HER 14 KİŞİDEN BİRİ BİPOLAR BOZUKLUĞA YATKIN

Her 14 kişiden birinde bipolar bozukluğa yatkınlık olduğunu belirten Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayşegül Yıldız, “Son çalışmalar bipolar bozukluk sıklığının ayrılmış, boşanmış ya da hiç evlenmemiş bireylerde daha sık olduğu yönünde” dedi.


Manik depresif bozukluk olarak da bilinen  bipolar bozukluk, manik süreçte aşırı hareketli, enerjik, konuşkan, umursamaz, güçlü, öforik bir dönemi iken, depresif dönemde  sinirlilik, kafa karışıklığı, öfke, kapana kısılma hissi ortaya çıkar. Bu bir öncekine tamamen zıt olan ruh hali depresyon olarak tanımlanır ve üzüntü, ağlama, değersizlik hissi, enerji kaybı, uyku problemleri ortaya çıkabilir.

Bipolar bozukluğu olan bireylerin doğup büyüdükleri ailelerinde yüksek gelir ve eğitim düzeyi saptanırken, kendilerinde düşük sosyoekonomik düzey daha yaygın olarak bildirilmiş. Erken ebeveyn kaybı, çocukluk çağı fiziksel ya da cinsel istismarı, aile içi şiddet bipolar bozukluk için risk faktörleri arasında bildirilmiş. Ancak en güçlü belirleyici bipolar aile öyküsü. Bipolar bireylerin birinci derece akrabalarında bipolarite oranı normal populasyondan 7-8 kat fazla. Kromozom 11 ve 12 de bipolar bozukluk ile ilgili genetik bir lokus tespit edilmiş durumda, ancak çok büyük popülasyonlarda bu öncü bulguların doğrulanması gerekiyor. 

Oxford University Press’in Amerika’da yayınladığı Bipolar kitabı en az 60’ı dünyanın en önde gelen bipolar araştırmacıları olan toplam 114 otör tarfından kaleme alınmış bir eserin birinci editörü olan Prof. Dr. Ayşegül Yıldız ile Bipolar bozukluğun yani Manik Depresif Hastalık ile ilgili konuştuk. 

Hastalığın seyrinden biraz bahsedebilir misiniz? Seyri kişiye göre nasıl farklılıklar gösterebiliyor?
Bipolar bozukluk tekrarlayıcı ve sıklıkla yaşam boyu devam eden bir hastalıktır. Seyri kişiden kişiye değişmekle birlikte, en baskın belirtiler depresif doğada olanlardır. İlk atak çoğu hasta için depresif ataktır. Stres çoğunlukla ilk ataklar için tetikleyicidir. 

Madde kullanımı, uyukusuzluk, aşırı alkol kullanımı, hamilelik de atakları tetikler. Antidepresan ilaçların özellikle eski tip olanları, ilkbahar ya da yaz manik atakları, kış ise depresif atakları davet edebilir. 

Hastaların yaklaşık yüzde 77’sinde manik atak öncesi haberci belirti olarak uykusuzluk başlar. Manik ataklar ortalama 6 ila 12 hafta sürerken, manik depresif, yani karma ataklar ortalama 17 hafta sürer. Hipomanik atakların süresi birkaç haftadan aylara kadar değişir. Bipolar depresif ataklar ise ortalama 11-15 hafta sürer. 

Bipolar hastalarda doğal ve doğal olmayan nedenlerle ölüm hızı normal popülasyonun 2 katıdır. Bipolar bozuklukta gözüken sık ölüm nedenleri arasında kardiyovasküler hastalık, intihar ve kanser yer almaktadır. Bipolar hastaların yüzde 7 -20’si intihar girişiminde bulunduğu, intihar riskinin normal popülasyonun 30 katı olduğu bildirilmiştir. 

Bipolar bozukluklar kimlerde ve nasıl daha çok ortaya çıkıyor, belli bir risk grubu var mı?
Tüm bipolar spektrumu olarak baktığımızda hastalıktan kadınlar ve erkekler eşit oranda etkileniyor. Ancak bipolar I bozukluğun ve eşik altı bipolar yaşantıların erkeklerde, bipolar II bozukluğun da kadınlarda daha sık görüldüğüne dair bulgular mevcut. 

Bipolar seyrinde ise, depresyonun eşlik etmediği manik atakların erkeklerde, depresyonun eşlik ettiği mani/hipomani durumlarının da kadınlarda daha sık görüldüğü bildirilmiş. 
Son çalışmalara göre bipolar bozukluk başlangıcının en üst seviye yaptığı yaş kızlarda da erkeklerde de 14 yaş olup, sonra yavaş yavaş azalır. Bipolar I bozukluk için de en yaygın görülen başlangıç yaşı benzer şekilde ergenlik ya da erken gençlik olup, ortalamaya vurulduğunda karşımıza çıkan yaş 18’dir. 

Bipolar bozuklukları nasıl sınıflayabiliriz?
Bipolar bozukluk genel olarak kabul edilen anlamda tip I ve tip II olarak ikiye ayrılır. Bipolar bozukluk tip I tanısı almak için bir tek manik episod geçirmiş olmak yeterlidir. Ancak hastalık seyrinde manik ataklar kadar depresif ataklar da görülür. 

Bipolar bozukluk tip II’den söz edebilmek için de en az bir hipomanik atak ve en az bir majör depresif atak geçirmiş olmak gerekir. Hipomanik ataklar işlevselliği veya kişiler arası ilişkileri olumlu yönde etkilerken, manik atakta iş veya yaşam anlamında işlevsellikte ya da kişiler arası ilişkilerde bozulma olur. 

Bir de bipolar yelpazesinde yer alan siklotimik bozukluk vardır. Bu da kabaca hastalığın daha kronik ve daha hafif seyreden halidir diyebiliriz. Siklotimik bozuklukta, en az iki yıl boyunca,  çok sayıda tam tanı ölçütlerini karşılamayan hipomani ve depresyon benzeri dönemler olur. 

Bipolar bozukluk için bu genel kabul gören tipler dışında, tip ½’den tip VI’ya dek tanımlamalar da yapılmıştır, ancak bu alt tipler henüz yerleşik tanı kategorilerinde yer almamaktadır. 

Bipolar bozukluklar hangi psikiyatrik hastalıklarla benzerlik gösterir ve karışması söz konusu olabilir. Ayırıcı tanısı nasıldır ve doğru tanı için hekimler nelere dikkat etmelidirler?
Bipolar I bozukluk tanısı alabilmek için kişinin en az bir manik atak geçirmiş olması gerekir. Manik dönem, en bir hafta süreyle taşkın kabarmış veya hassas bir duyguduruma eşlik eden artmış aktivite ve enerji düzeyi, benlik saygısı ya da özgüven, düşünce hızı ve konuşma miktarı demektir. 

Kişide ayrıca, uyku ihtiyacında azalma, dikkatin kolay çelinebilirliği ve zevk veren aktivitelere tedbirsiz düşkünlük ya da diğer adıyla riskli davranışlar görülür. Bazen bu belirtilere psikotik belirtiler de eşlik edebilir. Öyle ki kişi TV, radyo veya gazeteden ya da etrafındaki şeylerin düzenleniş biçimlerinden özel anlamlar çıkarabilir veya sesler duyabilir, çeşitli görüntüler görebilir. 

Manik ataklarda toplumsal ya da işle ilgili alanlarda işlevsellik mutlak surette bozulur. Hastaneye yatış gerekebilir. Özellikle psikotik belirtiler eşliğinde seyreden bipolar I bozukluk bazen şizofreni, şizoaffektif ya da şizobipolar bozuklukla karışabilir. Ayırıcı tanıda hekimlerin sorgularken, hasta ve hasta yakınlarının da yanıt verirken dikkat edeceği en önemli husus; psikotik belirtilerle duygudurum belirtilerinin eş zamanlı görülüp görülmediğidir. Kişi bir manik ya da depresif atak sırasında ataklarla eş zamanlı olarak psikotik belirtiler yani sanrı, düşünce bozukluğu ya da halüsinasyonlar, varsanılar yaşıyorsa ayırıcı tanı sorunu yoktur zira, bu durum psikotik özellik gösteren bipolar bozukluktur. Hatta bu psikotik özellikli duygudurum atakları sırasında, manik veya depresif belirtilerin olmadığı, sadece psikotik belirtilerin olduğu günler de yaşanabilir. Ancak bu süre en fazla 13 gündür. Psikotik belirtiler, 14 gün ve daha uzun süre duygudurum belirtileri olmaksızın tek başına yaşanırsa, o zaman zaten bipolar olasılık ortadan kalkar, tanı şizobipolar (şizoaffektif) ya da şizofreni olur.  

Bipolar II bozukluk diyebilmek için de en az bir hipomanik ve en az bir depresif atak gerekir. Bu kişiler asla manik atak geçirmemiştir. Hipomanik dönem, manik dönem benzer. Ancak süresi en az dört gün olup, işlevsellik asla bozulmaz, psikotik özellik asla görülmez, hastaneye yatış asla gerekmez. Depresif ataklarda ise süre kriteri 14 gün, hemen her gün gün boyu olup, depresif duygudurum veya anhedoniye eşlik eden enerjisizlik, bitkinlik, uyku ve iştah değişiklikleri, değersizlik veya suçluluk duyguları, ölüm düşünceleri, düşünememe, karar verememe görülür. Depresyon atakları için de işlevsellikte düşme ya da klinik açıdan belirgin sıkıntı olmazsa olmaz bir tanı ölçütüdür. Bipolar II bozuklukta hipoamanik ataklar göz ardı edilip sorgulanmazsa ya da tespid edilemezse unipolar ya da major depresif bozukluk ile karışabilir. 

Tedavi yöntemleri nelerdir, ilaç tedavisi ve bu konudaki gelişmeler hakkında bilgi alabilir miyiz?
Bipolar bozukluk tedavisinde esas ilaç tedavisidir. Tedavide amaç duygudurum ataklarının sayısını ve şiddetini azaltmak, beyinde yıllar içinde meydana gelen nöron sayısındaki ve sinaptik bağlantılardaki azalmayı gidermek ve intihar eğilimini azaltmaktır. Bu üç amaca da hizmet ettiği bilinen en önemli ilaç lityum olup, duygudurum dengeleyici olarak bilinir. 

İlaçların da duygudurum ataklarının sayısını ve şiddetini azaltmak ve beyinde meydana gelen nöron sayısındaki ve sinaptik bağlantılardaki azalmayı gidermek gibi fonksyonları vardır. Ancak intihar yatkınlığını azalttığı gösterilmiş olan tek ilaç lityumdur. 

Depresyon ataklarını tedavi etmekte bazen duygudurum dengeleyici eşliğinde antidepresan etkisi daha güçlü bir ilaç da tedavi programına eklenir. Ancak burada seçilecek antidepresan tedavinin cinsi çok önemlidir ve bu karar bipolar alanında uzmanlaşmış hekimlere bırakılmalıdır. Aksi takdirde bipolar seyri tedaviyle, tedavisiz olandan da kötü bir gidiş arz edebilir.  

Bilim adamları ayrıca hedefe özgü yeni tedavi yaklaşımları üzerinde çalışmaktadır. Burada kastedilen beyinde moleküler düzeyde bozulan noktaların düzeltilmesine yönelik tedavilerdir. Bunlar arasında bipolar bireylerin beyinlerindeki oksidatif hasarı gidermeye yönelik tedaviler, protein kinaz C imbibisyonu ile sağlanan antimanik tedaviler ve nöron koruyucu ve yeniden yapılandırıcı tedaviler yer almaktadır. Ancak bu konudaki çalışmalar heyecan verici olmakla birlikte, henüz rutin kullanımda değildir. Bu hedefe yönelik tedavilerden bir tanesi ile ilgili en büyük klinik çalışma da  tarafımızca ülkemizde yapılmış ve 2006 yılında Paris’te yapılan Avrupa Psikofarmakoloji Kongresi’nde en iyi klinik araştırma olarak seçildi. Hedefe yönelik tedavi stratejileri ile ilgili ilerlemeler beklendiği şekilde yapılabilirse gelecek yıllarda bipolar bozukluk için daha çok yönlü ve etkin tedavi programları oluşturulması mümkün olacak. 

Tedavi süreci en az ne kadar süreyle devam etmeli?
Bipolar bozukluk tekrarlayıcı bir hastalık. Dolayısıyla tedavi süreci de ömür boyu devam ediyor. Burada beynin zaman zaman bozulan nörokimyasal yapısının korunması ve yeniden normal işler hale gelmesi amaçlanıyor, beynimiz ömür boyu bizimle olduğuna ve DNA’sı değişmeyeceğine göre tedavinin de bir gün son bulması teknik olarak söz konusu değil. Ancak burada önemli olan tedavi alıyor olmak değil normale yakın bir hayat yaşayabilmek ve normal bir ömür yaşamak olmalı. 

Birçok psikiyatrik hastalık birtakım fizyolojik sorunlara neden olduğu için psikiyatrik hastalığı olan hastalar öncelikle diğer branş hekimlere başvurur. Sizin özellikle diğer branşlarda görev yapan hekimlere bu konuda ne gibi önerileriniz olabilir? 
Tüm hekimlerin beynin insan vücudunun taçlı organı olduğunu bildiğini düşünüyorum, bu anlamda basit bir antidepresan önerirken bile bu karmaşık yapıyı hatırlayıp gerekli özeni göstermelerini öneriyorum. Zira pek çok karma atak ilk bakışta depresyon gibi gözüküyor olabilir. Ancak varlığı atlanmış eşlik ya da öncülük eden manik ve hipomanik belirtiler beynin kimyasına yansıyor ve bu durumdaki bir hastaya verilen antidepresan tedavi çok kısa sürede büyük maddi kayıplar, psikotik özellikler ya da intihar teşebbüsü ile sonuçlanan şiddetli manik ataklara dönüşebiliyor. 

Prof. Dr. Ayşegül Yıldız kimdir? 
İzmit Lisesi’nden mezun olduktan sonra, ÖSYM Türkiye 60. olarak Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi ve 1992 yılında mezun oldu. ihtisasını Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda tamamladı. 1998 yılında Minnesota Üniversitesi Manyetik Rezonans Araştırma Merkezi’nde “Psikiyatrik hastalıklarda beyin görüntüleme yöntemleri” üzerinde eğitim aldıktan sonra, Harvard Üniversitesi Massachusetts General Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Bipolar Kliniği’nde 3 yıl araştırma fellow’u olarak görev yaptı. 

Araştırmalarını 2001 yılından itibaren fiilen Türkiye’de sürdürmekte olan Dr. Yıldız,  2004 ve 2005 yıllarında Amerikan Ulusal Sağlık Örgütü-NIH’te konuk doçent olarak ve 2006-2007 yılları arasında Harvard Üniversitesi McLean Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda doçent olarak çalıştı.  Dr.Yıldız, halen Dokuz Eylül Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda ve Harvard Üniversitesi Uluslararası Bipolar Konsorsiyumu’nda profesör olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Continue Reading

DEPRESYONA ÇÖZÜM ANTİDEPRESANLAR MI?

Depresyondayım isimli şarkıyı son ses açıp, eşlik
ediyorsunuz. Yaşadıklarınız ağır geliyor ve 
hayattan umudunuzu kestiğinizi düşünüyorsunuz. Artık her şey kötüleşiyor
ve kimseyle konuşmak istemiyorsunuz. Depresyona girdiğinizi düşünüyorsunuz. Ancak,
antidepresan kullanma konusunda 
kafanızın içinde birçok soru işareti var. Peki doğrusu ne?

Depresyonda
psikoloğa mı gitmeli yoksa psikiyatriste mi? Her depresyonda antidepresan kullanmak gerekir mi?  Antidepresanlar bağımlılık yapıyor mu?  
Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi
Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist Dr. Sinan
Gülöksüz ile depresyon ve antidepresan ilaçlarla ilgili merak edilenleri
konuştuk.

Depresyonda psikoloğa mı gitmeli yoksa
psikiyatriste mi?
Depresyon
tanısı bir psikiyatrist tarafından konulmalı ve depresyonun şiddeti
değerlendirilmelidir. Psikiyatrist tanı koyduktan sonra uygun tedavi
seçeneklerini sunmalıdır.  Genelde çok
karıştırılan bir nokta psikoterapileri ve konuşma terapilerini, kimin
yapacağıdır. Aslında bunun cevabı çok net, bu konuda yetkin psikiyatrist ve
klinik psikologlar. Psikiyatristler sadece ilaç yazmadığı gibi her psikolog da
psikoterapist değildir. Bir diğer noktada psikoloji-klinik psikoloji arasındaki
farklılık. Tıpkı tıp sonrası psikiyatri uzmanlık eğitimi alındıktan sonra
psikiyatrist olunduğu gibi psikoloji eğitiminden sonra klinik psikoloji üzerine
master veya doktora yapıldıktan sonra klinik psikolog olunuyor. Dört yıllık
psikoloji lisans eğitimi sadece teorik bilgi içeriyor. Psikiyatri de klinik
psikoloji de oldukça yoğun emek harcanan süreçlerdir.

Her depresyonda antidepresan
kullanmak gerekir 
mi?
Tedavi
bireye özgü olmalıdır ve bunun kararını hekim ile birey birlikte almalıdır.
Tanı olmadan tedavi de olmayacağı için ilk basamak tanı konulması ve bu tanıyı
da, özellikle vurgulamak istiyorum, bir hekim koymalı. Çünkü pek çok diğer
tıbbi durum depresyona neden olabilir. Ayrıca depresyonun şiddeti tedavi
yönetiminde çok belirleyici. Çok iyi öğrendiğim bir şey varsa hastaya rağmen,
hastaya yardımcı olamazsınız. Bu yüzden tedavi süreci beraber yürütülmeli ve
hasta bu konuda bilgilendirilmeli.

Antidepresanların işleyiş mekanizması
nedir? Beyini uyuşturuyor mu?
Şu anda
piyasada bulunan antidepresanlar serotonin, noradrenalin gibi beyindeki
hücrelerin arasında bilgi alışverişine yarayan mesajcı kimyasalların
seviyelerinde düzenlemeye yönelik çalışıyor. Antidepresanların etkisinin
görülmesi için en azından başlangıçtan itibaren 4 hafta süre ile kullanılması
gerekiyor. Tam bir yanıt alındıktan sonra bireysel faktörler de göz önüne
alınarak en azından 6 ay süre ile kullanımına devam etmek gerekiyor. Kişinin, daha
önce geçirilmiş bir depresif dönemi varsa bu süre 1 yıla uzuyor, eğer
geçirilmiş iki depresif dönem varsa bu süre iki yıla çıkıyor. 

“Beyni
uyuşturuyor mu?” sorusu sıklıkla sorulan bir soru. Aslında ondan önce en sık
görülen yan etkilerini belirtmek istiyorum. Bunların en sık görülenleri mide
bulantısı, yanması ve baş ağrısıdır. Bu yan etkiler çoğunlukla 2 hafta içinde
tamamen geriler. Antidepresan başlandığında, hastaya bu tarz geçici yan
etkilerle karşılaşılabileceği mutlaka belirtilmelidir. Bunun dışında kişiye
göre sık karşılaşılan ve şikâyetçi olunan yan etkilerden biri de cinsel istek
azalmasıdır. Depresyon gerilese bile bazı bireylerde cinsel istek azalması yan
etkiden dolayı gerilemeyebiliyor. Antidepresanlar, yan etki açısından kişiden
kişiye farklılıklar gösterebilir. Bu yüzden tedaviyi bireye özgü düzenlemek
önemli.

Beyni
uyuşturma diye tarif edilen yan etki ile sanırım kimi zaman ilk birkaç gün süren
nahoş histen bahsediyorsunuz, çok sıklıkla görülen bir durum değil ve genelde zamanla
geriliyor.  Antidepresanlar da oldukça
geniş bir yelpaze, genellikle uykuyu kaçırmasına rağmen, bazı kişilerde uyku
artışına neden olabiliyor. Ayrıca yan etkiler bireyden bireye değişebiliyor.
Elbette reçetelenen her ilaç gibi olası yan etkiler açısından bilgilendirmek ve
bu yan etkilerle karşılaşıldığında neler yapılacağına dair bilgi vermek
gerekiyor.

Antidepresanlar bağımlılık yapıyor
mu?
Antidepresanlar
düzenli kullanıldığında işe yarıyorlar ve doz kademeli artırılıp kademeli
azaltılıyor. Tedavi sonlandırma kararı alındıktan sonra belli bir sürede
antidepresanlar kademeli olarak kesiliyor. Antidepresan kullananların çoğunlukla
ilaç almadıklarında yaşadıkları sıkıntılar, özellikle yarı ömrü kısa olan
ilaçlarda ortaya çıkıyor. Bu da antidepresanların bağımlılık yaptığı
yanılgısına yol açıyor. Bireyden bireye ve ilaçtan ilaca farklılık göstermekle
birlikte düzenli antidepresan kullanan bir birey ilacını belli bir süre
almadığında baş ağrısı, baş dönmesi, sersemlik gibi problemler yaşayabiliyor.
Bu belirtiler antidepresan ile düzenlenmiş olan daha önce bahsettiğim
nörokimyasalların dengesinin antidepresanların ani bırakılması sonucu
bozulmasından kaynaklanıyor. Anlaşılması için bir örnek vereyim. Yüksek
tansiyonu olan bir birey kullandığı ilacı aniden keserse, daha önce düzenlenmiş
olan kan basıncı hızla yükselir. Buna bağlı olarak baş ağrısı gibi belirtiler
yaşayabilir. İşte antidepresanların kesilmesi ile yaşananlar da buna benziyor.

Antidepresanların gereğinden fazla
kullandığını düşünüyor musunuz?
Depresyonu
tedavi edebilmek için öncelikle tanımak gerekiyor, psikiyatristlere karşı
önyargıdan dolayı dünyanın da birçok yerinde depresyonu olan birey tedavi
alamıyor. Birçoğu sağlık kuruluşuna bile ulaşmıyor.

Öte yandan,
belki Türkiye’de daha fazla olmak üzere, gereksiz yere antidepresan kullananlar
da var.  İlacın gerekli olup olmadığını
doktor ve hasta birlikte karar vermelidir.

Antidepresan direnci var mı?
Yaklaşık 3’te
bir gibi bir orandan bahsedebiliriz. Tekrarlayan depresyonlar da olabiliyor.
Bazen depresyon tekrarladıkça şiddeti artabiliyor. Eşik altı bazı belirtiler
kalabiliyor. Tedavi direncinin oluşmasında çevresel faktörlerin önemi çok
büyük.

İlaç dışı tedaviler nelerdir?
Kanıta
dayalı, çalışmalarla etkinliği gösterilmiş terapi yöntemleri var. Ne olduğu
belirsiz, bir takım gizemli alternatif tıp yöntemlerinden bahsetmiyorum.

Benim
söylediğim terapiler, teorilere dayanıyorlar ve klinik çalışmalarla
etkinlikleri gösterilmiş. Başarı oranları ilaçlara benzer, özellikle hafif
depresyonda ağır durumlara göre daha etkinler. İlaçla beraber kullanıldığında
tek başına kullanılmasına göre daha hızlı ve daha fazla oranda düzelme
sağladıkları gösterilmiş. Bunlar ilaca alternatif değil,  bir seçenek ve ilaç ile aynı anda da
uygulanabilir.

Psikoterapi
çeşitlerinin ayrıntısına değinmeyeceğim ama psikoterapilerle ilgili belki de en
önemli problem uzun zaman alması. Terapiler ve bireyin mevcut durumu zamanı
belirlese de en azından haftada bir seans ve seans süresi 1 saat olmak üzere,
toplam 12 haftadan bahsediyoruz. Rutin olarak devlet sağlık kuruluşlarında
bunun sağlanması mevcut sistemle mümkün değil. Aynı zamanda her birey bu kadar
zamanı ayırmak da güçlük çekebiliyor. 

Sizce psikiyatriste gidildiğinde
hasta derdini anlatacak kadar süre bulabiliyor mu?
Sağlık kuruluşlarındaki
yoğun iş yükünden kaynaklanan problemler, ne yazık ki hasta yükünden dolayı
psikiyatrik görüşme süresi devlet kuruluşlarında 10-15 dakikayı ancak
bulabiliyor. En azından hastaya 30-45 dakika ayrılabilmeli. Ancak sistemden
kaynaklanan durumlardan dolayı günlük 60-70 hasta görüldüğünden hizmetin
kalitesi düşüyor. Hızlı randevu vermek ve hekime hemen ulaşmak kolay olsa da
hizmetin kalitesine etki eden diğer faktörleri de göz önünde bulundurmak
gerekiyor.
Psikiyatrist Dr.
Sinan Gülöksüz kimdir?
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri uzmanlık eğitimimi
tamamladım. Halen Yale Üniversitesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası
araştırmacı olarak görev yapmaktayım.

Continue Reading

DEPRESYONUN NEDENİ AŞK ACISI MI?

Son dönemlerde televizyonda ve sosyal medyada sıkça
karşılaşılan depresyon reklamını gördünüz mü? Hani size 5 adımda depresyondan
nasıl kurtulacağınızı anlatıyor. Nedenlerin çoğunu aşk acısına dayandırıyor. Reklamı
izledikten sonra “Depresyon denilen durum aşk acısı mı?” diye akıllara
takılıyor.  Antidepresanlar ve çikolata
arasındaki fark göze çarpıyor. Peki, depresyondan kurtulmanın yolu nedir?  

İnsanlar sanal ortamlarda mutsuzluklarını gizleyerek
ilaçlara mı sarılıyor? Göstermelik karelerde, huzursuzluğa, amaçsızlık mı
ekleniyor? Depresyon konusu anlaşılmazken, her mutsuzluğu depresyon olarak
yorumlamak doğru mu? Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde
doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist Sinan Gülöksüz ile
depresyon ve antidepresan ilaçlarla ilgili merak edilenleri konuştuk.

Son dönemlerde
depresyon ile ilgili çekilen bir reklam konuşuluyor.  Depresyon aşk acısı mıdır?
Öncelikle depresyon ne değildir, oradan başlayalım.
Mutsuzluk, ayrılık acısı, yas depresyon değildir. Serdar Ortaç’ın oynadığı
reklam filmindeki gibi bir şeyde değildir. Belirtilerden bahsedeceğim ama öncelikle
olmazsa olmazdan başlayayım.

Depresyon bireyin sağlığında bozulmaya yol acar. Sağlığın tanımı
oldukça güç, kabaca, bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali denilebilir.
Depresyon bu uç alanı da etkiler. Örneğin, kişi normal hayatını sürdürürken,
hobileri ve keyif aldığı alışkanlıkları olan, insanlarla ilişkileri kendine
göre normalken, depresyon işlevselliğinin bozulmasına, kişiler arası iletişimin
bozulmasına ve yaşam kalitesinin düşmesine yol acar. Uyku, iştah bozulması gibi
bedensel belirtiler de depresyonda görülür. Buradan baktığınızda depresyon sağlıklı
olma halini tıpkı tıbbi diğer durumlar gibi her uç alanı da etkileyerek bozar.

Depresyon tarif
edildiği gibi,  ayrılık acısı ya da
mutsuzluk hali mi?
Mutsuzluk ile depresyon birbirinden farklıdır. Mutsuzluk bir
süre olur, depresyonda ise sürgit şekilde giden bir çökkün hal var. 2 hafta
boyunca süre giden bir çökkünlük olması durumunda depresyon düşünülür. Bir
diğer fark da mutlu etmesi beklenen bir dış uyaran depresif hastanın süregiden
çökkün duygu durumunu değiştirmez.   

Depresyon; çökkün duygu durum, hayattan umudunu kesen,
hayattan zevk alamama, genel olarak enerji düşüklüğü, , iştah azalması ya da
artması, uyku bozukluğu, cinsel isteğin azalması, konsantrasyon bozukluğu gibi
diğer bedensel belirtilerin de eşlik ettiği bir durumdur. Depresyon tanısı için
bu belirtilerin en azından 2 hafta sürüyor olması gerekir. Birey için problem oluşturması,
insanlarla ilişkisini etkiliyor olması gibi önceden bahsettiğim sağlıklı olma
halini bozuyor olması depresyonun teşhisini koymada önemlidir.

Depresyondan koruyucu
önlemler ile depresyon tedavisi farkı çok anlaşılmıyor sanırım. Bunu açabilir
misiniz?
Depresyondan koruyucu önlemler ile depresyon tedavisi
karıştırılıyor.  Genel sağlık
önerilerinin hepsi depresyon için de geçerlidir. Uykunuzu iyi alın, düzenli
beslenin, sigara içmeyin, alkolü fazla almayın, düzenli egzersiz yapın,
hobilerinize ve keyiflerinize zaman ayırın, bunların hepsi sağlıklı olma halini
sürdürmenizde önemli rol oynar ve depresyondan da korur.

Psikiyatri dışında da tıbbi risklerden koruyan faktörler. En
temel gereklileri sağlamadan diğer şeyleri değiştirmeye çalışmak zor.  Ama depresyondaki birey bunları
sürdürebilmede güçlükler yaşarken, örneğin ne kadar istese de yeterli
uyuyamıyorken, “düzenli uyu geçer” demek veya zaten dikkatini toplamakta güçlük
çekiyor, hiçbir şeye isteği yok iken “kitap oku geçer” demenin hiç bir yararı
olmaz. “Ayağı kırılmış birine üzerine bas geçer” demekten bir farkı yok. Zaten
tedavi sürecinde hedef depresyon öncesi eski işlevselliğe geri dönmek.
Özellikle depresyon orta ve ağır seviyede ise hızlıca tedavi gerekiyor. Bazı
durumlarda, örneğin artmış intihar riski gibi, hemen müdahale gerekebiliyor.

Depresyon, ilaçların
keşfiyle mi ortaya çıktı eskiden de var mıydı?
İlginç bir soru, depresyon insanlık tarihi kadar eski.
Hipokrat melankoli olarak isimlendirmiş, melankoli günümüzde de kullanılan bir
kelime ama aslında Antik Yunancada iki kelimenin birleşiminden oluşuyor,
“melas” yani siyah ve “chole” yani kara safra, o dönemde, milattan önceden
bahsediyorum, Hipokrat oldukça iyi tanımladığı depresyonun vücutta asiri biriken
kara safradan kaynaklandığını düşündüğü için bu adi koymuş. Sadece Hipokrat
değil ondan sonra gelen tarihteki pek çok ünlü hekim depresyonu tanımlıyor.
İlaçların ise en fazla 50 yıllık bir ömrü var, hele eğer sözünü ettiğimiz yeni
kuşak antidepresanlar ise 30 yıllık. Depresyon ise milattan önceden beri var,
hesabi siz yapın.

Depresyon tedavisi
ile ilgili veriler var mı?
Toplumda konu ile ilişkili bilgi olmaması, psikiyatrik hastalıkların
toplumca çok kabul gören bir durum olmaması, önyargılar, tanı ve tedavi sürecini
etkiliyor. Bizim verimiz yok ama Avrupa’da depresyonu olan her 5 bireyden
sadece 1’inin tedavi alabildiği gösterilmiş. Elbette ki bizi en çok korkutan
intihar, depresyon intihar riskini 15 kata kadar artıyor. Sadece intihar değil
bireyin yaşam kalitesini oldukça etkileyen bir durumdan bahsediyoruz. Hafife alınacak
bir durum değil, yine baştaki reklama dönecek olursam, kimileri için eğlenceli görünebilir
ama depresyonu tecrübe etmiş birisi için hiç de komik olacağını sanmıyorum. Aklınıza
başka bir hastalık getirin ve o reklamda depresyon yerine o hastalığı koyun, örneğin
kanser, çikolata yiyerek düzeltseler, kanser tanısı alanlar ve yakınları nasıl
hissederdi? Ben kanserin çikolata ile düzeldiğine şahit olmadım, depresyonun
da.

Depresyon için ne tip
ilaçlar kullanılıyor?
Depresyon bir yelpaze gibidir. Hafiften ağıra giden
farklılıkları var. İlaç tedavisi, antidepresanlar, ve psikoterapiler yani
konuşma terapileri gibi farklı seçenekler var.

Sizce psikiyatriste
gidildiğinde hasta derdini anlatacak kadar süre bulabiliyor mu?
Sağlık kuruluşlarındaki yoğun iş yükünden kaynaklanan
problemler, ne yazık ki hasta yükünden dolayı psikiyatrik görüşme süresi devlet
kuruluşlarında 10-15 dakikayı ancak bulabiliyor. En azından hastaya 30-45
dakika ayrılabilmeli. Ancak sistemden kaynaklanan durumlardan dolayı günlük
60-70 hasta görüldüğünden hizmetin kalitesi düşüyor. Hızlı randevu vermek ve
hekime hemen ulaşmak kolay olsa da hizmetin kalitesine etki eden diğer
faktörleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Psikiyatrist Dr.
Sinan Gülöksüz kimdir?
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra Bakırköy
Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri uzmanlık eğitimimi
tamamladım. Halen Yale Üniversitesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası araştırmacı
olarak görev yapmaktayım.

Continue Reading

MUTSUZLUK DEPRESYON DEMEK MİDİR?

Mevsim kışa dönerken, insanlar havaların etkisi ya da yaşanan olumsuzlukların üst üste gelmesi gibi farklı nedenlerden dolayı depresyona girebiliyor. Her mutsuz an, depresyon olarak algılanmamalı. Depresyondayım diye şarkılara konu olan durum aslında nedir? Peki, her mutsuzluk depresyon mudur? Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Mayo Clinic Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş M. Çamsarı, merak edilen soruları yanıtladı. 

Depresyon nedir?
Depresyon, hayattan zevk almanın zorlaştığı, ümitsizliğin arttığı, kendine olan güvenin azaldığı,  iştah ve uyku bozukluklarının ve bazen intihar düşüncelerinin de eşlik ettiği bir rahatsızlıktır. Psikiyatristler olarak depresyon dediğimizde belli bir süre devam eden bir durumdan bahsederiz. Günlük ruh hali değişiklikleri bu tarife uymaz. Tıbbi olarak depresyon tarifine giren ruhsal çöküntü en az birkaç hafta sürer ve kişinin rutin yaşamsal işlevleri ciddi şekilde bozulur.

Neden depresyona gireriz?
Depresyon denilen sendromu ortaya çıkaran ya da çıkmasına neden olan faktörleri çoğu zaman ayrı ayrı deşifre edemeyebiliriz. Örneğin ekranı ara ara donan bir bilgisayar düşünelim. Çalışan yazılımda da sorun olabilir, bilgisayarının ana kartında da sorun olabilir. Hatta bazen bilgisayarda ve yazılımda sorun yoktur, şehir voltajı inip çıkarak da bu duruma yol açıyor olabilir.  Kimi zaman bir yakınınızı kaybetmek, işinizi kaybetmek, ya da bir ilişkiyi bitirmek kişiyi depresyon sendromuna itebilir, kimi zaman kişi hiçbir çevresel etki olmadan kendi kendine bu sendrom içine girebilir. Ancak bugünkü bilgilerimiz ışığında beyinde bu nörobiyolojik sendromun oluşmasına yatkınlığı artıran genetik nedenlerin olduğunu ileri sürebiliriz. Aynı fabrika çıkışından üretim hatası olan ana kartların görünen bir neden olmaksızın ara ara donması gibi…

Herkes depresyona girecek diye bir şey yok o halde?
Hayır.  Yatkınlığı olmadığını düşündüğümüz kişi başına ne gelirse gelsin depresyona girmeyebilir. Öte yandan bu nörobiyolojik sendroma yatkınlığı olan kişi hayatında her şey yolundayken depresyona girebilir.

Depresyonla mutsuzluk aynı şey midir?
Hayır. Mutsuzluk depresyonun bir parçasıdır. Ama her mutsuzluk klinik anlamda depresyon tarifine girmez. Depresyonun tıbbi anlamda kullanılabilmesi belirli kriterleri uyması gerekir.

Depresyonda ilaç kullanmak şart mıdır?
Depresyonun niteliğine, derecesine, kişinin gündelik yaşamın bozulma hızına, özellikle intihar riskinin varlığına göre yaklaşımlar ve tedavi öncelikleri belirlenir.  Kimi zaman davranış tedavileri, psikolojik destek tedavileri, ilişki tedavileri ile başarı kazanılabilir. Orta ve ağır derece depresyonlarda çoğu zaman ilaçlardan yardım alınması gerekir. Bu durumlarda hem ilaç hem de psikoterapi tavsiye ederiz ki bu genellikle oldukça etkili yaklaşımdır. Çok ciddi ve ilaca dirençli depresyonlarda, kullanılabilen diğer yöntemler vardır. Elektro-Konvulsif Tedavi, Vagus Sinir Stimulasyonu, Derin Beyin Stimulasyonu, Transkranyal Manyetik Stimulasyon ve son dönemlerde Ketamin intravenöz infüzyon tedavisi.

Depresyondan korunmak için kişinin kendi başına uygulayabileceği yöntemler var mıdır?
Haftada en az 3 defa ve en az 30’ar dakika yapılacak fiziksel egzersizin depresyona karşı koruyucu etkisi olduğu ve hatta hafıza gibi bilişsel işlevlere iyi geldiğine dair bilimsel kanıtlar vardır.  Kişinin kendini tanıması, yaşamına ve ilişkilerine duyarlı olması çok önemlidir çünkü depresyon artarak devam eden bir ruhsal çöküntü durumu olduğu için bu süreçte erken belirtilere karşı önlem alınabilir. Örneğin, kişi yavaş yavaş arkadaş davetlerini reddettiğini, içine kapandığını veya önceden severek yaptığı aktivitelerden giderek uzaklaştığını fark ederek davranış değişikliklerine yönelebilir. Alkol ve madde kullanımının, depresyona olan yatkınlığı artırdığını ve hatta bizzat nedeni olabileceğini akılda tutmak gerekir. Depresyon, intihar ve ölüm gibi çok ciddi riskleri taşıyan bir hastalık olduğu için, olabilecek en erken aşamada mutlaka profesyonel yardım almak gerekir.
Continue Reading

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARINA FARKLI BİR PENCEREDEN BAKIŞ

 Inspired by Prof. Jim van Os

Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist Dr. Sinan Gülöksüz, Hollanda Maastricht Üniversitesinde tamamladığı doktora tezine konu olan duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi araştıran araştırma sonuçlarını değerlendirdi.

 
İnsanlar son yıllarda mutsuzluklarını gidermek için farklı seçeneklere başvuruyor. Mutsuzluk düşüncesi insanları ilaca yönlendirirken, sanki ilacı alınca tüm acılarının dindiğini düşünüyorlar. Peki aslında mutsuzluk ile depresyonun arasindaki fark nedir ve bu ilaçlar hangi durumlarda bir seçenek olmalıdır? Bağışıklık sistemimizin depresyonla iliskisi var mi?
 
Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Sinan Gülöksüz, yaptığı araştırma hakkında soruları yanıtladı. 
 
Depresyon nedir? İki uçlu bozukluk nedir?
Depresyon, klinik tabiriyle Major Depresif Bozukluk, bireylerde yoğun ve sürekli (günün büyük bir kısmını kaplayacak düzeyde) olan mutsuzluk, umutsuzluk ve çökkünlük halinin hakim olduğu, uyku ve iştah problemleriyle seyreden, ve bireyin gündelik, mesleki ve sosyal yaşantılarını etkileyen bir tablo olarak tanımlanabilir. Şiddetli seyreden tablolarda yaşamak istememe ve özkıyım (intihar) davranışları görülebilir.

İki uçlu bozukluk ise depresyon ile birlikte genel olarak depresyonun tam tersi belirtiler (aşırı mutluluk, kendini aşırı önemli ve büyük hissetme hali, az miktarda uykuya rağmen aşırı enerjik olma, taşkınlık, ve risk içeren davranışlara yatkınlık gibi) olarak tarif edebileceğimiz taşkınlık (mani) dönemleri görülür. Depresyon ve iki uçlu (bipolar) bozukluk genel olarak duygudurum bozuklukları başlığı altında toplanırlar.
 

Duygudurum bozukları pek çok bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyor. Ömür boyu görülme sıklığı kabaca %10-20 arasında değişen Major Depresif Bozukluk, son yayınlanan Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre gelişmiş ülkelerde tüm hastalıklar arasında yeti yitimi sıralamasında beşinci sırada yer alıyor. İki uçlu bozukluk, görülme sıklığı görece daha az olmasına karşın, intihar riski sıralamasında yaklaşık %30 ile ilk sırada yer alıyor. Her iki psikiyatrik tablonun da tedavisinde –gerek farmakolojik (ilaç ile tedavi) gerek psikoterapi (konuşma ile tedavi)– son yıllarda önemli yol katedilmekle birlikte tedaviye yanıtsızlık veya kısmi yanıt oranları halen oldukça yüksek seyrediyor. Duygudurum bozuklarının oluşum düzeneklerinin henüz yeterince anlaşılamamış olması bu konuda önemli rol oynuyor.
 
Duygudurum bozukluklarının tedavisi hakkında bilgi verir misiniz?
Antidepresanlar, duygudurum dengeleyiciler, antipsikotikler başta duygudurum bozuklukları olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde kullanılan farklı etki mekanizmalarına sahip ilaclardir. Psikiyatrik rahatsızlıklar sonucunda beyin kimyasında gelişen değişikliklerin (serotonin, dopamin gibi beyin fonksiyonları açısından gerekli kimyasal maddelerin oranlarında artma veya azalma) giderilmesi için kullanılırlar.

 

Tedaviye dirençli depresyon ve iki uçlu bozuklukta farklı ilaçlara ihtiyaç var mı?
Günümüzde, duygudurum bozuklukları yeni kuşak antipsikotikler, antidepresanlar ve duygudurum dengeleyiciler kullanılarak daha az yan etki ile daha etkin tedavi edilebilmekte; ancak, mevcut tedaviye yanıt vermeyen hastaların oranı halen oldukça fazla seyrediyor. Geniş örneklemli, Amerikan Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsünün finansal desteği ile yürütülen  ve ilaç endüstrisi destekli olmayan, STAR-D çalışması depresyon hastalarının yarısından fazlasının ilk reçetelenen antidepresana yanıt vermediğini ve tedaviye yanıt oranının tekrarlayan tedavi girişimleri sonrası giderek azaldığını gösteriyor.
 
Farklı etki mekanizmalı ilaçlara ihtiyaç duyuluyor mu?
İki uçlu bozukluğun, özellikle iki uçlu depresyonun, etkin tedavisinde zorluklarla karşılaşılıyor. Bu bilgiler, nörotransmitterler (ör. serotonin, dopamin) üzerinden etki eden  mevcut tedavi seçeneklerinin  yetersiz kaldığı durumların olduğunu ve farklı etki mekanizmalı ilaçlara ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
 
Duygudurum bozukluklarının oluşum düzenekleri anlaşılmalı  mı?
Farklı etki mekanizmalarına sahip ilaçların üretilmesi için duygudurum bozukluklarının oluşum düzeneklerinin anlaşılması gerekiyor. Son yıllarda artan bilgi birikimi ve gelişen teknolojik olanaklar bu karışık yapbozun kayıp parçalarının bulunmasında önemli rol oynamakta ve yapbozun parçaları kimi zaman bağışıklık sistemi gibi beklenmedik yerlerden çıkabiliyor.
 
Bağışıklık sistemindeki bozulma depresyonun oluşumunda rol oynayabilir mi?
Epidemiyolojik çalışmalar bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarda duygudurum bozukluklarının görülme sıklığının arttığını doğrular niteliktedir.  Geçmişte, depresyonun bağışıklık sisteminin direncinin düşmesine yol açtığı düşünülüyordu. Ancak, Ronald Smith, o güne kadar tamamlanmış çalışmaları ayrıntılı bir şekilde değerlendiren 1991 tarihli makalesinde depresyonda makrofaj teorisini ortaya attı. Bu teoriye göre, depresyon bağışıklık direncinin düştüğü bir durum olmanın aksine bağışıklık sisteminin fazla çalışarak vücuda zarar verdiği diğer otoimmun hastalıklar (romatoid artrit, multiple skleroz) gibi artmış ve bozuk işleyen bağışıklık yanıtının (inflamasyon) görüldüğü bir tablo olarak nitelendirilir.  İlerleyen yıllarda bu teoriyi destekleyen pek çok çalışma yapıldı.
 
Bağışıklık sistemi ile merkezi sinir sistemi etkileşiyor mu?
Geçmişte, Merkezi Sinir Sistemi’nin (MSS) kan beyin bariyeri nedeniyle bağışıklık sistemi elemanlarından etkilenmediği düşünülürken, günümüzde bağışıklık sisteminin MSS’nin anne karnındaki (embriyolojik) gelişiminde rol oynadığı ve hatta hayatın ilerleyen döneminde bağışıklık sistemi ile MSS arasında etkileşim olduğuna dair kanıtlar mevcut. Ayrıca, bağışıklık sistemi hastalıklarıyla depresyon sık olarak birliktelik gösteriyor. Klinik gözlemler ve bunlara dayanan klinik çalışmalarda, bağışıklık sisteminden köken alan hastalıkların (ör. Crohn hastalığı, romatoid artrit) yorgunluk, enerji kaybı, iştah azalması, uyku düzensizlikleri gibi bazı belirtilerinin depresyonun çekirdek bedensel belirtileri ile ortak olduğu ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar ilaçların (ör. adalimumab, etarnecept) hastalığın bedensel belirtilerinden bağımsız olarak depresyon belirtilerinde azalmaya yol açtığı gözlemlenmektedir. Hepatit gibi viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılan bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar (ör. interferon), özellikle yatkın bireylerde, depresyona yol açabilir. Epidemiyolojik çalışmalar bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarda duygudurum bozukluklarının görülme sıklığının arttığını doğrular niteliktedir.
 
Duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemi aktif hale geliyor mu?
Klinik gözlem ve epidemiyolojik çalışmaların yanı sıra hücresel düzeyde yapılan çalışmaları ve bu çalışmalardan çıkan sonuçları test eden ve kliniğe aktarılmasını hedefleyen translasyonel çalışmalar bağışıklık sistemi ile duygudurum bozuklukları arasında bir ilişki olabileceğine işaret ediyor. Duygudurum bozukluklarında noröendokrin sistemin düzenlenmesinde önemli rol oynayan hipotalamik-pitituer-adrenal aksın işleyişinin bozulması, inflamatuar sitokinlerde (bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde önemli rol oynayan küçük proteinler) aktivite artışı, inflamasyonla tetiklenen triptofan yıkım yolağının fazla çalışması elde edilen önemli bulguları oluşturuyor.  Çalışmaların bütünü değerlendirildiğinde duygudurum bozukluklarinda, en azından belirli bir alt grupta, bağışıklık sisteminin aşırı aktif çalıştığı bir yangı (inflamasyon) tablosunun olduğu, ve bunun MSS üzerindeki yıkıcı etkisinin depresyon tablosununun oluşumunda rol oynayabileceği düşünülebilir.
 
Depresyona kıyasla iki uçlu bozuklukta veriler daha az mı?
Depresyon ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar oldukça fazla olmasına karşın, iki uçlu bozuklukta, özellikle ötimik (hastalık belirtilerinin görülmediği) ve depresif dönemdeki çalışmalar şu an için yetersiz sayıdadır. Ayrıca, mevcut çalışmaların çoğunluğu kandaki bağışıklık sistemi belirteçlerinin (biyomarker) değerlendirilmesine dayanıyor. Hem MSS hem de periferdeki bağışıklık sistemi yanıtlarını eş zamanlı değerlendiren çalışmalara ihtiyacımız var.
 
İki uçlu bozukluğun belirtisiz dönemlerinde bağışıklık sistemi sağlıklı bireylerle benzer mi?
İki uçlu bozukluğun ötimik (belirtisiz) döneminde yapılan kısıtlı sayıdaki çalışmanın sonuçlarının oldukça çelişkili olduğunu ve farklılıkların tedavide kullanılan ilaçların bağışıklık sistemi üzerindeki karıştırıcı (çeldirici) etkilerinden kaynaklanacağını düşünerek iki uçlu bozukluğun otimik (belirtisiz) döneminde görülen bağışıklık sistemi değişikliklerini farklı gruplarda değerlendirmeyi hedeflediğimiz bir calışma planladık. İki uçlu bozukluğun ötimik (belirtisiz) döneminde kandaki sitokin seviyelerini (interferon alfa (IFN-γ), tümör nekrotizan faktor alfa (TNF-α), interlökin (IL)-2, IL-4, IL-5 ve IL-10) değerlendirdiğimiz çalışmamızda, lityumun (iki uçlu bozuklukta sık kullanılan hastalık dönemlerinden koruyan duygudurum dengeleyici ilaçlardan biri) sitokin seviyeleri üzerine etkisini de görmek amacı ile yaşları ve cinsiyetleri eşlendirilmiş olmak üzere sadece lityum kullanan ötimik iki uçlu hastalar, ilaç kullanmayan otimik iki uçlu hastalar ve sağlıkli bireylerden olusan üç grup aldık. Çalışmamızın sonuçları, ilaç kullanmayan ötimik iki uçlu hastalarla sağlıklı bireyler arasında sitokin seviyeleri açısından fark olmadığını gösterdi. Öte yandan, lityum kullanan otimik iki uçlu hastalarda hem anti-inflamatuar [aktive olmuş bağışıklık sistemi döngüsü basamaklarını (inflamatuar kaskat) düzenleyen, baskılayan, tersine çeviren] sitokin IL-4’ün, hem de pro-inflamatuar (bağışıklık sistemi döngüsünü aktive eden) sitokin TNF-α’nin, hem ilaç kullanmayan otimik hastalara hem de sağlıklı bireylere göre artmış olduğunu gösterdik. Çalışmamızın sonuçlarını değerlendirdiğimizde iki uçlu hastalığın belirtisiz döneminde kanda ölçülebildigi kadarı ile bağışıklık sistemi yanıtının sağlıklı bireylerle benzer olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmamızın kesitsel bir desene sahip olması dolayısıyla neden-sonuç ilişkisini kurmak zor olsa da lityumun bağışıklık yanıtı üzerinde hem arttirici hem de azaltıcı etkisinin (dengeye getirici) olduğunu ve bu etkinin duygudurum dengeleyici etkisinde rol oynayabileceği tahmininde bulunabiliriz. Öte yandan, bu konuda daha fazla hasta sayısına sahip geniş orneklemli takip çalışmaları gerekiyor.
 
İki uçlu bozuklukta inflamatuar sitokinler artıyor mu?
Ötimik dönemdeki eşik altı belirtilerin (hastalık dönemi ölçütlerini karşılamayan manik veya depresif belirtiler) dolaşımda çözünür halde bulunan sitokin reseptörleri üzerine etkisini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, bağışıklık sistemi aktivasyonuna işaret eden tümör nekrotizan faktör-1 reseptörünün (sTNF-R1) ve interlökin-2 reseptörünün (sIL-2R) hem eşik altı belirtileri olan hem de belirti göstermeyen ötimik iki uçlu bozukluk hastalarında sağlıklı bireylere göre artmış olduğunu gösterdik. Öte yandan, eşik altı belirtileri olan hastaların çözünür sitokin reseptör düzeyleri belirti göstermeyen hastalardan farklı değildi. Çalışmamızın sonuçlarını değerlendirdiğimizde eşik altı belirtilerin beklenenin aksine artmış bağışıklık yanıtı ile ilişkili olmadığını, ancak her iki hasta grubununda da kandaki bağışıklık yanıtı belirteçlerinin artmış olduğunu görüyoruz. Ancak hastaların çoğunluğunun ilaç kullanıyor olması ve ilaçların kandaki bağışıklık sistemi belirteçleri üzerinde net olarak açıklanamayan etkilerinin olması nedeniyle bu durumun iki uçlu bozukluğun kendisinden mi yoksa kullanılan ilaçlardan mi kaynaklandığını öngörmek zor.

Bağışıklık sisteminin aşırı çalışması iki uçlu bozuklukta lityum tedavisine yanıtsızlık ile ilişkili midir?
Lityum, iki uçlu bozuklukta etkinliğini kanıtlamış, çok uzun yıllardır kullanılan bir duygudurum dengeleyicidir. Ancak bir grup hastada lityumun ataktan koruyucu özelliği yetersiz seyrediyor. Buradan yola çıkarak, uzun dönemde lityumun koruyucu etkinliğinin kandaki TNF-α seviyeleri ile ilişkisini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, uzunlamasına lityum yanıtı ile TNF-α seviyelerinin zıt ilişkili olduğunu gösterdik. Lityum yanıtı kötü olan hastaların TNF-α seviyeleri, lityuma iyi yanıt gösterenlere göre daha yüksekti. Lityumun bağışıklık sistemi üzerinde etkileri olduğu çok iyi biliniyor, çalışmamızın sonuçları lityum yanıtı ile bağışıklık sistemindeki değişikliklerin ilişkisi olabileceğini göstermekle birlikte daha kesin yorumlar yapabilmek için takip çalışmalarına ihtiyaç var.
 

İki uçlu bozuklukta bağışıklık sistemi rol oynayabilir mi?
Bu çalışmalardan edindiğimiz sonuçlar, mevcut bilgiler ışığında değerlendirildiğinde, iki uçlu bozukluğun oluşumunda bağışıklık sisteminin rol oynayabileceğini gösteriyor. Ayrıca, bağışıklık sistemi üzerine etkileri kanıtlanmış olan lityumun iki uçlu bozukluktaki koruyucu etkinliğinin altında yatan düzeneklerin arasında bağışıklık sistemini düzenleyici etkisinin de olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan, bağışıklık sisteminin işleyişindeki bozulmanın sadece hastalık dönemlerinde mi görüldüğü, yoksa süregiden bir durum mu olduğu sorusunu yanıtlamak için daha fazla çalışma gerekiyor. İki uçlu bozukluğun döngüsel oluşu ve psikiyatrik ilaçların etkileri gibi pek çok karıştırıcı etmen, çalışmaların sonuçlarını değerlendirirken zorluk yaratıyor.

 

Crohn hastalığı tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar tedavi depresif belirtileri azaltıyor mu?
İki uçlu duygudurum bozukluklarında sitokin düzeylerini değerlendirdiğimiz çalışmalarımız dışındaki başka bir çalışmamızda bağışıklık sistemi ile depresyon arasındaki ilişkiyi farklı bir çerçeveden incelemek amacıyla bağışıklık sistemi hastalığı olduğu iyi bilinen Crohn hastalığını ele aldık. Crohn hastalığı, sindirim sisteminde ataklar halinde giden ve kronik bir seyir izleyen bir çeşit özbağışıklık (otoimmun) hastalığı olarak tanımlanabilir. Crohn hastalığında bireyin bagışıklık sistemi kendi dokularını yabancı olarak algılayıp artmış bağışıklık yanıtı ile cevap verir. Crohn hastalığında depresyonun görülme sıklığı yüksek seyreder. Buradan yola çıkarak Crohn hastalığında artmış bağışıklık yanıtını baskılamak için kullanılan ve antidepresan olmayan farklı bir ilaç grubunun, Crohn hastası bireylerdeki depresif belirtilere etkilerinin bağışıklık sistemi yanıtı ile ilişkisini inceledik. Crohn hastalığı tedavisinde kullanılan infliximabin (TNF antagonisti anti-inflamatuar) depresif belirtilerde azalmaya yol açtığını gösterdik. Depresif belirtilerdeki düzelme, Crohn hastalığının diğer belirtilerindeki düzelmeden bağımsızdı. Ayrıca, depresyon tanılı Crohn hastalarındaki bağışıklık sistemi aktivasyonunun, depresyon tanısı almamış Crohn hastalarına göre daha fazla olduğunu bulduk. Bu çalışmamız, bağışıklık sistemi ile depresyon arasındaki ilişkiyi doğrularken, aynı zamanda artmış bağışıklık yanıtını baskılayan tedavilerin depresyon tedavisinde kullanilabileceğine dair bilgiler sunuyor.
 
Elektrokonvulsif terapinin bağışıklık sistemi üzerinde etkileri var mı?
Elektrokonvulsif terapi (hastaya uygun tıbbi koşullar altında elektrik akımı verilmesiyle suni nöbet oluşturulan tedavi şekli) özellikle yoğun intihar düşünceleri ile seyreden depresyon başta olmak üzere tedaviye dirençli psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılan oldukça etkili ancak olası yan etkileri nedeniyle son seçenek olarak düşünülen bir yöntemdir. Elektrokonvulsif terapi (EKT) yaklaşık bir asırdır kullanılıyor olmasına karşın henüz etki düzeneği hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. Calışmalarımız sırasında, özellikle dirençli depresyon tedavisinde kullanılan en etkin tedavi yöntemi olan EKT ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkinin yeterince değerlendirilmemiş bir alan olması dikkatimizi çekti. Bugüne kadar yapılan çalışmaları gözden geçirdiğimizde, yeterli çalışma olmamasına karşın, EKT’nin etki düzeneğinde bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerinin de rol oynayabileceğini gözlemledik. Buradan yola çıkarak yürüttüğümüz çalışmada, EKT’nin depresyonda pro-inflamatuar sitokin (TNF, IL-1 ve IFN) artışı ile tetiklenen triptofan [serotonin öncülü esansiyel (sentezlenemeyen, dışardan alınması gereken) aminoasit] yıkımı sonucu açığa çıkan ve nöronlar üzerinde zararlı (toksik) etkileri olan metabolitlerin (kinurenin), nöronları koruyucu etkileri olan metabolitlere (kinurenik asit) olan oranını azalttığını gösterdik.
 
Bağışıklık sistemindeki değişiklikler duygudurum bozuklukları için biyolojik belirteç olarak kullanılabilir mi?
Çalışmalarımızın sonuçlarını toparladığımızda, duygudurum bozukları ile bağışıklık sistemindeki bozulmanın ilişkili olduğu düşünülebilir. Ancak, bu teorinin kesin olarak doğrulanması ve klinikte kullanımı için geniş örneklemli, birçok karıştırıcı etmeni göz önünde bulunduran takip çalışmalarına ihtiyaç var. Ayrıca, duygudurum bozukluklarının heterojen olduğu ve bağışıklık sistemindeki bozulmanın bir grup, özellikle mevcut tedavilere yanıt vermeyen hastalar, için önemli bir rol oynayabileceği dikkate alınmalı. Günümüzde, psikiyatrik görüşme dışında psikiyatrik hastalıkların tanısını doğrulamaya yönelik (diğer tıbbi durumları dışlamak için kullanılan tanı araçları dışında) ölçüm aracı mevcut değil. Çalışmalar umut vermekle birlikte, şu an için ölçülen bağışıklık sistemi belirteçleri pahalı, özgül değil ve pek çok karıştırıcı etmenden etkileniyor. Dolayısıyla, şu an icin klinikte kullanmaya elverişli değiller. Ancak, duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemindeki bozulmanın gelecekte daha iyi anlaşılması ile ayırıcı tanı, tedavi yanıtı, hastalık gidişi ile ilgili öngörüde bulunmayı kolaylaştıracak biyolojik belirteçler (biyomarker) keşfedilebilir.
 
Bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların duygudurum bozukluklarında etkinliğini değerlendiren çalışmalar umut vaad ediyor mu?
Yakın tarihli bir çalışmanın sonucları antidepresanlara infliximab eklenmesinin tedaviye dirençli depresyonda (iki uçlu ve tek uçlu) özellikle bağışıklık sisteminde aktivasyon görülen hastalarda (tedavi öncesi TNF-α ve C-Reaktif Protein seviyeleri artmış olan grup) etkili olabileceğini gösteriyor. Benzer şekilde minosiklinin de psikotik belirtili depresyonda etkili olabileceğine dair açık çalışma gözlemleri var. Ek olarak, selekoksib (seçici non-steroid anti-inflamatuar) ve asetil salisilik asidin (aspirin) de duygudurum bozukluklarında güçlendirme tedavisinde faydalı olabileceğini gösteren çalışmalar var. Tedavi çalışmalarının sayısı giderek artıyor. Ancak bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların yan etkilerinin fazla olması klinik pratikteki kullanımlarını kısıtlıyor. Yeni kuşak, özgül ve daha az yan etkili anti-inflamatuar tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi özellikle tedaviye dirençli duygudurum bozukluğu (depresyon ve iki uçlu bozukluk) hastaları için bir umut ışığı olabilir.
 
————————————————————————————————————————–

Duygudurum bozukları (depresyon ve iki uçlu bozukluk) toplumda sık görülür ve yaşam kalitesini ciddi olarak etkiler. Tedavide son yıllarda önemli yol katedilmekle birlikte tedaviye direnç oranı halen oldukça yüksek seyrediyor. Mevcut tedavilere ek olarak farklı etki mekanizmalarına sahip yeni ilaçların geliştirilmesi, tedavi yanıtının biyolojik belirteçler (biyomarker) ile öngörülmesi ve takibi duygudurum bozukları tedavisinde başarı oranını önemli ölçüde arttıracaktır.

Çalışmalar, duygudurum bozukluklarında, özellikle tedavi yanıtının yetersiz olduğu hasta grubunda, bağışıklık yanıtındaki bozulmanın rol oynayabileceğini gösteriyor. Güncel dizin ve özetlediğimiz çalışmalarımızın sonuçları duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sisteminin bozukluğu arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor: 1-Bağışıklık sisteminden köken alan hastalıklara (ör. Crohn hastalığı, romatoid artrit) duygudurum bozuklukları diğer kronik hastalıklara kıyasla daha sık eşlik ediyor; 2- Bu hastalıkların tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar ilaçlar hastalığın bedensel belirtilerinden bağımsız olarak depresyon belirtilerinde azalmaya yol açıyor; 3- Viral enfeksiyonların (ör. hepatit) tedavisinde kullanılan bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar (ör. interferon), özellikle yatkın bireylerde, depresyon riskini artıyor; 4-Duygudurum bozuklarında, özellikle alevlenme döneminde ve tedavi yanıtı yetersiz olgularda, kanda bağışıklık sistemi belirteçleri artıyor; 5- Duygudurum bozukları tedavisinde kullanılan tedavilerin çoğunluğu, örneğin lityum ve elektrokonvulsif terapi (EKT), bağışıklık sistemini etkiliyor ve bu etki duygudurum bozuklukları tedavisinde rol oynayabilir.

Sonuçlar umut vaad edici olmakla birlikte duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var. Henüz klinik pratikte kullanmaya elverişli olmamakla birlikte duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemindeki bozulmanın gelecekte daha iyi anlaşılması ile ayırıcı tanı, tedavi yanıtı, hastalık gidişi ile ilgili öngörüde bulunmayı kolaylaştıracak biyolojik belirteçler (biyomarker) keşfedilebilir. Hastalık gidişinin öngörülmesi ve tedaviye yanıtın düşük olabileceği olguların belirlenmesi, başlangıç tedavi planında zaman kaybetmeksizin ek (güçlendirme) ilaçların kullanılmasına olanak verebilir. Çalışmalar bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların duygudurum bozukluğunda etkin olabileceğini gösteriyor. Yeni kuşak, özgül ve daha az yan etkili anti-inflamatuar tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi özellikle tedaviye dirençli duygudurum bozukluğu hastaları için bir umut ışığı olabilir.

 
————————————————————————————————————————–
 

Kaynakça
1- Guloksuz S, Arts B, Walter S, Drukker M, Rodriguez L, Myint AM, Schwarz MJ, Ponds R, van Os J, Kenis G, Rutten BP. The impact of electroconvulsive therapy on the tryptophan-kynurenine metabolic pathway. Brain Behav Immun. 2015. pii: S0889-1591(15)00072-0.
2- Guloksuz S, Wichers M, Kenis G, Russel MG, Wauters A, Verkerk R, Arts B, van Os J. Depressive symptoms in Crohn’s disease: relationship with immune activation and tryptophan availability. PLoS One. 2013; 8(3):e60435.
3- Guloksuz S, Rutten BP, Arts B, van Os J, Kenis G. The immune system and electroconvulsive therapy for depression. J ECT. 2014; 30(2):132-7.
4- Cetin T, Guloksuz S, Cetin EA, Gazioglu SB, Deniz G, Oral ET, van Os J. Plasma concentrations of soluble cytokine receptors in euthymic bipolar patients with and without subsyndromal symptoms.  BMC Psychiatry. 2012; 12:158.
5- Guloksuz S, Altinbas K, Aktas Cetin E, Kenis G, Bilgic Gazioglu S, Deniz G, Oral ET, van Os J. Evidence for an association between tumor necrosis factor-alpha levels and lithium response. J Affect Disord. 2012; 143(1-3):148-52.
6- Guloksuz S, Cetin EA, Cetin T, Deniz G, Oral ET, Nutt DJ. Cytokine levels in euthymic bipolar patients.  J Affect Disord. 2010; 126(3):458-62.
Continue Reading

HASTALARIN KARAR VERME KAPASİTELERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ ÇOK ÖNEMLİ

Aydın’da gerçekleşen II. Adli Psikoloji Günleri’nde hastaların karar verme kapasitelerinin değerlendirilmesi konusunda bir konuşma yapan Amerika Birleşik Devletleri Mayo Klinik Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, hastaların “karar verme kapasitesi” değerlendirilmesi işleminin çoğu zaman adli sonuçları olabilen ve tüm branş doktorlarının ilgilendiren çok önemli bir konu olduğunu ve ABD’de genel hastanelerde bu görevi psikiyatri içinde ayrı bir bölüm olarak yapılanan Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi Servislerinin üstlendiğini belirtti. Dr. Çamsarı, ülkemizde de Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi, diğer adıyla Psikosomatik Tıp ile uğraşan çok sayıda akademisyenin bulunduğu ve yan dalının hızla gelişmekte olduğunu ancak yapılandırılmış yandal eğitiminin henüz verilemediğini söyledi.

 
İnsan davranışları ve zihinsel süreçleri ile birlikte bunların altında yatan nedenleri bilimsel olarak inceleyen bir çalışma alanı olarak tanımlanan psikolojinin bir alt alanı olan adli psikoloji, yasal konulara ve sorunlara psikolojinin temel ve etik ilkelerini uygulamak üzere hukuk ile psikoloji arasında kurulan ilişkiden ortaya çıkmıştır. Hüküm giymiş ya da gözaltında tutulan kişilerin davranışlarını değerlendirme, velayet, bir sanığın zihinsel kapasitesini mahkemede savunma yapmak için yeterli olup olmadığı, kişiyi suça iten etmenler, suçluluğa neden olan faktörlerin incelenmesi ve suçların azalması için gerekli önleme çalışmaları da adli psikoloji çalışma alanına girmektedir. Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü ve Adli Bilimciler Derneği Adli Psikoloji Komisyonu’nun düzenlediği, Gazi Üniversitesi Psikoloji Bölümü, Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü ve Adnan Menderes Üniversitesi’nin destekleri ile İncirliova Belediye Başkanlığı’nın ev sahipliğinde II. Adli Psikoloji Sempozyumu gerçekleştirildi.

Adli Bilimciler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı, Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü Adli Psikoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan ile Gazi Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hatice Demirbaş’ın başkanlık ettiği sempozyumda adli psikoloji alanında çalışılan alkol-madde bağımlığı, alan uygulamaları, çocuk ihmal ve istismarı, suçlu profili ile sporda şiddet gibi konular geniş bir yelpazede tartışıldı.


Prof. Dr. Hamit Hancı’nın yaptığı açılış konuşmasında; temel görevi, otopsi yapmak, ölüm sebeplerini ve zamanını saptamak, adli bir olaya yönelik insan vücudu üzerindeki darp izlerini tespit etmek ve cinsel saldırılarda delil saptamak olan adli tıbbın; dışarıdan bakıldığında sadece otopsi yapılan ve adli rapor verilen bir bilim alanı olarak görülmesine karşın son yıllarda birçok bilim dalıyla ortaklaşa çalışır hale geldiğini belirtti. Hancı, adli biyolojiden adli sanata kadar 35’in üzerinde dalı bulunan adli bilimlerin ana unsurlarından biri olan adli psikolojinin önemine değindi.


Hastanedeki Tüm Hastaların ‘Karar Verme Kapasitesi’ Değerlendirmeleri Yapılmalı
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Klinik Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi ve Mayo Klinik Waycross-Georgia Kampüsü Psikiyatri ve Psikoloji Bölümü Başkanı Dr. Ulaş Çamsarı “Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisinde Karar Verme Yeterliliği Değerlendirmesi” konulu konuşmasında, genel tıbbın tüm branşlarının psikiyatri ile kesiştiği akademik alan olarak tanımlanan Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi’nin ABD’de,  onkolojik psikiyatri, AIDS psikiyatrisi, trasplantasyon psikiyatrisi ve perinatal psikiyatri gibi daha da üst akademik alanlara ayrıldığı belirtti.  ABD’de genel hastanelerde psikiyatri departmanları içinde ayrı bir bölüm olarak yapılanan Konsültasyon- Liyezon Servislerinin hastanede yatan hastalar için gerektiğinde istenen ‘karar verme kapasitesi’ değerlendirmelerini yürüten servis servis olduğunu ekleyen Çamsarı, olgu sunumları ile interaktif bir sunum gerçekleştirdi.

Günümüzde Adli Bilimlerin Kesişmediği Bilim Dalı Sayısı Kesişenlere Göre Azınlıkta
Çamsarı, toplantı ile ilgili şunları söyledi: “Adli Psikoloji Günleri’nde psikiyatride mental kapasite değerlendirmesi konusunu işledim, konuyla ilgilenen psikiyatrist ve psikolog katılımcılarla tartışma fırsatı buldum. Konunun ABD’deki uygulamalarını vaka örnekleriyle detaylandırmaya çalıştım. Adli Tıp Kurumu Başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı’nın da açılış konuşmasında belirttiği gibi günümüzde adli bilimlerin kesişmediği bilim dalı sayısı kesişenlere göre azınlıkta kalmış durumda. Bir psikiyatrist olarak diğer meslek gruplarından çok şey öğrendiğim bir toplantı oldu.”
 
 

Sağlık ve İnsan Dergisi Yayın Editörü Esra Öz “Sağlık Haberciliğinde Psikolojinin Yeri” konulu sunumunda sağlık haberciliğinde etik ilkelere uyulmasının birincil gereklilik olduğunu ve psikiyatrik rahatsızlıklar söz konusu olduğunda bu konuda daha fazla özen gösterilmesi gerektiğini aktardı. Etik olmayan haber örneklerine yer veren Öz, sağlık haberciliğinin temel ilkelerinden de bahsetti.

Cezaevleri Bireylerde Umutsuzluk, Depresyon Gelişmesi Olasılığını Büyük Ölçüde Arttırıyor
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Emre Şenol Durak, “Tutuklu ve Hükümlülerde Depresyon ve Depresyona Psikolojik Müdahale: Özgürlük Kaybının Yasını Tutmak” konulu sunumunda şunlara değindi: “Bir suçun faili olup haklarında bir hüküm verilen ya da tutuklu bulunan kişilerin özgürlüklerinin ellerinden alındığı ve çeşitli yoksunluklarla karşı karşıya kaldıkları ortamlar olan cezaevleri bireylerde umutsuzluk, depresyon gelişmesi olasılığını büyük ölçüde arttırıyor. Kendine ait bir doğası olan cezaevi ortamında bireye sosyal destek sağlanmasına, umutsuzluk ve intihar düşüncelerinin olup olmadığının belirlenmesine ve sağlıklı baş etme yöntemleri geliştirilmesine yönelik psikolojik müdahale çalışmaları yapılmasının uygundur.”


Adli Psikologlar Popülist Olmaktan Uzak Olmalı
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Mithat Durak’ın “Adli Psikoloji Sanatı” konulu sunumunda en genel tanımıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olan sanatın adli psikoloji alanında da hayat bulması gerektiğini ve bir suç olgusunun değerlendirilirken teorik bilginin yanı sıra alan deneyimi ile profesyonelliğin çok önemli olduğunu aktardı. Buna ek olarak Durak, adli psikoloji alanında yapılan uygulamalarda bir toplumun kültürel değerlerinin göz ardı edilemeyeceğini belirterek, adli psikologların popülist olmaktan uzak olmaları gerektiğini vurguladı.

Suç olgularının önlenebilmesi amacıyla, adli psikoloji çalışma alanına giren konularda toplumsal farkındalığın arttırılması, disiplinler arası çalışma gerektiren adli psikoloji alanında ulusal düzeyde mutlak suretle gerek resmi kurumlar gerekse sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyonun sağlanması gerekliliği üzerinde duruldu.  Adli sistemde çalışan psikologların bilgi paylaşımı, özlük hakları ve mesleki dayanışma konularında birliktelik sağlamalarının önemi üzerinde duruldu.

Adli Psikolojisi Sonuç Bildirgesi
Toplantıdan sonra sonuç bildirgesinde şu maddeler yer aldı:
• Adli olgularda ortak dil birliği ile etik ilkelerin ivedilikle oluşturulması ve bu hususta akademisyenler ile alanda çalışan psikologların katılımıyla bir çalışma grubu oluşturulmalı.
• Hukuk fakültelerinde temel düzeyde psikoloji bilgisinin verilmesi hususunun ülke genelinde yaygınlaştırılması; Psikoloji bölümlerinde temel düzeyde hukuk bilgisinin verilmesi hususunun ülke genelinde yaygınlaştırılmalı.
• Okullarda “kişiye ve kişilik haklarına saygı” içerikli ders konulmasının sağlanmalı.
• Adli olgularda yaşanan problemleri çözebilecek nitelikli uzman psikologların yetiştirilmesi amacıyla adli psikoloji lisansüstü eğitim programlarının sayısının arttırılmalı.
• Aile, çocuk ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde çalışan uzmanların çalışma ortamlarının etik ilkelere uygun bir şekilde düzenlenmeli. Aktif olarak çalışan psikolog derneklerinin, komisyonlarının ve STK’ların işbirliği ilkesi çerçevesinde çalışmalı.
 
Continue Reading

ŞİZOFRENİNİN “PARMAK İZİ”

Şizofreninin oluşumuna dair yapılan araştırmalarda parmak izinden, ikizlere uzanan çalışmalar hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş “olay”ın izini bulmamız mümkün hale geliyor” dedi. .

Şizofreniyi araştıran bilim adamları parmak izi farklılıklarının beyin gelişimini etkileyen unsurlar hakkında ipucu verdiğini düşünüyor. Parmak ucundaki deri kişiye özgü karakteristiklerine gebeliğin üçüncü ayı ile altıncı ayı arasında ulaşıyor. Bir daha da değişmiyor. Aynı dönem beyin gelişmesi açısından da çok önemlidir. Sinir hücrelerinin beyin bağ dokusu içinde yayılıp yerleşmeleri, parmak izlerinin gelişip, değişmezlik kazanmasıyla eşzamanlı olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Bu eşzamanlılığın önemi şudur: Eğer doğum öncesi dönemde beyin yapısını bozabilecek bir olay olmuşsa, bunun hücresel gelişimin en yoğun olduğu 3.-6. ay döneme rastlaması büyük olasılık. Öyleyse kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş “olay”ın izini bulmamız mümkün hale geliyor. Birçok araştırmacı şizofrenideki beyin yapısı değişikliklerinin anne karnındaki 3.-6. ayda olduğunu öne sürüyor. Buna göre bu dönemde gelişen diğer dokularda da bir değişiklik olması beklenir. Buna göre, eğer şizofrenide görülen beyin yapısı değişikliği, doğumdan önceki dönemde olduysa, parmak izindeki kıvrımların sayısında da bir anormallik olsa gerekir. Ancak, anormal parmak izi diye bir şey yok. Bu yüzden, parmak izine bakarak şizofreniyi araştırma projesi bir süre tarihe karışıyor” dedi.
İkizler ve Şizofreni Şifresi
“Hepimiz hayata belli bir genetik şifre ile geliyoruz” diyen Prof. Dr. Yazgan sözlerini şöyle sürdürdü: “O genetik şifrenin belirlediği sınırlardan ne kadar uzaklaşıldığını belirlemenin de şizofreni gibi beyinde gelişen bir hastalığı tanımlamak için bir yol olduğu varsayılıyor. Buna göre, bu genetik şifreden ne kadar farklılaşıldığına bakmak ancak aynı genetik şifreyi taşıyan biri ise karşılaştırılınca mümkün oluyor. Aynı genetik şifreyi taşıyan tek yumurta ikizleridir. İkizler hayata aynı noktadan başlıyor ama anne karnına düştükten sonra olan bitenler, başlarından geçenler ikisinin birden değil de birisinin hasta oluşunda rol oynuyor. Bu ikizlerde bulunabilecek yapısal farklar o hastalığın gelişimi hakkında bize bilgi veriyor. Bu sadece şizofren için değil, hemen her özelliğin genetik ve epigenetik yönünü anlamak için önemlidir. Şizofrenisi olan bir kişinin tıpatıp ikizinde “hiç bir şey” olmaması olasılığı düşüktür. Aynı genetik yapı farklı hayat tarzları içerisinde farkı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Diyelim ki, ikizlerden birisinde şizofreni var. Diğerinde ise, bariz bir ruhsal hastalık yok, ama okuma güçlüğü, dile ilişkin çeşitli zorluklar var. Her bir ikiz eşinde görülen ruhsal durum, aynı genetik şifrenin farklı çözülmesi sonucu oluşmuş problemler olabilir. O zaman birinci ikizde olmayıp, ikinci ikizde olan bir şeyin peşine düşüp, belli bir genetik şifrenin nasıl olup da şizofreniye dönüşmediği, ikinci ikizi ne ve nasıl koruyor, o anlaşılabilir.”
“Epigenetik, Beyinde Gelişen Bir Hastalığın Gelişimine İlişkin İpuçları Veriyor”
Genetik şifrenin hangi bölümlerinin ve ne şekilde çözüleceğini belirleyen sonraki olayların genetik yapı üzerine etkisini ele alan “Epigenetik” hakkında Prof. Dr. Yazgan, şu bilgileri verdi: “Bu etkiler anne karnında maruz kaldığımız dış etkiler örneğin, annenin sigara ya da alkol içmesi ile başlayıp, tuvalet terbiyemize ve geçirdiğimiz hastalıklara kadar uzatılabilecek bir “çevresel etkenler” zinciridir ve “türlü çeşitliliğimizden” sorumludur. Bu şekilde, baştaki genetik şifrenin biçtiği ana çizgilerden ne kadar uzaklaşıldığına bakılarak, özellikle beyinde gelişen bir hastalığın gelişimine ilişkin ipuçları elde edilebilir.”
Continue Reading

“HASTALARIMIZ İSTİSMAR EDİLİYOR”

47. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği Bilimsel Toplantılar Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mine Özmen, yaşam koçluğu, NLP gibi uygulamaların “terapi” olmadığını vurgulayarak, “Psikoterapi ile fizyoterapiyi karıştırmakta ve psikoterapinin boyun fıtığı, felç, özürlülük gibi durumlarda yapıldığını düşünülmektedir. Halkımızın bilgi eksikliğine ülkemizde denetimlerin de yetersiz olması eklenince ucube tedaviler, şarlatanlık diyebileceğimiz uygulamalar, ciddi sınır ihlalleri ve etik sorunlar ortaya çıkıyor, hastalarımız istismar ediliyor” dedi.
26-30 Ekim tarihinde düzenlenen 47. Ulusal Psikiyatri Kongresi, Maritim Pine Beach Resort, Belek Antalya’da yapıldı Konusu “21. Yüzyılda Psikoterapi” olan kongrede, 4 gün boyunca psikiyatri alanında yurt içi ve yurt dışından katılan uzmanlar ile birlikte bilimsel toplantı ve tartışmalar yer aldı. Düzenlenen basın toplantısında konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği Bilimsel Toplantılar Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mine Özmen, psikiyatrik tedavinin bir bütün olduğunu belirterek, kişinin hem biyolojik hem de psikososyal gereksinimlerine göre ayarlanması gerektiğini söyledi. Özmen, yaşam koçluğu, NLP gibi uygulamaların terapi olmadığını kaydetti.
“Psikoterapi Bilinmiyor”
Türk halkının psikoterapi konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını da vurgulayan Özmen, yapılan bir anket çalışmasına katılanların çoğunun psikoterapiyi derdini anlatarak rahatlama ve fikir danışma olarak gördüğünü vurguladı. Özmen, şöyle konuştu: “Psikoterapi ya da halk arasındaki tanımı ile “konuşma tedavisi”, düşünce, duygu ve davranışları konuşma, ilişki kurma yolları ile etkileyerek değiştirme ve iyileştirme demektir. İstanbul Üniversitesinde, tıp fakültelerinde yaptığımız bir anket çalışmasında katılımcıların önemli bir kısmının psikoterapiyi derdini anlatarak rahatlama ve fikir danışma olarak gördüğü saptanmıştır. Üçte ikisi psikoterapinin hangi durumlarda yapıldığını bilmemekte, önemli bir kısmı, özellikle eğitim düzeyi düşük olanlar psikoterapi ile fizyoterapiyi karıştırmakta ve psikoterapinin boyun fıtığı, felç, özürlülük gibi durumlarda yapıldığını düşünmektedir. Katılımcıların çoğu devlet kurumlarından psikoterapi alabileceğini düşünmesine karşın, psikoterapi uygulananların yaklaşık yarısı özel bir kurumdan bu hizmeti aldığını belirtmektedir. Halkımızın bilgi eksikliğine ülkemizde denetimlerin de yetersiz olması eklenince ucube tedaviler, şarlatanlık diyebileceğimiz uygulamalar, ciddi sınır ihlalleri ve etik sorunlar ortaya çıkıyor; hastalarımız istismar ediliyor”
“Kadınlar Yaşamın Her Alanında Şiddete Maruz Kalıyor”
TPD Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi, kadın ruh sağlığını etkileyen en temel iki sosyal faktörün, şiddete maruz kalma ve yoksulluk olduğunu bildirdi. Günümüzde bütün kadınlar geleneksel kavramların da etkisiyle fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddete maruz kalmakta olduğunu vurgulayan Başterzi şunları söyledi: ”Kadınların ne yapması, nasıl davranması, ne kadar eğitim alacağı, parasını nasıl harcayacağı, nasıl giyineceği, hatta kimle evleneceği gibi temel seçimleri kural koyucu, yasa koyucu erkekler tarafından belirlenmektedir. Kadınların eğitilmemeleri, emekleri karşılığında ücret almamaları ve erkeklerden daha düşük ücret almaları, daha düşük sosyal konumda yer almaları şiddete uğramalarını arttırmaktadır. Ülkemizde kadınlar yaşamın her alanında şiddete maruz kalmaktadır. Ama kadınlar hala en çok, en yakınlarındaki, en sevdikleri kişilerce ev içi şiddete maruz bırakılmaktadırlar.”
“Kadın Cinayetlerini Önceden Kestirmek Mümkün”
Kadın cinayetlerini önceden kestirmenin mümkün olduğunu da söyleyen Başterzi, kurbanların öldürülmeden önceki yıl eşleri tarafından yoğun şekilde şiddete maruz bırakıldıklarını dile getirdi. Kadın cinayetlerinin her geçen yıl arttığını belirten Başterzi, resmi olmayan rakamlara göre bu yıl sadece Haziran ayında 20 ilde 24 kadının öldürüldüğünü ileri sürdü.
“Her Üç Kadından Biri Fiziksel Şiddet Görüyor”
Başterzi, Türkiye’de 2007 yılında Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından yapılan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” başlıklı geniş ölçekli araştırmadan elde edilen sonuçları şöyle açıkladı: “Her üç kadından biri fiziksel şiddet görmektedir. Hayatı boyunca eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı Türkiye genelinde yüzde 39’dur. Boşanmış ve ayrılmış kadınların yüzde 78’i fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 43 iken, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran yüzde 12’dir. Hem kadının hem de eşinin eğitim düzeyi azaldıkça aile içi şiddet artmaktadır. Ailenin sosyoekonomik düzeyi yükseldikçe ev içi şiddet azalmaktadır.”
Continue Reading

RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTANELERİ KAPANACAK

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Rixos Grand Ankara Oteli’nde gerçekleştirilen “Toplum Temelli Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı”nın açıklandığı basın toplantısına katıldı. Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri açıldığını belirten Bakan Akdağ, “Akıl Hastaneleri tarih oluyor.” dedi. Akdağ, sağlık alanında yetişmiş eleman sıkıntısının burada da ön plana çıktığını belirterek, şunları söyledi: “AB ülkeleri ile Türkiye’deki uzman sayısı karşılaştırıldığında, hepsinde son derece alt sıralardayız. Bunun sebebi, Türkiye’de doktor sayısının toplamda az olmasıdır.”

Sağlık Bakanlığı, ruh sağlığı tedavi hizmetlerinde devrim niteliğinde yenilikler için harekete geçti. Bakan Recep Akdağ tarafından açıklanan ‘Toplum Temelli Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı’yla ağır seviyedeki ruh hastaları artık aylarca hastanelerde tutulmayacak. Bu hastaların takip ve tedavileri, kısa süreli yatışların ardından ruh sağlığı merkezlerinde yapılacak.
Bakan Akdağ, hayata geçirecekleri eylem planıyla, hastanın evine en yakın yerde hizmet alabilmesinin hedeflendiğini söyledi. Akdağ, “Eğer, kısa süreli bir yatış gerekiyorsa, o ildeki bir psikiyatri kliniğinde, yataklı bir kurumda kısa süreli yatışı sağlanacak. Bundan sonra “Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri” diye isimlendirilen bir merkezde takip edilecek.” diye konuştu.

“Her İlimize Psikiyatri Uzmanı Atamış Durumdayız”
2002 yılından sonra sağlık alanında önemli bir dönüşüm yaşandığını söyleyen Akdağ, ruh sağlığı alanında da mevcut hastanelerin fiziksel şartlarının olabildiğince düzeltilmesi ile başlandığını söyledi. Türkiye’deki yapılandırma hakkında bilgi veren Akdağ, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ülkemizde 8 ruh sağlığı hastanesi inşa edilmişti. Bölgesel hizmet veren hastanelerdi bunlar. Bir anlamda Siirt’teki, Bitlis’teki hasta Elazığ ya da Adana’ya, bazen İstanbul’a gitmek zorunda kalıyordu. Şu anda her ilimize psikiyatri uzmanı atamış durumdayız. Psikiyatri bozukluğu olan kişiler, bazı özel durumlar haricinde bir ilden bile gitmiyorlar. Çocuklarımız için bunu henüz sağlayabilmiş değiliz. Bunun için de üzülüyoruz. Çünkü, çocuk psikiyatrisi uzman sayımız henüz yetersiz. Bu alanda da eğitim kontenjanlarını artırdık. Çok yakın bir zamanda bu uzman arkadaşlarımız da her ilde görev yapacak. “

Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri Açılıyor
Bakan Akdağ, Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı’nı hakkında şunları söyledi: “Hizmetlerin odağında hastanın ve ailesinin ihtiyaçları var. Bunun altını çizmek isterim. Örneğin, ağır ruhsal sorunu olan bir vatandaşımıza nasıl hizmet vereceğiz? Bu hizmet, modelinde, hedefimiz hastanın evine en yakın yerde hizmet alabilmesidir. Eğer, kısa süreli bir yatış gerekiyorsa, o ildeki bir psikiyatri kliniğinde, yataklı bir kurumda kısa süreli yatışı sağlanacak. Bundan sonra, Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezlerinde takip edilecek. Saldırganlık gibi ağır durumlar gösterebilen akıl sağılı problemi yaşayan kişi hastaneye müracaat edecek, hastanede kişinin acil tedavisi yapılacak, yatış gerekliliği halinde yatışı yapılacak. Hastanın yatış durumu gerektirecek sorunu ortadan kalkması halinde hasta Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri gözetimine girecek.”

29 Ruh Sağlığı Merkezi Var
Yaklaşık her 200-300 bin nüfus için bir Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezi’nin oluşturulacağını anlatan Akdağ, bu merkezlerin her ilde açılmaya başlandığını dile getirerek, şunları kaydetti: “İlgili merkezlerin şu anda sayısı 29. Bu sayıyı artıracağız. İlk etapta, 236 Toplum Temelli Ruh Sağılı Merkezi düşünüyoruz. Bu merkezlerde, psikiyatri uzmanı, sosyolog, sosyal çalışmacı, uzman hemşirelerin çalıştığı alanlar olacak. Merkezlerde, hastaların rehabilitasyonlarına katkı sağlamak için uğraş terapistleri olacak. Mevcut merkezlerde bunlar şu anda var. Hatta buna rağmen hastamız, bu merkeze günübirlik olarak gidip evine dönemiyorsa, hastanın gelmeme durumu varsa, hizmete ulaşamıyorsa hizmeti hastanın ayağına götürerek, evinde mobil hizmet ekibiyle de acil tedavisi yapılacak. Yani, bu toplum temelli, hasta odaklı, kapsamlı ve entegre bir hizmet modeli olacak. Bu hizmet modeli, süreç içerisinde aile hekimlerimizle de irtibatlandırılacak.”

“Akıl Hastaneleri Tarih Oluyor”
Bir gazetecinin “Akıl hastaneleri kapanıyor mu?” sorusu üzerine Akdağ, “Hastaların, evlerinden uzak hastanelerde aylarca yattığı akıl hastaneleri tarih oluyor” dedi. Akdağ, şöyle devam etti: “Bunun en önemli sebebi de şu; en mükemmel akıl hastanesinde de yatsanız, oradaki personeli en mükemmel şekilde de geliştirseniz, bu uzun süreli yatışların olduğu hastanelerde bir müddet sonra personelin davranış biçimi değişiyor. Hastaya karşı davranış biçimi farklılaşıyor. Dolayısıyla böyle farklı hastaneler yapmıyoruz, bunları süreç içinde ortadan kaldıracağız.”
Programın hazırlanmasında katkı sağlayan Prof. Dr. Medaim Yanık da aynı soruya “Dünyada bu konudaki eski model, hastaların büyük hastanelerde kalmasına, ikinci model hastanelerin tamamen kapatıldığı toplum temelli modelin yüzde yüz uyguladığı ve üçüncü olarak da denge modeliydi. Eylem Planı’nda denge modeli benimsenmiştir. Büyük akıl hastanelerin küçültülmesi ve büyük hastanelerin inşa edilmemesi, devlet hastanelerinin bünyesinde psikiyatri kliniklerinin oluşturulması ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri’nin oluşturulması mantığına dayanıyor” dedi.

Şiddet Gören Kadın ve Çocuklara Merkez
Eylem Planı’nda aktivitelerin kısa, orta ve uzun vadeli olarak planlandığını belirten Akdağ, kısa vadede, Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezlerini açtıklarını dile getirdi. Akdağ, ayrıca, şiddet gören kadın ve çocukların da hizmet alabilecekleri merkezleri açacaklarını söyledi. Akdağ, herhangi bir şekilde gerek fiziksel gerek ruhsal gerekse cinsel şiddete maruz kalmış kadın ve çocukların korunması için açılacak bu merkezlerin çok özel olduğuna işaret etti. Bunların ilkinin Ankara’da “Çocuk Koruma Merkezi” olarak açtıklarını, ikincisinin yine Ankara’da “Kadın Koruma Merkezi” olarak açacaklarını anlatan Akdağ, ”Bu merkezler gerçekten son derece örnektir. Özellikle çocuklar için açtığımız merkez, şu anda mükemmel hizmet veriyor” dedi.

“Ruh Sağlığı Alanına Ayrılan Yatak Kapasitesi Artacak”
Akdağ, Ankara’daki bu modelleri tüm ülkeye süreç içinde yaygınlaştıracaklarını ifade etti. Ayrıca, çocukların da ruh sağlığını geliştirmeye yönelik programları da yine aile hekimleri ile birlikte hayata geçirdiklerini dile getiren Akdağ, bu arada yeni hastaneler inşa edeceklerini, bu hastanelerde ruh sağlığı alanına ayrılan yatak kapasitesini artıracaklarını söyledi.

“Adli Psikiyatri İçin Özel Hastaneler Yapıyoruz”
“Adli psikiyatri için özel hastaneler yapıyoruz” diyen Akdağ, şöyle devam etti: “Biliyorsunuz, suç işlemiş bazı kişilerin hapishanede değil, adli psikiyatri kliniklerinde yatırılması gerekiyor. Bunun için, bu hastalara ait özel hastaneler yapıyoruz. Burada bir mesele var. Biraz, Sağlık Bakanlığının alanının azıcık dışına çıkan bir mesele. Bunu da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Fatma Şahin’le görüştük. Bu hastaların bir kısmının, evinde konaklayabileceği yakınları yok. Türkiye’de aile yapısı kuvvetli olduğu için, böylesine açıkta kalmış hasta sayısı az ama, yine de bunları da Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri’nde takip ederken, mutlaka çocuklara yaptığımız “Sevgi Evleri” gibi özel evler inşa ederek, buralarda barındırmak durumundayız. Değerli Bakanımız Fatma Şahin’i de bu konunun takipçisi olarak düşünüyoruz. Kendileriyle de bu hususta görüştük, çok da makul çerçevede belli bir aşama kaydedeceğimizi görüyorum” dedi.

YÖK Yönetimiyle Sağlık İnsan Gücü Sayısının Artırılması Kontenjanlar Artırılmaya Başlandı
Sağlık alanında yetişmiş eleman sıkıntısının burada da ön plana çıktığını belirten Akdağ, şunları kaydetti: “Hükümetlerimizin ilk 7 senesinde bu hususta YÖK yönetimiyle hiç mesafe katedemediğimizi hatırlatmak isterim. Ama son yıllarda YÖK yönetimi de bu meselenin önemini anlamış durumda, yaptığımız görüşmeler ve sağlık insan gücü sayısının artırılması için fakültelerimizde kontenjanlar artırılmaya başlandı. Bunun, bir zaman gerektirdiğini hepimiz biliyoruz. Sadece psikiyatri alanında yetişmiş insan eksiğimiz yok. AB ülkeleri ile Türkiye’deki uzman sayısı karşılaştırıldığında, hepsinde son derece alt sıralardayız. Bunun sebebi, Türkiye’de doktor sayısının toplamda az olmasıdır. Maalesef, üzülerek ifade ediyorum, hala Türkiye’deki meslek örgütü doktor sayısının yeterli olduğunu iddia etmektedir. Onlar, ‘sayının yeterli, dağılımın yetersiz olduğunu’ söylüyorlar. Oysa şu anda Türkiye’de pratisyen hekim dağılımı son derece dengelidir. Buna rağmen, sıkıntı çekiyoruz. Uzman dağılımında kısmi dengesizlikler var, ama bunu da büyük ölçüde önledik.”

Continue Reading

PSİKİYATRİK HASTALIKLAR YALAN MI?

Son dönemlerde psikiyatrik hastalıkların tedavisi üzerine çıkan tartışmalara son vermek için Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, Sağlık Dergisi’ne konuyla ilgili açıklamalarda bulundu.


Son dönemlerde hiperaktivitenin hastalık olmadığı hatta psikiyatrideki birçok hastalığın aslında hastalık olmadığı üzerine tartışmalar başladı. Bu konuda “psikiyatri” ve “hastalık” nedir üzerinde duruluyor. Peki bu durum doğru mu?


“Psikiyatri, tarih boyunca belki de üzerinde en fazla tartışmanın yapıldığı, toplumun genelini bir yana dursun, hekimler tarafından bile kimi zaman tam olarak anlaşılamamış sürekli gelişen, 2000’li yıllara bilimsel birikimini artırarak girmiş ve inanılmaz bir hızla gelişimi sürdüren bir tıp branşıdır. Psikiyatri, insan akıl sağlığı hastalıkları ve davranış bozuklukları ile ilgilenir. Psikiyatri branşının varlığının sebebi akıl-beyin süreksizliğidir. (mind-brain discontinuum).”


Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı konu ile ilgili şunları söyledi: “Hastalık, tıpta, insan tarafından tarif edilen bir “istenmeyen” durumdur. 120 yaşına kadar bütün insanlar yaşayacak olsaydı, hepsinde mutlaka ya böbrek yetmezliği ya da kalp yetmezliği bulguları olacaktı. Aynı şekilde 100 yaşını geçen tüm insanlarda Alzheimer hastalığı yani nörodejenerasyon bulguları görülecekti. Doğada normal yaşam süreci içinde bulunan tüm normal fizyolojik süreçler hayat siklusunda bir noktada patofizyolojik bir süreç içine girer ve aslında bu da “normal” dir, ta ki insan bu gidişi değiştirmeye yeltenene ve fizyoloji ile patofizyoloji arasındaki sınırı çizip, çizginin bir yanında “hastalık” diğer yanına “normallik” ismini verene kadar.


Normal Aralıklar Psikiyatri Tarafından Bilimsel Bilgiler Işığında Belirlenmiş Aralıklardır
Bu bilgiler ışığında denilebilir ki, örneğin kan basıncının normal değerlerini belirleyen sınır “insan” tarafından tedavi edilmek istenen sınırdır. Akıl hastalıklarında da benzer bir yaklaşım söz konusudur. Örneğin kaygı düzeyi kişinin normal fonksiyonlarını etkilediği anda “bozukluk” adını alır ve tedavi edilir. Kaygının normal aralığı, duygudurumun normal aralığı, bilinç açıklığının normal aralığı insan tarafından tarif edilmiş, normal aralıkları psikiyatristler tarafından değerlendirilen aralıklardır ve gerek görüldüğünde tedavi edilirler.


“Hastalığın Etyolojisi”
Hastalıkların insanlar tarafından tarif edildiği gerçeğinden yola çıkarak bir diğer basamağa geçelim. Hastalık diye tarif edilen duruma yol açtığı tespit edilen nedene “hastalığın etyolojisi” denir. Bu etiyoloji, bir fizyopatolojik duruma (yine insan tarafından tarif edilir) yol açarak hastalık bulgu ve belirtilerine yol açan bir dizi şelale reaksiyonları yol açar.


Psikiyatrik Hastalıkların Tarifinin Diğer Hastalıklardan Farkı Nedir?
Psikiyatri, beyin ve beynin “seçerek” uyguladığı davranışlarla uğraşır. Uğraştığı organın aktivitelerinde “bilinçli bir seçim” bileşeni olan tek organ beyindir. Bu durumu biraz daha açmak gerekir. Örneğin kalbin “normal” olarak kabul edilen bir anatomisi ve bir fizyolojisi vardır. Her kalbin kadında ve erkekte farklı olmak üzere normal kabul edilen bir ağırlığı ve bir hacmi vardır. Her kalbin pompa gücünün bir normal aralığı vardır. Her kalp bir insan bedeninde yaşama başlar ve o beden hayatta kaldığı sürece o bedenle birlikte yaşar, o bedenin gerçekleri ile yüzyüze kalır, o bedenin gerçeklerine maruz kalarak aktivitelerini sürdürür. Bu anlamda her kalbin ayrı bir hikayesi vardır. Beyin bütün diğer organların özelliklerini taşır. Onun da bir normal hacmi, onun da normal sınırlarda bir anatomisi vardır. Ancak beynin diğer organlardan farklı olarak çok üst seviyede şekillendirerek uyguladığı insan davranışıdır. İnsan davranışı, beynin içindeki fizyolojik mekanizmalara dayanıyor olsa da, bu ilişki direk olarak kurulamaz (akıl beyin süreksizliği), insan beyninin sınırsız motivasyon üretebilme esnekliği sayesinde (dorsolateral prefrontal korteks yönetiminde) insan sınırsız değişik “motive davranış” üretebilme kapasitesine sahiptir. Her insan “aklı”, beyin hücrelerinin fonksiyonlarının görünen bir nedenselliği olmaksızın (mind-brain discontinuum) tamamen bağımsız bir davranış üreticisidir. Tüm davranışlar insan aklının bir ürünüdür ve insan iradesi tarafından değiştirilebilir. Bu anlamda davranış bozuklukları “psikiyatrik hastalık” sınıfına girmezler çünkü davranış bozukluklarının etiyolojisi “insan aklıdır”. Psikiyatriye karşı yapılan saldırıların temelinde yatan bu ayrımın anlaşılamamasıdır.


Psikiyatrik Hastalıklarda “Beyinde Bir Parça Bozukluğu” Gösterilebilir
Psikiyatrik hastalık ve davranış bozukluklarını ikiye ayırmamız gerekir. Psikiyatrik hastalıklar, beyinde gösterilebilir patolojilerin bir ürünüdür ve tıptaki klasik hastalık tarifine uyarlar. Örneğin şizofreni hastalığında beyinde doğuştan itibaren gösterilmiş bir nörogelişimsel patolojiler söz konusudur. Yıllara yayılmış bu patoloji kendini genellikle genç yaşlarda gösterir ve hastalık bulgularına yol açar. Bir anlamda “beyinde bir parça bozukluğu” vardır ve bu gösterilebilir. Bu tip psikiyatrik problemlere “psikiyatrik hastalık” denir.


Davranış Bozukluklarında “Beyinde Bir Parça Bozukluğu” Gösterilemez
Beyindeki “parça bozukluklarına” bağlı olarak davranış bozuklukları oluşabilir, ancak davranış bozukluklarının büyük bir kısmı beyinde gösterilebilir patolojilerin sonucunda oluşmazlar. Örneğin kokain bağımlısı olan bir birey, doğuştan bir “parça bozukluğu” ile doğmaz. Birey kendi iradesi ve motivasyonu ile tercihi doğrultusunda bu maddeyi bedene maruz bırakarak “davranışa bağlı bir patofizyolojik süreci” başlatır. Davranış kontrol edildiğinde ise patolojik süreç ortadan kalkar.


Davranış Bozuklukları Neden Hastalıklardan Farklıdır?
Davranış bozukluğu bireyin tercihine tabi durumların bireyin hayatında sorunlara yol açtığı durumlar için tarif edilir. Bu tarif çağdan çağa, zamandan zamana değişecektir, çünkü insan davranışı tarih boyunca sürekli değişmiştir ve değişmeye devam etmektedir. Örneğin bundan 20 yıl önce “internet bağımlılığı” diye bir sorun yokken, şu anda böyle bir durum sorun olarak ortaya çıkabilir ve psikiyatri hekimi bu sorunla karşı karşıya kalabilir. Bu bir hastalık değildir, davranış problemidir ve davranış değişikliğine birey ikna edilerek tedavi edilebilir. Bireyin davranış değişikliğine ikna edilmesi işlemine “psikoterapi” denir. Psikoterapi bir “ikna” işlemidir. Hiçbir ikna işlemi bir hastalığı tıbbi anlamda tedavi edemez, ancak bireyin davranışını değiştirmesi için ikna ederek sorunun çözümüne yardım edebilir. Günümüzde psikiyatri dışındaki hekimlerin ve toplumun en fazla kafasını karıştıran durumlar “davranış bozukluklarıdır”.


Neden Psikiyatrideki Teşhis ve Yaklaşımların Anlaşılması Zordur?
Davranış bozuklukları, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin kullandığı akıl sağlığı ve hastalıkları teşhiş kılavuzu olan DSM kitapçığında psikiyatrik hastalıklarla birlikte gruplanır ve hepsine birden “bozukluk” denir. Örneğin bu sistemde kullanılan multiaksiyel yaklaşımda teşhis kısmına gerçek bir hastalık olan “Şizofreni” ile örneğin, “kumar oynama bozukluğu” ya da “hiperseksüel bozukluk” yan yana yazılır. Bu çok kafa karıştıran bir durumdur çünkü bunlardan birisi “tıbbi anlamda hastalık” diğerleri ise “davranış bozukluğu” dur. Bunu bu şekilde gören hekimler dahi bazen psikiyatrik teşhişlerin “bilimselliği” konusunda şüpheye düşerler. Buradaki problem, psikiyatrinin yaklaşımlarının bilimsel olup olmadığı değil, teşhis sistemlerinin nasıl kullanıldığı ve bunu uygulayan hekimlerin psikiyatrik yaklaşımıdır. Psikiyatrinin bilimsel yaklaşımı tüm diğer tıp branşları kadar bilimsel metotları kullanır. Kullandığı metotlar, hastalık ve davranış bozukluğu olarak tarif ettiği durumların belirtilerini semptomatolojik olarak gruplar ve etyoloji arar. Sorun şudur ki, psikiyatrik hastalık ve davranış bozuklukları çok komplekstir, ve belirtilerden nedene gitmek akla hayale sığmayacak kadar çok bilgi birikimi gerektirmektedir ve bu sebeple psikiyatrik sorunların etyolojisini tespit edilmesi süreci diğer tüm tıp branşlarına göre geri kalmıştır bunun da nedeni bellidir. Bir şizofreni hastalığının etyolojisi için gerekli bilgi ve araştırma yükü örneğin dört odacıklı basit bir pompadan ibaret olan kalbin hastalıkları için gerekli bilgi ve araştırma yükünün binlerce katı olarak tahmin edilebilir.


DSM Kitapçığındaki Sıralamalardan Doğan Kargaşa
DSM kitapçığında sağlıksız ve etyolojiden bağımsız listeleme, diğer deyişle, davranış bozuklukları ile psikiyatrik hastalıkların birarada gruplanması psikiyatriyi derinlemesine anlamayan ya da psikiyatrinin varlığından rahatsız olan kesimlerce psikiyatrinin aleyhinde kullanılmış, toplumdaki geçerliliğinin azaltılması için bazı çevrelerce mesleğin saygınlığını zedelemek amacıyla kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. Psikiyatrik yaklaşımları doğru anlamayan kişiler şu tip soruyu sorabilir. Daha önce hastalık olan bir durum şimdi nasıl DSM’den çıkarıldı? Daha önce hastalık olan durum şimdi değil midir? DSM kılavuzuna neden sürekli yeni hastalıklar ekleniyor? Bu soruların yanıtları, DSM kılavuzuna eklenip çıkarılan durumların büyük bir kısmı “davranış” kategorisinde incelenmesi gereken durumlardır ve hastalık değildir. Şizofreni ve bipolar hastalık örneğin, beyindeki parça bozukluğundan kaynaklandığından emin olduğumuz, genetik kökenli beyinde gösterilebilir patolojilerin olduğu hastalıklardır ve her zaman öyle kalacaklardır. Ancak örneğin, alkol bağımlılığı alkol olan bir yerde olacak, alkol olmayan bir yerde olmayacaktır. Alkole maruz kalmamış bir toplumda alkol bağımlılığı bir sorun olarak karşımıza çıkamaz, genetik yatkınlıktan bahsedilse dahi. Davranış sorunları çağdan çağa, toplumdan topluma değişiklik gösterir ve soruna yol açtığı anda tarif ve teşhis edilir, o durumda tedavi edilmesi gerekir. Davranış problemleri, psikiyatrik tıbbi hastalıklardan çok farklıdır, sınırsız bir çeşitliliğe sahiptir ve sürekli değişir. Psikiyatrinin tüm diğer branşlardan farkı budur, çünkü insan bedeninde beyinden başka hiçbir organın “davranışından” söz edilemez. Psikiyatri tüm diğer tıp branşlarının sahip olduğu “hastalık” kategorisine sahiptir, ve dahası sayıları sınırsız olabilecek “davranış” kategorisine de sahiptir. Hekimlerin büyük kısmı dahi bazen psikiyatriyi diğer branşlardan ayıran bu temel farkı anlamayabilirler çünkü psikiyatri dışındaki hiçbir branşın hastalık kategorisi dışında bir “davranış” kategorisi yoktur.


Psikiyatrik perspektifler nelerdir?
Psikiyatri insan akıl sağlığına 4 şekilde yaklaşır :
1-Hastalıklar (Disease) — (Person HAS / Beyindeki Bozuk Parça)
2-Davranışlar (Behavior) – (Person DOES / Kişinin Yaptıkları)
3-Karakteristikler (Dimensions) – (Person IS / Kişinin doğuştan sahip olduğu normal özellikler)
4-Yaşananlar (Life Story) – (Person ENCOUNTERS / Kişinin yaşamı boyunca karşılaştıkları)
Bu basit yaklaşımı bir analoji ile daha anlaşılabilir hale getirmek gerekir.
Bir insanı, bir arabaya benzeterek kuracağımız benzetmede şu durum ortaya çıkacaktır. Arabanın markası (karakteristikler), arabanın üretim hatası (disease), arabanın sürücüsü (davranış), arabanın sürüldüğü yollar (hayat hikayesi)


“Psikiyatride Bozuk Parçalara İlaçla Müdahale Edilir”
4 perspektiften yola çıkarak bir tıp branşı olarak psikiyatrinin hastaya nasıl yaklaştığı konusunda ve sorunlara nasıl çözüm bulabileceği konusunda bazı fikirler öne sürülebilir. Hastalıklar, diğer deyişle, “bozuk parçalar” , tıpta ya değiştirilir, değiştirilemiyorsa ıslah edilmeye çalışılır. Biri cerrahi biri tıbbi iki tip yaklaşım vardır. Psikiyatrik sorunlarda “parça” değişikliği yapmak günümüz tıbbi olanakları ile mümkün değildir. O nedenle psikiyatride bozuk parçalara ilaçla müdahale edilir. Çok nadiren (derin beyin stimulasyonu) beyindeki bazı parça bozukluklarına pil takma girişimleri gibi müdaheleler son yıllarda gündeme gelmiştir.


“Davranış Problemleri Kişiyi İkna Ederek Değiştirilir”
Psikiyatrideki “davranış problemleri” yani “psikoterapi” bireyle konuşarak onun davranışını istenilen şekilde değiştirmeye yönelik pasif bir girişimdir. Kognitif Davranışsal Tedavi (Cognitive Behavioral Therapy) gibi yerleşmiş bazı teknikler kişilerin davranışlarında ciddi değişiklere yol açabilerek oldukça etkili olabilirler. Psikanaliz, psikodinamik terapi gibi eski usül yöntemlerin (koltuğa uzanan hasta, onu dinleyen psikiyatrist modeli) bilimsel geçerliliği yoktur, Freud doktrinlerine dayalı, dogmatik, ve bilimsel olarak doğrulanamayan bir teorik alt yapıya sahiptirler, buna rağmen kişinin “ikna” edilmesi sürecinde etkili olabilecekleri için halen nadiren de olsa kullanılmaktadır.


“Hayat Hikayesinden Yeniden İşlenmeli”
Psikiyatrideki “hayat hikayesi” sorunları, yaşanmış travmatik olaylar, kişilerin bu olayları nasıl hatırladıklarına ve bunlara ne anlam yüklediklerine göre etkili olduğu için yine kişiyi bu konuların anlamlarını “yeniden işlemeleri” konusunda “ikna” edilerek tedavi edilebilir. Travmaya bağlı olan vejetatif ve fizyolojik sorunlara da ilaçla da müdahele edilebilir.


“Kalbin Herkeste Farklı Olan Hacmi gibi Her Bireyin Karakteri Farklıdır”
Kişinin karakter yapısı ile ilgili olan boyutsal perspektif (arabanın markası analojisi) kişinin doğuştan sahip olduğu karakterlerdir. Aynı bir kalbin herkeste farklı olan hacmi gibi, bir böbrekteki kişiden kişiye değişen nefron sayısı gibi, normal kabul edilen sınırlarda her bireyin karakteristik beyin özellikleri ve davranış yatkınlıkları vardır. Bunlara kısaca “huy” ya da “mizaç” denir. Bu özellikler kişinin hayatında sorunlar yaratıyorsa, psikiyatri hekimi hastaya bu sorunlara yönelik bir “kılavuzluk” yapabilir. Analojimize dönersek, arazi özellikleri olmayan bir arabayı, arazide kullanmaya çalışan ve sorunlarla karşılaşan bir sürücüye arabanın özelliklerinin bu duruma uygun olmadığı konusunda verilecek bir tavsiye psikiyatri hekiminin işidir.”


Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, Amerika Birleşik Devletleri’nde Cleveland Clinic ve Johns Hopkins Hastanelerinde genel psikiyatri ihtisası yapmıştır. Halen Maryland Üniversitesi Hastanesinde Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi alanında yandal uzmanlığı yapmaktadır. Dr. Çamsarı, psikiyatr, klasik piyanist ve bestecidir.
Continue Reading