KÖTÜ ANILARI OKSİTOSİN Mİ SİLİYOR?

Sevdiğimiz insanlara karşı güven duygumuzun nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? En çok sevdiklerimiz en çok kırıldıklarımızdır aslında! Kırılmalarımız, küskünlüklerimiz yerini kısa sürede tekrar sevgiye ve güvene bırakır. Çünkü kötü anılarımız silinir! 


Kötü anılarımızı kısa süreli hafızadan silen ise Oksitosin adındaki bir hormondur. Oksitosin ile ilgili uluslararası indeksli dergilerde 70’den fazla yayını bulunan ve beynimizin çalışması üzerine çok farklı araştırmalara imza atan İstanbul Bilim Üniversitesi Deneysel Tıp ve Ar-Ge Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, bu hormon hakkında çok farklı bilgiler verdi. 

Oksitosin nedir? 
Oksitosin, kelime anlamı olarak hızlı doğum demektir. Beynimizde bulunan hipofizden salınan bir hormondur. Hipofiz beynimizde, iç salgı bezlerini kontrol eden organdır. Burnumuzun arkasında iki bölümü vardır, ön ve arka hipofiz olarak adlandırılır. Oksitosin, arka kısmından salınıyor. 

Ne zaman salgılanır?
Oksitsoin’in, doğum yaklaşırken kanda oranı yükselir. Rahim (Uterus) kasılmasını sağlar ve doğum gerçekleşir. Mesela, Hipofizi çıkarılan hayvan doğum yapamaz.
Doğum sonrasında da Oksitosin’in görevi bitmiyor. Memedeki süt yapan bezleri kasıyor, böylece sütün bebeğin ağzına gelmesini sağlıyor. 

Oksitosin’in iki görevi var. Biri doğumu gerçekleştirmek, diğeri de sütün çocuğun ağzına gelmesini sağlamaktır. Oksitosin sütü yaptırmaz sütü fışkırtır, sütü yapan Prolaktin hormonudur. 
Erkeklerde ejekülasyonda Oksitosin salınır. Orgazm sırasında Oksitosin seviyesi pik yapar. 

Oksitosin ne zaman artar, ne zaman azalır?
Sosyal etkileşim sırasında kanda oranı artar. İnsanlar sosyal yaşamak zorunda. Ancak yeni görülen nesnelere karşı korku duyarız. Bu da strestir, her yenilik bir strestir. Yeni ortam ve yeni insanlar da birer strestir. Streste her türlü hormon artar kanda; İnsülün de artar, Kortizol da artar, Oksitosin de artar. 

Oksitosin stresi önlüyor mu?
Oksitosin stres devrelerini baskılıyor, güven ortamı oluşturuyor. Eğer güven ortamı oluşması gerekiyorsa, ortamda korkulacak bir şey olmadığını söyleyecek şey Oksitosin’dir. Onun için yeni bir ortama girildiğinde, can sıkıcı her hangi bir olay yoksa anksiyete hissedilmiyorsa Oksitosin artıyor. Çünkü Oksitosin stres devrelerini kapatıyor. 

Kadın erkek ilişkilerinde ya da farklı ortamlarda Oksitosin artıyor, korku devrelerini kapatıyor ve stres ortadan kalkıyor. Stres devreleri kapanınca da aynı yerde oturulabiliyor. Oksitosin olmasaydı stres devreleri kapanamazdı. 
Yeni bir insan ile tanıştığınızda ve stres olduğumuzda bütün hormonlar artar, Oksitosin’in buradaki önemli görevi “güven” yanıtını oluşturmasıdır. 

Güven duymak için unutmamızı nasıl sağlıyor?
Oksitosin kısa belleği siliyor. Kötü bir davranışta bulunan arkadaşın ya da sevgilinin hatasını Oksitosin siler. Yeni doğum yapan annelerde Oksitosin yüksektir, sonra çektiği acıyı unutuyor. Güvenmek için acı veren anıların silinmesi gerekiyor.  Oksitosin, bir bireyin uzun dönem güvenmesini sağlıyor. Stresi baskılıyor ve kısa dönem belleği siliyor. 

Oksitosin doğal yolla nasıl artar?
İnsanların birbiriyle tokalaşması, sarılmaları Oksitosin’i artırır. Anneanne, babaanne, dedelerin olduğu büyük ailelerde yaşayan kişilerde daha fazla Oksitosin salgılanır. Oksitosin vücutta stresi azaltıp, huzuru artırdığı için iltihabi hastalıkları da azaltır o nedenle büyük ailelerde damar sertliği gibi hastalıklar daha az görülür.  Bu da yaşamın uzamasında en önemli faktördür.  

Oytun Erbaş kimdir?
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesinde Yardımcı Doçent olarak görevine devam etmektedir. Ayrıca Bilim Üniversitesi Deneysel Cerrahi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olarak görev yapmaktadır. Çalışma alanları inflamasyon ve psikiyatrik ilişkiler, oksitosin, epilepsi, metabolik sendrom ve diyabetik komplikasyonlardır. Esas çalışma alanları oksitosin, psikiyatrik hastalıkların mekanizmaları, otizm, hayvan modelleri ve ilaç araştırmaları, EEG, EMG, EKG ve diyabet ve metabolik hastalıkların semptomlarıdır. 

Continue Reading

KOKULAR BEYNİMİZİ NASIL ETKİLİYOR?

Beynimizi nasıl kullandığımız ile ilgili yıllar önce bir kitap okudum. Kitapta yazılanların içinde, Einstain yüzde kaçını kullanmış, yüzde yüzünü kullansa neler yapardı şeklinde bir yazının aslında yanlış olduğunu öğrenmiş. Sonrasında da bu konu üzerine araştırma yapmaya başladım. Beynimizin çalışması ve yapısı ile ilgili haber yaptıkça konunun gizemi ve güzelliğine hayran kaldım. Bu alanda haber yapmanın ötesinde daha da derinlemesine araştırmalar yapmaya başladım. Bazen gecenin bir yarısı kalkıp aklıma takılan bir konuyu saatlerce araştırıyordum. Yetinmeyip o alanda çalışan bilim insanları ile irtibata geçiyordum. O zamanlar karar verdim, sağlık ve bilim yazarı olmayı. Bilim çok eğlenceli bunu herkes anladığında nelerin başarılabileceği üzerine çalışmaya devam ettim…

Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp araştırmalarına devam ederken, bir gün telefon geldi. Koku ile ilgili haber serimi çok beğendiklerini ve genişleterek kitap olarak yayınlamak istediklerini söylediler. Sanırım telefonu kapatınca attığım mutluluk çığlığına annem ve babamın şaşkın bakışları ile konuşmayı anlatışım unutamayacağım hayatımın kırılma noktalarındandı. Yıllarca hayalini kurduğum çalışma için ilk adım atılmıştı. Kokuyla Keşfet isimli kitabım hem benim için hem de alanında ilk oldu. 

Koku hayatımızı nasıl etkiliyor, hiç düşündünüz mü?
Hamilelik sürecinde duyulan kokuların önemli çünkü hafızamıza kodlanan ilk o zaman kokular yerleşiyor. Doğduğumuzda da duyulan kokularla birlikte anılar birleşiyor ve bu nedenle bir kokuyu tekrar duyduğumuzda bizi ilk o kokuyu duyduğumuz andaki ruh haline götürüyor. Buna koku hafızası deniyor ve en güçlü hafızamız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 
Tüm duyularımız beynimizde bir bekçi gibi göre gören talamus denetiminden geçerken, evin yaramaz çocuğu gibi denetimden geçmeyen tek duyumuz da koku! Böylece de çevremizdeki kokunun değişimini hemen algılayabiliyoruz. Tabii koku körlüğü diye bilinen bir durum yaşanmıyorsa. Bazı insanlar koku almazlar ki grip ya da nezle olduğunuzda koku alamadığınızı düşünün. Bu kısa süreli yaşanan durumu uzun süreli yaşayanlar da var. Bu gibi durumlarla karşılaşıldığında hekime başvurmalıdır. 

Koku Parmak İzi gibi!
Parmak izimiz eşsizdir. Kimlik belirlemede de bu nedenle kullanılır. Kokumuz da aslında eşsiz. Her insanın kokusu parmak izi gibi, tektir. Bu durum aslında eş seçimini de etkiliyor. Çünkü sevdiğiniz insanın ten kokusunu sevmeniz, ileri dönemde çocuğunuz olduğunda onun daha sağlıklı genlere sahip olmasını sağlayabiliyor. Nasıl mı? Kokusu güzel gelen karşı cinsin, sizdeki farklı bir MHC genine sahip olduğunu gösteriyor. 
Her iki ebeveynde bulunan MHC geni ne kadar farklı olursa, doğacak olan çocuğun hastalıklara karşı direnci o kadar fazla olmaktadır. Elbette ki genlerdeki dizilimi gözle görmek ve ona göre eş seçmek imkansız. Ancak,  kişiye has olan bu kokuyu, MHC geni veriyor. Aslında eş seçimini genlerimizin kontrol ettiğini söyleyebilir. 

Koku aşk hayatımızı da etkiliyor!
Koku ve aşk ile ilgili konu geçtiğinde çok sık dile getirilen bir araştırma vardır. 49 kadın ve 44 erkek seçilir, erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi. 

İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel ve seksi geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.

Kokular bunların dışında birçok alanda hayatımızı etkiliyor. Sağlığımız, alışverişimiz, ilişkilerimiz ve beynimizi… Hayatı kokuyla keşfetmek için bakmanız dileğiyle… 

Continue Reading

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-2



Evlilik aşkı öldürür mü? Kadınlar, erkeklerden daha çabuk mu bağlanır? İlk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağı önemli mi? Birçok patolojik olan aşk ilişkisinde sorunun bir kaynağı da çocukluk dönemi mi? Aşkın ömrü var mıdır? Hormonlar sadece bir ham madde midir?

İstanbul
Üniversitesi  İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri
Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı
Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr.
Sedat Özkan  şu bilgileri verdi: “Aşk bir
duygudur, bir insan yaşantısıdır. Erich Fromm ‘The Art of Loving’ araştırması
vardır. Freudien kuramlara kadar tüm kuramların ilgi alanı olmuştur.  İnsan beyni bütün bedenin komutanıdır. Aşk
duygu olarak da, düşünce olarak da, kimyasal olarak da önce beyinde    başlar,
tıpkı cinsellik gibi. Aşık olunca kalpte pır pırlar yaşanır tabi, ancak o pır
pırları yaşatan sonuçta beyindeki kimyasal değişikliktir.


“Aşk Bir Duygudur, Bir İnsan Yaşantısıdır”

Önce
biz aşkı sadece karşı cins aşkı olarak tanımlamamak durumundayız. Aşkın birçok
alt bileşkesi vardır. Tanrı aşkı da vardır, insan aşkı, karşı cins aşkı, yaşam
ideallerine olan aşk da vardır. Kişinin kendisi için anlamlı ve önemli,
yaşamsal değeri olan bir davasının da aşkı olabilir. Büyük değerli siyaset,
bilim adamlarında da vardır bu aşk. Onlarda davalarına aşkla tutkuyla
bağlıdırlar. Aşka böyle geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Aşk sadece
bir kadınla bir erkek ilişkisine indirilemeyecek kadar geniş bir kapasitededir.
Bu bağlamda tabi anne aşkı, bir çocuğun anneyle yaşadığı bütünleşmiş ilişki ve
ondan sonra ayrılma süreci, en önemli insan deneyimlerinden bir tanesidir.
Anneyle sağlıklı bir sevgi ve bütünleşme ilişkisi kurabilen insanlar ve anneyle
zamanı gelince doğru ve sağlıklı bir süreçte ayrışabilen insanlar; bağlanma ve
sevme ilişkisinde daha sağlıklı ilişkiler kurarlar. Bu anlamda,  bütün insanlar için ilk sevgi ve aşk nesnesi
olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağının önemlidir. Zaten birçok
patolojik, sağlıklı olmayan aşk ilişkilerinde sorunun bir kaynağının da
çocukluk döneminde olabildiğini dikkate almamız gerekiyor. Kateksis dediğimiz
kuram yani kişinin varlığını, enerjisini, duygularını, düşüncelerini, bir
nesneye bir kişiye bir amaca ya da bir uğraşa ataması aslında geniş anlamıyla
aşk. O zaman bir kişi olabilir, bir uğraş olabilir, bir yaşam amacı olabilir.
Hatta bazen soyut bir kavram olabilir.

“Aşk Bencil Değildir”
Aşkla
ilgili bir insanın aşık olma kapasite ve potansiyelini ve ya aşkın bütünleşmiş
kavram ve uygulamasını en iyi ortaya koyan kişi olan Mevlana, aşk bu anlamda
bir ölçüde sevilen nesneyle bir bütün olma ve bütünleşme çabasıdır. Aşkın,
insanoğlunun evrendeki yalnızlığını, terk edilmişliğini veya yok oluşunu
hissettiği zaman, en sağlıklı doyum ve çözüm mekanizması olduğu kanaatindeyim.
Tabi aşkın özünde ne vardır? Aşk önce bencil değildir, önce kendini değil önce
sevdiğini düşünebilmektir ve bir anlamda sevdiğini mutlu ederek mutlu
olabilmektir.

Neden “O” Kişi?
Karşı
cinse aşık olmak açısından bir titreşim, bir algı, bir görsel, işitsel yani beş
duyu organlarıyla algılayan bir kişinin; beyninde, bilinçaltında, bir şekilde
çağrışım yapması, bir uyaran yaratmasıdır. Beyinde bir kimyasal ve fizyolojik
canlanma yaratıyor aşk algısı. Kimi tercih ettiğini belirleyen unsurlar biraz
daha karmaşık. Neden “o” ? kişi uyandırıyor da öbürü uyandırmıyor? Bu daha çok,
o kişinin eski deneyimlerine, algılarına, yaşadıklarına, sevgi nesneleriyle
ilgili daha önce yaşadığı bütünleşme, çatışmayla, sıkıntıyla, tüm bu süreçlerle
doğrudan doğruya ilgilidir.

“Prefrontal Beynin En
Üst Korteksi İnsana Özgüdür”
Doğada
belki diğer canlılarda kısmen aşk yaşarlar. Memeliler, içerisinde fizyolojik
değişikliklerin yanında duygu, düşünce bileşkelerine sahip olanlar insanlardır.
Mesela aslanlar, üreme döneminde günde 48 kez çiftleşebiliyorlar ama onlar seks
yapmış oluyor, aşk yaşamış olmuyorlar. Aşk bu anlamda insanoğlunun
bilinçaltında yapılan bir tercihidir. Bazı insanlar aşk ile cinselliği birbirleriyle
özdeşleştirirler. Bu yanlıştır. İnsanoğlunda cinsellik , aşık olduğu karşı
cinse ilişkin yaşadıklarının ifade tarzlarından yalnızca bir tanesidir. Onun
için aşkta cinsellik vardır. Ancak o sadece bunun yaşanmasının, ifadesinin
sadece bir tanesidir. Onun için belki diğer memelilerden farklı olarak insanın
farkı; cinselliği aşkla yaşayabilecek özelliklere ve alt yapıya sahip
olmasıdır. Burada insanın prefrontal kortexi devreye girer. Prefrontal beynin
en üst korteksi insana özgüdür. Eğer beyinde, aşkın bir lokalizasyonu olsaydı
önce bu ön korteksten başlaması gerekirdi. Orada algılanan bir dış uyaran beynin
diğer depo belleği ile limbik sistemle hipokampusla hipotalamusa uyaranlar
gönderirler, yukardan aşağı doğru hoş uyaranlar gider ve o hoş uyaranlarda o
insanı bedenen ve ruhen barışık, yaratıcı ve üretken kılar. Bir aşk kişinin
bedenine olduğu kadar, duygularını, düşüncelerine hayata bakışını kendisini ve
evreni algılayabilmesini etkileyebiliyorsa aşktır. İnsan ne kadar çok gelişmişse,
deneyimleri, donanımlarıyla, ruhuyla, yüreğiyle, beyniyle, kültürüyle,
sanatıyla, estetiğiyle ne kadar gelişmişse, o kadar aşk yaşar ve yaşatır. Bunun
için sanattan edebiyata, politikadan bilime kadar büyük işler başarmış olan
yaratıcı insanlar bu duyguyu daha iyi yaşarlar.  Aşk en dürtüsel aynı zamanda en biyolojik, en
estetik, en üst düzey, en yaratıcı insan eylemidir.

“Aşk
Hem Hipotalamik Sistem Hem de Otonom Sinir Sitemi Canlandırır”
Aşkın
mekanizması, prefrontal korteksten başlar, kortekse iner. Beyin, hipotalamus ve
limbik sisteme, duygulardan önce algı, yani 5 duyu ile sonra algılayabildiğimiz
her şeyi beyindeki sorumlu merkezlere iletir. Merkezler uyarılıyor ondan sonra
alt kortekse ve tüm bedene uyaranlar gider. Hormonlar, otonom sinir sistemi
çalışır, iç organları besleyen sinir sistemi uyarılır, adrenal aks salgılanır,
sempatik ve parasempatik sinir sistemi harekete geçer, ikisi de farklı
biçimlerde uyarılır. Böylece, organizma tatlı uyarılma ve alarm durumuna geçer
hem hipotalamik sistem hem de otonom sinir sitemi bir şekilde canlanır.

“Kadın ve Erkeklerde Hormonal
Açıdan Değişiklikler Var”         
Kadın
ve erkek beyninde çok farklı işlediği kanaatinde değilim ancak kadının hormonları
ve erkeğin hormonları arasında fark var. Beyinsel mekanizmalarda ciddi bir
farklılık olmadığı ancak hormonal açıdan değişiklikler olduğu düşüncesindeyim.

“Aşkın Değil Ancak
İlişkinin Ömrü Olabilir”
Aşkın
ömrü yoktur. İnsanın ömrü vardır. Yani insan aşkıyla birlikte bireysel ve
onunla birlikte meçhul yaratıcı eserler koyarak aşkını kalıcı kılabilir. Aşkın
değil ancak ilişkinin ömrü olabilir.  Aşk
ne kadar besleniyorsa, ne kadar bireysel ve ortak olarak besleniyorsa o kadar
uzar. Meyvenin de ömrü vardır önemli olan onu beslemektir. Aşk köleleştirici bir insan eylemi değildir. Canlandırıcı yeniden hayat
verici bir duygudur. İşte o yeniden hayat verme devam ettikçe, kişi kendini
geliştirdikçe, geliştirdiğini ilişkisine kattıkça aşkın ömrü uzar.  Kısırlaşan beyin ve yürekler ya da yeterince
kendini geliştirmeyen bireyler de aşk daha kısa sürelidir. Zaten ondan sonra
fizyolojik ihtiyaçlar devam ederken ilişki yara aldığından çiftler ayrılır. Bu
anlamda aşkı beslemek önemlidir.

“Sağlıklı Aşk, İnsanın
Mantığını da Güçlendirir”
Aşk
mantığa aykırı değildir. Aşk mantığı aşar ama mantığa aykırı değildir.  Dürtüler farklıdır. Aşk dürtüyü de mantığı da
içerir ama onlarla sınırlı değildir.  Aşkın sağlam ve mantıklıklı bir adama,
mantıksız şeyler yaptıracağını düşünmüyorum. Sağlıklı aşk, insanın mantığını da
güçlendirir. Yüreğini de güçlendirir. Bazı hastalıklı ilişki tarzları için
bunun söz konusu olduğunu düşünmüyorum.

Aşk
ile Sevgi Arasındaki Fark Nedir?
Aşk
sevgiyi içerir ama onu çok aşar sevgi daha genel bir kavramdır. Bir hoşlanma
kavramıdır, çocuğunu, dostunu, arkadaşlarını seversin, o bir duygudur, paylaşımdır
ama aşkta bunların dışında sevgi, hoşlanmanın dışında tutku vardır. Bağlılık,
adanmışlık ve romantizm vardır. Aşk sevginin yanında romantizm, tutku ve
bağlılık içerir.

“Aşk Yaşayan İnsan Daha
Huzurludur”
Aşk
yaşayan insan daha huzurludur. Beyninde endorfin artar daha barışçıldır. Onun
dürtüleri daha insanileşir. Sevebilen ve aşk yaşayan insanlar başka insanlara
zarar verici davranışlarda daha az bulunurlar. 
Samimi, yumuşak ve kabullenici olurlar. İd, aşkla yıkıcı kısmından
arınır. İnsanın tabiatında olan,  alt
benliğindeki engel tanımayan, yıkıcı olabilen zarar verici olabilen nefs; aşkla
terbiye olur ve insanı pozitif hale getirir. Böylece daha mutlu sempatik ve
anlayışlı olurlar.

Sadece
Üreme İç Güdüsüyle mi Aşık Oluruz?
Aşkın,  insanoğlunu diğer memelilerden ayıran bir
önemli farkı da budur. Diğer memelilerin çoğu üremek içgüdüsü ve dürtüsüyle,
karsı cinse yönelirler yani onlar hormonlarıyla yönelir ama insan beyniyle
yönelir. Beyniyle aşık olur. Bir kadınla bir erkek arasında ortak paylaşımların
olduğu cinsellik dışı paylaşım, duygu, algı, ortak yaşam ve ortak ürünler ne
kadar fazlaysa, çeşitliyse, yoğunsa aşkta cinsellikte o kadar süreğen
olacaktır. Hayattaki paylaşım ne kadar fazlaysa yataktaki paylaşımda o kadar
keyifli olacaktır.

“Aşk İnsanı
Özgürleştirir”
Aşk
insanı özgürleştirir. Aşk ve bilimde tereddüt yoktur, yani bilim koşulları
değiştirir, bilim dünyayı değiştirir, dünyayı değiştirmek için koşulları da
değiştirir. Aşk ise kimseye zarar vermeden kendi koşullarını yaratır. Aşk biraz
da tercihtir. İnsanoğlunun evrimsel sürecine baktığımızda diğer canlılar sadece
seksle ilişki kurabildikleri için onlar tercih yapmazlar. Onlar dürtüleri kime
rastlarsa bir anlamda ona yönelirler. İnsanoğlu ise; biyolojik ve psikolojik
dürtülerini ve potansiyelini tercih ettiği karşı cinse aktarır ve onunla
birlikte hayatı kucaklar. Bu anlamda insan aşkı, diğer memelilerde yoktur.
İnsan aşkı, bir varoluş ve mutluluk arayışının uzantısıdır ve tercihe dayanır.

Tek Eşlilik ve Çok Eşlilik
Yöneliminin,  İnsanlarda Hormonlar
Tarafından Tayin Edilmediğini Düşünüyorum”
Oksitosin,
genelde dişilerde davranışı ve cinselliği etkileyen önemli bir biyolojik
marker’dır.  Erkeklerde testosteron
vardır. Oksitosin biraz daha bağlanmayı, dinginliği, edilgenliği sağlayan bir
hormondur. Genelde; tek eşli- çok eşli konular tartışılırken değişik yorumlar
olmakla birlikte, kadının daha tek eşliliğe ve bağımlılığa yatkın olduğu
söylenir. Buna da kısmen oksitosinin yol açtığı söylenir. Ben, tek eşlilik ve
çok eşlilik yöneliminin,  insanlarda
hormonlar tarafından tayin edilmediğini düşünüyorum. İnsanın özgür iradesiyle
ve tercihiyle belirlediği kanaatindeyim. 
Testosteron erkeğin cinsel davranışını etkiler ama yinede bu bir tercihtir.
Egosu, libidosu güçlü bir erkek, her gün farklı bir kadınla mı seks yapmak
ister yoksa sevdiği kadınla her gün mü seks yapmak ister, bunun bir tercih
olduğu kanaatindeyim. Hormonlara atfetmemek lazım. İnsan duygusu, insan
yönelimi, insan davranışı hormonlardan etkilenir ama hormonlar sadece bir ham
maddedir. O ham maddeyi nasıl kullanacağı kişinin tercihidir.  Kişinin, kişilik özellikleri, üst beyin
özellikleri, öğrenmeleri, deneyimleri, dünyaya bakışı, üst beyin özellikleri
tercih ve davranışı belirler. Tercihi belirleyen birçok başka beyinsel,
durumsal, psikolojik faktörler olduğu kanaatindeyim. Yemek yerken de aşık
olurken de irade ve özgür bir tercih yapıyoruz. Tercihlerimizi biz yapıyoruz
ama tercihlerimiz de bizi etkiliyor.”
 “İki İnsan Arasındaki Tutkulu Bağlılık”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim
üyesi Doç. Dr.
Sinan Canan şunları söyledi:  “Aşk, tanımı tam olarak
yapılamasa da, herkesin kendine göre öznel bir biçimde yaşadığı, hem bedensel
hem ruhsal etkileri oldukça derin olan bir duygulanım biçimi. Tanım ve kişisel
farklılıklar bir yana, aşk denen duygulanım biçimi genellikle, “sevilen” kişi
yahut kavrama üst düzeyde bir tutkuyla bağlı olma anlamı içeriyor. Birçok hatırlananlar
arasında aşk kelimesini en çok kullandığımız konu, ‘iki insan arasındaki
tutkulu bağlılık’tır. Günümüzde özellikle basın-yayın ve gözde edebiyat yoluyla
bizlere aktarılan, kaba hatlarıyla “bedensel tutku”yu temel alan aşk tanımları,
baskın olarak kendini kabul ettirmiş gözüküyor. Özellikle fiziksel cazibenin
etkisiyle birbirine tutkun hale gelen insanların kimi zaman acıklı, kimi zaman
da mutlulukla nihayete eren hikayeleri sıklıkla karşımıza çıkmakta. Fakat bu
örnekler çoğu zaman, gerçek aşkın bir örneği olmaktan uzak, ilişkileri sığ bir
bakış açısıyla değerlendiren ve değerlendirmeyi öğreten örnekler olarak kalıyor
maalesef. Gençlerimiz ise çoğu kez, elde etme isteği ve cinsel güdüleri “aşk”
olarak nitelemek kolaycılığından kurtulamıyorlar.


“İnsanın Diğer
Hayvanlarla Paylaştığı Bir Takım Özellikler de Var
Image_0
Davranışlarımızı
yöneten üst kontrol merkezi olarak insan beyni, akıl almaz bir karmaşıklığa
sahip olmasına rağmen, birçok işlevini nasıl gerçekleştirdiğini, temel düzeyde
de olsa bu gün bilebiliyoruz. Örneğin insana has davranışlarımız olan geleceği
planlayabilme, utanma, diğerkâmlık (empati), dikkat, zihinsel yoğunlaşma; hatta
ahlak, dinsel değerler ve özgür irade gibi insani özelliklerin, beynimizin
hangi bölgeleri tarafından yönetildiğini kısmen de olsa biliyoruz. Bunun yanı
sıra, insanın diğer hayvanlarla paylaştığı bir takım özellikler de var. Bu
“ortak” zihinsel özellikler arasında öfke, korku, açlık/tokluk, cinsel
dürtüler, bellek ve yön bulma gibi özellikler ilk sıralarda sayılabilir.

“Limbik Sistem: Beynin
Derinliklerinde, Diğer Hayvanlarla Ortak Özelliklerimizi Yönetir”
Temel olarak beynimizin kıvrımlı üst
kısımları “beyin kabuğu” olarak adlandırılır ve insana has özelliklerimizin birçoğu
buradaki farklı bölgeler tarafından kontrol edilir. Beynin derinliklerinde yer
alan daha basit yapılı bölgeler ise, diğer hayvanlarla ortak özelliklerimizi
yönetir. Bu bölgelerden en önemlisi “limbik sistem” adı verilen bir yapıdır. Bu
bölge, yukarıda bahsettiğim bütün “alt düzey” duygulanım ve güdülerimizin
yönetim yeridir. Konumuz olan cinsel çekim ve tutku da, bu bölgedeki yapıların
kontrolü altındadır.


Beyin Kabuğu Kontrolü Önemli
Bu bölgeler farklı işlevleri kontrol
etmenin yanı sıra, birlikte büyük bir uyum içinde çalışarak insan
davranışlarının dengeli bir şekilde ortaya konmasını sağlarlar. Örneğin, her
insan cinsel dürtü hissetmesine rağmen beyin kabuğundaki ‘yüksek’ merkezler,
‘yaşam tecrübelerini’ kullanarak bu isteği sınırlar ve insani bir yaşamı mümkün
kılar. Beyin kabuğu kontrolü açısından
sağlıklı olmadıkları bilinen insanların “ahlaksız” olarak nitelenebilecek
davranışlar ortaya koydukları ve suça yatkın oldukları bilinen bir gerçektir.
Dolayısıyla, insan, hayvansal güdüleri ve insani özellikleri ile bir bütündür
ve yaşamının her alanında bu farklı duygulanımların dengede tutulması gerekir.
Sağlıklı ve doğru yetiştirilmiş bir ‘beyin’ söz konusu olduğunda, böyle dengeli
bir yaşam da son derece kolaydır.


Evlilik
Aşkı Öldürür mü?
İki insan arasındaki çekim sadece
fiziksel nedenlere dayandığında, bedenin kontrolünü büyük oranda ‘alt beyin
bölgeleri’ ele geçirir. Bu sistemlerin amacı, eksikliği hissedilen ve tutkuyla
istenen hedefe ulaşmaktır. Burada mantıklı bir hesaplamadan ziyade, bedenin
ihtiyaçları ön plandadır. Hedefe ulaşıldığında ise bu merkezler görevlerini
tamamlayarak, zihin üzerindeki yönetici etkilerini yitirmeye başlar. Bu
aşamadan sonra, eğer fiziksel çekim ve cinsel dürtüler dışında herhangi bir
bağlayıcı unsur yoksa, ilişkilerde de kopma yaşanması kaçınılmazdır. İşte bu
nokta, ‘evliliğin aşkı öldürdüğü nokta’ olarak alınabilir. Zira burada aşk
olarak tanımlanan şey sona ermiş, geride de bir şey kalmamıştır. Evliliğin,
yahut ‘zamanın’ öldüremeyeceği aşklar nasıl var oluyor peki? Bu mantıkla cevap
oldukça basit: Kişiler arasında alt beyin bölgelerini ilgilendiren hayvani
çekim unsurları dışında, üst beyni ilgilendiren yüksek düzeyli bağlantıların da
bulunması gerekir. Kişiler arasındaki amaç birliği, entelektüel alışveriş,
saygı, sevgi ve hoşgörü gibi olumlu özelliklerle beslenen ilişkiler, çok daha
uzun süreli ve çok daha doyurucu bir birliktelik yaşanmasını; hatta ömür boyu
sürecek beraberliklerin çok az bir çabayla elde edilebilmesini mümkün kılar. İlk
görüşte aşk olarak nitelenen “limbik” yahut “hayvani” cazibe, “insani” yahut
“üst beyin aşkı”na veya derinlikli bir sevgiye dönüşmedikçe, birlikteliklerin
aşkı öldürmesi kaçınılmaz olacaktır. Yani, seçimlerimiz ve kararlarımız ne
kadar “insan”a yaraşır ise, mutluluğumuz da o kadar ‘insânî’ olacaktır.

“Aşkın İlk Döneminde Amfetamin
Etkisi, Bağımlılığa Götürebilir”
“Aşk ve
Beyin” kitabının yazarı Nöroloji Uzmanı Dr. Bülent Madi şunları söylüyor: “Aşk
konusu ile ilgili birçok bilim dalı çok fazla araştırma yapmıştır. Psikoloji,
insan aşık olduğunda ruh halinin nasıl değiştiğini görüşmeler veya testler ile
değerlendirir. Nöroloji, aşık olan insanların beyninin hangi alanlarında
farklılıklar olduğunu inceler. Sosyoloji, aşkın kültürel ve toplumsal
özelliklerini inceler. Nöroloji, psikiyatri, nöropsikoloji alanlarında yapılan
çalışmalarda genel olarak aşkı yaşayan kişilerin davranışları, duyguları ile
beyinlerinin çalışma sistemleri nöroradyolojik yöntemlerle incelenir.  Aşkın dönemleri vardır ve bu dönemlerde farklı
kimyasal maddeler artış gösterir ve davranışlarımızı şekillendirir. Aşkın ilk
döneminde amfetamin etkisi görülür. Bu etki bağımlılığa götürebilir. Aşkın
ikinci döneminde endorfin salgılanır, güven oluşur. Üçüncü aşamada oksitosin
salgılanır ve bağlılık duygusu gelişir, cinsel duyguları etkiler. Dopamin ise
keyif alma ve neşe ile ilgili bir maddedir, farkındalığı arttırır.

“Kadınlar Bağlanma
Aşamasına Hızla Geçerken, Erkeklerde Bu Daha Sonraları Gerçekleşir”
Kadın
ve erkeklerin aşkı algılamaları bildiğimiz gibi çok farklı. Aşık olunacak
kişinin seçiminde erkekler soylarını devam ettirebilecek, fiziksel açıdan uygun
kadınlar ararken, kadınlar güvenebilecekleri, kendilerini koruyabilecek
erkekleri tercih ederler. Aşkın aşamaları açısından baktığımızda ise kadınlar
bağlanma aşamasına hızla geçerken, erkeklerde bu daha sonraları gerçekleşir.


“Aşk Sosyal İlişkilerde
Azalmaya Neden Olur”
Aşk
daha çok içinde arzu, tutku barındırır. Sevgide ise paylaşım, benimseme,
alışkanlık, güven duyguları birlikte yaşanır. Aşk risklidir ancak sevgi
güvenlidir. Aşkın genel olarak sosyal ilişkilerde azalmaya neden olduğunu
biliyoruz. Eğer aşk karşılıklı ise zaman genellikle aşık olunan kişi ile
birlikte geçirilir. Karşılıksız aşkta ise insan kendi içine döner ve sosyal
ilişkileri zayıflar.”
Continue Reading

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-1


Aşk
nedir? Beyin mi yoksa kalp işi midir? Aşık olunca hayatımızda neler değişir?
Yapılan bilimsel çalışma sonuçları ne söylüyor?  
Aşk ve Beyin dosya haber ile merak edilenler yanıt buluyor.



Aşk, aşırı sevgi ve bağlılık duygusudur. Seni Seviyorum,
insanoğlu varolduğundan beri üremesinin ve ölümsüzlüğünün temelinde bu iki
kelimeyi kullanarak bugünlere gelmiştir. 

Google internet arama motorunda “love” kelimesi 2.080.000.000 kez web üzerinde
görüntülenirken, tıbbi literatürlerin arandığı arama motoru olan Pubmed’de ise
9926 kez görüntülenmektedir. Google’daki popülerliğinin yanısıra bilimsel
olarak da aşk konusu üzerinde birçok araştırma yapılmıştır.



Aşkın
Nörolojisi



MESA Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet
Zülküf Önal, şu bilgileri verdi: “Aşk;
kompleks nörobiyolojik bir fenomen olarak, güvenin, inancın, hazzın ve ödül
aktivitelerinin beyinde yer aldığı bir süreçtir. Limbik sistemin bütünlüğünün
işaretidir. Romantik aşk bizlere hayat verir ve motive eder. Bu süreç türümüzün
devamlılığı için de gereklidir. Romantik aşkın olmadığı bir süreç, bizi
birbirine benzeyen, yaratıcı özelliğini kaybetmiş, sosyal gruplara dönüştürür;
ki bu hayvanlardan bizi ayıran en önemli özelliklerimizden birinin yokluğu
demektir. Beyindeki kimyasallar aşkın farklı basamaklarında rol oynar ama esas
hedef; türlerin devamlılığını sağlamaktır.

İlk Bakışta Aşk Var
İlk bakışta aşk vardır,
üstelik bunu sağlayan kimyasal karışım, uzun bir beraberliğin
garantisidir.  İlk bakışta aşkın mistik
bir yanı yoktur, aşk ve cazibeyi yöneten duygular değil; moleküllerdir.

Kadın Erkek Beyninin Farkları
Beynin
yüzde 40’ı “gri madde”, yüzde 60’ı “beyaz madde”den oluşur. Gri madde, bilginin
işlendiği hücre gövdelerinden oluşur ve beyinde kullanılan oksijenin yüzde
94’ünü kullanır. Beyaz madde, yağlı bir protein olan myelin’dir. Aksonlardan ve dentritlerden oluşan iletişim ağının
temel yapısıdır. Zeka, gri ve beyaz maddenin yani işlemci ve kablo
bağlantılarının birlikte ve hızlı çalışmasını gerektirir. Kadınlardaki beyaz
maddenin ön loblarda yoğunlaşmış olduğu, erkeklerdeyse ön loblarda daha az
beyaz madde olduğu bilinmektedir. Ön loblar; duygusal kontrol, kişilik ve karar
almada önemlidir. Erkekler beynin sol tarafını kullanmaya meyillidir. Kadınlar
ise beynin her iki tarafını kullanırlar.


“Erkeklere
göre Kadınlar Üç Kat Daha Fazla İntihar Girişimine Eğilimli”
Kadınların
limbik lobu erkeklerden daha büyüktür. Limbik sistemin büyük olması kadınların
ilişkilerde daha istikrarlı ve tutarlı olmalarını sağlar. Kadınlar daha az
serotonin ürettikleri için depresyona daha kolay girerler. Erkeklere göre üç
kat daha fazla intihar girişiminde bulunmaları da bu nedenledir. Erkek ve kadın
genetik kodunun yüzde 99’dan fazlası aynıdır. İnsan genomundaki 30 bin genin
yüzde 1’inden daha azı cinsiyetler arası değişiklik gösterir. Erkek beyni kadın
beynine göre ortalama yüzde 9 daha büyüktür. Erkek beyni kadınlara göre yüzde 4
daha fazla nörona sahiptir. Ancak kadınlarda hücresel bağlantı daha çoktur. Bu
durum, kadınların beyinlerini daha etkili ve verimli kullanmalarını
sağlamaktadır.

“Aşık
Olan Beyinde Aktive Olan Bölgeler Ödül Sisteminin Çekirdeğidir”
Bir
erkekle kadın sıradan bir konuşma yaparken beyinleri taranarak, bir çalışma
yapılmıştır. Erkeğin beyninde cinsellikle ilgili bölgeler aktive olurken bu
durum kadın beyninde izlenmemiştir. Erkek bu görüşmeyi potansiyel bir cinsel
randevu olarak görürken kadın bu durumu konuşan iki insan olarak algılamıştır.
Romantik aşkı tetikleyen görsel uyarıdan başka bir şey değildir. Sanıldığı gibi
ses, zeka, cazibe veya sosyal ve finansal statünün bir önemi yoktur.  Aşık olan beyinde aktive olan bölgeler ödül
sisteminin çekirdeğidir; Kortex, Anterior Singulat, Hipokampus, Striatum ve
Nukleus acumbens.

Erkekler
Neden Kadınlardan Daha Kolay “İlk Görüşte Aşık” Olur?
Manyetik
Rezonans Görüntüleme tekniğinden (MRI) yararlanılarak gerçekleştirilen bir
çalışmada, insanların nefret ettikleri birinin fotoğrafına baktıklarında aktive
olan nefret sinir ağının, aşk sinir ağıyla ortak noktaları olduğu saptandı.
İlk
bakışta birbirinden etkilenen çiftlerin incelendiği bir araştırmada simetrik
kemik yapısının, beğenide etkili olduğunu ve bunun doğacak çocukların genetik
yapısını belirlediğini tespit etmişlerdir. Araştırmaya göre, erkeklerin yüzde
60-80’i kalça ölçülerini, doğurganlığın bir simgesi olarak algılıyor. Kadınlar
ise feminen yüz çizgilerine sahip erkekleri daha yumuşak ve güvenilir bulup,
etkileniyor. Aşık kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalar kadınların
beyninde birçok alanın hareketlendiğini gösteriyor, özellikle içgüdülerle
ilgili alanların, dikkat ve hafıza devrelerinin. Erkeklerdeyse görselliğin
işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği
bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış aynı zamanda erkeklerin neden
kadınlardan daha kolay “ilk görüşte aşık” olduklarının da açıklaması olabilir.

“Beyin
Korteksinin Büyük Bir Bölümü Aşk Esnasında Etkisiz Hale Gelir”
Aşk,
erken dönemlerinde kokain, eroin, morfin gibi uyuşturucuların etkileri gibi
beynin ödül devrelerini tetikleyerek benzer etkiler gösterir. Uyuşturucu etkisi
6-8 ay kadar sürer. Bu süreçte sevgilinin çıkarları, kendini iyi hissetmesi ve
ilişkinin sürdürülmesi kişinin kendisinden öncelikli hale gelir. Beynin
hareketliliği ve dışavurum açısından benzer özellikler gösteren aşk ve nefret
arasındaki en büyük fark ise, muhakeme merkezi olan beyin korteksinin büyük bir
bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesidir. Nefret durumunda ise beyin
korteksinin sadece küçük bir bölümü devre dışı kalıyor, çünkü kişinin nefret
ettiği kişiden öç alma, ona zarar verme gibi hamleleri hesaplayabilmesi için o
kortekse “şiddetle” ihtiyacı var.

Romantizmin
Süresi
10
yıldan fazla süredir evli 5 bin çiftle yapılan bir araştırma evlilikteki
romantizmin yedi yıldan daha az sürdüğünü gösteriyor. Yeni evliler arasındaki
romantizm, 2 yıl, 6 ay, 25 gün sonra bitiyor. Bu süreden sonra erkekler
düzenli, kadınlar da bakımlı olmayı bırakıyor. Evliliğin 3. yılında çiftlerin
yüzde 83’ü yıldönümlerini kutlamak için çaba sarf etmemeye başlıyor.
Araştırmaya katılan çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele
tutuşurken, 937.5 gün sonra bu oran yüzde 38’e düşüyor. İlk yıllarda günde
sekiz kez birbirlerine sarılan çiftler, ilk yıldan sonra bunu yapmamaya
başlıyor. Araştırmaya göre, bu oranlar dışarıda sürpriz bir akşam yemeği ve
televizyon kumandasının paylaşılması için de geçerli.
Aşk
stresi azaltan ve sağlıklı yaşam için gerekli, yaşanması gereken bir süreçtir.

Beynin
Hangi Bölgesi Aşkı Başlatır?
Beynin belli bölümleri aşkın başlatılması,
ilerletilip, doyuma ulaştırılmasında farklı derecelerde rol almaktadır.

Ön
Singulat Kortex:
•      
Seçenekleri
tartar, kararları verir.
•      
Endişe
merkezidir ve kadınlarda erkeklerden daha geniştir. 
•      
Düzgün
çalışırsa kişi dikkatini bir şeyden diğerine kolayca aktarabilir.
•      
Zor
durumlarda kolay çıkış yolları bulur.
•      
Hataları
bağışlar, geçmişin acılarına takılıp kalmaz.
•   İyimser
bir bakış açısı ile geleceğe umutla bakarlar. Esas olarak ilişkinin iniş ve
çıkışlarıyla başetmeyi bilirler.

Prefrontal
Kortex:
•      
Duyguları
kontrol eder ve çıldırmalarını engeller.
•      
Kadınlarda
daha geniştir ve erkeklere nazaran bir, iki yıl daha erken olgunlaşır.
•      
Düzgün
çalışırsa hedefe yönelik davranışlarda bulunabilir. 
•      
Kelimelerini
ve davranışlarını etkili bir şekilde denetleyebilir. 
•      
Harekete
geçmeden düşünür ve hatalardan dersler çıkarır.
•      
Çelişkiye,
gerilime ve telaşa düşmez.
•   Beyin
korteksi, kişinin duygusal ve cinsel anlamda yaşadıklarından öğrendiklerini
daha sonra kullanılmak üzere depolama işlevini görmektedir.
•     Beynin
frontal korteksi kişiler arası ilişkiler, duygusal ve cinsel seçimlerde ve
kişisel eğilimlerde görev alacak öğrenme işini üstlenmiştir.

Temporal
Kortex: 
•      
Duyma,
okuma, sosyal işaretleri okuma, kısa süreli hafıza, anıları uzun süreli
kaydetme, müziği işleme, seslerin tonu ve duygudurum dengesi ile
ilişkilidir. 
•      
Doğru
çalışırsa kişi duygusal olarak dengelidir.
•      
Doğru
anlar, uygun kelimeler kullanır.
•      
Hafızası
canlıdır.

Bazal
Gangliya
•      
Endişe
merkezidir.
•    Duygu,
düşünce ve hareketleri bütünler, vücudun rölanti ayarını yapar, hareketleri
yumuşatır, motivasyonu düzenler, zevke vasıta olur.
•    Bazal
ganglion olarak adlandırılan “accumbens çekirdeği” bir ilişkiyi ya da cinsel
işlevi başlatmada ve zevk alma işlevinde uyarıcı görev üstlenmektedir.

Limbik
Sistem
:
Olumlu ve olumsuz duygusal hafızayı depolar. Uyku ve iştah döngülerini kontrol
eder. Kokuları doğrudan işler. Koku uyarıları kortekse ulaşmaz, bu da kokunun
ne kadar önemli bir ayrıntı olduğunun bir başka göstergesidir. Doğru çalıştığı
zaman kişi iyimser olur ve rahat ilişki kurar. Aldıkları bilgileri süzgeçten
geçirip çevresindekilere olumlu olarak yansıtır. Neşeli, cinsel açıdan çekici
ve tutkulu olabilir.

Aşktan
sorumlu bazı hormonlar ve moleküller
;
·  FENİLETİLAMİN:
Beyinde aşkla ilgili oluşan en önemli kimyasaldır. Doğal amfetamindir
·     ÖSTROJEN: Güçlü,
kontrolü elinde tutan, her şeyi tüketen, bazen sadece işle ilgilenen bazen
baştan çıkarıcı; dopamin, serotonin, asetilkolin ve norepinefrinin arkadaşı
(beyne kendini iyi hissettiren kimyasallar)
·      PROGESTERON:
Östrojenin arka planda kalan ama güçlü olan kardeşi; zaman zaman ortaya çıkar;
bazen östrojenin etkilerini tersine çeviren bir fırtına bulutu gibidir, bazense
arada eriyip gider.
·     TESTESTERON:
İddialı, odaklanmış, herşeyi tüketen, erkek, baştan çıkartıcı, saldırgan,
hissiz.
·     DHEA: Bütün
hormonların koruyucusu, bağımsız, baştan çıkarıcı, hayatın özünü içinde
barındıran, enerji verici, testesteron ve östrojenin annesi ve babası, takma
adı “anne hormon”, hormonların Zeus ve Hera’sı; gençlikte bol miktarda bulunur,
yaşlandıkça azalır.
·       ADRENALİN: Kalp
hızını arttırır, tansiyonu yükseltir ve vücut tetiktedir. Zevk ve heyecanın
oluşmasının zeminini hazırlar.
·    DOPAMİN: Zevk,
motivasyon ve konsantrasyonla ilgilidir. Beynin ödül merkezinde yer alır.
Yeterli dopamin düzeyi kişinin kendine güvenini arttırır. Aşkın ilk
dönemlerinde yüksek dopamin seviyesi ve düşük serotonin seviyesi gözlenir.
·   SEROTONİN: İyi
hissettiren moleküldür. Duygudurumun düzenlenmesi ve duygusal esneklikte rol
oynar. Düşük serotonin düzeyi yeni aşıklarda görülürken ayrıca depresyon,
anksiyete, obsesif-kompulsif bozuklukta da görülür.  Bu düşük seviyeye paralel olarak tutkulu
aşıklarda bazal gangliya ve ön singulat girus da artmış aktivite tespit
edilmiştir.  Aşırı serotonin artışına
neden olan antidepresif ilaçlarda cinsel işlev bozukluğuna neden olurlar.

Kimyasal  Senfoni
•      
Çekim:  östrojen, testesteron, nitrik oksit ve
feromonlar
•      
Karasevda:
adrenalin, noradrenalin, dopamin, serotonin ve feniletilenamin
•      
Bağlılık:
oksitosin ve vazopressin
•      
Ayrılık:
serotonin ve endorfin (azalırlar)”


fMRG, Verilen Özel Bir Uyaranın Beynin Hangi
Bölgelerinin Çalıştığını Ortaya Koyuyor
Özel
Ege Sağlık Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Sultan Tarlacı şunları söyledi: “İlk çalışmalar gözlemler ve psikiyatrik ölçeklerle
yapılmış. Ancak artık Bir konuyla ilgili (emek, tat, görme,
koklama, dokunma, işitme veya daha karmaşık olan keman çalma gibi bir sistemin
beyinde var olup olmadığını anlamak için en çok kullanılan fonksiyonel MR beyin
görüntülemesi (fMRG) yapılmaktadır. fMRG, verilen özel bir uyaran veya işe bağlı
olarak beynin hangi bölgelerinin çalıştığını ortaya koyabilen bir yöntemdir.
Temel prensibi basittir: beyinde yapılan işle ilgili olarak belli bölgelerde
kan akımı ve oksijen değişiklikleri oluşur. Normal kişilerle, yani ilgilenilen
işi yapmayan kişilerin beyinleri karşılaştırılarak, farklı çalışan beyin
bölgeleri fMRG ile gösterilebilir.
“İlk Görüşte Aşkta Beynin Subkortikal
Ödül-Mükâfat Sistemi Çalışıyor”
Uzun yıllar, ömrünü insan görme sisteminin
beyin kabuğu organizasyonunu anlamaya adamış Semir Zeki ve arkadaşları 2003
yılında, “birisine âşık olduğu kişinin fotoğrafı gösterildiğinde beyninde acaba
ne oluyor?” diye sorup ilk çalışmayı yayınladılar ve bulgular ciddi bir etki
yarattı. 18 sırılsıklam âşık çalışmaya aldılar ve âşıklarının yüz fotoğrafı bu kişilere
gösterilerek beyinde ne oluyor fMRG ile anlaşılmaya çalışıldı. İlk gördükleri
beynin subkortikal ödül-mükâfat sisteminin çok yoğun çalıştığıydı. Sonuçlar
herkes için bir sürpriz olmuştu. Bazı beyin bölgeleri özellikle ödül sunan
olaylara tepki verirler. Elde edeceğiniz bir ödül muhtemelen ödülle sonuçlanan
davranışları tekrar etmeye neden olur. Besin, su, seks, sigara, kokain, olumlu
sosyal etkileşimler gibi. Sonunda öznel bir tatmin vardır. Ödül hücreleri de
artık uyarana doydukları zaman sessiz hale gelirler.  Tekrarlı davranışlar azalarak sonlanır.

“Periferde Nor-Epinefrin Artışı Taşikardi,
Çarpıntı Ve Sevgilinin Yanında Ellerde Titremeye Neden Olur”
Aşkın
yeri bedende beyindir, kalp değildir! Aşkın yoğun fizyolojik bedensel yansımaları vardır. Bunlar arasında iştah
azalması, yemekten içmeden kesilme, nabız artışı, çarpıntı, terleme, titreme,
barsak hareketleri, mide asidi ve yutma sıklığı artması sayılabilir. Uzun
asırlar boyunca, bu fizyolojik yansımalardan dolayı insanların kalpleriyle âşık
olduğu düşünülmüştür. Aşkın uzun yıllar kalple ilgili olduğu kabul edilmiştir
ve bugün bile aşkı belirtmek için kalp resimleri çizilir. Bunun nedeni aşkın
erken dönemlerinde yükselen merkezi (beyinde) ve periferik nor-epinefrin (NE)
düzeyidir. Periferde NE artışı taşikardi, çarpıntı, kan basıncı yükselmesi ve
sevgilinin yanında ellerde titremeye neden olur. Kalp üzerinde bu abartılı
uyarıcı etkisi ile aşk beyin de değil kalpte yansımasını bulur. Merkezi sinir
sisteminde artışı ise locus seruleus üzerinden olur sevgiliye odaklanmada ve
dikkat vermede artışa neden olur. Odaklanma ve dikkat verme ile aşka dair küçük
detaylar hatırlanır hale gelir. Aynı zamanda uykusuz gecelere ve iştah
azalmasına neden olur. NE yine seksüel motivasyona neden olur. Dışarından uygun
dozda verilen amfetamin, dopamin ve NE üzerinden bu etkilerin tümünü aynı
şekilde potansiyalize eder.

“Dopamin aynı zamanda yenilik arayışı ve
yaratıcılıkla yakından ilişkilidir”
En dikkat çekici çalıştığı görülen bölge
ventral tegmental alanda (VTA) A10 bölgesi yeridir. VTA, substansiya nigra ile
birlikte beyindeki dopaminin yüzde 90 kaynağıdır. Bu bölge dopaminden zengin
olduğundan tüm ödül-mükâfat uyaranlarında devreye girer. Aynı zamanda
uyanıklık, dikkat, libido artışı, motivasyon ve ödüle isteme ve ulaşma çabasını
sağlar. Dopaminin temel işlevi, ödül sisteminde “istemek”tir. Dopamin aynı
zamanda yenilik arayışı ve yaratıcılıkla yakından ilişkilidir. Tekrarlayıcı
düşünce ve davranışların kaynağıdır. Bunun klinik patolojik hali şizofrenide ve
Parkinson hastalarında dopamin disregülasyon sendromunda aşırı dopaminerjik
uyarım sırasında görülür. Aynı zamanda dopamin aşık olunanla bir olma (unity)
duygusunu oluşturur. Şairlere âşık dönemlerinde şiir yazdıran, müzisyenlere
müzik yaptıran dopamindir. Pallidium ve kaudat çekirdek ise ödül tespiti ve
amaca yönelik hareketi sağlar. Anterior singulat beyin kabuğu, içsel ve dışsal
uyaranları değerlendirir, bunlara uygun emosyonel yanıtlar oluşturur. Karar
verme, risk analizi ve kendine farkındalığı sağlar. Hipotalamus, daha önceki
çalışmalardan bilindiği üzere hem seksüel uyaranlarla hem de aşık olunan
uyaranları ile çalışır. Otonom sistem ve bazı seksüel hormonların merkezi
üreticisidir. Aynı zamanda açlık, susuzluk ve beden ısısını düzenler. İnsüler
beyin kabuğu, aşk sırasında içimizin kıpır kıpır olmasını ve emosyonlarımızın
bedene nabız yükselmesi ve terleme şeklinde yansımasını sağlar.

“Aşık Kişiler, Aşık Olduklarını Gördüklerinde
Subkortikal Yapılarda Ödül, Yolaklarında Dopamin Okyanusuna Düşerler”
Özetle, âşık kişiler, aşık olduklarını
gördüklerinde subkortikal yapılarda ödül-mükâfat yolaklarında dopamin
okyanusuna düşmüş olurlar. Subkortikal yapılarda bunlar olurken beyin kabuğunda
neler olur peki? Aynı fMRG çalışmalarının sonuçlarına göre âşık kişilerin beyin
kabuklarında, subkortikal aktive olan bölgelerin aksine kortikal bazı alanlarda
de-aktivasyon ortaya çıkar. Bu bölgeler prefrontal bölge,
parieto-temporo-oksipital bölge ve temporo-parietal bölgede de-aktivasyon,
azalmış aktivite görülmüştür. Parieto-temporo-oksipital bölge ise kişinin
kendine uzay içinde yer edinmesini sağlar ve uzayda ben ile ötekini ayırır. Bu
bölge de-aktive olduğunda “ben ve öteki” ayrımı biter ve kişi öteki maşukla
“birlik” hissi yaşar. Böylece insan sarhoş olduğunu saklayamadığı gibi âşık
olduğunu da saklayamaz duruma gelir.
Hemen hemen hem bedensel hem de
beyinsel tüm hormon ve sinir ileticilerinde bir çalkantılı durum ortaya
çıkar.  Dopamin pik yapar, endorfinler,
sinir büyüme faktörleri beyinde artar. Testesteron erkekte azalır, kadında
artar kanda. Aynı zamanda serotoninde kanda azalır. Başlangıçta tutkulu aşk
döneminde bunlar olur. Zamanla aşk sevgiye dönünde, artanlar azalır ve
oksitosin-vazopressin artarak sevgideki bağı oluşturur.

Aşk kadın ve erkek beyninde
işleyişinin gözlemlenmesi için
fMRG yapılan, tutkulu aşık 7 erkek ve 10 kadının incelendiği bir çalışmada
farklı alanlar olduğu tespit edilmiştir. Erkeklerde penil tümesans ile ilişkili
sağ dorsal insüla ve güzel yüz görme bölgesi ve görsel integrasyon alanının
daha fazla aktive olduğu görülmüştür. Kadınlarda ise dikkat, bellek ve emosyon
bölgeleri daha fazla aktivite göstermiştir. Buradan anlaşılan erkeklerin cinsel
uyarılmayı da içerecek şekilde kadınlara ve yüzlerine aşık olduğu, kadınların
ise aşkın duygusal içeriğine yani aşka aşık olduğudur! 
Evrendeki canlı ya da cansız
her şey bir gün ölür! Aşk da bir gün ölür! Aşkın kimyası üzerinden ve beyindeki
kimya değişikliğinin normale dönmesinden bahsedecek olur isek, aşkın ömrü 12-18
ay kadardır. Genelde aşkın beyinde yaptığı çalkalanmalar, aşk kimyası
değişiklikleri en fazla 2. yılda normale döner. Yani aşk biter. Çok nadir
durumlarda, binde bir kişide normale dönmez ve daha sürekli ve ısrar eden aşk
duygusu yaşanır ki, bu da normal değildir. Doğaya aykırı, patolojik, hastalıklı
bir durum gibidir.

Aşk Gelir, Akıl Gider!
Aşka
mantıklı davranmak için hiçbir şey yapamazsınız. Aşk gelir, akıl gider!
Dolayısı ile çabalamak boşunadır. Kendinizi bırakmaktan başka yol yoktur. Neden
derseniz, beyindeki prefrontal yani alın lobu bölgesi insanlar için
akılsallaştırma, niyet ve karar verme ve mantıksal çıkarımlar için en önemli
bölgedir. Mantığın ve sosyal kurallara uymanın, ahlakın ve saygının kaynağıdır.
Âşıklarda bu bölgede çalışmada azalma, işlevlerde zayıflama ve kayıpla
sonuçlanır. Bu durumda Aşk-ı Memnu (Yasak Aşk) gibi filmlerin temel dayanağını
oluşturur ve Behlül amcasının eşi Bihter’e âşık olup yasak aşk yaşayabilir.
Çünkü mantığın ve toplumsal ahlakın kuralları için ilgili beyin bölgeleri
yeterli çalışmamaya başlamıştır. Mantığın kuralları işlemez olur aşk olunca.
Bir şekilde aşk gelir akıl gider. Âşık olanlar bu nedenle aptalca ve mantıksız
riskler almaya eğilimli olurlar. İmkansız aşk olduğu konusunda kendilerini ikna
etmeye çalışanlara aldırmazlar.

Aşk ile Sevgi
Aşk
daha delicesine kararsız bir durumdur. Kontrol kaybedilir ve mantığa elveda
denilir. Sevgi daha kalıcı ve mantığın, kuralların işlediği bir duygu halidir.
Beyinsel olarak da her ikisi farklıdır.

“Aşık
Kişide Ağrıyı Giderir,  Beyni
Gençleştirir, Evrene Bakışı Değiştirir”
Aşk yaratıcılığın temel
tetikleyicisidir. Ressamlar, şairler, müzisyenler aşkla var olmuşlardır. Bunun
yanında aşık kişide ağrıyı giderir, beyni gençleştirir, evrene bakışı
değiştirir. Tutkulu ve
sırılsıklam aşk döneminde dopamin okyanusunda yüzmek, âşık şairler ve
müzisyenler için yaratıcılığın başlıca kaynağıdır. Beyni genç tutan en önemli
nörotrofik faktör Nöron Büyüme Faktörüdür (NGF). Tutkulu sırılsıklam yeni
âşıklarda serum NGF düzeyleri yalnız yaşayan ve aşkı olmayanlara göre iki kat
kadar anlamlı yüksek tespit edilmiş. Uzun dönemde âşıkların NGF düzeyleri, ilk
altı ayındaki tutkulu döneme göre yüzde 45 azalarak, normal kişilerin bile
altına düşmüş. NGF nöronların yaşaması ve dendritik filizlenme için esastır.
Myelinizasyonu arttırır, yara iyileşmesini hızlandırır ve anjiojenik
özellikleri vardır. Bunların yanında opioid duyarlılığını, kortizon ve
vazopressin salınımını arttırır. Düşüklüğü ise bazı patolojik durumlarla
ilişkili bulunmuştur: nöral yozlaşma, demans, depresyon, otizm, ağrıya
duyarlılıkta artma gibi. 

Negatif Belleği Siler, Pozitif ve İyilik Hallerini Bellekte
Güçlendirir
Aşkta bağımlılık yapan nedenlerden birisi de
“sevme” olayına neden olan enkefalinlerin
artmasıdır. Morfinerjik ve enkefalinerjik yolaklar ödül-haz sisteminde
bulunurlar. Özellikle mü3
reseptörlerinin uyarılması
“iyilik hissi” yaratır. Negatif
belleği siler, pozitif ve iyilik
hallerini bellekte güçlendirir. İyi anıları bellekte güçlendirerek, sadece iyi
şeyleri seçici hatırlamaya neden olarak, âşıkların karşısındakinin “her şeyini”
gerçeği görmesini engeller. Her şey sadece “pembe renklerde” görülür hale
gelir. Aynı zamanda morfinerjik sistemden bekleneceği üzere non-farmakolojik
ağrıya duyarlılığı azaltabilir.

“Aşık Olunan Kişinin Elini Tutmak
Veya Fotoğrafını Görmek Ağrı Skorunda Olumlu Bir Düşmeye Neden Oluyor”
Bir
çalışmada aşklarının ilk dokuz ayında olan 15 kişinin eline şiddetli ve hafif
derecede termal ağrı uygulanmış. Aşık oldukları kişinin yüz fotoları
gösterildiğinde, şiddetli ağrı skorlamaları 7.2’den 6.2’ye düşerken, hafif ağrı
skorlamaları 3.7’den 2.4’e düşmüştür. Bu görsel ağrı skalasında hem şiddetli
hem de hafif ağrıda yaklaşık bir puanlık azalma demektir.
Diğer bir
çalışmada da uyarıyla oluşturulan termal ağrı sırasında, aşık olunanın kişinin
elini tutma ve fotosunu görmenin ağrı üzerindeki etkisi incelenmiş. Aşık
oldukları kişinin elini tutma durumunda ağrı skorlamaları yaklaşık 0.5 puan
daha düşük ölçülürken, yabancı birinin eli tutulduğunda 1.5 puan kadar fazla
ağrı hissedildiği tespit edilmiş. Yine aynı çalışmada deneklere aşık oldukları
kişinin fotoğrafı gösterildiğinde de benzer bir etki elde edilerek ağrı
skorlamaları bir puan kadar düşük tespit edilmiş. Yabancı bir yüzü görmek veya
bir nesnenin fotoğrafını görmek ise ağrı skorunda çok ılımlı bir artışa neden
olmuş. Yani aşık olunan kişinin elini tutmak veya fotoğrafını görmek ağrı
skorunda olumlu bir düşmeye neden olmakta ve daha az ağrı hissetmektedirler. Sevgi
ve sevilen desteğinin ağrıyı azalttığı düşünüldüğünde, ağrı durumlarında
âşıkların bir arada olması veya hiç olmaz ise fotoğraflarının görülecek şekilde
yakınlarda bulundurulması non-farmakolojik ağrı azaltıcı olarak işe
yarayabilir. Diğer yandan, aşkta mutsuz olanların neden sürekli baş, boyun, bel
ve diğer ağrıları yaşadıklarını anlamak bu çalışma sonuçlarına göre daha kolay
olmaktadır.

“OXY Kadınlarda Bağlılık İçin Ön Plana
Çıkarken, VZP Erkeklerde Bağlılıkla Daha Çok İlişkilidir”
Memelilerde bağlılığı sağlayan iki hormon
vardır: oksitosin (OXY) ve vazopressin (VZP). Hipofizden salınıp, doğrudan
bedende uzak etki eden tek hormonlar bunlardır. Her ikisi de benzer yapıdadır.
OXY ve VZP’in bu periferik etkilerine karşın merkezi sinir sisteminde belli bölgelerde
daha yoğun olmak üzere, beyin sapından omuriliğe kadar birçok bölgede etki
etmelerini sağlayan reseptörleri vardır. OXY reseptörleri accumbens çekirdeği,
amigdala ve hipokampusta yoğun olarak bulunur. Sosyal bellek oluşumunu, yüz
emosyonunu tanıma ve karşıdaki kişiye güven duygusu sağlarken, gebe ve annede
agresyon yapar. Erkek-kadın eş bağı ve anne çocuk bağlılığı için esastır.
Emziren annelerin sütünden çocuğa geçerek anne-çocuk bağlılığını arttırır. OXY geni
işlevsizleştirilince toplumsal olayları hatırlama ve tanıma ile ilgili sorunlar
yaşanır. Sosyal bellek bozulur. OXY reseptörü annede bloke edilince yavruya
bakım azalır. Arka hipofizden OXY
salınımı kanda östrojen artışına paralel yükselir. Sarılma, emzirme, doğum
sırasında, seksüel uyarılma ve orgazm sırasında da belirgin olarak yükselir.
OXY’e sarılma hormonu da denebilir. OXY kadınlarda bağlılık için ön plana
çıkarken, VZP erkeklerde bağlılıkla daha çok ilişkilidir.

Tek
veya Çok Eşlilik
Doğaya bakıldığında tüm türlerin sadece
%3-5’i monogamik yani tek eşlidir (albatroslar, kır fareleri gibi).  Monogami ve poligami ile yapılan en ilginç
hadise, bir durumun diğerine bir hormonla veya genle dönüşeceğini gösteren
çalışmadır. İki fare türü farklı eş bağlılığı ve davranışı özellikleri gösterirler.
Bozkır fareleri monogamik iken çayır fareleri poligamiktirler. Bir farenin
monogamik olduğu nasıl anlaşılır? Bir fare labirentine, bir erkek ve 5-6 dişi
fare konulur. Erkek fare bunlardan sadece birisi ile koklaşır, zamanının çoğunu
ona ayırır, ilgisini ona gösterir ve onunla çiftleşir.  Eşlerini kaybettiklerinde yavrularının
bakımlarını üstlenirler ve yeni bir eş seçmez, çiftleşmezler.
Monogamik bozkır farelerinin beyinleri
incelendiğinde, accumbens çekirdeğinde OXY’nin etki edeceği reseptörler çok
yoğun iken, ventral pallidumlarında ise VZP1a reseptörleri çok yoğun tespit
edilmiştir. Bozkır farelerinde kromozon 2’de OXY hormonunu yapan gen
bilindiğinden, bu gen etkisiz hale getirilirse (gene knockout) OXY hormonu
artık o farede üretilemez. Doğuştan monogamik olan bozkır faresi erkeği artık
polgamik ve “ahlaksız” hale gelir. Önüne gelen dişi ile çiftleşir, yavrularına
ilgi göstermez. Yani tek gen ile eş bağı oluşturma engellenebilir. Diğer yandan
monogamik bozkır farelerinin beyin boşluklarının içine VZP1A reseptörlerini
bloke eden bir madde verilir ise genleri sağlam bir monogamik fare yine
poligamik hale gelir.

Çayır fareleri ise üreme alışkanlıkları açısından
poligamiktirler. Eş bağı oluşturmaz ve yalnız gezerler. Sosyal bellekleri
zayıftır. Bu farelerin beyinleri incelendiğinde, monogamik farelerin aksine,
accumbens çekirdeklerinde ve ventral pallidumda OXY  ve VZP1A reseptörleri yoğunluğu doğuştan
azdır. Bu poligamik farelere intraserebral ventiküler OXY verildiğinde
monogamik hale gelirler. Poligamik davranışları kaybolur ve iyi, ahlaklı aile
babası haline gelirler. Belki de gelecekte, poligamik erkekler önceden gen
analizleri ile ortaya konabilir. Kimlik kartlarına “poligamiye eğilimli, bir
gecelik aşk için, bağlanmaz” veya “monogamik, iyi aile babası olur” şeklinde
yazılabilir ve kadınlar tarafından önceden seçimlere imkan verir.

Diğer yandan OXY ile ilgili çalışmalarda da
benzer kanıtlar elde edilmiştir. OXY hormonu ilk sentezlenen peptid hormondur.
1953’de sentezleyen kişi Nobel ödülü almıştır. OXY burun spreyi ve intravenöz
şekli ticarı olarak satılmaktadır. Daha çok ineklerin sütünü arttırmada yaygın
olarak kullanılmaktadır. İnsanlarda hormonun “sosyal güven verici” özelliği
neredeyse çok nettir. Sosyal korkuyu ve kaygıyı bu güven üzerinden azaltır ve
otizm tedavisinde bu etkisi ile kullanılmıştır. Karşıdaki kişiyle olan
ilişkilerde güven kazandırdığından risk almayı (hem aşkda hem para söz konusu
olduğunda) kolaylaştırır. Aşk ve evlilikler bittiğinde büyük bir oalsılıkla “o
serseriye nasıl güvendim, inandım” dememizin nedeni, OXY hormonunun, bağlılık
ve güven azalmasına paralel olarak kanda düşmesi ile aklımızın başımıza
gelmesidir.  Yani OXY ouşturduğu sahte
güvenin ortadan kalkmasıdır.”
Continue Reading