ANILARINIZIN AYARLARIYLA OYNAYANLARA KARŞI DİKKAT EDİN

görsel kaynağı
İlginç çalışmalar yapan Psikolog Elizabeth Loftus ile tanışmaya hazır mısınız? Kendisi  doğru ve  yanlış anılar üzerine çalışıyor.  

Loftus insanların unuttukları konular üzerinde değil tam tersine, insanların hatırladıkları konular üzerinde çalışan Loftus, sahte anılar üzerinde çalışıyor.

Ne yazık ki, Steve Titus birinin sahte anısı yüzünden hapse giren tek kişi değil. Amerika’da bir projede, 300 masum kişiden bilgi toplandı. İşlemedikleri bir suç yüzünden hapis yatan 300 kişi Bu suçlar yüzünden 10,20,30 yıl boyunca hapiste yattılar ve şimdi DNA testi onların masum olduğunu kanıtladı. Bu davalar incelendiğinde, dörtte üçü görgü tanıklarının sahte anıları yüzünden kaynaklanıyordu.

Kurgulayıcı bellek sürecini incelemeye 1970’lerde başlayan Loftus, yaptığı deneylerde insanlara kurgulanmış sahte suç ve kazalar göstererek onlara bu konuda neler hatırladıklarını sordu. Bir araştırmada insanlara kurgulanmış bir kaza gösterdi arabaların çarpıştığı esnada ne kadar hızlı gittiğini sordu. Bazı insanlara da arabaların birbirine girdiği anda ne kadar hızlı gittiğini sordu. Birbirine girdiği anda dediği zaman, görgü tanıkları arabaların daha hızlı gittiklerini söylediler, dahası, soruyu bu şekilde sormak kaza mahallinde kırık cam olmamasına rağmen insanları kırık cam gördüklerini söylemeye yöneltti. 

Psikolog Elizabeth Loftus, ilginç çalışmalar yapıyor ve şunu söylüyor: “Gerçek hayatta yanlış bilgilendirme her yerde. Yanlış bilgiyi sadece sadece bize imalı bir şekilde sorulduğunda değil, kasten veya bilinçsizce bize yalan yanlış bilgi veren diğer görgü tanıklarıyla konuştuğumuzda veya medyada daha önce yaşamış olabileceğimiz bir olayın yer aldığını gördüğümüzde de edinebiliriz. Bütün bunlar anılarımızın bozulmasına yol açar.” 

Kendisinin yayınlanmış birçok kitabı var. Henüz dilimize çevrilmemiş olsa da farklı kaynaklarda araştırmaları yer alıyor. Dönem dönem diğer çalışmalarına da değineceğim. Loftus, işini çok severek yapıyor, bu uğurda da büyük mücadeleler veriyor. 


Continue Reading

PSİKOPAT BEYNİNİ SEVGİYLE EĞİTEN NÖROBİLİMCİ

Bugün sizlere sevginin insanların beynini nasıl değiştirdiğini anlatacağım. California Üniversitesi’nde 35 yılı aşkın bir zamandır
davranış üzerinde çalışan nörobilimci profesör Jim Fallon, bir gün bir
meslektaşı psikopat katillere ait bir grup beyni incelemesini istedi.

2005 yılında seri katillerin beyin taramalarını inceleyerek
“Nasıl psikopat bir katile dönüşür?” sorusunun peşine düşen Fallon,
insan beyinlerinden yaklaşık 70 tanesine baktı ve birtakım verilerle
karşılaştı. 

Şizofreni, depresif insanlar, katillerin PET taramalarının
yanı sıra Alzheimer ile ilgili başka bir araştırma için ailesinin ve kendisinin
olduğu beyin görüntüleri masanın diğer tarafında duruyordu. Bir beyin
taramasına baktığında Fallon, empati, ahlak ve irade ile alakalı olan beyin
bölgelerinin faaliyetinin çok düşük olduğunu tespit etti. Görüntüden emin
olamadığı için ilk olarak PET makinesinde bir problem olduğunu düşündü.
Teknisyenle birlikte kontrol ettiğinde bir sorun olmadığını anladı. 

Devamında
ise bu görüntünün kime ait olduğunu anlamak için baktığında ise, hayatının
şokunu yaşadı. Psikopat beyin kendisine aitti!   

Bu süreçte hayatının şokunu yaşayan Fallon, bu durumu daha
da yakından araştırmaya başladı.
Beyin hasarı ve çevresel koşullar ile bunların nasıl
birbiriyle bağlantılı olduğuna bakarken, bir psikopat ve de bir katil haline
gelmek hasarın tam olarak ne zaman oluştuğuna bağlıdır. Farklı türden beyin
hasarları vardı. Burada önemli olan şey majör şiddet genleri, MAO-A geni olarak
bilinir.
Bu gen toplumda çeşitlilik gösterir. 

Aranızdan bazılarında
bu var ve bu cinsiyetle bağlantılı X kromozomunda yer alıyor ve bu yüzden bunu
yalnızca annenizden alabiliyorsunuz. Aslında muhtemelen psikopat katillerin
çoğunlukla erkeklerden oluşmasının ve oldukça agresif olmalarının sebebi bu.
Çünkü bir kız çocuğu hem babadan bir X kromozomu hem de anneden bir X kromozomu
alır, böylece nötrleşir. Ancak erkek çocuk yalnızca annesinden X kromozomunu
alır.

Böylece anneden oğula geçmiş olur. Bu gelişim sırasında
aşırı serotonin salınımı ile bağlantılıdır ki bu da oldukça ilginç çünkü
serotonin normalde sakinleştirip rahatlatmayı gerekir. Ancak eğer bu gene
sahipseniz, ana rahminde beyniniz bununla yıkanıyor. Böylece tüm beyniniz
serotonine karşı duyarsızlaşıyor. Bu yüzden daha sonraları bir işe yaramıyor.

Bu gene sahipseniz ve oldukça fazla şiddet görmüşseniz
belirli bir durumda, bu tam anlamıyla felakete davetiye çıkartabiliyor.

Fallon, bilimsel araştırmaların yanı sıra ailesinin soyağacı
New York’a ilk yerleşenlerden ünlü Cornell ailesine kadar uzandığını öğrendi. 1892
yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden’da dahil olmak üzere
toplam yedi katil bulunduğunu annesi ile şu konuşmada öğrendi.

Annesi ona, “Etrafta psikopat katillerle ilgili
konuşmalar yaptığını duydum ve kendinden sanki normal bir ailedenmiş gibi
bahsediyormuşsun.” dedi.

Buna yanıt olarak, “Sen neden bahsediyorsun?”

“Hem iyi hem de kötü haberlerim var. Kuzenlerinden biri
Cornell Üniversitesi’nin kurucusu olan Ezra Cornell. Kötü haberse; Lizzi Borden
da kuzenlerinden biri.” diye yanıtladı annesi.

  “İyi, hoş bizim
de bir Lizzi’miz varmış. Ne olmuş?” dedi.

O da ” Hayır” dedi, “Daha kötü. Şu kitabı
oku.”

Bu kitap; “Tuhaf bir şekilde Öldü”, tarihi bir
kitaptı ve annesini öldüren ilk adam Fallon’ın
büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyükbabasıydı. Bu ilk anne cinayeti vakasıydı ve
kitap oldukça ilginçti çünkü cadı avlarından ve insanların o zamanlar nasıl
eğitildiğinden bahsediyordu.

Ama burada bitmiyor tabi. Babasının tarafında 7 erkek daha
vardı, o zamandan itibaren, Cornell’ların hepsi katil olmuşlardı. Babasının
kendisi ve üç kardeşi II. Dünya Savaşı’nda savaşa katılmaya karşıydılar.

Mutlu ve sevgi dolu bir çocukluk dönemi yaşayan Fallon,  psikopat olmak yerine kendisini geliştirmişti.
Yaşadıklarını saklamak yerine her yerde anlatan Fallon, “İçimdeki Psikopat”
(The Psychopath Inside) isimli bir de kitap yazdı.
Continue Reading

BEYİN ARAŞTIRMACISININ BAŞINA GELEN İLGİNÇ OLAY NEYDİ?

Görsel kaynağı 

Bugün
sizlere çok farklı bir hikaye anlatacağım. Şizofreni hastası olan kardeşi
nedeniyle beyin araştırmacısı olan nöroanatomist
Dr. Jill Bolte Taylor, beyin
ile ilgili akademik çalışmaları yapıyordu. 

10
Aralık 1996 sabahı uyandığında kendine ait bir beyin hastalığı olduğunu
keşfetti. Beyninin sol yarısındaki bir kan damarı patlamıştı. Ve
takip eden dört saat içinde beyninin bilgi işleme yeteneğinin bütünüyle
tükenmesini izledi. Kanama sabahı yürüyemiyor,
konuşamıyor, okuyamıyor, yazamıyor, hayatına dair hiçbir şey
hatırlayamıyordu. 

İnme
sabahı, sol gözünün arkasında zonklayan bir sancıyla uyandı. Bu delici bir
sancıydı. Hani dondurmayı ısırdığınızda saplanan o sancı gibi.

Böylece
kalktı ve kardiyo makinasına, tüm bedeni çalıştıran egzersiz aletine
oturdu. Ve onun üzerinde yürürken baktı ki barı tutan elleri gözüne
ilkel pençeler gibi görünüyorlar. 
“Çok
acayip,” dedi kendi kendine. Sonra aşağıya, bedenine baktı ve
“Haydaa, amma garip görünüşlü bir şeyim ben böyle,” diye düşündü. 

Sanki
bilinci, egzersiz aletinin ve üstündeki bulunduğu normal gerçeklikten
ayrılmış, kendini egzersiz yaparken izlediği bir başka gizemli aleme
geçmiş gibi hissediyordu.
Bütün
bunlar çok garipti ve başının ağrısı da giderek kötüleşiyordu. O yüzden
makinadan kalktı ve oturma odasında yürürken bedeninin içindeki her
şeyin, çok ama çok yavaşladığını fark etti. 

Ve
kendine sordu, “Neyim var benim? Neler oluyor böyle?”

Tam o anda sağ kolun yan tarafında tamamen felç oldu. O zaman fark etti: “Aman
yarabbi! İnme geçiriyorum! İnme geçiriyorum!”

Ve
hemen ardından beyni şöyle diyordu: “Vaaay! Bu harika bir şey! Bu
harika bir şey! Kaç tane beyin araştırmacısının kendi
beyinlerini böyle içten dışa inceleme fırsatı olmuştur ki?” 

Sonra
birden aklına geliyordu: “Ama ben çok meşgul bir kadınım! İnmeye zamanım
yok benim!”

Sonra
kendi kedine “Tamam!” diyordum, “İnme inişini durduramam, o
halde bir iki hafta bununla uğraşırım ve sonra eski düzenime geri dönerim.
Tamam. Öyleyse yardım çağırmalıyım. İşi aramalıyım.” 

Sonunda
telefon etmek için büyük çaba harcayarak başarır ve sesi dinlemeye başladı; iş
arkadaşı telefonu açtı ve ona şöyle dedi: “Voo voo voo voo”

Şöyle
düşündü kendi kendine: “Allah Allah, aynen bir Golden Retriever köpek
gibi çıkıyor sesi!”

Arkadaşı
yardıma ihtiyacı olduğunu anladı ve ona yardım sağladı.

Kısa
bir süre sonra, bir ambulansın içinde Boston’daki bir
hastaneden Massachusetts Genel Hastanesine doğru gidiyordu. 
O
öğleden sonra geç vakit kendine geldiğimde, hâlâ hayatta olduğunu
keşfetmek onu şoke etti.   

Kanamadan
iki buçuk hafta sonra, cerrahlar müdahale edip beynindeki konuşma
merkezlerine baskı yapan golf topu büyüklüğünde bir pıhtı
çıkardılar. 

Annesi
ona destek oldu ve tam olarak iyileşmek sekiz yılını aldı.

My Stroke of Insight
kitabında yaşam felsefesini anlatıyor, henüz Türkçe’ye çevrilmiş değil. Keşke çevrilse
de okuyabilsek…
  
Continue Reading

BEYİN ALIŞKANLIKLARI SEVER Mİ?

Alışkanlıklarla ilgili size ilginç bir örnekten söz edeceğim, tıp literatürüne girmiş “E.P.” ile tanıştıracağım. 


Nörobilimciler, beyninin önemli bölümlerine zarar verdikten sonra derin hafıza kaybından muzdarip bir amnezik vakasının temel nörobiyolojisini, ayrıntılı olarak ilk kez açıklamışlardır. 

1993 yılında Eugene Pauly adlı yaşlı bir adam, mide krampları, kusma ve  yüksek ateş şikayetleriyle  San Diego yakınlarındaki acil servise götürüldü. Eugene’nin beynini etkileyen ensefalitten muzdarip olduğu ortaya çıktı. 

On gün boyunca komada kaldı ve Eugene  uyandığında karısı Beverly’nin artık onun olmadığı bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Hala konuşabilse de, haftanın hangi günü olduğunu hatırlayamıyordu, konuşmaları hatırlamakta zorlanıyordu.

Bir taramada, virüsün medial temporal lobunu neredeyse tamamen tahrip ettiğini, bu da geçmişin ve duygusal düzenlemenin hatırlanması gibi tüm hayati işlevlerden sorumlu olduğunu ortaya çıkardı.

Eugene ve Beverly, kızlarının yanında olmak için yeni bir bölgeye taşındılar ve günlük rutininin önemli kısımlarından biri de evin etrafında yürüyüş oldu. Doktorlar Beverly’ye kocasını sürekli olarak izlemesi gerektiğini söyledi. 

Bir sabah, Beverley her zamanki gibi sabah yürüyüşlerinden önce giyindi ve Eugene’yi bulmaya gitti.

Eugene evde yoktu.

O ortadan kayboldu.

Dehşete kapılan, Beverley mahallede dolaşıp adını seslendi, ancak onu bulamıyordu. 

Perişan ve ne yapacağını bilmez şekilde eve döndü.

Kocasını televizyon izlerken buldu. Masada kocasının yürüyüşünde topladığı bir yığın çam kozalağı da vardı.


Bunu nasıl yapmıştı? Tekrarlama sayesinde! 

Bir eylemi yeterli sayıda tekrarlayın ve “yığınlama” olarak bilinen bir süreç gerçekleşir, burada beyin bir dizi bilinçli eylemi otomatik bir rutine dönüştürür. 

Beynin kısayolları sevmesinin sebebi, hayatta kalmak için iyi olduklarını bilmesidir.


Neyi tekrar ederseniz, bu beyinde otomatik hale gelir. Beyin işlevini aşırı derecede bozan bir adam için bile çalışır.

Eugene Pauly nörobilimciler tarafından yoğun bir araştırmaya konu oldu, çünkü bu seviyede bir beyin hasarı geçirmiş olan kimsede beklemedikleri potansiyelin çok üstünde gördüler. Alışkanlıkların gerçekten zahmetsiz ve otomatik hale geldiğini gösteren ilginç bir vakaydı. 

Ne dersiniz, beyin alışkanlıkları sever mi?

Kaynaklar:
https://medium.com/@PRHDigital/the-power-of-habit-64e8a3d42abd
http://www.theshiftinside.com/pauly/
https://sites.google.com/a/janesville.k12.wi.us/janesville-free-press/articles/habit-loop 

Continue Reading

BEYİNE MÜHENDİSLİK YAKLAŞIMIYLA KEŞİFLER YAPIYOR

Doktora eğitimi sırasında katkıda bulunduğu dünyanın
manyetik alanını algılayan sinir hücresi ve iyon kanallarını bulduğu
araştırmasıyla tanınmaya başlayan ABD’de dünyanın en iyi üniversitelerinden
birinden olan California Teknoloji Enstitüsü (Caltech)’nden Türk bilim insanı
Dr. Sertan Kutal Gökçe, başka bir çalışması ile de susuzluğu düzenleyen
beyindeki bölgeyi haritaladı. Bu araştırmayla beyindeki su içmemizi tetikleyen
ya da durduran kompleks sinirsel devre yapısı çözüldü. Bu sinirsel devre
muhtemelen insanlar da dahil olmak üzere memelilerde beyindeki susuzluk hissini
ve su içmemizi kontrol eden yapı hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bilim dünyasında çok ses getiren bu araştırma dünyanın en
önemli bilimsel dergilerinden Nature’da yayınlandı. Dr. Sertan Kutal Gökçenin
hikayesi çalışmalarının ve azminin etkisiyle değişiyor ve ilklere imza atmaya
devam ediyor.

1985 yılında Adana’da doğan Dr. Sertan Kutal Gökçe, ortaokul
ve liseyi Adana’da okudu. Ailenin tek çocuğu olan Gökçe, bilime yönelmesinde ve
hayallerinin peşinden koşmasında ailesinin, özellikle annesinin etkisi büyük
olur.

İlk tercihi olan ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği
bölümünde okurken, üçüncü sınıfta yaz stajını Drexel Üniversitesi’nde Dr. Barış
Taşkın ile birlikte yaptı. Staj yaptığı 3 aylık süreç hayata bakışını ve
kariyerini nasıl çizeceği konusunda belirleyici oldu. Özellikle akademiyi
seçip, ABD’de doktora eğitimini sürdürmesinde büyük etkisi oldu.  ODTÜ’de aldığı eğitimin akademik hayatında
her zaman yardım ettiğini ve hocalarına çok şey borçlu olduğunu söyleyen Gökçe,
ODTÜ’den mezun olduktan sonra Koç Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı.

Koç Üniversitesinde Dr. Hakan Ürey’in Optik Mikro Sistemler
Laboratuvarı (OML)’nda yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisansında MOEMS
(Mikro Opto Elektro Mekanik Sistemler) üzerine çalıştı. 2 yıllık yüksek lisans
eğitiminin 6 ayını İsviçre’de bulunan EPFL’de (Swiss Federal Ecole
Polytechnique Lausanne) dizaynını yaptığı küçük optik tarayıcıların
fabrikasyonunu gerçekleştirdi. OML’de Dr. Hakan Ürey ile geçirdiği iki sene
takım çalışmasının önemini öğrenme ve iyi bir mühendis olma konusunda çok
yardımcı oldu.
Koç Üniversitesi’ndeki eğitiminden sonra Amerika’nın en iyi
10 mühendislik okulundan biri olan UT Austin (Teksas Üniversitesi Austin)’de
tam burslu olarak Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği bölümünde doktoraya
başladı. Doktora çalışmalarını Dr. Adela Ben-Yakar danışmanlığında
gerçekleştirdi. Doktora çalışmalarında çok heyecan verici disiplinler arası
mühendislik projelerinde çalıştı. Kendi doktora projesi sinir hücrelerinin
yenilenmesinin altındaki moleküler yapıları anlamaktı.


Bunu nasıl yaptı?
Bunun için transparan bir yapıya sahip olan küçük
kurtçukların (Caenorhabditis elegans), yaklaşık 1 mm boyunda, tek bir sinir
hücresini güdümlü lazerle kesti.  Yaptığı
ilk projede bu işlemler küçük mikroakışkan çipler içerisinde lab-otomasyonu
kullanarak, ameliyat başı süresini yaklaşık 17 saniyeye kadar indirdi. Bunun
önemi ise ameliyat yapılan deneklerin sayısı ne kadar fazla olursa, daha
güvenilir ve sağlam biyolojik sonuçlar elde edilebilmesiydi. Dr. Gökçe, lazerle
küçük kurtçukların üzerinde sinir hücrelerini keserek sinir onarımı ve
yıkımının moleküler altyapısını anlamaya çalıştı.

Kendi projelerinin yanında başka projelerde çalışma fırsatı
bulan Gökçe, en dikkat çekici çalışmalarından birinde ilk defa çok hücreli bir
hayvanda (Caenorhabditis elegans) dünyanın manyetik alanını algılayan sinir
hücresi ve iyon kanallarını bulduğu çalışmaydı. Bu çalışma önde gelen
dergilerden Elife’da yayınlandı.

Doktorasının son iki senesinde sinir bilimine (neuroscience)
olan merakı giderek arttı ve doktora sonrası çalışmaları için ABD’de dünyanın
en iyi üniversitelerinden biri olan California Teknoloji Enstitüsü
(Caltech)’nde devam ediyor. Caltech’de katkıda bulunduğu çalışma çok büyük bir
etki yarattı. Beyindeki su içme kontrolü mekanizmasının anlaşılmasında yaptığı
çalışma Nature’da yayınlandı.
Continue Reading

KARARLARIMIZI KENDİMİZ Mİ VERİRİZ?

Kararlarını kendi veren insanlar, her daim daha karakteri
oturmuş gelir bana.  Ancak hep aklıma takılan sorulardan biri “Kendi irademizle mi
karar veririz?”. Medya hayatımızı yönetirken, seçeceğimiz
kıyafetten, okuyacağımız kitaba kadar her şeyi medyanın yönlendirmesine
bırakmışken, kendi kararlarımızı alabilmemizi merak ediyorum.
Trend dışı olanların eziklendiği sosyal medyada, herkesle
aynı zamanda aynı şekilde yaşamak sessizce baskılanıyor. Şu dönemde de tatil
trendi var, çalışanlar için herkes üzülüyor. Peki, hep tatilde olup hiç
çalışmayanlar ne olacak? Hani onlar sosyal medyadan örnek gösteriliyor ve
fenomen oluyorlar. Kadınların yeni gözde fenomenleri zaten, hiç çalışmayan
kadınlar. Biz karar vermeyi, almayı konuşuyorduk. Farklarına da bakalım mı?

Karar vermek, tekil bir eylemdir, aniden olur ve tercihtir. Karar almak ise, genellikle bir grubun ortak iradesi sonucu yapılan, eylem için kullanılır.  Yeni bir prensip kazandırmaktır, taşların yerine oturması gerekir. Karar; sunulan seçenekler üzerinden verilir ve seçeneklerden bağımsız olarak alınır. *  Yanlışım varsa düzeltin lütfen.

Şimdi çoğunluğu seçtiği bu kararlar doğru olan mı oluyor? Ya
da çoğunluğun dediğinin zıddı yanlış mı oluyor? Bir ara alışveriş yapmak
modayken, şimdi sadeliğin suyunu çıkartan koçlarımız oldu. Beynimiz kararlarımızın neresinde yer alıyor?
Beynimizin karar verme ya da alma konusunda nasıl davrandığını, ilginç bir vakadan söz ederek ele alacağım. David Eagleman’ın, Incognito kitabında anlatılan vakanın yaşadıkları şu şekilde: 

Charles Whitman, 1966 Ağustos’unun sıcak ve nemli ilk
gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına
götürecek olan asansöre bindi. 25 yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu
silah ve cephaneyi de peşinden sürükleyerek üç kat merdiven çıktı ve gözlem
alanına ulaştı.
Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü,
ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en
sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk
kadın hamileydi. ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından
nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen
ambulans şoförleri.
“Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. aklı
başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman
başladığım hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantıksız düşüncenin kurbanı
olmuş durumdayım.”
Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis
memurları da yerleşkeye yönlendirildi. birkaç saat sonra üç memur ve hızla
görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında
öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öldürülmüş, otuz üç kişi de
yaralanmıştı.
Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı.
polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır
olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce
annesini, ardından da uykusunda bıçaklamak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu
ilk cinayetlerden sonra intihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla
devam etmişti.
“Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok
uzun süre düşündükten sonra karar verdim. onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin
düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana. Bunu yapmama neden olacak
mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma.”

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir
sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste
binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak çalışmış,
ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin izcileri 5. grup izci başılığı
için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden
aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. bu nedenle
Teksas Üniversitesi kulesinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı
saldırının ardından, herkes bir açıklama bekler olmuştu.
Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar
notunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını belirlemek
üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan
kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona
çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiğimi anlatmaya
çalıştım. o seanstan sonra doktoru bir daha görmedim. O zamandan beri bu
zihinsel çalkantıyla tek başıma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir
yararı yok.”

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik
testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor,
beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu
tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve
amigdala olarak bilinen üçüncü bir yapıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle
de korku ve saldırganlık merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının
düzenlenmesinden sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacılar
amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahatsızlıklar yaşandığını
keşfetmişlerdi.
Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri, beynindeki
bir şeylerin davranışlarını değiştirdiği gerçekten de son derece isabetliydi.

“Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi
göründüğümü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım
yalnızca. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı
ödeyin. Geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna
bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda
önlenebilir.”

Whitman olayı,  biyolojimizin
kararlarımızda nasıl etkili olduğunu gösteriyor. Peki biyolojik sorunu olup,
vahşet yapanlar masum mu kabul edilecek? Ya da toplumun aksine davranmak yanlış
mı? Doğrular kime göre ve neye göre olmalı?

Sizce kararlarımızı  kendimiz
mi alıyoruz ya da veriyoruz?

Continue Reading

BEYİNİN GİZEMLERİNİ ÇÖZEN BİLİM KADINI

ABD’nin en saygın eğitim kurumlarından Chicago’daki Northwestern Üniversitesi Les Turner ALS Araştırma Laboratuvarı’nın kurucu başkanı olan Dr. Hande Özdinler, dünyada ilk defa beyindeki motor nöronları (sinir hücrelerini) ‘Floresan Yöntemiyle’ izole ederek görmeyi sağlayan çalışmayı gerçekleştirdi. Bu, Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) ve diğer tüm sinir hücre hastalıkları için önemli bir buluş olarak kabul edildi.


Bu çalışma ile hücrelerin hücresel, genetik ve mekanizmasal ölüm nedenleri büyük bir titizlik ve doğruluk payıyla incelenebilecek ve hastalıklarda neden bu hücrelerin öldüğü bulunacak. Buluş Nature Neuroscience’da, Journal of Neuroscience ve Cerebral Cortex dergilerinde yayınlandı ve Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tarafından 2,5 milyon dolarlık rekor destekle ödüllendirildi.

Hareketimizi sağlayan beyindeki ve omurilikteki sinir hücrelerini öldürerek felce neden olan ALS hastalığında, beyindeki diğer hücreler benzer oranda zarar görmediği için, hastanın hafızası, düşüncesi, algılaması değişmiyor. 

Beyin motor nöronlarını izole ederek kültür ortamında çalışan ilk bilim insanı olan Dr. Hande Özdinler, çalışmasında şunları yaptı: Beyin motor nöronları hasta olan hayvan modelleri geliştirdi ve  bu nöronları florasan olan ilk motor nöron transgenik modelini yaptı. Beyin her ne kadar kompleks ve karışık olsa da virüsleri kullanarak beyinde diğer nöronları etkilemeden sadece genetik tedaviye ihtiyaç duyan motor nöronlarının genetik yapısını değiştirmenin yolunu. Geliştirdiği florasan motor nöronlar sayesinde yepyeni ilaç keşif yöntemlerini buldu.  

Dr. Özdinler bu birbiri ardına gelen buluşlarından sonra International Innovation Dergisi tarafından 2015 yılında Dünyanın En İyi Buluş Yapan 10 Kadın Bilim Akademisyeninden biri seçildi. Çok prestijli bir ödül olan Harvard Center for Nervous System Repair ödülünü de alan ilk ve tek Türk oldu. 

“Yenilgi yemeğin tuzu biberidir. Bir yenilgi sizin o yaptığınız şeyi ne kadar istediğinizin testidir” diyen Türkiye’nin ilk moleküler biyologlarından biri olan Dr. Hande Özdinler ile ilham veren öyküsünü konuştuk

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Çok mutlu bir çocukluğum oldu. Sevgi ile dolu bir evde büyüdüm annem ve babamın birbirlerine olan aşkları belki bugün masallarda bile yoktur. Zaten babam vefat edince annemin kalbi dayanmadı ve 100 gün sonra annemi de kaybettik.  Kardeşim de daha çok gençken 23 yaşında vefat etti, beyin kanaması geçirdi, birden aniden gitti ve ailemiz korkunç bir hüzüne büründü. Ben o sırada Amerika’da doktora yapıyordum. Kardeşim vefat edince konumu, üniversiteyi her şeyi değiştirdim ve sinir bilimlerine yöneldim. 

20 seneden fazla süredir Amerika’dayız. Babama “Babacım gideceğim doktoramı alıp geleceğim, söz” dediğim yolculuk uzadı da uzadı, doktora, post-doc, şimdi profesörlük derken bir de baktık ki burada kaldık.  Şimdi hele kardeşim, annem ve babam da vefat ettiği için Türkiye benim için çok hüzünlü bir yer oldu. 

Nasıl fark yaratırsınız?
“Nasıl fark yaratayım?” diye düşünmedim hiç.  İçimden geldiği gibi, doğru olduğuna inandığım gibi davranırım. Doğru ve açık sözlüyümdür, babama söz verdiğim üzere her zaman doğruya doğru yanlışa yanlış deme cesaretini gösteririm. Öyle olunca bir de bakmışım ki fark yaratmışım. 

Bilim dünyasında fark yaratmamı ise meraklılığıma ve inatçılığıma borçluyum. Çıkmayan hiç bir deney beni yıldırmaz hatta daha çok meraklandırır,  ille anlayacağım ille bulacağım hiç ucunu bırakmam, bütün ipuçlarını büyük bir titizlikle toplarım sanki Sherlok Holmes gibi çalışırım. Çünkü bilinmeyen bir biyolojiyi çözmeye ve sistemi anlamaya çalışıyoruz.  Laboratuvarda sabahladığım birçok gece olmuştur, eve gitmeyi unuttuğum çok olmuştur. Deney yapmak bambaşka bir şey bir kere bir buluşun heyecanını yaşayan insan, artık normal bir insan olamaz. 


Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Ben hiç bir şeyi yenilgi olarak görmem.  “Yenildim” dediğiniz anda yenilirsiniz, neden kendime yenildin diyeyim ki. Hep kendime “Aferin” derim, “İyi dayandın, çok iyi denedin, bundan da bir ders çıkar. Hadi bakalım yola devam üzülmek yok, topla kendini.” Böyle şeyler söylerim kendime.  

Beni üzen yenilgiler değildir, beni üzen haksızlıklardır. Haksızlıklar karşısında çok sinirlenirim ama yenilgi, yemeğin tuzu biberidir. Bir yenilgi sizin o yaptığınız şeyi ne kadar istediğinizin testidir. Eğer ilk yenilgide geri adim atıyorsanız, çok da istemiyormuşsunuz demektir. 

Yenilgi aslında bir kamçıdır, ikinci raundun başlama gongudur. Ben yenilgilerden aslında biraz da mutluluk duyarım, her istediğini ilk seferde elde eden insan mutsuz ve doyumsuz olur. Yenilmeli insan büyük büyük yenilmeli ve daha büyük başlayabilmeli ki çok büyük başarılara imza atsın. Yenilmekten korkan birisi başarılı olmak nedir hiç bir zaman öğrenemez.

Schopenhauer’un sözü çok hoşuma gider: “Yenil, yine yenil, öyle güzel yenil ki artık yenilmek mümkün olmasın.”  Ben en büyük buluşlarımdan birini bu motto ışığında yaptım. Tam 3 sene boyunca her deneyimde yenildim ama işin ucunu bırakmadım. Dünyada beyin motor nöronlarını kültürleyebilen ilk insan oldum.

Sizin için para nedir?
Babam bana zengin ve varlıklı arasındaki farkı çok küçük yaşta anlattı. Ben hiçbir zaman zengin olmadım, zengin olmak için bir isteğim de olmadı ama her zaman varlıklı olmak isterim.  Şükür ki varlıklı bir hayatım var. Biliyorsunuz varlıklı insan elindeki imkanla en çok fark yaratandır, başkalarına faydası olandır.  Ben çok mütevazi ve gösterişsiz bir hayat sürerim, cebimde bazen hiç para tutmam, hiçbir gereksiz harcama yapmam, ama bazı şeyler vardır ki harcama yaparken fiyatına bile bakmam anında öderim. Örneğin, gitmem gerektiğini düşündüğüm bir konferansın kayıt ücreti,  yayınladığımız yayının halka açık olması için ödenen fark, konferanslara giderken uçak biletleri ve bazı konser biletleri gibi.  
Bir arkadaşım bana demişti k; “Para kadın gibidir onun peşinden koşarsan ve amacın onu elde etmek olursa, senden kaçar. Ama eğer bir amaç belirlersen hayatın için para seninle ortak olmak ister, o gelir seni bulur. Para güzel projeleri sever.”  Şu anda da benim paraya ihtiyaç duyduğum proje ALS ilaç projesi. Bu sene içinde 5 milyon Dolar bulmam gerekiyor, bakalım dediği doğru çıkacak mı ve para beni bulacak mı? 


Kendinize hedef koydunuz mu?
Evet, daha 13 yaşındayken moleküler biyoloji ve genetik okuyacağım diye ilk hedefimi koymuştum ki o zaman Türkiye’de daha moleküler biyoloji eğitimi veren bölüm ve üniversite yoktu. Sonra 15 yaşındayken gen mühendisi olacağım diye bir hedef belirlemiştim.  Bu iki hedefime de ulaştım. Şu anda gen mühendisliği teknikleri kullanarak hastalıklara hayvan modelleri geliştiriyoruz ve ben de Türkiye’nin ilk moleküler biyologlarından biri olarak Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldum. 

Şimdiki hedefim ALS hastalığını bitirmek ve görün bakın ki bitireceğiz, kaçışı yok elimizden.  Her zaman 3 senelik 5 senelik ve 10 senelik planlar yaparım. Hatta şu anda Allah uzun ömür verirse hayatımın planını da yaptım. ALS’ye ilaç bulduktan sonra kendimi resimlerime ve kitap yazmaya vereceğim. Resim sergileri açacağım, kitap imza günleri yapacağım, daha çok çocuk okutacağım ve böyle sakin sessiz ama internet bağlantısı güçlü bir yere yerleşmek istiyorum eşimle. Öyle planlarım var. 

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Ben birçok ipte tek başına yürüyen bir akrobat gibiyim.  Hem anneyim, hem eşim, hem büyük bir laboratuvarım var, birçok farklı projelerimiz var, Türkiye’deki ALS hastalarına özellikle kendimi çok yakın hissediyorum elimden geldiğince onların sorularını cevaplamaya çalışıyorum.

Şimdilerde bir de ressamlığa başladım. Kanvas üstüne ebru tekniği geliştirdim, şimdi bu yeni resim yapma tekniğini OzdinART ismi ile patent altında korumaya aldım. Yakında resim sergileri de açmak istiyorum. Resimlerimi satıp bilime bütçe yaratmaya çalışacağım.  Bunun yanında eskiden şiir yazardım veya yazdıklarımın şiir olduğunu zannederdim. Şimdilerde de kısa hikaye denemelerim var. 

“Aklıma Geliyor İşte” isimli bir kitap üzerinde çalışıyorum. Hayatımda bana anı olmuş anları derlediğim bir kitap.   Birçok dalı olan bir ağaç gibi hissediyorum bazen kendimi ama ağaç bence nasıl dallarımı dengede tutuyorum diye düşünmez sanırım, ağaç olmaya devam eder.  

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Esas yarıştığım kişi kendimim, kendim dışında pek bir rakibim yoktur. Ama böyle bana saldıran beni yok etmeye çalışan, küçük düşürmeye ve etkisiz eleman kılmaya çalışanlar oluyor arada. Onlar için çok üzülüyorum enerjilerini benimle uğraşmaya harcayacaklarına kendilerini iyileştirmeye harcasalar daha iyi olur.  

Benim şimdiye kadar rekabet içine girdiğim birisi sanırım olmadı, ama sürekli bir yarış içindeyim daha hızlı, güzel ve etkili yapma bir önce yaptığımdan daha iyi yapma. Böyle konularda kendimle yarış içindeyim genelde. 

Çocukken kendi kendime satranç oynardım.  Ben beyaz olurdum, karşı taraf da siyah olurdu, ben beyaz olarak planlı bir şekilde oyun kurardım. Siyah da beyazın yarattığı boşlukları doldurur, oyun kurmaz ama hatalar ve açıklar üzerinden anlık oynardı. Böylece kendi kendime satranç oynardım, bazen siyah kazanırdı çok sinirlenirdim.  


Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Maalesef çok dikkat etmiyorum.  Eşimle göl kenarında koşmak, yüzmeye gitmek çok hoşuma gidiyor ama spor yapmaktan hele de böyle kapalı yerlerde makine üzerinde koşmaktan hiç hoşlanmıyorum ve spor salonlarına giden birisi bir türlü olamadım, oysa her ay düzenli üyelik aidatımı ödüyorum..  Çocukken düz duvara tırmanan o küçük cılız kızın şimdiki bana nasıl dönüştüğünü anlamak zor.  Sağlığıma daha çok yediklerime dikkat ederek katkıda bulunuyorum sanırım. 5 seneden beri vejetaryenim ve onun çok büyük faydalarını gördüm yakında Vegan da olmak istiyorum, ama yavaş yavaş bir geçiş olacak sanırım. 

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Ben hep sevdiklerimi kaybettim önce kardeşim, babam, annem, Gamze ablam ve iki çocuğumu da doğuramadan kucağıma alamadan kokusunu duyamadan kaybettim.  Bu dünyada bir insanın sevdiğini kaybetmesi kadar korkunç bir duygu yok. Belki o yüzden ALS hastalarına ve onların akrabalarına kendimi çok yakın hissediyorum. Onlar da sevdiklerinin gözlerinin önünde yavaş yavaş hastalandığını görüyorlar ve bir şey yapamıyorlar.  Benim de babam, beyin kanaması geçirdiğinde ben ki beyin ile ilgili çalışıyorum, hiçbir şey yapamadım.   Ama sonra ne yapabileceğimi anladım. Onların aslında ölmediklerini ve hep benimle olduklarını fark ettim ve hayatım değişti. 

Bence bir insan sadece ümidini kaybettiği zaman artık hayatının bir anlamı olmaz, onu kaybetmediği sürece her şeye yeniden başlayabilir.  Ben de içimde daha güzel, herkes için daha güzel, bir hayat yaratma umudunu canlı tutup ölüp ölüp yeniden doğma yetisi geliştirdim. 

Continue Reading

HABERLERDEKİ GÖRSEL ALGI YÖNETİMİNE DİKKAT EDİYOR MUSUNUZ?

Her gün haberlerde çok farklı görüntülerle karşılaşıyoruz. Bu haberlerin veriliş diline göre tepki gösteriyoruz. Yani duygularımızı haberi yapan gazetecinin ellerine güvenle teslim ediyoruz. Peki, gördüklerimiz ya da okuduklarımız ne kadar doğru? 

Gazeteciler haberlerini kurgularken akıllarındaki ilk mesaj işledikleri konunun haber değeri taşımasıdır. Bunda da insanların tepkilerini harekete geçirmeyi hedeflerler. Acı, korku ya da umut dolu bir haber olmalıdır ki, öncelikle haber müdürünün onayını alıp, yayınlanabilmesini sağlayabilsin. Ardından da okunma ya da izlenme rekorları kırıp, sosyal medyada gündemi değiştirebilsin. 

Bunlar medyanın arka bahçesi olduğu için herkes bilmeyebilir, ancak olayları ele alırken algılarımızla oynanmasına engel olmak adına bu işin arkasındaki mantığı iyi anlamakta fayda var. “Gözümle gördüm, daha ne olsun” diyenlere, bilimin vereceği cevaplar bizleri çok şaşırtabilir. 

Gördüklerimize inanmalı mıyız?
Henri-Louis Bergson’un dediği gibi; “Gözler, sadece zihnin kavramaya hazır olduğu şeyleri görür.” Beynimiz bize ne gördüğümüzü söylüyorsa onu görürüz. Üç boyutlu dünyayı iki boyutlu hale indirgenmek gözde başlar. Nesnelerden yansıyan ışık göz bebeğinden içeri girer. 

Görmenin ilk adımı olan gözler, dünyanın ters yüz edilmiş baş aşağı görüntüsünü algılar. Betty Edwards’ın “Beynin Sağ Tarafıyla Çizim” isimli kitabında anlattığı gibi, “Bir nesneyi baş aşağı çizmek hatlarını doğru yakalamanın çok iyi bir yoludur. Çünkü bu şekilde bildiğinizi değil, gördüğünüzü çizmiş olursunuz” der. 

Bu nedenle görsel algı bizleri yanıltıyor olabilir. Bu konuyla ilgili de psikologlar ikiye ayrılmış durumda. Duyu organlarından gönderilen bilginin, algının temelini nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışıyorlar. Algının uyarıcılarla elde edilen bilgiye ne kadar bağlı olduğu tartışılıyor. Bilginin işlenmesi ile ilgili iki kuram var

Yukarıdan Aşağı İşlem
Psikolog Richard Gregory, algının yapıcı olduğunu ve kişi bir şeye baktığında onun hakkında önceki bilgilerini kullanarak algıya dayalı bir varsayımda bulunduğunu ve bu varsayımların çoğunlukla hep doğru olduğunu iddia etti. 

Gregory, göze ulaşan bilginin yaklaşık yüzde 90’ınının beyne ulaşamadan kaybolduğunu hesapladı. Beynin bundan sonrasında bir gerçeklik algısı oluşturmak için geçmiş deneyimleri kullandığını söylüyor. Duyular vasıtasıyla çevreden gelen bilgilerin geçmiş deneyimlerle birleştirilerek algı oluşturuluyor. 



Necker Küpü
Yukarıdan Aşağı İşlem varsayımını doğrulamak ve desteklemek için, Necker küpü kullanılır. Buna göre, yanlış varsayımların görsel illüzyonlar gibi algıda hata oluşturacağını gösterir. 
Yani bu kuramı savunanlar, iki ayrı algının oluşmasının sebebinin beynin duyusal bilgiden ve geçmiş deneyimlerden oluştuğunu savunuyor. 

Tabandan Yukarı İşlem
Psikolog James Gibson ise, algının doğrudan olduğunu iddia ediyor. Gibson, çevremizde yeterli bilgi bulunması sebebiyle dünyanın çok dolaysız bir yoldan algılanabileceğini söylüyor ve bilginin yeterince detaylı olduğunu savunuyor. 

Trenin Arkasından Görüntüleme
Bu görüşünü şu örnekle açıklıyor, hızlı hareket eden trende oturuyorsunuz ve size daha yakın olan nesneler uzak olanlardan daha hızlı geçiyor. Uzaktaki nesnelerin uzaklıkları göreli hızlarından yola çıkarak anlaşılabilir. 

Her iki kuram algı olayına farklı şekilde yaklaşsa da tamamen açıklayamıyor. 

Her şeyin farkında mıyız?
Daniel Simons ve Daniel Levin ise, dünyayı ne kadar doğru olarak algıladığımızla ilgili çok farklı çalışmalar yapıyor. İşte çalışmalarından bir tanesi şöyle; İçinde tek bir oyuncunun yer aldığı bir kısa film izlediğinizi düşünün. Adam omlet yapıyor. O pişirmeyi sürdürürken kamera aniden başka bir açıdan çekmeye başlıyor. 

Yeni sahnede oyuncu farklı biri olsaydı, fark eder miydiniz? 
Gözlemcilerin üçte ikisi fark etmiyor. İşte buna “Değişim Körlüğü” deniyor. 
Dikkatli bakmamız olayları nasıl yorumladığımızla alakalı. David Eagleman’ın dediği gibi “Görmek, bakmaktan fazlasını gerektirir.” Bakabiliriz, ancak olayları net şekilde görmeyebiliriz. 

İşte bu nedenle haberleri daha farklı bir düşünce ile incelemek gerekiyor. Size sunulan kadarını öğrendiğiniz olayların arkasında aslında olanlar, anlatıldığı gibi mi? 
Continue Reading

KÖTÜ ANILARI OKSİTOSİN Mİ SİLİYOR?

Sevdiğimiz insanlara karşı güven duygumuzun nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? En çok sevdiklerimiz en çok kırıldıklarımızdır aslında! Kırılmalarımız, küskünlüklerimiz yerini kısa sürede tekrar sevgiye ve güvene bırakır. Çünkü kötü anılarımız silinir! 


Kötü anılarımızı kısa süreli hafızadan silen ise Oksitosin adındaki bir hormondur. Oksitosin ile ilgili uluslararası indeksli dergilerde 70’den fazla yayını bulunan ve beynimizin çalışması üzerine çok farklı araştırmalara imza atan İstanbul Bilim Üniversitesi Deneysel Tıp ve Ar-Ge Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, bu hormon hakkında çok farklı bilgiler verdi. 

Oksitosin nedir? 
Oksitosin, kelime anlamı olarak hızlı doğum demektir. Beynimizde bulunan hipofizden salınan bir hormondur. Hipofiz beynimizde, iç salgı bezlerini kontrol eden organdır. Burnumuzun arkasında iki bölümü vardır, ön ve arka hipofiz olarak adlandırılır. Oksitosin, arka kısmından salınıyor. 

Ne zaman salgılanır?
Oksitsoin’in, doğum yaklaşırken kanda oranı yükselir. Rahim (Uterus) kasılmasını sağlar ve doğum gerçekleşir. Mesela, Hipofizi çıkarılan hayvan doğum yapamaz.
Doğum sonrasında da Oksitosin’in görevi bitmiyor. Memedeki süt yapan bezleri kasıyor, böylece sütün bebeğin ağzına gelmesini sağlıyor. 

Oksitosin’in iki görevi var. Biri doğumu gerçekleştirmek, diğeri de sütün çocuğun ağzına gelmesini sağlamaktır. Oksitosin sütü yaptırmaz sütü fışkırtır, sütü yapan Prolaktin hormonudur. 
Erkeklerde ejekülasyonda Oksitosin salınır. Orgazm sırasında Oksitosin seviyesi pik yapar. 

Oksitosin ne zaman artar, ne zaman azalır?
Sosyal etkileşim sırasında kanda oranı artar. İnsanlar sosyal yaşamak zorunda. Ancak yeni görülen nesnelere karşı korku duyarız. Bu da strestir, her yenilik bir strestir. Yeni ortam ve yeni insanlar da birer strestir. Streste her türlü hormon artar kanda; İnsülün de artar, Kortizol da artar, Oksitosin de artar. 

Oksitosin stresi önlüyor mu?
Oksitosin stres devrelerini baskılıyor, güven ortamı oluşturuyor. Eğer güven ortamı oluşması gerekiyorsa, ortamda korkulacak bir şey olmadığını söyleyecek şey Oksitosin’dir. Onun için yeni bir ortama girildiğinde, can sıkıcı her hangi bir olay yoksa anksiyete hissedilmiyorsa Oksitosin artıyor. Çünkü Oksitosin stres devrelerini kapatıyor. 

Kadın erkek ilişkilerinde ya da farklı ortamlarda Oksitosin artıyor, korku devrelerini kapatıyor ve stres ortadan kalkıyor. Stres devreleri kapanınca da aynı yerde oturulabiliyor. Oksitosin olmasaydı stres devreleri kapanamazdı. 
Yeni bir insan ile tanıştığınızda ve stres olduğumuzda bütün hormonlar artar, Oksitosin’in buradaki önemli görevi “güven” yanıtını oluşturmasıdır. 

Güven duymak için unutmamızı nasıl sağlıyor?
Oksitosin kısa belleği siliyor. Kötü bir davranışta bulunan arkadaşın ya da sevgilinin hatasını Oksitosin siler. Yeni doğum yapan annelerde Oksitosin yüksektir, sonra çektiği acıyı unutuyor. Güvenmek için acı veren anıların silinmesi gerekiyor.  Oksitosin, bir bireyin uzun dönem güvenmesini sağlıyor. Stresi baskılıyor ve kısa dönem belleği siliyor. 

Oksitosin doğal yolla nasıl artar?
İnsanların birbiriyle tokalaşması, sarılmaları Oksitosin’i artırır. Anneanne, babaanne, dedelerin olduğu büyük ailelerde yaşayan kişilerde daha fazla Oksitosin salgılanır. Oksitosin vücutta stresi azaltıp, huzuru artırdığı için iltihabi hastalıkları da azaltır o nedenle büyük ailelerde damar sertliği gibi hastalıklar daha az görülür.  Bu da yaşamın uzamasında en önemli faktördür.  

Oytun Erbaş kimdir?
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesinde Yardımcı Doçent olarak görevine devam etmektedir. Ayrıca Bilim Üniversitesi Deneysel Cerrahi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olarak görev yapmaktadır. Çalışma alanları inflamasyon ve psikiyatrik ilişkiler, oksitosin, epilepsi, metabolik sendrom ve diyabetik komplikasyonlardır. Esas çalışma alanları oksitosin, psikiyatrik hastalıkların mekanizmaları, otizm, hayvan modelleri ve ilaç araştırmaları, EEG, EMG, EKG ve diyabet ve metabolik hastalıkların semptomlarıdır. 

Continue Reading

KOKULAR BEYNİMİZİ NASIL ETKİLİYOR?

Beynimizi nasıl kullandığımız ile ilgili yıllar önce bir kitap okudum. Kitapta yazılanların içinde, Einstain yüzde kaçını kullanmış, yüzde yüzünü kullansa neler yapardı şeklinde bir yazının aslında yanlış olduğunu öğrenmiş. Sonrasında da bu konu üzerine araştırma yapmaya başladım. Beynimizin çalışması ve yapısı ile ilgili haber yaptıkça konunun gizemi ve güzelliğine hayran kaldım. Bu alanda haber yapmanın ötesinde daha da derinlemesine araştırmalar yapmaya başladım. Bazen gecenin bir yarısı kalkıp aklıma takılan bir konuyu saatlerce araştırıyordum. Yetinmeyip o alanda çalışan bilim insanları ile irtibata geçiyordum. O zamanlar karar verdim, sağlık ve bilim yazarı olmayı. Bilim çok eğlenceli bunu herkes anladığında nelerin başarılabileceği üzerine çalışmaya devam ettim…

Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp araştırmalarına devam ederken, bir gün telefon geldi. Koku ile ilgili haber serimi çok beğendiklerini ve genişleterek kitap olarak yayınlamak istediklerini söylediler. Sanırım telefonu kapatınca attığım mutluluk çığlığına annem ve babamın şaşkın bakışları ile konuşmayı anlatışım unutamayacağım hayatımın kırılma noktalarındandı. Yıllarca hayalini kurduğum çalışma için ilk adım atılmıştı. Kokuyla Keşfet isimli kitabım hem benim için hem de alanında ilk oldu. 

Koku hayatımızı nasıl etkiliyor, hiç düşündünüz mü?
Hamilelik sürecinde duyulan kokuların önemli çünkü hafızamıza kodlanan ilk o zaman kokular yerleşiyor. Doğduğumuzda da duyulan kokularla birlikte anılar birleşiyor ve bu nedenle bir kokuyu tekrar duyduğumuzda bizi ilk o kokuyu duyduğumuz andaki ruh haline götürüyor. Buna koku hafızası deniyor ve en güçlü hafızamız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 
Tüm duyularımız beynimizde bir bekçi gibi göre gören talamus denetiminden geçerken, evin yaramaz çocuğu gibi denetimden geçmeyen tek duyumuz da koku! Böylece de çevremizdeki kokunun değişimini hemen algılayabiliyoruz. Tabii koku körlüğü diye bilinen bir durum yaşanmıyorsa. Bazı insanlar koku almazlar ki grip ya da nezle olduğunuzda koku alamadığınızı düşünün. Bu kısa süreli yaşanan durumu uzun süreli yaşayanlar da var. Bu gibi durumlarla karşılaşıldığında hekime başvurmalıdır. 

Koku Parmak İzi gibi!
Parmak izimiz eşsizdir. Kimlik belirlemede de bu nedenle kullanılır. Kokumuz da aslında eşsiz. Her insanın kokusu parmak izi gibi, tektir. Bu durum aslında eş seçimini de etkiliyor. Çünkü sevdiğiniz insanın ten kokusunu sevmeniz, ileri dönemde çocuğunuz olduğunda onun daha sağlıklı genlere sahip olmasını sağlayabiliyor. Nasıl mı? Kokusu güzel gelen karşı cinsin, sizdeki farklı bir MHC genine sahip olduğunu gösteriyor. 
Her iki ebeveynde bulunan MHC geni ne kadar farklı olursa, doğacak olan çocuğun hastalıklara karşı direnci o kadar fazla olmaktadır. Elbette ki genlerdeki dizilimi gözle görmek ve ona göre eş seçmek imkansız. Ancak,  kişiye has olan bu kokuyu, MHC geni veriyor. Aslında eş seçimini genlerimizin kontrol ettiğini söyleyebilir. 

Koku aşk hayatımızı da etkiliyor!
Koku ve aşk ile ilgili konu geçtiğinde çok sık dile getirilen bir araştırma vardır. 49 kadın ve 44 erkek seçilir, erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi. 

İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel ve seksi geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.

Kokular bunların dışında birçok alanda hayatımızı etkiliyor. Sağlığımız, alışverişimiz, ilişkilerimiz ve beynimizi… Hayatı kokuyla keşfetmek için bakmanız dileğiyle… 

Continue Reading