecek diye bir şey yok o halde?
Hayır.  Yatkınlığı olmadığını düşündüğümüz kişi başına ne gelirse gelsin depresyona girmeyebilir. Öte yandan bu nörobiyolojik sendroma yatkınlığı olan kişi hayatında her şey yolundayken depresyona girebilir.

Depresyonla mutsuzluk aynı şey midir?
Hayır. Mutsuzluk depresyonun bir parçasıdır. Ama her mutsuzluk klinik anlamda depresyon tarifine girmez. Depresyonun tıbbi anlamda kullanılabilmesi belirli kriterleri uyması gerekir.

Depresyonda ilaç kullanmak şart mıdır?
Depresyonun niteliğine, derecesine, kişinin gündelik yaşamın bozulma hızına, özellikle intihar riskinin varlığına göre yaklaşımlar ve tedavi öncelikleri belirlenir.  Kimi zaman davranış tedavileri, psikolojik destek tedavileri, ilişki tedavileri ile başarı kazanılabilir. Orta ve ağır derece depresyonlarda çoğu zaman ilaçlardan yardım alınması gerekir. Bu durumlarda hem ilaç hem de psikoterapi tavsiye ederiz ki bu genellikle oldukça etkili yaklaşımdır. Çok ciddi ve ilaca dirençli depresyonlarda, kullanılabilen diğer yöntemler vardır. Elektro-Konvulsif Tedavi, Vagus Sinir Stimulasyonu, Derin Beyin Stimulasyonu, Transkranyal Manyetik Stimulasyon ve son dönemlerde Ketamin intravenöz infüzyon tedavisi.

Depresyondan korunmak için kişinin kendi başına uygulayabileceği yöntemler var mıdır?
Haftada en az 3 defa ve en az 30’ar dakika yapılacak fiziksel egzersizin depresyona karşı koruyucu etkisi olduğu ve hatta hafıza gibi bilişsel işlevlere iyi geldiğine dair bilimsel kanıtlar vardır.  Kişinin kendini tanıması, yaşamına ve ilişkilerine duyarlı olması çok önemlidir çünkü depresyon artarak devam eden bir ruhsal çöküntü durumu olduğu için bu süreçte erken belirtilere karşı önlem alınabilir. Örneğin, kişi yavaş yavaş arkadaş davetlerini reddettiğini, içine kapandığını veya önceden severek yaptığı aktivitelerden giderek uzaklaştığını fark ederek davranış değişikliklerine yönelebilir. Alkol ve madde kullanımının, depresyona olan yatkınlığı artırdığını ve hatta bizzat nedeni olabileceğini akılda tutmak gerekir. Depresyon, intihar ve ölüm gibi çok ciddi riskleri taşıyan bir hastalık olduğu için, olabilecek en erken aşamada mutlaka profesyonel yardım almak gerekir.
Continue Reading