“DOĞAL” SAĞLIKLI MIDIR?

Sağlık haberlerine baktığımızda hep, doğal kelimesini görürüz. Doğal, sağlıklı  demek değildir. Pazarlama taktiği olarak en sık kullanılan kelimelerden biri de yine, “doğal”dır. Peki doğal olunca bize iyi mi geliyor?

Doğal olup, insan hayatına mal olabilecek çok fazla ürün var. Toksinlerin de doğal olduğunu biliyor musunuz?

Biyolojik ve kimyasal silah olarak toksinler” başlıklı makaleden alıntı yaparak detaylandırayım: 

“Bitkiler, bakteriler, mantarlar, algler ve bazı hayvanların ürettiği, diğer canlı organizmalara zararlı etkisi bulunan maddelere Toksin adı verilmektedir.

Üretildikleri yer bakımından biyolojik, yapıları bakımından kimyasal olarak değerlendirilebilen Toksinler, etkileri keşfedildiğinden itibaren potansiyel bir silah adayı olmuşlardır. Geçmişe bakıldığında özellikle suikast amacıyla kullanımları yaygın olarak görülmektedir.

Geçmişe bakıldığında özellikle suikast amacıyla kullanımı yaygın olarak görülmektedir. Abrin ve Risin bitkisel, Botulinum toksinleri, Enterotoksin B ve Şiga toksin bakteriyel, Saksitoksin, Anatoksin ve Tetradotoksin deniz kökenli, Batrakotoksin hayvansal, T-2 en çok bilinen fungal toksinlerdir. Özellikle risin, abrin, botilinum toksin ve T-2düşük dozlarda bile ölümcül olabilmektedirler.

Ricinus communis tohumlarından elde edilen risinin medyan ölümcül dozu (LD50), inhalasyonda ve enjeksiyonda kilogram başına 22 μg (ortalama 1.78 mg). Abrus precatorius bitkisinden elde edilen abrin ise risinden çok daha toksik olan bir bitkisel toksindir. Kilogram başına 3.3 μg abrinin inhalasyonu insan için ölümcüldür. Bir protein ve nörotoksin olan botulinum toksin, Clostridium botulinum bakterisi tarafından üretilir.  

Özellikle bitkiler başta olmak üzere, bakteriler, mantarlar, algler ve bazı hayvanların ürettiği maddelerdir. Bu maddeler üretildikleri yer bakımından biyolojik, yapıları bakımından kimyasal olarak değerlendirilebilirler.”  * 

“Her madde zehirdir. Zehir olmayan madde yoktur; zehir ile ilacı ayıran dozdur.”   Modern toksikolojinin kurucusu Paracelsus’ un söylediği gibi, her doğal olan sağlıklı demek değildir. Kimi zaman doğal olsa da dozu ölümcül olabilir. 
Continue Reading

SOSYAL MEDYAYI ÇOK KULLANIP, NASIL KULLANACAĞINI BİLMEYENLER

Geçtiğimiz günlerde Cem Yılmaz ve Oğuz Güven sosyal medyayı
kullanmama kararı aldı. Altta yatan neden, gelen yorumlara dayanamayıp,
insanların ne kadar boş konuştuklarına dair serzenişti aslında.

Dünyada en çok sosyal medyayı kullanan ülkelerden biriyiz.
Ancak insanlar çok kullanıp, nasıl kullanacağını bilmiyor!

Sosyal medyayı bilgi edinmek ya da kendini geliştirmek için
kullanmalı. Başkalarının hayatını izlemek için değil! “Kim nerede, ne
yapmış?” peşinde herkes.

Ne yazık ki, ülkemizde artık röntgencilik ve teşhircilik
boyutuna ulaşan sosyal medya kullanımı, yurt dışında kendini geliştirme, vizyon
kazanma, network edinme gibi amaçlar için kullanılıyor. Özellikle hayran
sayfalarını gördüğümde çok üzülüyorum, insanlar hayatlarını yaşamıyor.
Başkalarının hayatının takipçisi, savunucusu ya da hakaret edeni oluyor.

Hayatımızın şu anı gitti ve bir daha asla gelmeyecek.
Zamanımızı şöyle geçiriyoruz:

  •          Kim?
  •          Nerede?
  •          Ne yapıyor?
  •          Neler almış?


Bunlar gibi gereksiz bir boş merakla  başkalarının hayatını izlemek yerine kendimize
şunları sormalıyız:
  •          Nasıl biri olmak istiyorum?
  •          Nerede olmak istiyorum?
  •          Ne yapmak istiyorum?
  •          Neler başarmak istiyorum?
  •          Sosyal medyayı amacım doğrultusunda nasıl araç
    olarak kullanabilirim?


Medya hayatımızı yönetiyor. Aslında biz hayatımızı
yönetmeliyiz. Bunun içinde bilinçli şekilde medya okuryazarı olmalıyız. Dijital
medya okuryazarlığı konusunda daha dikkatli davranmalıyız. O zaman şu anımızın
değerini anlamış ve doya doya tadını çıkartmış oluruz.

Continue Reading

MEDYA MUTLULUĞUNUZU ÇALMASIN

Medyanın
mutluluğunuzda payı olduğunu hiç düşündünüz mü?


Medyadaki
haberler, programlar, filmler ve diziler hayatımıza yön veriyor. Bu nedenle de
medyanın kalitesi, yaşam şeklimizi hatta mutluluğumuzu bile etkiliyor.


Mutluluk
öğrenilebilir mi? Şan ve şöhrette mi saklı? Ünlü olmak mutlu ediyorsa, mutsuzluk
dehlizlerinde boğulan ünlülerin çok mutlu olması gerekmez mi?

Para
mutluluk getirir mi?
Ekonomist Richard Easterling
1970’lerde bu sorunun yanıtını ararken yaptığı araştırma sonucunda, tüketim
toplumunun insanları mutlu etmede başarısız olduğu tespit etti.
Paranın
mutluluk getirdiğini düşünenlerdenseniz, piyangodan çıkan paraların geldiği
gibi gitmesiyle hayatları alt üst olanları aklınızda tutun. 
Mutluluk
genetik mi?
İkizlerin mutluluk çalışması
olarak bilinen meşhur araştırmayı yapan
Minnesota
Üniversitesi’nden David Lykken
, mutluğun yaklaşık yüzde 50’sinin genler tarafından
belirlendiğini ortaya koydu.
California Üniversitesi’nden Sonja Lyubomirsky ve ekibinin
araştırmalarının sonuçlarına göre ise,  iş, aile ve sosyal hayat mutluluğu yüzde 10,
genetik özellikler yüzde 50 ve davranışlar ise yüzde 40 etkilediğini belirtti.
Mutlu
olmak isteyenler için kısa reçete
Hayatınızdan memnun değilseniz,
mutluluk konusunda size şu reçete verilecektir.
·        Aileniz ve arkadaşlarınızla daha çok ve kaliteli vakit
geçirin.

·        
Halinizden memnun olmayı öğrenin, mümkünse şükür günlüğü
tutun.

·        
Çevrenizdeki insanlara yardım edin, hediye alın ve onlara
değer verdiğinizi gösterin.

·        
Amaçlarınız ve hedefleriniz olsun, geleceğe umutla bakın.
·        
Yaşadığınızın anın tadını çıkartın ve hissedin.
·        
Sevdiklerimize küçük sürprizler yapmak.
·        
Spor yapın, mümkünse doğada yürüyün ya da koşun.
·        
Stres anlarında olumlu bakış açısını yakalamaya çalışın.
·        
Dua edin ya da meditasyon yapın.

Peki
söylenmeyen ne var?
Mutlulukla ilgili reçetede belirttiğim yöntemler her yerde
yinelenip duruyor. Medyada yer alan yayınlar sizin duygularınıza dokunacak
şekilde kurgulanıyor. Böylece de sorgulamadan etkisine kapılıyorsunuz.

Duygular da hatırları
oluşturuyor. Bu konuda Nobel ödüllü Davranış Ekonomi Bilimi kurucusu Daniel
Kahneman, “Deneyime karşı Anılar Bilmecesi” başlıklı TED konuşmasında da şunları
söyler: “İki ayrı doktora iki ayrı kolonoskopi yaptıran bir hastanız var ise ve
hangi doktoru seçeceğine karar verecekse seçilecek doktor hatıralarda daha az
kötü yer etmiş olan doktor olacaktır. Aslında deneyimler arasında bir seçim
yapmayız. Deneyimlere ait hatıralar arasında bir seçim yaparız.” 
Medyanın
mutluluk üzerine çok büyük etkisi olduğunu ünlü iletişim bilimci Marshall
McLuhan’ın “Medya Mesajı, Medya Masajıdır” adlı kitabında da, medyanın yani
iletişim araçlarının çevremizdeki alan üzerinde çok güçlü bir etkisi
bulunduğunu vurgular.

Medyanın hayatımıza etkisi mutluluğumuzu da değiştirir.
Medya okuryazarlığı bilinci ile mutluluğumuzu elimizde tutalım. Her sunulanı
kabul etmeyip, seçimlerimizi ve bakış açımızı şekillendirelim.  

Medyanın dilini bilmeyen, mesajları
okuyamaz
Medya
bilinci kazanmış kişiler, hayatını kendileri yönetir.  Medyada çıkan bir akımın hızla yayılması için
ünlü isimleri örnek olarak sunulur. Oysa medyanın sunduğu rol modellerin çizdiği
yollarda yürümek yerine, seçici olarak kendi yolunuzu ve mutluluğunuzu
şekillendirebilirsiniz. Mutluluk sizin avuçlarınızda ve seçimlerinizde saklı.

Continue Reading

HABERLERİ “TEYİT” EDİN

Türkiye, haberi internet üzerinden alan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yer alıyor. İnternetin bilgi çöplüğüne dönüştüğü günümüzde okuduğunuz haberlerin doğruluğundan emin olmadan hayatınıza uygulamayın ve paylaşmayın. 

Gazeteci Mehmet Atakan Foça’nın öncülüğünde kurulan teyit.org sitesi, eleştirel düşünceyi yaymayı ve Türkiye’deki yalan haber sorununu çözmeye bir katkı sağlamayı hedefliyor. 

Öncelikli olarak yanlış haber yayılımını engelleyerek sosyal medya kullanıcılarının doğru bilgiye erişimini sağlayan Teyit.org ekibi ile çalışmaları ve hedeflerini konuştuk.  

Teyit.org nedir?
Teyit.org, haber kaynağı olarak interneti kullanan kişilerin, doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak için kurulmuş bir platform. Sosyal medyayı tarıyor ve şüpheli gördüğümüz haberlerin doğruluğunu, yanlışlığını tespit etmeye çalışıyoruz. Mehmet Atakan Foça kendi çabalarıyla iki senedir bu işi yapmaya çalışıyordu ve sonrasında bir ekip çalışmasıyla teyit.org ortaya çıktı. Yayın hayatına 26 Ekim’de başladı. Ama site için toplantılar daha öncesinde başlamıştı.

Neden kuruldu?
Sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte, insanlar internet üzerinden haber alma alışkanlığı da edindi. Ama bundaki en önemli neden, insanların medya kuruluşlarına duyduğu güvenin azalması oldu. 

Türkiye, haberi internet üzerinden alan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yer alıyor. Medya kuruluşları sosyal medyanın hızına yetişmeye çalışırken okurların güvenini de yitiriyor. Ancak sosyal medyada herkes bir bilgi üretip bunu dolaşıma sokabiliyor. Bu yüzden de yanlış ya da yalan haber de çok fazla yayılabiliyor. Bunların bir kısmı bilinçli ve propaganda amaçlı olurken bazıları bilinçsiz bir şekilde yayılan haberler ve bilgiler oluyor. 


Medya kuruluşlarının ve sosyal medya kullanıcılarının bir yalanı ve yanlış bilgiyi daha fazla yaymasının önüne geçebilmek için kurulduk diyebiliriz özetle. Ama en önemlisi sosyal medya kullanıcılarının karşılarına çıkan her bilgiden şüphe etmelerini sağlamayı amaçlıyoruz. Eleştirel düşünceyi yaymak ve Türkiye’deki yalan haber sorununu çözmeye bir katkı sağlamak istiyoruz.

Haberlerin doğrulanması neyi sağlıyor?
Özellikle kriz anlarında insanlar duygusal hareket ederek haber paylaşabiliyorlar. Bu da yalanın daha çok yayılarak korku ve travmanın katlanarak artmasına neden oluyor. Bir yerde patlama yaşandığında sosyal medya kullanıcıları paylaşım yapmadan önce daha sakin kalmaları gerektiğini, bazı haberlerin yanlış olabileceğini görüyor. Bunun önemi de bir sonraki benzer kriz anında bir haberi paylaşırken yanlış olabileceğini düşünerek haberin doğrusuna ulaşmayı bekliyor diyebiliriz. 

Yanlış fotoğraf kullanımı nedeniyle masum insanların hedef gösterildiği durumlarda bu işi neden yapmamız gerektiğine olan inancımız artıyor. Ama en önemlisi yapmaya çalıştığımız iş, kutuplaşmış bir toplumda insanlara her gördüğü habere ve bilgiye inanmamasını sağlayıp bu kutuplaşmanın daha da derinleşmesini önlemeye yarıyor.

İnsanlar sizi neden takip etmeliler?
Herkesin takip ettiği, haberlerin doğruluğu için başvurduğu bir site olmak hedefimiz. Ama bizim öncelikli amacımız yanlış haber yayılımını engellemek. Sosyal medya kullanıcılarının doğru bilgiye erişimini sağlamak. Ayrıca insanları eleştirel düşünmeye, aldıkları haberleri, bilgileri, ellerine geçen belgeleri sorgulamaya yöneltmek. Yalan haberin yayılmasına dair bir kaygı taşıyan herkes bizi takip etmeli. Sitemizde yer alan “doğrula” başlığı altında da elimizden geldiğince yalan haber sorununa ilişkin yazılar, makaleler yayınlamaya ve bunların çevirisini yapmaya çalışıyoruz. Yalan haberlerin yaygınlaşmasını istemeyen, gerçekleri okumak isteyen ve medya kuruluşlarının yaptığı yanlış haberlerin gazeteciliğe verdiği zarardan rahatsızlık duyanlar bizi takip edebilirler.

Haberleri doğrularken nasıl bir yol izliyorsunuz?
Gazeteler, internet siteleri ve sosyal medyada gündeme gelmiş konuları, haberlerin taramasını yapıyoruz. Aynı zamanda okurların gönderdiği şüpheli haberler ile yaygın olarak doğru bilinen yanlışlar ve şehir efsaneleri de bu taramanın kapsama alanı içerisinde. 

WhatsApp ihbar hattımız da bulunuyor. Virallik (yaygın olma), önem ve aciliyet diye üç kriterimiz var. Önümüze gelen şüpheli haberleri bu kriterlere göre sıralıyoruz. Şüpheli haber belirlendikten sonra ilk yaptığımız haberin kaynağına ulaşmaya çalışmak. Temel gazetecilik metotlarını kullanıyoruz. Bunun yanı sıra özellikle fotoğraf ve video doğrulaması yaparken dijital araçlardan ve yazılımımızdan faydalanıyoruz. 

Yaptığımız araştırma sonucunda somut verilerle bir analiz hazırlıyoruz. Analiz, verilerin gösterdiği kadarıyla iddiayı ne kadar doğrulayıp, ne kadar yanlışlayabildiğimizi anlatan bir metin. Bu metni mümkün olduğunca basit bir dilde, edindiğimiz tüm verileri ve olguları kapsayacak şeffaflıkta yazmaya özen gösteriyoruz.

Yalan haberlerin yapılmasının nedeni ve amacı nedir?
Ülkenin içerisinde bulunduğu kutuplaşma, yalan haberlerin yayılması için çok uygun. Aslında tüm dünyada yalan haber sorunu tartışılırken toplumların kutuplaştığı dönemler örnek gösterilebilir. 

Hakikat-sonrası dönem ve yalan haber sorunu öncelikle Brexit ve ardından Trump’ın kazandığı ABD Başkanlık seçimleriyle daha çok gündeme geldi. Bazı yanlış haberler bilinçli olarak yaygınlaştırılıyor. Buradaki amaç sosyal medya kullanıcılarının duygularını harekete geçirmek ve gerçeklerden uzaklaştırarak karar alma süreçlerine de etkide bulunabilmek.


Ancak bunu her sosyal medya kullanıcısı için söylemek doğru olmaz. Sosyal medya kullanan yurttaşlar bilmeden, o durumun heyecanıyla ya da kızgınlıkla bir bilginin doğru olup olmadığından emin olmadan da yalan haber paylaşabiliyor. Bunun önüne geçmek için bir paylaşım yapmadan önce sakin olmak, bilgiyi sorgulamak ve mümkünse başka kaynaklardan da teyit etmeye çalışmak gerekiyor.

Medya kuruluşları sizce doğru haber yapmak için nasıl bir yol izlemeli?
Gazeteciliğin en temel prensiplerinden biri olan kaynağa ulaşma konusuna biraz daha dikkat edildiğinde aslında yalan ve yanlış haber konusunun büyük oranda çözülebileceğini söylemek mümkün. Çünkü yanlış haberlerin çoğu büyük medya kuruluşları tarafından da paylaşılıyor. Bunun önüne geçebilmek öncelikli bir durum. İkincisi yanıltıcı başlıklar ve içerikler yayınlayarak sosyal medya kullanıcılarını yanlış yönlendirmemeleri gerekir.


Yabancı medya kuruluşları kendi bünyelerinde fact-checking yapan ayrı birimler kurdular belki yakın bir gelecekte olmasa da Türkiye’deki medya kuruluşları da böyle bir yöntem izleyebilir ve doğru bilginin yayılması konusunda harekete geçebilirler. Kısa vadede ise doğrulama konusunda bünyesinde çalışan muhabir ve gazetecilere eğitim vermeleri bir öneri olabilir.

Sizce gazeteciler medya okuryazarlığı hakkında bilgi sahibi mi?
Büyük bir çoğunluğu iyi birer medya okuryazarı değil dersek yanlış olmaz sanıyorum ki. Bu konuda her gazetecinin ve her medya kuruluşunun eğitim alması gerekli. Belki de bu kadar yanlış bilgi yayılmasının nedenlerinden birisi de gazetecilerin iyi birer medya okuryazarı olamaması diyebiliriz.

Reyting uğruna yanlış haber yapılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Yanıltıcı ve son dakika başlıklarıyla haberlerin içeriğinden bağımsız bir şekilde sunulması en büyük sorunlarımızdan birisi. Haberin devamını okumayan birisi çoğunlukla konuyu atılan başlığıyla birlikte hatırlıyor ve bilginin yanlış yayılmasına neden oluyor. Bunlara clickbait haber deniliyor. Türkiye’de tüm haber sitelerinin bunu bir kere bile olsa yapmış olduğunu görmek mümkün. Ama herkesin zamanla yarışarak yaşadığı ve bulabildiği sınırlı zamanda sosyal medya platformlarından haber almaya çalıştığı bir ortamda bu tür başlıklar kullanıcıları yanıltıyor.

Bazen insanların hayatını riske sokacak, onları korku ve paniğe sürükleyebilecek haberlerin reyting için yapılması gazetecilik anlamında çok önemli bir etik tartışma zaten. Bu etik sorun bir de yalan haber sorunuyla birleştiğinde ciddi sorunlara neden oluyor ve insanların haber alma hakkının önüne geçilmiş oluyor. Basın ise kendi denetleme görevini unutmuş oluyor. Denetlenmesi gereken bir şeye dönüşüyor. Gazeteciliğin en temel prensiplerine geri dönmesi şu an haber okuyan kişilerin medyadan en asgari beklentisi.

Continue Reading

SADELİK AKIMINDAN NELERİ HAYATIMIZA KATMALIYIZ?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım aradı ve bir kitap tavsiye etti. “Bu kitabı okumalısın, inanılmaz rahatladım ben” dedi. Ne olduğunu sorduğumda ise, sade yaşam felsefesini anlatan Fransız Blogger Francine Jay’ın  Azla Mutlu Olmak – Sade Yaşam Rehberi isimli kitap olduğunu söyledi. 

Bu kitabı henüz okumasam da arkadaşım uzun uzun överek kitaptan söz edince, bende sade yaşam felsefesi ile ilgili biraz araştırma yaptım. Gördüklerim, kısaca alışveriş kolik olup, mutluluğu eşyalarda aramak yerine kendi içimizde bulmaya dayandığını anladım. 

Sade bir hayat, az eşya, minimum alışveriş, huzurlu bir ortam ve dengeli bir ruh halinden söz ediyor. Hayatım boyunca kredi kartı kullanmaktan kaçmış, kullanmayacağım kıyafetleri almamış, alışveriş yapmayı sevmeyen tabii kitap sayılmaz biri olduğum için sade yaşam bana çok farklı gelmedi. Hatta son aylarda eşyalarımın hepsini düzenleyip daha efektif kullanırım diye odamı ve eşyalarımı düzenlemiştim. Yani anlayacağınız, bilmeden sade yaşıyormuşum. 

Konuya çok fazla enerji gönderip almalara bağlamadan benim de bazı önerim olacak. 

Kadın Olmak Güzeldir
Kadın olmak çok güzel bir duygu, mesela şıkır şıkır, ışıl ışıl giyinmeyi seviyorsanız, kendinizi şımartıp makyajı bazen abartabiliyorsanız, omuzlarınıza ağır gelen yük olduğunda ben taşıyamıyorum diyebiliyorsanız kadın olmanın güzelliklerini yaşıyorsunuz demektir. 

Neler çılgınlık olmamalı?
Alışverişte çılgınlıklar yapmadan kabul kitap olayını abartıyorum. Kitap konusu bence istisna olmalı, özellikle okumak yaşam tarzımızsa. Birde e-book olayına alışmış biri değilim, kağıdı koklamalıyım, çizmeli, notlar almalıyım. Yazıyı yazarken bile etrafımda 6 kitap var ki, masadaki kitap sayısını söylemeyeyim. Yatağımın başında da minimum 8 kitap olur. Bu nedenle artık beğendiğim kitapları da paylaşıyorum. İnsanlar kaliteli kitaplar okusun, kıymetli zamanımızı değecek işlere ayıralım. 

Medya bizim sade yaşamamızı ister mi?
Tüketim çılgınlığının çok arttığı günümüzde ihtiyacımız olmasa da alalım fikri beyinlerimize yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna karşın artık alışverişten sıkılan insanlar sadelik akımı başlatarak “hayatı kazanmak değil yaşamak istediklerini” dile getiriyorlar. “Şimdi alma seneye ödeme diyen” ilanlar görmek güzel .

Sosyal medyadan artık yediğini, içtiğini ve aldığını paylaşmak sonradan görmelik olarak yorumlanıyor. Çünkü tüketerek değil üreterek mutlu olabilir. Ürettikçe çoğalırız ve etrafımızı da buna teşvik ederiz. Bırakın o kare sanal dünyada yer almasın, sadece tadını çıkartın. 

Aileler Sade Yaşarken Nelere Dikkat Etmeli?
Sade yaşayanlar mahremiyet duygusunu da vurguluyor. Özel olanlar özel kalmalıdır. Her yerde herkese açık olduğunda değeri kalır mı? 

Mutluluğu yaşamıyoruz, mutlu görünmek için uğraşıyoruz. Sadelik akımında da mutlu hissetmek için kendimizi ve hayatımızı sakinleştirmemiz gerektiği söyleniyor. O nedenle hayatı seyretmek yerine yaşamaya başlamaya ne dersiniz? Bırakın sanal like’ları, gerçek sevgi koklamak, dokunmak ve görmek ister. Gerçek like’larla dolu günlerimiz olsun… 
Continue Reading

ÇOCUĞUNUZ KÜÇÜK ALBERT GİBİ OLMASIN!

Sosyal medyayı mantıklı şekilde kullanmak gerekiyor. Aklımıza gelen her şeyi paylaşmamalıyız. Özellikle de annelerin bebeklerinin her halini paylaşmaları ne kadar doğru hiç düşündünüz mü? Çocuğunuzun özel hayatına müdahale ettiğinizin farkında mısınız?

Paylaştığınız fotoğrafların çalınabileceğini ya da istemediğiniz yerlerde kullanılabileceği aklınıza geldi mi? Çocuğunuzu sevmek, öpmek yerine doğar doğmaz dijital kimliğini oluşturuyorsunuz. En kötüsü de gelecekte neler olacağını bilemezsiniz. 

Paylaşımcı Ebeveynler
“Sharenting” kelimesi share ve parenting kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Anlamı ise, sosyal medya ebeveynliği olarak tanımlanıyor. Çocuk, ebeveynlerinin yüzünü değil de ekrandan kalan kısımlarını görüyor. 

Michigan Üniversitesi tarafından yapılan “Sosyal medyada Ebeveynler: Sharenting beğeniler ve beğenilmeyenler (Parents on social media: Likes and dislikes of sharenting)” isimli bir araştırmanın sonucuna göre;
Annelerin yarısı ve babaların üçte birinden fazlası sosyal medyada ebeveynliği tartışıyor.
Ebeveynler için sosyal medyanın, en yararlı kullanımı kendilerini yalnız hissetmiyorlar.  (% 72) 

Çocuğunuz denek mi?
Bilimsel bir araştırma yapılsa, çocuğunuzun denek olarak araştırmada yer almasını ister misiniz? Emin olun herkes tepkili şekilde “hayır” der! Peki siz farkında olmadan denek olarak kullanıyorsanız?

Size John B. Watson,  isimli psikologdan söz edeceğim. Davranışçılığın kurucusu olarak tanınan Watson’ın,  “Davranışçı Görüşe Göre Psikoloji” başlıklı çalışması büyük ses getirdi. Bu araştırması sayesinde Watson Davranışçı Yaklaşım’ın ilkelerini ortaya koydu.

Küçük Emrah gibi Boynu Bükük Kalmasın!
Küçük Emrah ismi geçtiğinde hepinizin zihninde, yüzünde buruk bir ifade olan boynu bükük hüzünlü bir erkek çocuğu fotoğrafı canlanır. Bunun farklı versiyonunu Watson,  davranışçılığı savunurken farklı bir deneyde yapar. Watson, Küçük Albert Deneyi diye bilinen koşullanma sayesinde korku tepkisinin öğretilebileceğini göstermek ister.  Yaklaşık 9 aylık olan Albert ismiyle bilinen erkek bir çocuk, deney sürecinden önce beyaz fare, tavşan, maymun, maske ve yanan gazete gördüğünde hiçbir korkma tepkisi vermez. 

Sonrasında ise beyaz bir fare gösterilir ve bu gösterilme aşamasında bir yandan da demir parmaklara vurularak ses çıkartılır. Albert fareyi gördüğü an çıkarılan bu şiddetli ses nedeniyle, korku tepkisi oluşturur. Albert, bu aşamadan itibaren beyaz farelerden korkmaya başlar. 

Watson’ın deneyinde, koşullu tepki bir insanda oluşuyordu ve sadece fizyolojik değil, duygusal bir tepkiydi. Sonrasında  Albert sadece beyaz farelerden değil, beyaz tüm uyarıcılara karşı da korku tepkisini genelleştirdi. 

Çocuğunuz Küçük Albert gibi Olmasın!
Bu deney ile Küçük Albert’te bir korku tepkisi oluşturuldu, yani ona beyaz şeylerden korkması öğretildi. 

Küçük Albert’in başına ne geldiği bilinmiyor. Zaten bu deney bilim insanları tarafından etik olmaması konusunda çok tartışıldı. 

Peki siz sosyal medyada çocuğunuzun suratına sürekli telefon tutup, her anını video ya da fotoğraflarla çektikten sonra paylaştığınızda ona ne yaptığınızın farkında mısınız? Tüm hayatını saniye saniye kimlerin izlediğini bilmeden sosyal ortamda paylaşmak doğru mu? 
Sosyal medya kullanılmalı ancak dikkat edilmesi gereken sağlığınızı bozmadan ve kaliteli bir şekilde yaşamınızı sürdürmeniz önemli. Çocuğunuzun her anını diğer insanların görmesi yerine birlikte yaşamaya ne dersiniz? 
Continue Reading

İDEALLERİNE TUTKUYLA BAĞLI ÇOCUKLARIN YOLLARINDAN ÇEKİLİN!

Bir çocuk yaşadıklarını anlatıyordu. Kendi ağzından kendi hayat hikayesiydi. Daha minicik parmakları, düşünceli bakışları arasında hesaplarla ve bilime olan tutkusunu dile getiriyordu. Kahraman Çocuk (The Young and Prodigious T.S. Spivet) ismiyle  yayınlanan T.S. Spivet filminde kahramanımızın yaşadıklarını izliyoruz. 

Filmi özellikle farklı bir gözle seyretmenizi isteyeceğim. Neden mi?

Biyolog bir anne ile kovboy bir babanın, üçüncü ve en küçük çocuğu olan 12 yaşındaki T.S. Montana’daki bir çiftlikte yaşamaktadır. Manken olmak isteyen bir ablası ile filmin ilerleyen dakikalarında bir kaza sonucu kaybettiği diğer kardeşi kendisini anlamaz. 

Annesi zooloji ve botanik alanında yeni türler keşfetmeye çalışırken, babası doldurulmuş hayvanlardan oluşan bir odayı müze olarak kurgular. Bu süreçte küçük Spivet, bir bilimsel toplantıya katılır. Orada yapılan konuşmaya coşkuyla eşlik eder. Kendisini keşif yapmak için adayacağının sözünü verir. Gün geçtikte de harita yapımı ve keşifler konusunda daha da yetenekli hale gelir.
Ancak, Spivet’in yaptığı çalışmaları anlayacak kapasiteye sahip olmayan öğretmeni tarafından kendisiyle alay edilir. Hatta çalışmalarına kusurlar bulan öğretmenine, yazısının ünlü bir dergide yayınlandığını gösterince sınıfta küçük düşürücü cümlelere maruz kalır. Öğretmeni, bilimsel yeteneği olmadığını resmen baskı yaparak dile getirir. İşte burada dayanamayıp içimden şunları geçirdim: Böyle kişiler dünyanın neresinde olursa olsun öğretmenlik yapmamalı. Kendi küçük beyinleri içinde sıkışıp kalırken, çocuklara zarar vermemeli. Yeniliklere açık, üreten, düşünen ve en önemlisi öğrencilerini değer vererek dinleyen öğretmenler olmalı. 

Bir gün Smithsonian müzesinden beklenmedik bir telefon gelir. Son yaptığı keşif prestijli Bair Ödülü’ne layık görüldüğü söylenir. Spivet ödül törenine gitmesi ve bir konuşma yapması için davet edilir. Hiç kimseye haber vermeden valizini hazırlar, yanına annesinin günlüğünü de alır.  Washington’a giden bir trene binmek için büyük tehlikeler atlatır. Küçükcük bedeniyle oradan oraya kocaman valizini taşır. Sonunda trendeki bir karavana yerleşir, aç ve susuz bir yolculuk sürer. Yalnızdır, kendisini kimsesiz hisseder. 

Washington’a gittiğinde de bir polis ile karşılaşır. Çocuğa hesap soran bir yaklaşımla resmen egosunu tatmin etmek için yaklaşır. Spivet’in kaçmasıyla da kovalamaca başlar.  Kaçmayı başarırken ancak, polis yaralanmasına ve kaburgalarının kırılmasına neden olana kadar kovalar. Filmin bu sahnesinde polislere karşı da bir kızgınlık oluşuyor. “İnsanlara yardım etmek için yaklaşmak yerine, neden ego tatmini yapar gibi davranırlar?” sorusu akıllara takılıyor.

Yolun devamını gitmek için otostop yapan Spivet, kamyon şoförünün dostane yaklaşımı ile hedefine ulaşır. Ödülünü almak için çabaları, davet edenlerin onu bir yem gibi görüşü ve sonunda ailesinin sahip çıkması ile biten filmden alınacak çok ders var. 

İlgisiz anne ve babaların, kendi dünyalarında yaşamadan önce çocuklarına zaman ayırmaları gerektiği vurgusu yapılıyor. Ne kadar kendi hayatını yaşasa da herkes, çocuklara zaman ayırmak gerekiyor. Onları dinlemek, sorunlarına çözüm bulmak ve yollarındaki engelleri kaldırmalarına yardım etmek çok önem taşıyor. 

Çocuklarınızın okulda yaşadığı zorluklar olduğunda mutlaka kulak verin. Öğretmeninden memnun değilse, değiştirin. Hedefleriyle sakın dalga geçmeyin ve sizin için değerli olduğunu hatırlayın. İdeallerine tutkuyla bağlı çocuğunuza yapacağınız en büyük iyilik, yanında olup destek vermektir. Gerisini o başarır zaten… 
Continue Reading

ÇOCUKLAR BİLİM İNSANI GİBİ DÜŞÜNÜRSE NELER OLUR ?

Çocukken, bilim insanı olmak amacıyla biyoloji okumaya karar verdim. Laboratuvarda gece gündüz demeden araştırma yapıp, yeni keşiflere imza atacaktım. Aynı Marie Curie gibi! İnsanlık tarihini değiştirecek çalışmaların peşindeydim.

Nobel ödülünü iki kez alan ve büyük keşiflere imza atarken çocuklarını da özveriyle yetiştiren örnek bir bilim kadını! Hayat hikayesini öğrendiğim gün bilim alanında kadınların da neler yapabileceğini anladım.

Bilimin pırıltısının yayıldığı, mütevazi ve ilmek ilmek dokunan o harika çalışmaları ve bu büyük başarıların arkasında nasıl bir hayat hikayesi olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Eğitim hayatında yaşadığı zorluklarla mücadelesi sadece örnek alınabilir. Çünkü üniversite eğitimini alabilmek için eğitim hayatına ara verir. Önce ablasının masraflarını karşılayabilmek için çalışır  ve ablası mezun olduktan sonra matematik ve fizik eğitimine başlar.

Üniversiteye gittiğinde de yine zorluklarla karşılaşır. Hem okur hem de masraflarını karşılayabilmek için çalışır. Sonrada bilim kadını olmaz diye bir düşüncenin olduğu dönemlerde Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanı olan Pierre Curie ile tanışarak azimle çalışmalarını ispat eder. Sonrasında da çalışmalarına eşlik eden Pierre Curie ile evlenir. Birlikte radyoaktivite üzerine çalışarak Uranyum ve Toryum’u keşfettiklerini ilan ederler. İsmini Marie’nin vatanı olan Polonya’dan esinlenerek koyarlar.
Böylece 1904 yılında Nobel Fizik ödülünü alarak Nobel ödüllü ilk kadın olur. Ayrıca Marie, doktorasını vererek Fransa’da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadındır!

Nasıl etkileyici bir hayat hikayesi değil mi?

Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldükten sonra iki çocuğu ile kocasının öğretmenlik görevini sürdürerek Sorbonne’daki ilk kadın profesör olur.

Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfeder. Toryumun radyoaktif özelliğini bularak, radyum elementini ayrıştırır.

Böylece 1911 yılında Nobel Kimya ödülü sahibi olur.  Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü’nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk bilim insanıdır.

Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çeken Marie,  I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara X ışını teknolojisini öğretir. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterir. Bu esnada maalesef yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kalır.

Çalışmaya devam eden ve yılmayan Marie’nin hayatında hüzünlü birçok olay olur. 1934 yılında Fransa’nın Savoy kentinde kan kanserinden hayatını kaybeder. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlanır. Bu yüzden ona “bilim için ölen kadın” denilir.

Ölümünden sonra yaşadığı evi müze haline dönüştürürler. (http://en.muzeum-msc.pl/) Curie’nin not defterleri o kadar radyasyona maruz kalır ki, kurşun kaplı bölmelerde tutulup radyoaktif koruma altında incelenebiliyor.

Hayatı ile ilgili o kadar güzel kaynaklar var ki, mesela Kentler ve Gölgeler isimli belgesel izlenmeye değer. (https://www.youtube.com/watch?v=M44FrSVp3oE) Ayrıca hayatını konu alan çizgi filmi çocuğunuzla birlikte izleyebilirsiniz. ( http://www.izlesene.com/video/neler-olmus-baksana-marie-curie/7117445 )

Bilim insanı olmak için nasıl mücadele verdiğini çocuklar da öğrenmeli.  Hayatta çalışarak, emek harcayarak  ve zorluklarla mücadele ederek istenilen hedefe ulaşıldığı öğretilmeli.  Ulaşılmayan her şeye şiddet uygulayarak elde edildiğini konu alan çizgi filmlerin, geleceğimize yönelik zarar verdiği unutulmamalı.

Üreten beyinler geleceğimize ışık tutacaktır. Bilgi pırıltıları ile gerçekleri göreceğiz. Aynı Marie Curie’nin o harika konuşmasında söylediği gibi:  Bilginin meşalesini alın,  geleceğin sarayını inşa edin!
Continue Reading

SOSYAL MEDYADAKİ YANLIŞ BİLGİLERLE ÇOCUĞUNUZA ZARAR VERMEYİN!

Yıllar önce internetin ülkemizde ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde web siteleri çok değerliydi. Herkes site açamazdı, bir sitede köşe yazmak çok zordu. Yazı yazmanız için bazı kriterler aranıyordu. O dönemlerde Biyotürk isimli bir sitede köşe yazmaya başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2002 olmalıydı. İnternette bilgi aramak için çok az kaynak vardı. 

Sonraki yıllarda blog diye bir açılım oldu. Ben de böylelikle Türkiye’deki ilk bloggerlardan biri oldum. Yazanların çoğunluğu yurt dışındandı. O dönemki bloğum durmuş olsaydı çok farklı içeriklerle paylaşımlarıma devam ediyor olacaktım. Günlük şeklindeki bloglar ilgi çekiyordu.

Zamanla günlük yazmanın ötesinde bloglar içeriklerine göre ayrıldılar. O süreçte de gazeteciliğe adım atmakla birlikte yaptığım haberlerimi bloğuma eklemeye başladım. Böylece Türkiye’deki ilk sağlık blog yazarı oldum. Moda ve yemek blogları çok ilgi çektiği için sağlıkla ilgili özel olarak yazan bloglara rastlamak zordu. Sonra zamanlarda ise anne bloggerların yazıları dikkatimi çekti. Anneliğin hikayesini yazmaları doğalken, sağlıkla ilgili öğüt verdiklerini fark edince çok şaşırdım. 

Blog yazmak gerçekten önemlidir. Sorumluluk bilinci olmalıdır, kalemin gücünü görsellikle artırırsınız. Sizi siz olduğunuz için okurlar. Sağlık hakkındaki yazılar,  blogger’ın vicdanına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu nedenle blogger kelimesi daha yeni yeni benimsenirken, anne bloggerların sağlıkla ilgili neler yaptığını bilimsel bir çalışma ile Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Eda Turancı ile birlikte objektif şekilde mercek altına aldık. 

Sevgili Eda ile bildiri için yapılması gereken aşamalarda çok dikkatli ve akademik sürecin gerektirdiği kurallara uygun şekilde çalıştık. Sonucu objektif olarak, verilere göre analiz ettik.  

İşte sonuç bölümünde yer alan bazı maddeler:
Analiz edilen blogların 2 tanesinde okuyucuya yönelik uyarı metinlerinin bulunması, blogların okuyucular üzerindeki potansiyel etkileri açısından dikkat çekicidir. 
Bloglarda genel olarak içeriklerin, blog yazarı tarafından oluşturulduğu, ancak bazı durumlarda ya da özellikle sağlık ile ilgili içeriklerde uzman görüşlerine de yer verildiği görülmektedir.
Bloglarda sıklıkla ürün/marka isimlerine yer verildiği bu durumun da, dolaylı olarak reklam kapsamına girdiği söylenebilmektedir.
Blogların biri hariç hepsinde, okuyucu yorumları dikkati çekerken, genel olarak okuyucu yorumlarının sağlık içeriklerinde sayıca fazla olduğu görülmektedir.
Son olarak ise, bloglarda sıklıkla yönlendirici linklerin kullanıldığı ve kullanılan linklerin hem kendi bloğuna hem de ürünlere ilişkin linklere erişim sağladığı görülmektedir. 

Peki, çocuğunuzun sağlığını tek vasfı annelik olan ve interneti iyi kullanan kişilere güvenerek onlara emanet etmek ne  kadar doğru? Uzmanları bile sorgularken, uzman olmayan birini dinlemek ne kadar akıllıca? Sağlığımız hayatımızdaki en değerli varlığımızken, onu korumak ve sağlıklı yaşamak için uzmanlara kulak vermeye ne dersiniz? 
Sağlıkla ve sevdiklerinizle kalın… 
Continue Reading

ÖRNEK OLMAK GEREKİR ÖRDEK DEĞİL!

Çocukken, çok çalışan bir öğrenci değildim. Hatta çalışmak yerine, çantayı fırlatıp, üstümü değiştirip yemeği aceleyle yedikten sonra oyun kaçmasın diye soluğu sokakta alırdım. Parkımız vardı, iki salıncaklı bir parktı. Arkadaşlarımla orada soluğu almakla kalmaz, tüm sokakları dolaşırdık. Hatta zillere basıp kaçan çocuklardandım ben. Yaramazlıklarımızın arasında, telefonla arayıp ki o zamanlar daha yeni yeni evlerde telefonlar yer alıyordu. Arayıp, teyzeeee diye abuk sabuk konuşur sonrada dakikalarca gülerdik. Evet biraz yaramazlık yapmışlığım vardır. 

Bisikletimle sokak sokak gezerdim. Hatta annemlerle bir yere giderken, şurada şu var diye ben söylerdim. Annem tek kaşı kalkmış şekilde, “sen nereden biliyorsun” diye sorardı. Ne bilsin, ağaçlara tırmanıp, sokak sokak dolaşıp etrafı keşfetme merakımı. Çocukluk anılarım çok maceralıdır benim. Farklı yazılarda anlatırım. Dergi, televizyon ve gazete kurmuşluğumuz var. O zamanlardan geliyor bu medya meraklarım… 

Çocukluk dönemimde sevmediğim yer okuldu. Hele öğretmenlerimi pek sevmezdim. İlkokulda zorlu bir süreç yaşayınca da sonraki öğretmenleri de sevmiyor insan. Hal böyle olunca, bir öğretmene kızıp bir sene dersime geldiği halde konuşmamışlığım vardır. Dersi nasıl anladım derseniz, aynı branştan başka bir hocaya sorardım anlamadıklarımı. Öğretmen önce öğretmen gibi davranmalı. 

Öğretmen örnek insan olmalı. Öğrenciye nasıl yaklaşacağını bilmeli. Biri yanlış davrandığında da tüm öğretmenlerden acısını çıkartıyor insan. Tabii tüm eğitim sürecim böyle geçmedi, çok sevdiğim değer verdiğim öğretmenlerim oldu ki, bir Türkçe öğretmenim benim hayatımda kırılma noktası oldu. Kendisi öğretmenliğin yanında hukuk okuyordu. Herkese aynı şekilde yaklaşırdı, ancak benim tedirgin olduğum yönlerimin üzerinde dururdu. Ben panikledikçe daha da çok uğraştı benimle, hatta topluluk  karşısında konuşmaktan çekindikçe daha çok konuştururdu. Başta “bu nedir, neden benimle uğraşıyor” derken zamanla bana yaptığı iyiliği anladım. Hatta sınavlarda notum istediğim gibi olmayınca, beni çağırıp kağıdımı inceleyip hatalarımı göstermiştir. O hocam benim için çok çok özeldir. Her daim de öyle kalacaktır. 

Birde İngilizce öğretmenim vardı, “sen hayalimdeki öğrencimsin” derdi. Dil öğrenmeye meraklı olup, sınavlarından hep en yüksek notları alıp, çatır çatır İngilizce konuşuyordum. “Dil alanında eğitim almalısın” diyordu, ben sayısalca oldum. 

Öğretmenlerimle güzel diyaloglarım olmuştur, fizik dersinde uzay, evren, kara delik konusunda saatlerce tartışmışlığım olurdu. Tabii fizik öğretmeni değişince de baktım bilmiyor konuları. En iyi bildiğim ve benim için basit olan fizik sorularını hocaya sorar dersi kaynatırdım, hoca ders boyunca soruyu çözmeye çalışırdı. Öyle de kötü huylarım vardı. 
Üniversite yıllarımda öğretmenlik alanında okuyanları gördüğümde “Bunlar mı öğretmen olacak?” derdim. Yaptıkları bazı davranışları görünce, “Bunlar mı yetiştirecek bizim gelecek nesillerimizi?” diye üzülürdüm. 

Zaman ilerledi, şimdi internette öğretmenlerin paylaşımlarını görünce ne derece şaşırdığımı tarif edemem. Öğretmen demek için bin şahit gerek diyeceğim bir tavır sergileniyor. Öğretmenlik garanti meslek, tatilleri de var algısında rehavetle, ders anlattım bitse de gitsek modunda bir kesim var. Öğretmenlik öğretirken öğrenmek, kendini geliştirmek ve öğrencilerine örnek olmayı gerektirir. Sürekli selfie çekip, sevgililerine gönderme yapmak ya da sorumsuzca davranmak değildir. Öğretmen değil, konuşmaya tenezzül etmeyeceğim kişilere mi çocuklar emanet ediliyor. 

Milli Eğitim Bakanlığı, buna ne zaman müdahale edecek. Yıllardır sağlık camiasının içerisindeyim, sağlık çalışanlarına getirilen şartlar neden öğretmenlere getirilmiyor?
En basit tavsiyelerim:
Dersi veririm biter düşüncesi yerine performans sistemi gelmeli
Tatil günlerini hesaplamak yerine üretmeleri gerekmeli
Kafalarda garanti meslek algısı yerine, gelişen meslek olmalı
Sosyal medyada hal ve hareketlerine dikkat etmeliler. 
Meslekten men gelmeli. 

Sağlık camiası daha çok üretelim diye hayıflanırken, tatil günleri diye halay çeken öğretmenleri görmek çok vahim! 

Sosyal medya ilerleyen dönemlerde insanların karakterlerini daha da ortaya koyacak. Takip ettiğiniz kişiler sizin bilinç altınızı ortaya kokuyor, yazdıklarınız ve paylaştıklarınızla nasıl bir insan olduğunuzu farkında olmadan gösteriyorsunuz. 

İş hayatında ve işe alımlarda sosyal medyalarınız detaylı şekilde inceleniyor. Bir zahmet okullar da öğretmenlerini incelesin. Özel ve devlet okulları tamamı bu kapsamda daha profesyonelce hareket etmeli. Örnek olacak bir mesleğin mensuplarının havuzlarda oyuncak niyetine kullandıkları sarı ördek durumuna düşmemeleri için yapılmalı. 

Her mesleğin mensuplarının farklı sorumluluğu vardır. Bu meslek mensupları da gereğini yerine getirmek zorundadır. Gelecek nesillerimizin sağlıklı, üreten ve sorgulayan şekilde düşünmesi için bir gazetecinin gözlemlerini yazması gerektiğini hissettim. 

Dilerim bilinçli, kaliteli ve üreten gerçek öğretmenler bu sorumluluklarını yerine getirmelerinin yanında, sözde öğretmenlerden kurtulmak için adım atarlar… 
Continue Reading