SAĞLIK OKURYAZARLIĞI BİLİNCİ OLUŞTURMAK SAĞLIK EKONOMİSİNİN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRECEK!

Dijital dünya tüm çalışma alanlarımızın içerisinde yerini aldı. Özellikle sağlıkla dijital içiçe geçerek, değişimi dönüşüme çeviriyor. Sağlıkla ilgili verilerin doğru anlaşılması ve hayata geçirilmesi için sağlık okuryazarlığı bilinci kazandırılması da gün geçtikçe önem kazanıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu 2018 yılı internet kullanım oranlarına göre; Türkiye’de internet kullanan bireylerin oranı yüzde 72,9’a ulaştı. Ipsos’un Türkiye dahil 28 ülkede gerçekleştirdiği geniş kapsamlı araştırma, hastalıklarla ilgili bireylerin hangi bilgi kaynaklarına başvurduklarını belirledi. Buna göre hastalık söz konusu olduğunda yüzde 58 oranında hekim veya diğer sağlık personeline danışmak her ne kadar ilk tercih olsa da yüzde 43 ile Google gibi online arama motorları kullanıldığı görülüyor.

Sağlık okuryazarlığı verilerine baktığımızda ise, bu alandaki bilinç düzeyinin ne kadar düşük olduğunu görüyoruz. 2014 yılında Türkiye’de erişkin nüfusun sağlık okuryazarlığı düzeyi ile yeterli ve mükemmel sağlık okuryazarlığı prevalansının belirlenmesi amacı ile yapılan bir çalışmada toplumumuzun yüzde 64,6’sının “yetersiz” veya “sorunlu” sağlık okuryazarlığı kategorilerinde olduğu saptandı.

Sağlık okuryazarlığı ile ilgili olarak 2011 yılında Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Hollanda, İrlanda, İspanya, Polonya ve Yunanistan olmak üzere sekiz Avrupa ülkesinde, 15 yaş ve üzerindeki 8 bin kişide yapılan çalışma sonucunda Hollanda’da katılımcıların yüzde 23,7’si, Bulgaristan’da yüzde 53,7’si yetersiz ve sorunlu grupta yer aldı.

Sağlık okuryazarlığı, bilgiye ulaşma, anlama ve kullanmayı içeriyor

Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) göre sağlık okuryazarlığı, bireylerin sağlığını korumak ve geliştirmek için bilgiye ulaşma, anlama, bu bilgiyi kullanma konusundaki bilişsel-sosyal beceriler ve motivasyon düzeyleridir. Sağlık okuryazarlığı, broşürleri okumak ve başarılı bir şekilde randevu almaktan daha fazlasını ifade ediyor. İnsanların sağlık bilgilerine erişimini ve bu bilgileri etkili bir şekilde kullanma kapasitelerini geliştirerek, sağlık okuryazarlığının güçlendirilmesi büyük önem taşıyor.

Sağlıklı yaşam bilinci ve kalitesini artıran, sağlık profesyonelleri için iletişim ve klinik becerilerin kazanılmasını sağlıyor.  Ayrıca, sağlık hizmeti alanlar için karar mekanizmasına dâhil olmayı sağlayan sağlık okuryazarlığı, sağlığı geliştirme aktivitelerinin planlanmasında önemli bir adım olarak kabul ediliyor.

Sağlık okuryazarlığı temel sağlık bilgisi aktarmaktan ibaret değil

Dijitalin gün geçtikçe önem kazandığı günümüzde, bilgi yayılımının ötesine geçen ve etkileşim, katılım ve eleştirel analiz gerektiren yöntemler aracılığıyla bilinç oluşturulması gerekiyor. Bu noktada sağlık okuryazarlığının sadece temel sağlık bilgi aktarımından daha fazlasını gerektirdiğini kabul etmek şart. İnsanların sağlıklarını korumak için doğru ve güvenilir bilgiye ulaşması, sonrasında emin olduktan sonra hareket etme becerilerini, bilgilerini ve etkinliğini nasıl geliştirebileceklerinin yol haritasını sunmak gerekiyor.

Sade dil kullanmak için bunları yapın

Sağlık profesyonelleri kullandıkları terimleri, hiçbir şey bilmediğini düşündüğü hasta ve hasta yakının anlayacağı şekilde sadeleştirmeli. Bu sayede hekim, hasta ve hasta yakını arasındaki iletişim güçlenir.  Sade bir dil kullanmak için şunları yapabilirsiniz:

  • En önemli mesajları başta verin.
  • Karmaşık bilgileri anlaşılır şekilde olması için parçalara bölün.
  • Sade ve anlaşılır bir dil kullanın.
  • Konuların daha anlaşılır olması için liste ve tablo kullanın.
  • Metnin okunabilirliğini artırın.
  • Materyallerin kültürel uygunluğuna dikkat edin.
  • Görsellerin anlaşılır ve dikkat çekici olmasına özen gösterin.

ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), hasta eğitim materyallerinin 6.-7. sınıf okuma seviyesinden daha yüksek yazılmış olmamasını öneriyor.

Bireyler sağlıklı yaşam bilinci geliştirmek için yeterli bilgi, beceri ve güvene sahip olduğunda sağlıklı kalabiliyor.   Ayrıca sağlık okuryazarlığı konusunda yeterli düzeyde olunmamasının nedenlerinden biri, güvenilir bilgi ve kaynakların ayrımını yapacak bilinç oluşmamasından kaynaklanıyor. Bu bilgi açığı, hem hastaların kendilerine sunulan bilgileri anlayamamalarından hem de hastanelerin bu okuryazarlık boşluklarını ele almak için yeterli çaba göstermemelerinden kaynaklanıyor.

Sağlık okuryazarlığı bilincini artırmak sağlık ekonomisini değiştiriyor

Sağlık okuryazarlığı alanındaki düşük bilinç düzeyi, sağlık hizmetlerine yapılan harcamaları da etkiliyor. Sağlık okuryazarlığı bilincine sahip olmayan bireylerin genel sağlığı iyi olamayacağından bu durum finansal süreci de olumsuz etkiler.  

Sağlık okuryazarlığı bilinci kazanmak neleri değiştiriyor?

  • Bilimsel kavramları, içeriği ve sağlık araştırmasını anlama becerisi kazandırıyor.
  • Sözlü, yazılı ve çevrimiçi iletişim becerilerini kullanmayı geliştiriyor.
  • Kitle iletişim araçlarındaki yayınlara eleştirel yorum yapabilmeyi sağlıyor.
  • Karmaşık sağlık bakımı ve yönetişim sistemleri hakkında bilgi sahibi olunuyor.
  • Sağlık kararlarında kültürel ve yerli bilgiyi kullanma yeteneği gelişiyor.  
  • Geniş bir beceri yelpazesi ve insanların bilinçli seçimler yapmasını sağlıyor.
  • Sağlık risklerini azaltmak ve yaşam kalitesini artırmak hedeflenir.

DSÖ tarafından, toplumlarda sağlık okuryazarlığı bilincinin geliştirilmesine yönelik şu yaklaşımlar öneriliyor:

1. Sağlık okuryazarlığı eğitimi erken çocukluk döneminden itibaren yapılmalı.

2. Sağlığın geliştirilmesi kavramı okul eğitimi sırasında geliştirilmeli.

3. Yetişkin dönemindeki eğitimde olası engellerle baş etme yolları geliştirilmeli.

4. Bireylerin özelliklerine ve kapasitelerine uygun çok yönlü programlar yapılmalı.

5. Katılımcı eğitim yöntemleri kullanılmalı.

6. Sağlıklı olmak ve iyilik hali için yeni yöntemler geliştirilmeli.

Kaynakça

Continue Reading

SADELİK AKIMI OCCAM’IN USTURASI MI?

Geçtiğimiz günlerde dizi önerileri sorduğumda ısrarla Fringe
izlememi söyleyenler oldu. Uzun zamandır başlayıp tamamlayamadığım ilk bölüm
ile seriye başladım. Dizinin birinci sezon 3. bölümde şu replik ilgimi çekti:

Occam’ın Usturası, “Her şeyin eşit olduğu bir ortamda en
basit çözüm akla yatkın olandır.”

Devamında konuyu araştırmaya başladım. Bu
ara aklımın bir tarafında sürekli dolaşan bir konu ile ilgili parçalar
birleşmeye başladı. Bunun ne olduğunu sonra söyleyeceğim… 

Bilimsel düşüncede önemli yeri olduğu söylenen Occam’ın
Usturası, 14. yüzyıl filozofu Ockham’lı William tarafından ortaya atılmış.

En kısa haliyle tanımı, şartlar aynı olduğunda basit olan seçenek tercih ediliyor. 

Aslında habercilikte bizim çok sıklıkla kullandığımız
yöntemin bir başka şekilde dile getirilmesi. Ne kadar sade, anlaşılır ve kısa
haber yazarsanız o kadar iyi haber yazarsınız. 

Tabii eleştirel düşünce ve doğru
parçaların doğru yerde olması önemli. Kaynakların verimli kullanılıp, doğru
parçaları birleştirip nitelikli bir iş çıkartılması işin kalitesini artırıyor. Ustura kavramı da bundan
geliyor, fazla ve karışık olanları atmak gerekiyor.  

Eleştirel düşünce ve rasyonel bakış açısına örnek olarak
Dörtlerin İmzası’ında Sherlock Holmes’un  söylediği cümle işi özetliyor sanki:

“Olanaksız olanları saf dışı ettiğinizde, geriye kalan, ne
kadar olasılık dışı görünse de, gerçeğin ta kendisidir.”
Continue Reading

ÇOCUK PSİKOLOJİSİNİN MEDYA İLE İMTİHANI NASIL SONUÇLANACAK?

Ülkemizde çocuk yetiştirilmesi konusunda çok farklı fikirlerle karşılaşıyoruz. Bebek , çocuk, ergen ve yetişkin psikolojisini kapsayan alanda medyada konuşan, yazan ve reyting alan hep aynı isimler oluyor. Peki bu durum aslında nasıl olmalı?

Bebek, çocuk, ergen ve yetişkin psikolojilerinin her biri ayrı uzmanlık gerektiriyor. Medyaya baktığımızda hep aynı yüzleri görüyoruz. Bu kişiler o kadar gelişmişler ki, kanaldan kanala koşarken uzmanlık alanları da o oranda genişliyor.

Öncelikle şunu lütfen bilin! İsminin önünde her Prof., Doç. ya da Dr. yazan kişi, bebeklikten yetişkinliğe uzanan geniş alanda her konuda konuşamaz.

Çocuk yetiştirme konusunda psikoloji kadar psikiyatri de önemli olduğu için, “Psikiyatri nedir?” sorusunun yanıtı Türkiye Psikiyatri Derneği’nin sitesinden aldım:

Psikiyatri bir tıp dalıdır. Başlıca ilgi alanı beyin hastalıklarıdır. Bu alanda günlük dilde akıl hastalığı, ruh hastalığı, sinirlilik halleri, … denilen durumlar yer alır. Bu hastalıklar düşünce, davranış, duygu değişiklikleri ile kendini gösterir. Psikiyatri bu hastalıkların tanı ve tedavileriyle uğraşır.” 

Bunun dışında sitede bazı soruların yanıtları da yer alsa da yeterli düzeyde bilgi içeren bir site değil.  Halka yönelik daha doyurucu ve görsel destekli şekilde yapılmalı.

Türkiye Çocuk ve Genç Psikiyatri Derneği’nin sitesinde temel düzeyde bilgilere ulaşmak bile mümkün değil.

Mesela; “Çocuk psikiyatrisi nedir? Çocuk psikiyatri uzmanı kime denir? Çocuk Psikiyatrisi Ne Yapar? Çocuk Psikiyatrisi Hangi Hastalıklara Bakar? Kaç Yaş Aralığındaki Çocuklarla İlgilenir?” gibi temel düzeydeki soruların yanıtları bile yer almıyor. Buna çocuk psikolojisi konusunu da ekleyelim.

Peki insanlar kime, nasıl güvenebilir?

Yol gösteren haritaları ellerinde yok. Medyada sürekli aynı isimler, beyinlerine kazınıyor. Buna dijital platformlar ve kitaplar da ekleniyor. Bu kaostan çıkış yok mu?

Tabii ki var. Hadi çözüm yoluna kısaca bakalım.

Çocuk psikiyatrisi ve psikolojisiyle ilgili bilgi veren kişilerin öncelikle bu alanda branşlaşmış uzmanlar olması gerekiyor.

Çocuk psikiyatristi ekibin lideri gibidir. Çünkü, hekimlerin yanında pedagog ve çocuk psikologları çalışır.

Birinci olarak, çocuğun bir sorunu olduğundan şüphelenince bir psikoloğa götürülür. Psikolog değerlendirir, davranış değişiklikleriyle, telkinle ve bazı yönlendirmelerle sorun çözülür mü diye bakar. Eğer çözemezse psikiyatriste yönlendirir.

İkinci aşamada da psikiyatristlerin istediği bazı testleri psikologlar gerçekleştirir. Değerlendirmeyi psikiyatrist yapar.

Lütfen sağlık okuryazarlığı ve medya okuryazarlığı konusunda daha çok bilgi edinmeye çalışın. Daha sağlıklı yaşamak ve bilinçli birey olmak sizin elinizde…

Continue Reading

BİLİM İNSANLARI ZAMANI GERİYE ALDI MI?

Geçtiğimiz günlerde, “Bilim insanları kuantum bilgisayarıyla yapılan deneyde ‘zamanı geriye aldı‘” başlıklı haberle birlikte herkesin hayali olan bir konu konuşulmaya başladı.

Bilimsel ve akademik bir dergi olan ‘Scientific Reports’ta yayımlanan araştırmanın makalesi kaynak gösterildi.

Bilim haberciliğinde ilerleme var, artık insanlar makaleleri kaynak gösteriyor ne güzel diye düşünerek sevinmeye başlamıştım ki, mutluluğum kısa sürdü.

Tüm dünyada manşetler inanılmaz şekilde atıldı.

Peki aslında durum neydi?

Gerçekte olan ise, bilim insanları zamanı geriye almadılar, kuantum bilgisayarla zamanın tersine çevrilmesini simüle etmişlerdi!

Geleceğe Dönüş filminden hatırlarız, herkesin böyle bir hayali vardır.  Ancak gerçek öyle olmuyor.

Bu tür başlıklar insanların bilime olan bakışına zarar veriyor. Sansasyonel süsleme ile gerçek arasındaki uçurum arttıkça, bilim, sağlık ve teknoloji haberlerindeki bilgi kirliliği de artıyor. Lütfen okuduklarınıza inanmadan önce araştırın.

Continue Reading

ANILARINIZIN AYARLARIYLA OYNAYANLARA KARŞI DİKKAT EDİN

görsel kaynağı
İlginç çalışmalar yapan Psikolog Elizabeth Loftus ile tanışmaya hazır mısınız? Kendisi  doğru ve  yanlış anılar üzerine çalışıyor.  

Loftus insanların unuttukları konular üzerinde değil tam tersine, insanların hatırladıkları konular üzerinde çalışan Loftus, sahte anılar üzerinde çalışıyor.

Ne yazık ki, Steve Titus birinin sahte anısı yüzünden hapse giren tek kişi değil. Amerika’da bir projede, 300 masum kişiden bilgi toplandı. İşlemedikleri bir suç yüzünden hapis yatan 300 kişi Bu suçlar yüzünden 10,20,30 yıl boyunca hapiste yattılar ve şimdi DNA testi onların masum olduğunu kanıtladı. Bu davalar incelendiğinde, dörtte üçü görgü tanıklarının sahte anıları yüzünden kaynaklanıyordu.

Kurgulayıcı bellek sürecini incelemeye 1970’lerde başlayan Loftus, yaptığı deneylerde insanlara kurgulanmış sahte suç ve kazalar göstererek onlara bu konuda neler hatırladıklarını sordu. Bir araştırmada insanlara kurgulanmış bir kaza gösterdi arabaların çarpıştığı esnada ne kadar hızlı gittiğini sordu. Bazı insanlara da arabaların birbirine girdiği anda ne kadar hızlı gittiğini sordu. Birbirine girdiği anda dediği zaman, görgü tanıkları arabaların daha hızlı gittiklerini söylediler, dahası, soruyu bu şekilde sormak kaza mahallinde kırık cam olmamasına rağmen insanları kırık cam gördüklerini söylemeye yöneltti. 

Psikolog Elizabeth Loftus, ilginç çalışmalar yapıyor ve şunu söylüyor: “Gerçek hayatta yanlış bilgilendirme her yerde. Yanlış bilgiyi sadece sadece bize imalı bir şekilde sorulduğunda değil, kasten veya bilinçsizce bize yalan yanlış bilgi veren diğer görgü tanıklarıyla konuştuğumuzda veya medyada daha önce yaşamış olabileceğimiz bir olayın yer aldığını gördüğümüzde de edinebiliriz. Bütün bunlar anılarımızın bozulmasına yol açar.” 

Kendisinin yayınlanmış birçok kitabı var. Henüz dilimize çevrilmemiş olsa da farklı kaynaklarda araştırmaları yer alıyor. Dönem dönem diğer çalışmalarına da değineceğim. Loftus, işini çok severek yapıyor, bu uğurda da büyük mücadeleler veriyor. 


Continue Reading

PSİKOPAT BEYNİNİ SEVGİYLE EĞİTEN NÖROBİLİMCİ

Bugün sizlere sevginin insanların beynini nasıl değiştirdiğini anlatacağım. California Üniversitesi’nde 35 yılı aşkın bir zamandır
davranış üzerinde çalışan nörobilimci profesör Jim Fallon, bir gün bir
meslektaşı psikopat katillere ait bir grup beyni incelemesini istedi.

2005 yılında seri katillerin beyin taramalarını inceleyerek
“Nasıl psikopat bir katile dönüşür?” sorusunun peşine düşen Fallon,
insan beyinlerinden yaklaşık 70 tanesine baktı ve birtakım verilerle
karşılaştı. 

Şizofreni, depresif insanlar, katillerin PET taramalarının
yanı sıra Alzheimer ile ilgili başka bir araştırma için ailesinin ve kendisinin
olduğu beyin görüntüleri masanın diğer tarafında duruyordu. Bir beyin
taramasına baktığında Fallon, empati, ahlak ve irade ile alakalı olan beyin
bölgelerinin faaliyetinin çok düşük olduğunu tespit etti. Görüntüden emin
olamadığı için ilk olarak PET makinesinde bir problem olduğunu düşündü.
Teknisyenle birlikte kontrol ettiğinde bir sorun olmadığını anladı. 

Devamında
ise bu görüntünün kime ait olduğunu anlamak için baktığında ise, hayatının
şokunu yaşadı. Psikopat beyin kendisine aitti!   

Bu süreçte hayatının şokunu yaşayan Fallon, bu durumu daha
da yakından araştırmaya başladı.
Beyin hasarı ve çevresel koşullar ile bunların nasıl
birbiriyle bağlantılı olduğuna bakarken, bir psikopat ve de bir katil haline
gelmek hasarın tam olarak ne zaman oluştuğuna bağlıdır. Farklı türden beyin
hasarları vardı. Burada önemli olan şey majör şiddet genleri, MAO-A geni olarak
bilinir.
Bu gen toplumda çeşitlilik gösterir. 

Aranızdan bazılarında
bu var ve bu cinsiyetle bağlantılı X kromozomunda yer alıyor ve bu yüzden bunu
yalnızca annenizden alabiliyorsunuz. Aslında muhtemelen psikopat katillerin
çoğunlukla erkeklerden oluşmasının ve oldukça agresif olmalarının sebebi bu.
Çünkü bir kız çocuğu hem babadan bir X kromozomu hem de anneden bir X kromozomu
alır, böylece nötrleşir. Ancak erkek çocuk yalnızca annesinden X kromozomunu
alır.

Böylece anneden oğula geçmiş olur. Bu gelişim sırasında
aşırı serotonin salınımı ile bağlantılıdır ki bu da oldukça ilginç çünkü
serotonin normalde sakinleştirip rahatlatmayı gerekir. Ancak eğer bu gene
sahipseniz, ana rahminde beyniniz bununla yıkanıyor. Böylece tüm beyniniz
serotonine karşı duyarsızlaşıyor. Bu yüzden daha sonraları bir işe yaramıyor.

Bu gene sahipseniz ve oldukça fazla şiddet görmüşseniz
belirli bir durumda, bu tam anlamıyla felakete davetiye çıkartabiliyor.

Fallon, bilimsel araştırmaların yanı sıra ailesinin soyağacı
New York’a ilk yerleşenlerden ünlü Cornell ailesine kadar uzandığını öğrendi. 1892
yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden’da dahil olmak üzere
toplam yedi katil bulunduğunu annesi ile şu konuşmada öğrendi.

Annesi ona, “Etrafta psikopat katillerle ilgili
konuşmalar yaptığını duydum ve kendinden sanki normal bir ailedenmiş gibi
bahsediyormuşsun.” dedi.

Buna yanıt olarak, “Sen neden bahsediyorsun?”

“Hem iyi hem de kötü haberlerim var. Kuzenlerinden biri
Cornell Üniversitesi’nin kurucusu olan Ezra Cornell. Kötü haberse; Lizzi Borden
da kuzenlerinden biri.” diye yanıtladı annesi.

  “İyi, hoş bizim
de bir Lizzi’miz varmış. Ne olmuş?” dedi.

O da ” Hayır” dedi, “Daha kötü. Şu kitabı
oku.”

Bu kitap; “Tuhaf bir şekilde Öldü”, tarihi bir
kitaptı ve annesini öldüren ilk adam Fallon’ın
büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyükbabasıydı. Bu ilk anne cinayeti vakasıydı ve
kitap oldukça ilginçti çünkü cadı avlarından ve insanların o zamanlar nasıl
eğitildiğinden bahsediyordu.

Ama burada bitmiyor tabi. Babasının tarafında 7 erkek daha
vardı, o zamandan itibaren, Cornell’ların hepsi katil olmuşlardı. Babasının
kendisi ve üç kardeşi II. Dünya Savaşı’nda savaşa katılmaya karşıydılar.

Mutlu ve sevgi dolu bir çocukluk dönemi yaşayan Fallon,  psikopat olmak yerine kendisini geliştirmişti.
Yaşadıklarını saklamak yerine her yerde anlatan Fallon, “İçimdeki Psikopat”
(The Psychopath Inside) isimli bir de kitap yazdı.
Continue Reading

BEYİN ARAŞTIRMACISININ BAŞINA GELEN İLGİNÇ OLAY NEYDİ?

Görsel kaynağı 

Bugün
sizlere çok farklı bir hikaye anlatacağım. Şizofreni hastası olan kardeşi
nedeniyle beyin araştırmacısı olan nöroanatomist
Dr. Jill Bolte Taylor, beyin
ile ilgili akademik çalışmaları yapıyordu. 

10
Aralık 1996 sabahı uyandığında kendine ait bir beyin hastalığı olduğunu
keşfetti. Beyninin sol yarısındaki bir kan damarı patlamıştı. Ve
takip eden dört saat içinde beyninin bilgi işleme yeteneğinin bütünüyle
tükenmesini izledi. Kanama sabahı yürüyemiyor,
konuşamıyor, okuyamıyor, yazamıyor, hayatına dair hiçbir şey
hatırlayamıyordu. 

İnme
sabahı, sol gözünün arkasında zonklayan bir sancıyla uyandı. Bu delici bir
sancıydı. Hani dondurmayı ısırdığınızda saplanan o sancı gibi.

Böylece
kalktı ve kardiyo makinasına, tüm bedeni çalıştıran egzersiz aletine
oturdu. Ve onun üzerinde yürürken baktı ki barı tutan elleri gözüne
ilkel pençeler gibi görünüyorlar. 
“Çok
acayip,” dedi kendi kendine. Sonra aşağıya, bedenine baktı ve
“Haydaa, amma garip görünüşlü bir şeyim ben böyle,” diye düşündü. 

Sanki
bilinci, egzersiz aletinin ve üstündeki bulunduğu normal gerçeklikten
ayrılmış, kendini egzersiz yaparken izlediği bir başka gizemli aleme
geçmiş gibi hissediyordu.
Bütün
bunlar çok garipti ve başının ağrısı da giderek kötüleşiyordu. O yüzden
makinadan kalktı ve oturma odasında yürürken bedeninin içindeki her
şeyin, çok ama çok yavaşladığını fark etti. 

Ve
kendine sordu, “Neyim var benim? Neler oluyor böyle?”

Tam o anda sağ kolun yan tarafında tamamen felç oldu. O zaman fark etti: “Aman
yarabbi! İnme geçiriyorum! İnme geçiriyorum!”

Ve
hemen ardından beyni şöyle diyordu: “Vaaay! Bu harika bir şey! Bu
harika bir şey! Kaç tane beyin araştırmacısının kendi
beyinlerini böyle içten dışa inceleme fırsatı olmuştur ki?” 

Sonra
birden aklına geliyordu: “Ama ben çok meşgul bir kadınım! İnmeye zamanım
yok benim!”

Sonra
kendi kedine “Tamam!” diyordum, “İnme inişini durduramam, o
halde bir iki hafta bununla uğraşırım ve sonra eski düzenime geri dönerim.
Tamam. Öyleyse yardım çağırmalıyım. İşi aramalıyım.” 

Sonunda
telefon etmek için büyük çaba harcayarak başarır ve sesi dinlemeye başladı; iş
arkadaşı telefonu açtı ve ona şöyle dedi: “Voo voo voo voo”

Şöyle
düşündü kendi kendine: “Allah Allah, aynen bir Golden Retriever köpek
gibi çıkıyor sesi!”

Arkadaşı
yardıma ihtiyacı olduğunu anladı ve ona yardım sağladı.

Kısa
bir süre sonra, bir ambulansın içinde Boston’daki bir
hastaneden Massachusetts Genel Hastanesine doğru gidiyordu. 
O
öğleden sonra geç vakit kendine geldiğimde, hâlâ hayatta olduğunu
keşfetmek onu şoke etti.   

Kanamadan
iki buçuk hafta sonra, cerrahlar müdahale edip beynindeki konuşma
merkezlerine baskı yapan golf topu büyüklüğünde bir pıhtı
çıkardılar. 

Annesi
ona destek oldu ve tam olarak iyileşmek sekiz yılını aldı.

My Stroke of Insight
kitabında yaşam felsefesini anlatıyor, henüz Türkçe’ye çevrilmiş değil. Keşke çevrilse
de okuyabilsek…
  
Continue Reading

BEYİN ALIŞKANLIKLARI SEVER Mİ?

Alışkanlıklarla ilgili size ilginç bir örnekten söz edeceğim, tıp literatürüne girmiş “E.P.” ile tanıştıracağım. 


Nörobilimciler, beyninin önemli bölümlerine zarar verdikten sonra derin hafıza kaybından muzdarip bir amnezik vakasının temel nörobiyolojisini, ayrıntılı olarak ilk kez açıklamışlardır. 

1993 yılında Eugene Pauly adlı yaşlı bir adam, mide krampları, kusma ve  yüksek ateş şikayetleriyle  San Diego yakınlarındaki acil servise götürüldü. Eugene’nin beynini etkileyen ensefalitten muzdarip olduğu ortaya çıktı. 

On gün boyunca komada kaldı ve Eugene  uyandığında karısı Beverly’nin artık onun olmadığı bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Hala konuşabilse de, haftanın hangi günü olduğunu hatırlayamıyordu, konuşmaları hatırlamakta zorlanıyordu.

Bir taramada, virüsün medial temporal lobunu neredeyse tamamen tahrip ettiğini, bu da geçmişin ve duygusal düzenlemenin hatırlanması gibi tüm hayati işlevlerden sorumlu olduğunu ortaya çıkardı.

Eugene ve Beverly, kızlarının yanında olmak için yeni bir bölgeye taşındılar ve günlük rutininin önemli kısımlarından biri de evin etrafında yürüyüş oldu. Doktorlar Beverly’ye kocasını sürekli olarak izlemesi gerektiğini söyledi. 

Bir sabah, Beverley her zamanki gibi sabah yürüyüşlerinden önce giyindi ve Eugene’yi bulmaya gitti.

Eugene evde yoktu.

O ortadan kayboldu.

Dehşete kapılan, Beverley mahallede dolaşıp adını seslendi, ancak onu bulamıyordu. 

Perişan ve ne yapacağını bilmez şekilde eve döndü.

Kocasını televizyon izlerken buldu. Masada kocasının yürüyüşünde topladığı bir yığın çam kozalağı da vardı.


Bunu nasıl yapmıştı? Tekrarlama sayesinde! 

Bir eylemi yeterli sayıda tekrarlayın ve “yığınlama” olarak bilinen bir süreç gerçekleşir, burada beyin bir dizi bilinçli eylemi otomatik bir rutine dönüştürür. 

Beynin kısayolları sevmesinin sebebi, hayatta kalmak için iyi olduklarını bilmesidir.


Neyi tekrar ederseniz, bu beyinde otomatik hale gelir. Beyin işlevini aşırı derecede bozan bir adam için bile çalışır.

Eugene Pauly nörobilimciler tarafından yoğun bir araştırmaya konu oldu, çünkü bu seviyede bir beyin hasarı geçirmiş olan kimsede beklemedikleri potansiyelin çok üstünde gördüler. Alışkanlıkların gerçekten zahmetsiz ve otomatik hale geldiğini gösteren ilginç bir vakaydı. 

Ne dersiniz, beyin alışkanlıkları sever mi?

Kaynaklar:
https://medium.com/@PRHDigital/the-power-of-habit-64e8a3d42abd
http://www.theshiftinside.com/pauly/
https://sites.google.com/a/janesville.k12.wi.us/janesville-free-press/articles/habit-loop 

Continue Reading

ELON MUSK KİMDİR?

Bugünlerde benden @elonmusk’ı çok duyacaksınız. Farklı mecralarda paylaşıyorum. Burada da bulunsun istedim. 🌏Geçtiğimiz günlerde Elon Musk 2023’te Space X ile aya gidecek ilk özel yolcuyu duyurdu. İlk Ay turisti olacak olan Japon girişimci Yusaku Maezawa, BFR roketindeki tüm koltuk biletlerini satın alarak yanında sanatçıları götürecek. Japonya’nın 14. en zengin girişimcilerinden olan Maezawa, sanatın dünya barışını sağlayabilecek güçte olduğuna inanıyor.https://www.youtube.com/watch?v=2FwpRn-jaSo☄️Elon Musk, yüzde 70 ihtimalle Mars’a yerleşeceğini söyledi.
Mars araştırmalarının öncülerinden olan ve yakın zamanda gezegene bir roket göndermeyi amaçlayan Elon Musk, yüzde 70 ihtimalle oraya yerleşeceğini söyledi.

Elon Musk’ın kızıl gezegen sevgisi tükenmek bilmiyor. Her fırsatta Mars hakkında konuşan girişimci, daha önce Mars’ta ölmek istediğini söylemişti. Şimdi de oraya taşınma ihtimalinin yüzde 70 olduğunu açıkladı.

HBO’nun belgesel serisi Axios’a konuk olan ve yakın zamanda gerçekleşen pek çok atılımın sayesinde Mars’a yolculuğun mümkün hale geldiğini söyleyen Musk, daha önce de belirttiği gibi oraya gideceğini söyledi.

“Mars’a gitmenin zenginler için bir kaçış planı” olduğu yönündeki iddialara da karşı çıkan Musk, Mars’a giden kişilerin sürekli olarak üssün kurulmasında çalışacağını ve zorlu doğa koşullarıyla mücadele edeceğini hatırlattı. Geri dönüşün de mümkün olduğunu ancak kesin olmadığını belirten girişimci, Mars yolculuğunun zenginlikle değil mücadelecilikle ilgili olduğunu söylüyor.
🌟Musk’ın optimist tavrının altında ise roketlerine olan güveni ve son gelişmeler sonucunda Mars’ta barınma, gıda gibi ihtiyaçları karşılamanın mümkün olmasını sağlayacak teknolojilerin ortaya çıkması var.
https://www.axios.com/elon-musk-mars-space-x-14c01761-d045-4da0-924b-322fb6a109ce.html?fbclid=IwAR3DZg2PphZ7mISAOMPHN25z7wpTki_knCukqJbLjnFDN5y9NuN0rxIwnachttps://www.youtube.com/watch?time_continue=4&v=Dfg1n7Lh62Q 
🌘Elon Musk bakın ne söylüyor: 

“Deliklerle dolu bir gemideyiz ve bu gemi su alıyor. Biz Tesla’yla bu suyu boşaltan bir kova yaptık. Siz olsanız kovanın tasarımını paylaşmaz mısınız?”

🌚Elon Musk @elonmusk işe alımla ilgili şöyle konuşuyor: 

“Bana çalıştığın pozisyonu söyleme, bana çözebildiğin sorunları söyle.”

Continue Reading

İNTİHAL KOKAN ARAŞTIRMALARDAN ÖZGÜN VE NİTELİKLİ ÇALIŞMALARA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ?

Akademik dünyada bilimsel çalışmalar yaptığınız sürece yükselebilirsiniz. Bu yükselme sırasında etik ve ahlaklı bir yol izleyerek, özgün ve nitelikli çalışmalara imza atanların yanında intihal yapanlarla da karşılaşmak mümkün. 

İntihal ile sadece akademide değil, her alanda karşılaşılıyor. Bir kişinin üzerinde çalışıp, emek verdiği ve özgün şekilde ortaya koyduğu araştırmayı, çalmaya intihal diyoruz. Herkes hayatında emek hırsızlarıyla karşılaşabilir. Bu intihaller küçük ya da büyük çaplı olabilir. 

Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (BEPAM), 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere toplam 600 tezi inceleyerek, Türkiye’de Akademik Yazı: İntihal ve Özgünlük başlığıyla yayınladı. Araştırma sonucuna göre; yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde ‘ağır intihal’ yapıldığını ortaya koydu.

Benzerlik indeksinde  dünya ortalaması yüzde 15 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 28.5. Yani Türkiye’de yapılan çalışmaların yaklaşık üçte birinde yeni bir bilgi ortaya koyma ya da yeni bilgi üretme noktasında yetersiz kalıyor. 

Hemen akıllara efsane tez olarak gelen doktora tezini de hatırlatmakta fayda var, bakınız. 

Özgün içerik üretmek zordur. Ancak eğer bir alanda çalışıyorsanız, ortaya yeni bir şeyler koymanız gerekir. Yoksa, akademik çalışmaların bir anlamı kalmaz. Sadece akademide değil her iş alanında durum böyledir. 

İntihallerle hiçbir şekilde ilerleyemeyiz, kuramsal teorilere sıkışıp kalan akademik hayatla da bir yere varamayız. Teorik ile pratiğin birleştiği bir ortak payda da buluşmalıyız. Ayrıca her konuda konuşanlar değil de belli konularda kendini geliştiren, özgün ve nitelikli çalışmalar ortaya koyan akademisyen ve bilim insanlarına ihtiyacımız var. 

Continue Reading