PARKİNSON’U KOKLAYARAK TEŞHİS EDİYOR

Fotoğraf: The Telegraph

Parkinson hastalığını kokladığını keşfeden Joy Milne, bilim
insanlarının ön tanı testi geliştirmesine yardımcı oluyor.

Parkinson hastalığı Türkiye’de 150 bin, dünya genelinde ise
7.5 milyon insanı etkiliyor. Birçok hasta hareket etme zorlukları, titreme,
depresyon, bilişsel sorunlar ve uyku bozuklukları ile mücadele ediyor. Parkinson
hastalığını koklayan İngiliz kadın, bilim insanlarının hastalık daha kendini
göstermeden tanı koyduracak testlerin geliştirilmesi için yardımcı olabilecek
10 ayrı molekülü keşfetmelerine yardımcı oldu. Bu araştırma dünyaca ünlü tıp
dergilerinden Lancet’te yayınlandı.

İskoçya’nın Perth şehrinde yaşayan Joy Milne, Parkinson
hastalığı teşhisi almadan altı yıl önce, kocası Les’in kokusunda bir değişiklik
bulduğunu iddia ettiğinde Manchester Üniversitesi’ndeki araştırmacılar hastalığın
belirgin bir kokuya sahip olabileceğini düşünmeye başladı.

67 yaşındaki Joy Milne, kocasının kokusunun, hastalık
belirti vermeden birkaç yıl önce değiştiğini ileri sürdü. Kocası Milne, 2015’te
Parkinson hastalığı nedeniyle 65 yaşında vefat etti.

Araştırmacılar Joy Milne ile yaptıkları testler sonucunda,
cilt bezlerini koklayarak Parkinsonlu kişileri diğerlerinden ayırabildiğini
tespit ettiler. Hiçbir belirtisi olmayan bir kişinin Parkinson hastası olduğunu
öngören Joy Milne, kocasının kokusunda tanıdan altı yıl önce duyduğu “odunsu,
misk kokusu”nu hastalarda da algıladı.  Misk erkek ceylan, keçi gibi çeşitli hayvanlarda bulunan ‘misk bezi’nin
çıkardığı güzel kokulu bir
maddedir.
Joy Milne, yapılan kontrollü bir deneyde Parkinson hastalığı
olan ve olmayan gönüllüler tarafından giyilen 12 tişört arasından Parkinson
hastalarına ait olanları doğru olarak tespit etti.

Dr Tilo Kunath ve ekibi Edinburgh Üniversitesi’nde
yaptıkları çalışmalar sonucunda Milne’nin Parkinson hastalığını yalnızca
kokudan algılama yeteneğini doğruladı.
Michael J Fox Vakfı ve Parkinson UK tarafından finanse
edilen ortak bir programda, Manchester Biyoteknoloji Enstitüsü’nden araştırmacılar,
sebumdan (ciltte bulunan yağlı bir madde) yeni bir küçük molekül tanımlamak
için araştırmalar yapıyorlar. Araştırmacılar, Parkinson hastalarının erken
safhalarında ince fakat benzersiz bir koku yaydıklarını tespit ettiler. Bilim
insanlarına göre moleküller doğru tanımlanırsa, kütle spektrometresi gibi
yöntemlerle hastalığın erken teşhisi sağlanabilir. Alternatif olarak koku alma
yeteneği keskin olan köpekler hastalığı koklamak için eğitilebilir.

Not: Haberi ileten ve hazırlanmasında destek olan Dr. Gürdal Şahin’e teşekkür ederim. 

Kaynaklar

Continue Reading

PARFÜM SAĞLIĞIMIZI ETKİLER Mİ?

Everest Yayınları/fotoğrafçı Şevket Kızıldağ

Koku atölyesinde yıllardır çalıştığı alanla ilgili bilinmeyenleri Kokular Kitabı ismi verdiği seri ile kitapları ile anlatan Koku uzmanı ve Parfümör Vedat Ozan,  kitabında kokuların tarihinden sağlığa uzanan geniş yelpazede ele almaya devam ediyor. 


Kokulara adanmış bir ömür. Kokular hayatımızı nasıl etkiliyor? Kokuları nasıl kullanmalıyız? Kokular Kitabı’nın yazarı Vedat Ozan,  serinin ikinci kitabı olan Parfümler de , bu kez hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen ürünlerle ilgili bilinmeyen yönlerini anlattı.  Koku uzmanı ve Parfümör Vedat Ozan, kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

Parfüm nedir?
Koku duyudur, parfüm de duyuya yönelik ürün. Yani doğal halinin dışında koku vermek için planlanması yapılmış her ürün aslında parfümdür. İlla sürülebilir olması veya alkolde taşınması gerekmiyor. 

Deodorant ile parfümün farkı nedir?
Deodorant, ter kokusunun önüne geçmek amacıyla üretilmiş ve çoğunlukla da parfümlendirilmiş bir ürün. Parfüm ise ter kokusundan bağımsız kokulu bir uygulama üzerinizde taşıdığınız. 

İlkiyle sosyal ortama aktarılan kokuyu engellemek istiyorsunuz, ikincisiyle ise bilakis sosyal ortama kokulu mesaj aktarıyorsunuz. 

Eau de toilette, eau de parfüm farkı nedir? Hangisi nasıl kullanılmalı?
Genel anlamda aradaki konsantrasyon farkını açıklamak için icat etmişiz bu tanımları. Eau de Toilette daha az konsantre olanı, Eau de Parfum daha yoğun olanı gibi. Aslında bu çok doğru değil. Sadece konsantrasyon farkının ötesinde bir EdT ile EdP arasında formül farkı da olması gerekiyor. Alışılagelmiş kullanımda EdT’nin gündüz, EdP’nin gece sürüldüğünü düşünürsek koku profilinin tasarımında da ikisi arasında fark beklememiz gerekiyor. Hızlı yaşam, standart üretim gibi sisteme ait unsurlar maalesef pek çok markada bu farkı yok etmiş, sadece yoğunluk olayına indirgemiş ayrımı.

Hatta aslında Eau de Parfum tanımı bile çok geç dönemde çıkmış bir tanım. Başlarda sadece Parfum veya Extrait de Parfum var. Sonra daha da alınabilir olsun diye Eau de Toilette çıkıyor. Hem daha hafif, hem da az yoğun, dolayısıyla daha uygun fiyatlı. Bu ikisi arasında bir pazar dilimi daha yaratmak gereği hissedilince, Eau de Toilette ile Parfum arasına  Eau de Parfum konumlandırılıyor.   

Parfüm seçerken nelere dikkat etmek gerekir? Ten rengi parfüm seçimini etkiler mi?
Parfümün ten üzerindeki yaşamı boyunca deneme süresi ayırmaya dikkat etmek ilk şart. Yani öyle beş dakikada seçim yapmak hiç doğru değil. O parfüm eğer teninizde saatlerce yaşıyorsa, bütün bu yaşam süresini deneme zamanı olarak ayırmak lazım. Neden? Çünkü organik bir seyir izliyor parfümünüz. İlk sürdüğünüzdeki kokuyla iki saat sonraki arasında fark var. Dolayısıyla ilk izlenim asla bütün hakkında fikir vermiyor. Sonradan pişman olmamak için bu zamansal fedakarlığı yapmak şart.

Ten renginden ziyade cildin gözenek yapısına ki ten rengi kesin olmamakla beraber buna dair işaret verir. Ama ne olursa olsun, farklı tende aynı parfüm sandığınız kadar dramatik bir koku farkı yaratmaz. Ben bu iki seçenek arasında denemeye ayrılan sürenin daha önemli olduğuna inananlardanım. 

Yaz kokusu ya da kış kokusu ayrımı var mıdır?
Sosyal beklentiler doğrultusunda, olabilir. Yaz, deniz, açık havayla ilintili bir parfüm, çevrenin beklentisini daha iyi karşılayabilir yaz mevsiminde. Ama esas önemli olan çevrenin değil sizin beklentiniz. 

Doğal ya da sentetik koku ayrımında neye dikkat etmek gerekir?
Ne kadar karışık bir konudur bu. Aslında doğal bile doğal değil çünkü. Siz doğal malzemeyi alıp, çoğunlukla ısıl işleme tabi tutup hammadde haline getiriyorsunuz ki parfüm imalatında kullanabilesiniz. Bu anlamda ürün sonuçta belki doğal ama, doğasında olmayan bir yönünü siz öne çıkarıyorsunuz. 

Şunu da unutmayalım ki bazı malzemeyi de doğal olarak kullanmanız yasak. Misk, civet gibi hayvansal malzemeyi kullanamazsınız çünkü hayvana zarar veriyor veya toptan telef ediyorsunuz kokulu bölgesine erişmek için. Bu durumda elinizdeki tek seçenek laboratuvarda sentezlenmiş ve doğalının kokusunu bir dereceye kadar taklit edebilen yapay molekülleri kullanmak oluyor. 

Doğal veya yapay, esas olan aslında kullanım miktarı itibariyle sağlığa zararlı olmamalı ve sürdürülebilirlik kriterine uygun olmalı.   



Parfüm nasıl kullanılmalı? Tene mi kıyafete mi saça mı sürülmeli?
Kokuyu en uzun muhafaza eden doğal elyaftır. Saçı da bu bağlamda değerlendirebilir ve saça uygulamanın en verimli uygulama olduğunu söyleyebiliriz. Ama koku moleküllerini taşıyan ortamın, yani alkolün saçta yol açacağı zararları da göz ardı etmememiz gerek. Bunun yerine eğer çok hassas ve açık renk değilse doğal elyaftan kumaşlara da parfüm uygulayabiliriz. Zaten yüzyıllarca insanlar kumaş ve eldivenleri kokulandırdılar tenlerinden çok. 

Pek farkında değiliz ama tene direkt uygulama aynı saçta olduğu gibi cildimize alkol uygulama anlamına da geliyor. Kuruluk, çatlama, kırışma gibi zaman içinde oluşabilecek sorunları da düşünerek cildimize uygulama yaparken abartmamakta elbette sayısız fayda var.

Orijinal parfümler ile imitasyon parfümler arasında ne fark var?
İmitasyon parfümü aldığınızda ilk yarım saat orijinali gibi kokuyor, sonrasında gittikçe orijinalinden uzaklaşmaya başlıyor. Tabi ki kesin kural değil bu, ama oldukça uygun bir genelleme. 

Parfüm hurafeleri hakkında bilgi verir misiniz?
O kadar çok ki, mesela;  “Parfüm sürünce bileklerinizi ovuşturmayın, molekülleri parçalarsınız!” söylemi.  Aslında bilek ovuşturarak yaptığımız tek şey var: ısıtmak. O bölgeyi ısıtınca da oraya uyguladığımız parfümdeki kokulu moleküllerin havaya daha çabuk karışmasına sebep oluyoruz. Bu da o parfümü tasarlayan parfümörün öngördüğü zaman planını biraz bozuyor. Yani bir parfümde ilk açığa çıkan, üst notalar dediğimiz nispeten hafif molekülleri tasarlandığından daha kısa bir sürede geçiyoruz. Olmasa iyi olur elbette ama olursa da dünyanın sonu değil çünkü taş çatlasın 15 dakikalık bir süreden bahsediyoruz. 

Kokular Kitabı-Parfümler’i kimler okumalı?
Koku bir duyu, parfüm ise o duyuya hitap eden ürün. Bizim arzularımız üzerinden dönen, hatta varlığı arzularımızı ihtiyaçlarımızmış gibi algılamamıza dayanan bir sektörden bahsediyoruz. Bu koku olabildiği gibi başka herhangi bir ürün veya sektörde olabilirdi. Kısaca, duyusal algıya hitap eden ürünlerin nasıl tasarlandığını, o hep kapalı kapılar ardında yaşayan, karmaşık ve üstü örtülü ilişkilerin nasıl gerçekleştiğini, gizli kahramanların kimler olduğunu merak eden herkesin okumasını isterim yazarı olarak bu cildin. “Şu parfüm güzel kokar, bu pek fena“ tarzında tek cümle yok kitapta. Anlatılan onlarca hikayenin içinde çaktırmadan sebep ve sonuç ilişkilerinin incelenmesi bol bol var ama. 

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Bu cildi tek olarak düşünerek yazmadım, zira bu cilt dört ciltlik bir projenin ikinci ayağı. Tüm olarak bu proje dış dünyayla iletişimimizi sağlayan beş duyudan biri olmasına rağmen üzerine en az konuşulan duyumuz olan koku duyusunu tanımayı, insanı, doğayı, içinde yaşadığımız sosyal ve ekonomik sistemi tanıtmayı amaçlıyor. Daha doğrusu o amaçlamıyor, ben amaçlıyorum tabii yazar olarak. Koku duyusuna ilgi duymaya başladığımda en büyük sıkıntım kaynak sıkıntısıydı. Bu konuyla benim gibi başka ilgilenenler veya ilgilenecekler için en azından bu sıkıntıyı bir nebze olsun hafifletebilirsem, ne mutlu bana.
Bundan dolayı sıkıcı bir dil kullanmamaya, bilgileri hikayeler içine gömmeye çalıştım. Zaten yazarken de gözümün önünde neredeyse somutlaşmış olarak günlük hayattan tanıdığım figürler vardı ve ben onlara bir sohbet ortamında bunları sözel olarak nasıl anlatıyorsam yazıya da öyle dökmeye çalıştım. Akademik bir lisanı yok bu kitabın. İşin o cephesine ilgi duyanlar için de her cildin sonuna geniş bir kaynak kitap ve makale listesi koyuyorum.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, dinlemesini önereceğiniz müzik ve izlenmeli dediğiniz film sizce hangisi?
Süskind’in Parfüm isimli romanını en başta önermem gerekiyor. Tarihi ve sosyal bağlamda gerçek geçmişle birebir örtüşen bir romandır.  Zaten Süskind bildiğiniz gibi aslen tarihçidir. Keza kokuyla bağlantılı olmamasına rağmen insan-doğa-gelişim-evrim ilişkisini anlamak için Yuval Noah Harari’nin Sapiens isimli kitabı. Kokunun biraz daha teknik algısı için de sizin editörlüğünü yapmış olduğunuz Kokuyla Keşfet’ten mutlaka bahsetmemiz gerekiyor. 

Müzik sınırsız bir konu. Çok öznel bir alan telakki ettiğimden öneri yapmayacağım müsaadeniz olursa. Benim eklektik bir zevkim var gibi görünüyor o konuda. Opera da çok seviyorum, progresif metal veya fusion jazz da.

İzlence için de Holywood dışındaki, yani “araba takip sahnesi”, “mutlu son” gibi klişelerin uzağında kalan diğer ülke sinemalarını önerebilirim. Kişisel olarak Nordic Noir denilen türün hastasıyım ama Orta Avrupa sinemasını da çok seviyorum. Özellikle Macaristan, Polonya veya Almanya gibi ülkelerin yakın geçmişle hesaplaştıkları filmler favorilerim.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliği maalesef ağzı olanın konuştuğu bir alan haline gelmiş durumda. Üçüncü sayfa olayı vardı eskiden gazetelerde, ya bir kıskançlık cinayeti ya da hoş bir manken hanımefendinin cesur fotoğrafları paylaşılırdı. Neredeyse ona benzeteceğim bugün itibariyle sağlık haberlerini. Tabii ki bu sağlığa has bir durum değil. Her anlamda habercilik, yazarlık, editörlük, yani genelde medyanın güncel sorunu. Geçici olduğunu umduğum bu dönemde sözde bilimle, bilim birbirine girmiş, cemiyet haberiyle akademik kaynaklı sağlık haberi arasındaki çizgi kalkmış durumda. Pek çok sağlık haberi hurafeye dayanıyor. Tamam, illa ciddi bir dil kullanma ama gerçek dışını da gerçekmiş gibi gösterme. TV eleştirisi değil, sağlıkla ilgili şeyler söylüyorsun çünkü. Etkisi başka, üstelik etkileme zamanı da farklı söz konusu olan sağlık haberi olduğu zaman. Ben şahsen bir haber okuduğumda, bu haber de bilim, hem de özellikle sağlıkla ilgiliyse orada kaynağı görmek istiyorum. Kim çalışmış, nerede çalışmış, nerede yayınlanmış bu çalışma? Maalesef bunları göremeden genel algı seviyesine hitap edecek sansasyonel ve çoğu kez ayrımcı başlıklarla veriliyor bazı şeyler.   

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Dürüst, gerçekçi ve tutarlı olmak ilk koşul. Keza ayrı ve seçkin bir dil kullanarak anlattığını anlaşılmaz hale getirmek, yani kullanılan dil üzerinden kendini konumlandırmaya çalışmak asla kabullenebileceğim şeyler değil.  İletilen mesajın etkisi ve etkime süresi göz ardı edilmeden çalıştırılmalı iletişim kanalları.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Tabii ki. Demiştim, bu zaten dört ciltlik bir projenin ikinci ayağı. İlk kitap Kokular Kitabı’ydı, diğerleri alt başlıkla geliyor ki bu da Parfümler alt başlığını taşıyan ikinci cilt. Devamında bir cilt kokuyu kültür ve tarih üzerinden ele alacak, diğeri de kokunun ayrılmaz bir parçası olduğu lezzet kavramına odaklanacak. Bunların illa ardışık okunması gerekmeyecek zira hepsi kendi içinde bir bütün. Ama gene de bu sırayla, daha doğrusu ilk cildin algı boyutunun işlendiği bir içerikle çıkmasının da elbette bir amacı var. Dolayısıyla ilk cildi bir nevi “altlık” yaparak üzerine istediğiniz diğer cildi okuyabilirsiniz. Elbette tamamlandığında dördünü birden edinirseniz hem benim, hem de Everest Yayınları’nın çok hoşuna gider. 

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
En zor soru bu aslında. “Farklı ifade araçlarına ilgisi olan” biriyim diyebilirim, koku da bu ifade araçlarından biri. Uzun süre Açık Radyo’da “Koku” ismiyle haftalık bir program yaptım; şimdi kitaba dönüşenler de o programların oluşturduğu iskelet zaten. Farklı mecralarda hasbelkader edinmiş olduğum deneyimi paylaşıyorum. Bu bir parfüm tasarımı da olabiliyor, kurumsal bir eğitim de. Aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde Kültürel İncelemeler  Yüksek Lisans Programında “Koku ve Duyuların Kültürel Tarihi” dersini de veriyorum.



Continue Reading

TEN RENGİ PARFÜM SEÇİMİNİ ETKİLER Mİ?

Bir ortama girdiğinizde etrafa nasıl koku yaydığınız önemlidir. Miss gibi çiçek kokusu ya da meyvelerin ferahlatıcı bahar havası ile yeni bir soluk kazandırabilirsiniz.
Kokular hayatımızda çok önemli yer tutar. Özellikle parfümünüz yıllarca aynı olursa insanların hafızalarına kazınırsınız. Sizin kokunuzu her duyduklarında akıllarına ilk gelen siz olursunuz. Parfüm seçimi insanların hafızalarında yer edinmenizi sağlarken, aslında önemli olan nokta sizin en sevdiğiniz parfümün etrafa yayılmasıdır.
Kokular Kitabı’nın yazarı Koku uzmanı ve Parfümör Vedat Ozan ile ikinci kitabı Parfümler hakkında konuştuk. Kokulara adanmış bir hayatın eseri olan bu kitap, parfümlerle ilgili çok farklı ve bilinmeyen bilgilerin kapısını aralamaya yardımcı olacak.
Parfüm nedir?
Koku duyudur, parfüm de duyuya yönelik ürün. Yani doğal halinin dışında koku vermek için planlanması yapılmış her ürün aslında parfümdür. İlla sürülebilir olması veya alkolde taşınması gerekmiyor.
Deodorant ile parfümün farkı nedir?
Deodorant, ter kokusunun önüne geçmek amacıyla üretilmiş ve çoğunlukla da parfümlendirilmiş bir ürün. Parfüm ise ter kokusundan bağımsız kokulu bir uygulama üzerinizde taşıdığınız.
İlkiyle sosyal ortama aktarılan kokuyu engellemek istiyorsunuz, ikincisiyle ise bilakis sosyal ortama kokulu mesaj aktarıyorsunuz.
Parfüm seçerken nelere dikkat etmek gerekir? Ten rengi parfüm seçimini etkiler mi?
Parfümün ten üzerindeki yaşamı boyunca deneme süresi ayırmaya dikkat etmek ilk şart. Yani öyle beş dakikada seçim yapmak hiç doğru değil. O parfüm eğer teninizde saatlerce yaşıyorsa, bütün bu yaşam süresini deneme zamanı olarak ayırmak lazım. Neden? Çünkü organik bir seyir izliyor parfümünüz. İlk sürdüğünüzdeki kokuyla iki saat sonraki arasında fark var. Dolayısıyla ilk izlenim asla bütün hakkında fikir vermiyor. Sonradan pişman olmamak için bu zamansal fedakarlığı yapmak şart.
Ten renginden ziyade cildin gözenek yapısına ki ten rengi kesin olmamakla beraber buna dair işaret verir. Ama ne olursa olsun, farklı tende aynı parfüm sandığınız kadar dramatik bir koku farkı yaratmaz. Ben bu iki seçenek arasında denemeye ayrılan sürenin daha önemli olduğuna inananlardanım.
Yaz kokusu ya da kış kokusu ayrımı var mıdır?
Sosyal beklentiler doğrultusunda, olabilir. Yaz, deniz, açık havayla ilintili bir parfüm, çevrenin beklentisini daha iyi karşılayabilir yaz mevsiminde. Ama esas önemli olan çevrenin değil sizin beklentiniz.
Doğal ya da sentetik koku ayrımında neye dikkat etmek gerekir?
Ne kadar karışık bir konudur bu. Aslında doğal bile doğal değil çünkü. Siz doğal malzemeyi alıp, çoğunlukla ısıl işleme tabi tutup hammadde haline getiriyorsunuz ki parfüm imalatında kullanabilesiniz. Bu anlamda ürün sonuçta belki doğal ama, doğasında olmayan bir yönünü siz öne çıkarıyorsunuz.
Şunu da unutmayalım ki bazı malzemeyi de doğal olarak kullanmanız yasak. Misk, civet gibi hayvansal malzemeyi kullanamazsınız çünkü hayvana zarar veriyor veya toptan telef ediyorsunuz kokulu bölgesine erişmek için. Bu durumda elinizdeki tek seçenek laboratuvarda sentezlenmiş ve doğalının kokusunu bir dereceye kadar taklit edebilen yapay molekülleri kullanmak oluyor.
Doğal veya yapay, esas olan aslında kullanım miktarı itibariyle sağlığa zararlı olmamalı ve sürdürülebilirlik kriterine uygun olmalı.  
Parfüm nasıl kullanılmalı? Tene mi kıyafete mi saça mı sürülmeli?
Kokuyu en uzun muhafaza eden doğal elyaftır. Saçı da bu bağlamda değerlendirebilir ve saça uygulamanın en verimli uygulama olduğunu söyleyebiliriz. Ama koku moleküllerini taşıyan ortamın, yani alkolün saçta yol açacağı zararları da göz ardı etmememiz gerek. Bunun yerine eğer çok hassas ve açık renk değilse doğal elyaftan kumaşlara da parfüm uygulayabiliriz. Zaten yüzyıllarca insanlar kumaş ve eldivenleri kokulandırdılar tenlerinden çok.
Pek farkında değiliz ama tene direkt uygulama aynı saçta olduğu gibi cildimize alkol uygulama anlamına da geliyor. Kuruluk, çatlama, kırışma gibi zaman içinde oluşabilecek sorunları da düşünerek cildimize uygulama yaparken abartmamakta elbette sayısız fayda var.
Orijinal parfümler ile imitasyon parfümler arasında ne fark var?
İmitasyon parfümü aldığınızda ilk yarım saat orijinali gibi kokuyor, sonrasında gittikçe orijinalinden uzaklaşmaya başlıyor. Tabi ki kesin kural değil bu, ama oldukça uygun bir genelleme.
Continue Reading

KOKULAR BEYNİMİZİ NASIL ETKİLİYOR?

Beynimizi nasıl kullandığımız ile ilgili yıllar önce bir kitap okudum. Kitapta yazılanların içinde, Einstain yüzde kaçını kullanmış, yüzde yüzünü kullansa neler yapardı şeklinde bir yazının aslında yanlış olduğunu öğrenmiş. Sonrasında da bu konu üzerine araştırma yapmaya başladım. Beynimizin çalışması ve yapısı ile ilgili haber yaptıkça konunun gizemi ve güzelliğine hayran kaldım. Bu alanda haber yapmanın ötesinde daha da derinlemesine araştırmalar yapmaya başladım. Bazen gecenin bir yarısı kalkıp aklıma takılan bir konuyu saatlerce araştırıyordum. Yetinmeyip o alanda çalışan bilim insanları ile irtibata geçiyordum. O zamanlar karar verdim, sağlık ve bilim yazarı olmayı. Bilim çok eğlenceli bunu herkes anladığında nelerin başarılabileceği üzerine çalışmaya devam ettim…

Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp araştırmalarına devam ederken, bir gün telefon geldi. Koku ile ilgili haber serimi çok beğendiklerini ve genişleterek kitap olarak yayınlamak istediklerini söylediler. Sanırım telefonu kapatınca attığım mutluluk çığlığına annem ve babamın şaşkın bakışları ile konuşmayı anlatışım unutamayacağım hayatımın kırılma noktalarındandı. Yıllarca hayalini kurduğum çalışma için ilk adım atılmıştı. Kokuyla Keşfet isimli kitabım hem benim için hem de alanında ilk oldu. 

Koku hayatımızı nasıl etkiliyor, hiç düşündünüz mü?
Hamilelik sürecinde duyulan kokuların önemli çünkü hafızamıza kodlanan ilk o zaman kokular yerleşiyor. Doğduğumuzda da duyulan kokularla birlikte anılar birleşiyor ve bu nedenle bir kokuyu tekrar duyduğumuzda bizi ilk o kokuyu duyduğumuz andaki ruh haline götürüyor. Buna koku hafızası deniyor ve en güçlü hafızamız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 
Tüm duyularımız beynimizde bir bekçi gibi göre gören talamus denetiminden geçerken, evin yaramaz çocuğu gibi denetimden geçmeyen tek duyumuz da koku! Böylece de çevremizdeki kokunun değişimini hemen algılayabiliyoruz. Tabii koku körlüğü diye bilinen bir durum yaşanmıyorsa. Bazı insanlar koku almazlar ki grip ya da nezle olduğunuzda koku alamadığınızı düşünün. Bu kısa süreli yaşanan durumu uzun süreli yaşayanlar da var. Bu gibi durumlarla karşılaşıldığında hekime başvurmalıdır. 

Koku Parmak İzi gibi!
Parmak izimiz eşsizdir. Kimlik belirlemede de bu nedenle kullanılır. Kokumuz da aslında eşsiz. Her insanın kokusu parmak izi gibi, tektir. Bu durum aslında eş seçimini de etkiliyor. Çünkü sevdiğiniz insanın ten kokusunu sevmeniz, ileri dönemde çocuğunuz olduğunda onun daha sağlıklı genlere sahip olmasını sağlayabiliyor. Nasıl mı? Kokusu güzel gelen karşı cinsin, sizdeki farklı bir MHC genine sahip olduğunu gösteriyor. 
Her iki ebeveynde bulunan MHC geni ne kadar farklı olursa, doğacak olan çocuğun hastalıklara karşı direnci o kadar fazla olmaktadır. Elbette ki genlerdeki dizilimi gözle görmek ve ona göre eş seçmek imkansız. Ancak,  kişiye has olan bu kokuyu, MHC geni veriyor. Aslında eş seçimini genlerimizin kontrol ettiğini söyleyebilir. 

Koku aşk hayatımızı da etkiliyor!
Koku ve aşk ile ilgili konu geçtiğinde çok sık dile getirilen bir araştırma vardır. 49 kadın ve 44 erkek seçilir, erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi. 

İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel ve seksi geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.

Kokular bunların dışında birçok alanda hayatımızı etkiliyor. Sağlığımız, alışverişimiz, ilişkilerimiz ve beynimizi… Hayatı kokuyla keşfetmek için bakmanız dileğiyle… 

Continue Reading

İNSANLAR BİR TRİLYONDAN FAZLA KOKUYU AYIRT EDEBİLİYOR

21 Mart’ta  dünyanın en saygın bilim dergilerinden olan Science’da, Amerikalı bilimadamları, insanların bir milyondan fazla kokuyu ayırt edebildiklerini gösteren bir çalışma yayınladı.

Bugüne kadar duyu yetilerini ölçmeyle ilgili yapılan çalışmalarda insanların birkaç milyon farklı rengi ve yarım milyon kadar sesi ayırt edebildikleri belirlenmişti. Koku yetilerine ilişkin yapılan şimdiye kadarki bilimsel çalışmalar insanın 10 bin kokuyu ayırt edebildiklerine işaret etse de bu sayı hiçbir zaman bilimsel verilerle doğrulanmamıştı. Bu yeni yapılan çalışmada insanların değişken içeriklere sahip farklı koku karışımlarını ayırt etme kapasiteleri psikofiziksel testlerle ölçülüp insanın koku alma duyusunun boyutu belirlenmiştir. Psikofiziksel testler,  insanin en az bir trilyon  (şuan ki hesaplarla 1.72×10 12 ) koku uyaranını birbirinden ayırt etme yetisine sahip olduğunu ortaya koymuştur.  Bu çalışma, insanın yüzlerce farklı koku almaçlarına sahip koku alma sisteminin (olfactory sytem) görme ve duyma yetisinin üstünde bir performansa sahip olduğunu belirlemiştir.

http://www.sciencemagazinedigital.org/sciencemagazine/21_march_2014?sub_id=ckDMlrYFPWHL&folio=1370#pg110

Haber, Heidelberg Üniversitesi Alman Kanser Araştırma Merkezi Hücre ve Tümör Biyoloji Programı Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında çalışan Biyolog Sıla Appak desteğiyle yapılmıştır. 
Continue Reading

BEYNİ ETKİSİ ALTINA ALAN DUYU “KOKU”-2

Kokular, sadece alınan duyu olmakla mı sınırlı? Tedavide de etkili mi? Ter kokusu hakkında ne biliyoruz? İlişkilerde kokunun etkisi nedir? Koku alamama bir hastalık mıdır, hakkında neler biliniyor? Alanında uzman pek çok isimden koku hakkında merak edilenlerin yanıtını Sağlık Dergisi araştırdı.
Geçtiğimiz ay başladığımız beyin ve koku konusunda yaptığımız araştırmanın devamını ele alıyoruz. Koku beyini nasıl etkiliyor? Mekanizması nedir? Tedavide kullanılıyor mu? Bu konuda ne gibi çalışmalar yapılmış?
Bir kokunun beyinde oluşturduğu hafıza ile geçmişe götürmesi, aromaterapide kullanımı ve koku alamamanın nedenleri alanında uzman pek çok isim tarafından ilk kez bu kadar detaylı yanıtlandı.
Koku Duyusunun Fonksiyonel MR ile Gösterilmesi
Avrupa Nöroradyoloji Dernek Başkanı Prof. Dr. Turgut Tali koku ile ilgili şu bilgileri verdi: “Koku uyarısının etkilerini konu alan araştırmalarda fonksiyonel MR artan bir sıklıkta kullanılmaya başlanmıştır. Gönüllülere güzel (vanilin) ve kötü (bütirik asit) kokuların koklatıldığı bir fonksiyonel MR çalışmasında, güzel kokular sol orta frontal ve sol superior temporal giruslarda belirgin aktivasyon oluştururken, kötü kokular ile sol inferior frontal girusta, sol lingual girusta, sağ putamende, anterior singulat, sağ transvers temporal ve sağ parasentral giruslarda aktivasyon sinyalleri izlenmiştir. Beyine ulaşan koku bilgisi duygusal ve dürtüsel merkezlerle de etkileşmektedir. Kokuların hafıza için önemli bir uyaran olduğu düşünülmekte ve kokuların anıları canlandırdığı bilinmektedir.”
Suçlu Kokusundan Bulunuyor
Adli Bilimciler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı şunları söyledi: “Koku teşhis köpekleri, suçlunun kokusunu alarak, şüpheliler arasındaki suçluyu tespit edebiliyorlar. EGM Kopek eğitim merkezinin çok güzel bir çalışması var: Olay mahallinde kalan suçlunun kokusundan suçluyu yakalayacak dedektör kopekleri yetiştirdiler “
“Koku Duyusu Talamusta Süzülmeksizin Doğrudan Beyne Giren Tek Duyudur”
Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat: “Koku duyusu ön beyin diyebileceğimiz talamusta süzülmeksizin doğrudan beyne giren tek duyudur. Bu evrimsel özelliği insan hâricindeki diğer hayvanlarda heyecanların düzenlenmesinden sorumlu koku beynini (rinensefalon) oluştururken, insanoğlunda bu bölgeye limbik sistem denir. Limbik sistem, en temel içgüdüsel tepkilerin beklenmeksizin karar verildiği amigdala denen badem şeklindeki bir derin nöron havuzunda değerlendirilerek, “savaş, dövüş, kaç, ye/yeme, cinsel ilişkiye gir/girme” kararı verilir ve buradan çıkan bağlantılar beynin bütün bölgelerine gider. İnsan hâricindeki diğer bütün memelilerde feromonlar dediğimiz kokular idrar, gaita veya cinsel salgılarla yaşama alanını işaretleme, eş bulma, çiftleşme gibi en temel davranışları düzenler. İnsanlarda frontal lobun (alın bölgesindeki beyin kısmı) evrimleşmesi, bu basit döngüyü kırmış ve çok daha gelişmiş karar verme mekanizmaları devreye girmiştir.
“Yumurtlama Günlerindeki Kadınlar Her Türlü Kokuya Karşı Aşırı Duyarlı Oluyor”
Genel de parfümeri sanayinin muazzam başarıları, bilhassa bazı kadınların ter kokusu ve cinsel salgı kokularından tahrik olabilmeleri gibi bulgular, kokuları ve feromonları bir kenara atamayacağımızı net olarak gösteriyor. İlginçtir, yumurtlama günlerindeki kadınlar (son âdet kanamasının bitmesinden sonraki 13. ila 15. gün) her türlü kokuya karşı aşırı duyarlı hale gelmektedir; benzeri bir fenomene göre adet öncesindeki 1 haftada da rastlanabilmektedir. Erkeklerde böyle bir şey yok. Muhtemeldir ki bu konu çok daha ileri araştırmalara öncülük edecek.”
“Beyinde Kokunun Algılanması Ve Yorumlanması Kadın Ve Erkekte Farklıdır”
Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi KBB Klinik Şefi Prof. Dr. Fatma Tülin Kayhan şunları kaydetti: “Koku, yağda çözünebilen ve havada yayılan küçük moleküllerin burundaki koku epitelinde çözünüp koku sinirlerini uyararak oluşturduğu histir. Her koku hücresinin silyumları üzerindeki mukusta çözülmüş koku molekülü tarafından uyarılır. Silyum üzerindeki reseptörlere bağlanır, cAMP oluşur, bu da zar proteini olan sodyum iyon kanalını etkinleştirir. Bunun oluşturduğu hücre elektriksel potansiyel koku nöronunu uyarır. Bu ileti koku siniri yoluyla merkezi sinir sistemine aktarılır. Kokunun beyinde yorumlanması henüz tam anlaşılamamış, birçok sistemin entegre olması ile gerçekleşen bir işlevdir. Hayvanlarda daha hassastır. Beyinde kokunun algılanması ve yorumlanması kadın ve erkekte farklıdır. Limbik sistemde bu işlev yapıldığı için bu sistemde farklı cinsiyette farklılıklar gösterir.
“Her Koku Molekülü İçin Farklı Bir Reseptör Proteini Olduğu Tahmin Ediliyor”
Koku algılanması ile ilgili çeşitli teoriler vardır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda G proteini adı verilen Olfaktör mukozada, koku moleküllerini taşıyan bir protein bulundu. Her koku molekülü yani odorant için farklı bir reseptör proteini olduğu tahmin ediliyor. Kanıt olarak tek bir maddeye karşı koku körlüğü görülen kişilerde o reseptörün yokluğu suçlanıyor. Ama henüz kesinleşmedi. Koku duyuları koku sinirleri ile taşınarak limbik sistemdeki koku soğanı içindeki milyonlarca glomerül adı verilen yapılarda sonlanır. Farklı glomerüllerin farklı koku işaretlerini çözümlediği düşünülüyor.
“Feromon Kadınların Regl Dönemini Etkiliyor”
Salgıladığımız feromonlar ile çevremizdeki insanlara kimyevi sinyaller gönderiyoruz.Örneğin bu şekilde pek çok kadının birlikte yaşamaya başladığı ortamda bir süre sonra hepsinin regl dönemlerinin aynılaştığı görülmektedir.”

Koku Beyinde Nasıl Algılanır?
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalı öğretim Üyesi Doç. Dr. Alper Ceylan,şunları söyledi: “Olfaktor traktus, mezensefalon ve serebrumun birleşim yerinin anteriorundan beyine girer ve burada iki yol ayrılır. Birincisi medialden seyrederek beyin sapında medial olfaktor alanını oluşturur, diğeri ise lateral olfaktor alana gider. Medial olfaktor alan daha eski bir beyin bölgesidir. Medial olfaktor alan hipotalamusun önünde beynin midbazal bölümünde yer alan bir grup nükleustan oluşur. Limbik sistemle bağlantılıdır ve daha ilkel davranışları üstlenir. Kokuyla ilgili dudak yalama, salya üretimi gibi reflekslerden sorumludur. Lateral olfaktor alan prepriform, priform korteks ve ek olarak amigdaloid nükleusun kortikal kısımlarından oluşur. Bu alanların sinyal yolaklarının büyük bir kısmı limbik sistemle, az bir kısmı da daha ilkel bir bölge olan hipokampusla ilişkilidir. Sevilen ve sevilmeyen yiyeceklerin öğrenilmesinde rol oynar, ayrıca bulantı ve kusmadan da sorumlu bölgelerle ilişkilidir. Lateral olfaktor alanın diğer önemli özelliği de temporal lob anteriorunda yer alan beynin daha ilkel bir bölgesi olan paleokorteks ile ilişkisidir ve buradan geçen yollar talamusa uğramaz. Koku yollarının en gelişmiş kısmı ise, talamustan, dorsomedial talamik nükleustan geçen ve orbitofrontal korteksin lateroposterior kadranına gelen yollardır, bunlar kokuların karmaşık analizinden sorumludurlar. Aynı zamanda korteksten bulbusa gelen inhibitör yollarda koku algısının düzenlenmesinden sorumludur.
Koku Almanın Biyolojisi Nedir?
Olfaktor sistemin her seviyesinde sistemin çalışmasını bir çok farklı faktör etkiler. Hidrofilik olfaktor mukus içeri giren koku moleküllerini emilim konsantrasyonu, çözünürlük ve kimyasal reaktivite özelliklerine göre sunar. Koku molekülü olfaktor mukus içerisinde çözündükten sonra odorant-bağlayıcı-proteinlere bağlanarak, koku reseptörü çevresinde etrafındaki havaya oranla 100-10000 kat konsantrasyonunun arttığı saptanmış. Ek olarak bu bağlayıcı proteinler transdüksiyondan sonra koku moleküllerini reseptörlerden uzaklaştırırlar.
Koku Duyusu Neden Bozulur?
Koku duyusunun bozuklukları da iletim tipi ve sensörinöral olmak üzere ikiye ayrılır Koku partiküllerinin olfaktuar mukozaya ulaşmasını engelleyen patolojiler iletim tipi, olfaktuar sinir ve sonraki koku yollarının patolojileri ve sensörinöral tip koku bozukluğu oluşturur. Bu koku bozuklukları çeşitli nedenlere bağlı olabilir En sık görülen sebepler şu şekildedir:
Obstrüktif Burun ve Sinüs Hastalıkları: Hava akımının regio olfactoria’ya ulaşmasını engelleyen obstrüktif patolojiler koku duyusunun azalmasına veya kaybolmasına neden olabilir. Bu patolojiler arasında septum deviasyonu, nasal polip, ileri derecede ödemli mukoza, tümörler sayılabilir. Bu hastalarda olfaktuar epitelyum sağlam olduğu için, obstrüktif patolojiler düzeldiğinde koku duyusu geri döner. Burnun üst kısımlarını tutan polip ve ödem durumlarında burun muayenesi normal olmasına rağmen, koku duyusu bozulmuş olabilir. Ancak travmaya bağlı kemik ve kıkırdak anomalilerinin koku duyusunu tamamen bozması, çok nadirdir. Obstrüktif hastalıkların teşhisi genellikle anamnez ve fızik muayene ile konur. Ancak bazen CT gerekebilir. Bu hastalıkların tedavisi spesifik olarak yapılır.
Üst Solunum Yolu Enfeksiyonları: Üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında burun tıkanıklığı ve koku bozukluğu mevcuttur. Ancak nasal hava yolu açıldıktan sonra 1-3 gün içinde koku duyusu düzelir. Bazen nasal hava yolu açılsa da hastaların küçük bir yüzdesinde koku bozukluğu devam eder. Bunun kesin nedeni belli değildir. Ancak olfaktuar mukoza seviyesinde nöron hasarına bağlı olduğu düşünülmektedir.
ÜSYE sonrası koku bozuklukları devam eden hastalar genellikle 4 -6. dekattadırlar ve yüzde 70-80 oranında kadındırlar. Bu, kadınların daha çok ÜSYE geçirmelerine bağlanabilir: Hastaların endoskopik ve CT bulgulan genellikle normaldir. Koku testlerinde, hiposmi veya anosmi saptanır. Hastaların olfaktuar epitellerinin histolojik incelemesinde olfaktuar hücrelerin azaldığı veya kaybolduğu görülür.
Kafa Travması: Kafa travması geçiren hastaların yüzde 5-10’unda koku duyusu kaybı görülebilir. Bu kaybın derecesi genellikle travmanın şiddetiyle doğru orantılıdır. Ancak minör travmalar bile total anosmiye neden olabilir: Travma sonrası koku kaybının nedeni tam olarak anlaşılamamıştır ancak en çok olfaktor sinir liflerinin lamina cribrosa’da gerilmesi veya kopmasına bağlı olduğu düşünülür. Frontal travmalar koku kaybının en sık sebebidir. Bununla beraber oksipital travmalar daha çok total anosmi yapar: Koku bozukluğunun ortaya çıkışı genellikle travmadan sonra hemen ya da saatler içinde görülür. Olfaktuar hücreler yenilenebildiği için bazen düzelme görülür. Ancak bu çok nadirdir. Çünkü aksonlar bulbus olfactorius’a ulaşamazlar.
Yaşlanma: Yaşlı kişiler, koku bozukluğuna neden olan diğer sebeplere daha çok yakalanabildiği gibi sadece yaşlanma süreci ile ilgili olarak da koku bozukluğu görülebilir. Altıncı dekattan sonra koku alma yeteneği, erkeklerde daha hızlı olmak üzere azalır. Alzheimer Hastalığı ve Parkinson Hastalığı, yaşlılarda demansla ilgili olarak koku bozukluğu gösteren iki hastalıktır.
Toksinlere Maruz Kalma: Bazı kimyasal maddelerin olfaktuar mukozaya zarar verdiği bilinmektedir. Bunların bir kısmı geçici koku bozukluğuna yol açarken bir kısmı da kalıcı hasar yapar. Hasarın derecesi, toksinin konsantrasyonuna, toksisitesine ve maruz kalma süresine bağlıdır. Benzen, formaldehit, hidrazin, boya maddeleri bu tür hasara yol açabilir.
Konjenital Koku Bozuklukları: Konjenital koku bozukluğu olan kişiler 8 yaş civarında çevresindekilerin bir şeyler hissettiğini fark ederler ve bu şekilde koku bozukluğunun farkında olurlar. Seyrek görülen konjenital bozukluklar, olfaktuar epitel veya bulbus olfactoriusun dejenerasyon ya da atrofisine bağlı olabilir. Konjenital anomalilerin en iyi bilinen tipi Kallman Sendromudur Bu sendromda koku bozukluğu dışında renal anomaliler, kriptoşidizm, sağırlık, fasial anomaliler ve diabet bulunur.
Tümörler: Hem intranasal hem de intrakranyal tümörler koku bozukluğuna yol açabilir. İntranasal tümörler genellikle obstrüktif etki yaparlar. İntrakrariyal tümörlerden meningiom, hipofiz tümörleri, gliom olfaktuar yapılara zarar verebilirler. Tümöral lezyonlarda koku bozukluğu genellikle tek taraflıdır. Frontal lob tümörlerinde görülen ve ipsilateral optik atrofi, ipsilateral anosmi, kontralateral papil stazı ile karakterize sendroma Foster-Kennedy Sendromu denir.
Diğer Sebepler: Koku bozukluklarına yol açan diğer sebepler arasında depresyon, şizofreni, alkolizm gibi psikiyatrik hastalıklar, metronidazol, amfoterisin B, captopril, etakrinik asit, kodein gibi ilaçlar; rinoplasti, ön kafa tabanı cerrahisi, total larenjektomi gibi cerrahi müdahaleler sayılabilir. Total larenjektomideki koku bozukluğunün nedeni havanın burundan geçmemesidir
İdiopatik Koku Bozuklukları: Tüm araştırmalara rağmen hastaların önemli bir kısmında koku bozukluğunu nedeni bilinemez. Bunların genelde genç veya orta yaşlı erişkinler olduğu ileri sürülmüştür
Nasıl Teşhis Edilir?
Koku bozukluğu şikayeti ile başvuran bir hastanın değerlendirilmesinde en önemli yöntem anamnez ve fizik muayenedir. Anamnezde koku bozukluklarının ortaya çıkış zamanı, şiddeti, hangi kokulara karşı oluştuğu, travma, ÜSYE, ilaç kullanımı gibi etyolojik nedenler araştırılmalıdır Fizik muayenede obstrüktif nedenler araştınlır,nazal endoskopi mutlaka yaılmalıdır ve her iki taraf için koku testleri uygulanır. CT ve MRI; nasal kavite; paranasal sinüs ve koku yollarının incelenmesi için kullanılabilir. CT, paranazal sinüslerin, nazal anatomik bozuklukların teşhisinde ve koronal planda çekildiğinde ön kafa tabanı ve kribriform plateler hakkında detaylı bilgiler sunar. MRI, intrakranial kitlelerin ve nörodejeneratif süreçlerin teşhisinde kullanılabilir. Olfaktuar mukoza biopsisi nadiren uygulanır.
Koku Duyusunun Değerlendirilmesi
Koku duyusunun değerlendirilmesine yönelik yapılan testlerin çoğu subjektiftir: Bu testlerden bazıları şunlardır:
Dilüsyon testleri: Kokulu madde hava veya sıvı içeren bir tüp içine konarak hastaya koklatılır. Hasta kokuyu duymuyorsa kokulu madde oranı arttırılır Hastanın hangi miktardan itibaren kokuyu aldığı not edilir. Karşılaştırma amacıyla normal kişilerin koku alma eşikleri belirlenebilir. Her iki taraf ayrı ayn değerlendirilmelidir.
Olfaktuar Spektrogram: Genel olarak bilinen kokular sıvı içinde çözünmüş halde kaplara yerleştirilir. Enjektör ve burun ucuna yerleştirilen tüp aracılığı ile bu kokulu maddeyi içeren hava burun içine verilir. Hastanın kap içinde ne miktarda kokulu madde varken, hangi kokuyu alabildiği not edilir. Hem eşik belirleme hem kokuyu ayırt etme testidir.
Butanol Etil Testi: Bir şişeye su, bir şişeye de su içinde butanol konur. Hastadan hangisinin kokulu olduğunu ayırt etmesi istenir. Ayırt edemedikçe butanol miktarı artırılır. Kokulu şişeyi ayırt ettiği zaman, artırım yapılmadan tekrar sorulur. Yine bilirse eşik değer olarak belirlenir. Eşik değerler normal kişilerle karşılaştırılır. Bu koku testlerini uygularken buruna verilen havanın sabit basınç, sabit hız ve sabit ısıda olmasını sağlayan aletlerle daha güvenilir sonuçlar elde edilir.
Objektif Testler
Koku duyusunun değerlendirilmesinde bazı objektif testlerde geliştirilmiştir. Ancak bunların klinik uygulanabilirliği düşüktür. Bu testlerden elektroolfaktogram’da regio olfactoria üzerine bir elektrot yerleştirilir. Eğer reseptör hücreleri uyarılırsa negatif bir dalga oluşur. Elektroolfaktogram, olfaktuar mukoza hastalıklarını santral hastalıklardan ayırmaya yarayan tek yöntemdir. Bir diğer objektif testte, koku uyarılır beyin sapı potansiyelleridir Bu testte perkutanöz olarak yerleştirilen elektrotlar yardımı ile kokulu maddelere karşı beyin sapı potansiyelleri ölçülür Yapılan çalışmalarda kokulu uyarana karşı 150 ve 350 ms’de ortaya çıkan iki potansiyel elde edilmiştir. Ayrıca kokulu uyarana karşı elektroensefalografi sonuçlarındaki değişiklikler belirlenebilir. Koku testleri hastanın yaşından etkilenir. Çocuklarda ve yaşlılarda test sonuçları daha subjektif olur. Kokulu maddelere karşı adaptasyon da, bu testler sırasında sorun yaratabilir. Genellikle 1-5 dakika arasında kokuya karşı önemli bir adaptasyon gelişir. Kadınlarda ovulasyon döneminde daha iyi koku alınırken, menstrüasyon sırasında koku duyusu azalır.
Nasıl Tedavi Edilir?
Koku bozukluklarının tedavisi sebebe yönelik olarak yapılır. Obstrüktif nedenlerle oluşan koku bozuklukları, bu obstrüksiyonun düzelmesiyle ortadan kalkar. Antibiyotikler, nazal steroidler, alerji tedavileri bu obstrüksiyonun düzelmesinde kullanılır. ÜSYE sonucu 1-3 günde düzelmeyip devam eden koku bozukluklarının bir kısmı 3-6 ay içinde düzelir. Ancak spontan düzelmeyenler için spesifik bir tedavi yöntemi yoktur. Kafa travmalarına bağlı vakaların yaklaşık yüzde 20’si 3 ay-1 yıl içinde düzelebilir ancak düzelmeyi sağlayacak bir tedavi yöntemi geliştirilememiştir. Toksin ve ilaçlara bağlı koku bozukluklarının tedavisi bu ajanların kesilmesidir. Yaşlanma ve konjenital anomalilerle ilgili koku bozuklukları da tedavi edilemez. Koku bozukluklarının tedavisinde bazı vitaminler, çinko, aminofilin gibi ilaçlar denenmiş, bunların bazı çalışmalarda faydalı olduğu belirtilmiştir.
Kadın ve erkeklerin koku algısı farklı mıdır?
İnsanlar üzerinde birçok kimyasalla yapılan testlerin sonuçlarına göre kadınlar erkeklere oranla eşik ve tanımlama açısından daha iyi olfaktor yeteneğe sahiptir. Ek olarak, menstrüel siklus olfaktor eşik değerini etkilemektedir. Ovulasyon sırasında en iyi dereceye ulaşılırken, menstrüasyonda en kötü seviyeye inmektedir. Bunun nedeni sadece basit hormonal varyasyonlarla açıklanamaz, çünkü oral kontraseptif kullanan kadınlarda da hormon seviyeleri değişmemesine rağmen olfaktor bir siklus olduğu gösterilmiş.
“Olfaktor Bilgiler Sağ Hemisferde Ağırlıklı Olarak İşleniyor”
Yıllar içerisinde koku haritası için elde edilen kanıtlar çoğalmıştır. Daha önce anlatılan elektrofizyolojik kanıtların yanında son dekattaki genetik çalışmalar koku haritası konusundaki tartışmaları alevlendirmiştir. Farelerin olfaktor epitelleri kabaca dört bölgeye ayrılır. Her bölge farklı olfaktor reseptör alt gruplarının içermektedir. Özdeş olan olfaktor reseptör alt grubundan çıkan aksonlar her iki olfaktor bulbusta yer alan glomerüllerden sadece birkaçının mitral hücreleriyle sinaps yapar. Bundan dolayı belli bir koku daha önce belirlenmiş malum olfaktor reseptör tiplerini aktive edebilir. Belli bazı kokuları alamama(spesifik anosmi) spesifik genlerin yokluğu ile birliktedir. Bu da kokular için reseptör spesifitesinin olduğunun klinik kanıtıdır. Santral sinir sisteminin olfaktor kodlama ve çözümlemeye yaptığı katkı açık değildir. Olfaktor kodlama olfaktor bulbusu terk eder etmez sonlanıyor olabilir ya da kodlamanın tamamlanması için santral nöronal işlemlemeye tabi tutulması gerekiyor olabilir. Santral sinir sisteminin olfaktor bilgiyi nerede işleme tabi tuttuğu ve sakladığı halen açıklığa kavuşmamıştır. Yön üstünlüğü üzerine yapılan çalışmalarda sağ frontotemporal ve parietal lezyonu olanların kokuların yönünü saptamakta zorluk çektikleri görülmüş. Olfaktor bilgilerin sağ hemisferde ağırlıklı olarak işlendiği bulunmuş.”
Akıl Hastalarının Tedavisinde Gül
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş şu bilgileri verdi: “Kokunun insan üzerine çok önemli etkileri bulunuyor. Stres verici meslek dallarında çalışanlar ve uyku problemi olanlar lavanta kokusu, çörek otu ve üzerlik tohumu kokusu kullanabilir. Aynı kokular, sürekli ağlayan bebeklerin rahatlamasına yardımcı olur.
Koku Türk tıp tarihinde psikolojik tedavide uygulanıyor. Osmanlı tıp tarihinin yüzde 60’ının sağlıklı hayat hakkında. O dönemde insanların öncelikle hastalıktan korunmayı hedeflediklerini, hasta olmaları halinde şifa aramayı ilke edinmişler. Bitkilerin ve bitki esanslarının birçok hastalığı önleyici ve şifa verici etkisi olduğu anlaşıldı. Türk tıp tarihinde İbn-i Sina ve Biruni gibi ünlü tıp alimleri, birçok bitki ve kokusu gibi, gülün de birçok hastalığı önleyici ve giderici olduğunu söylemiş ve hastalar üzerinde uygulamışlardır. Bu alimler, gülü akıl hastalarının tedavisinde kullanmış ve hafızayı açtığını, belleği güçlendirdiğini görmüşlerdir. Nitekim, bir Alman araştırma grubu, denekleri gül kokulu bir odada uyuttuktan sonra zeka ve algılama seviyelerinin arttığını görmüş, daha sonra bir Türk araştırma grubu da gülle beslenen farelerin hafızalarının güçlendiğini ispatlamıştır.
Stresli Meslek Dallarında Çalışanlar ve Uyku Problemi Olanlara Lavanta
Osmanlı hekimlerinin, Mevlana’nın “Koku, gönül gözünü açar” tavsiyesiyle insanların tabiatlarını çok iyi tanıyarak, buna göre kokular belirlediler. Stres verici meslek dallarında çalışanlar ve uyku problemi olanlar lavanta kokusu, çörek otu ve üzerlik tohumu kokusu kullanabilir. Aynı kokular, sürekli ağlayan bebeklerin rahatlamasına yardımcı olur. Bebeklerin çok sıcak ve nemli vücutları olduğu için serin ve ferahlatıcı kokulardan doğal menekşe kokusu, ergenlik dönemindeki gençlerin hormonları yoğun ve yüksek olduğundan, hırçınlaşmalarını engellemek için serinletici kokulardan gül, menekşe, limon, bergamut esanslı kokular tavsiye edilirken, yaşlıların vücutları kuru ve soğuk olduğundan ısıtıcı kokulardan biberiye ve tarçın kokuları kullanılması önerilir.
Geçmişte örnekleri görülmesine rağmen günümüzde kokuların tıpta aroma terapi haricinde kullanılmıyor. Kokunun tedavideki önemi, ilerleyen yıllarda artacak.
Kraliçeler Çekicilikleri İçin Gül ve Zambak Tercih Etmiş
Tarihte koku, insanları etkileme konusunda o kadar önemlidir ki 12. yüzyılda Mısır Kraliçesi olan Cleopatra, güzel bir kadın olmamasına rağmen Mısır rahiplerine hazırlattığı kokularla döneminde nam salmış, gülün de içinde bulunduğu esanslarla büyük bir etki meydana getirmiştir. Babil ve Çin’de de kraliçeler çekici bulunmak için gül ve zambak kullanmışlardır.
Gülün Uzun Soluklu Tarihi
Osmanlılar için Gülsuyu çok şey ifade ediyordu. Gülsuyu olmadan bir hayat düşünülemezdi. Ferahlatıcı, rahatlatıcı, güzellik verici, tedavi edici. Gülsuyu her şeydi. Tatlılara katılan ve misafirlere her şeyden önce ikram edilen oydu. Kokusu dolayısıyla parfümleri de oydu. Eau de Cologne gibi kullanılanlar da. Gülden pek çok şekilde faydalanılabilir.
Gülün Tedavideki Yeri
Osmanlı hekimlerinin tıp kitaplarında yer alan tedavilerde özellikle Gül macunu, gülbeşeker, gül şurubu , gül şerbetinin mide ve karaciğer rahatsızlıklarında tavsiye edildiğini görüyoruz. Gül ve şekerle değişik formüllerde hazırlanan bu ilaçların mideyi güçlendirdiği, hazımsızlıkta çare olduğu bilgileri bütün hekimler tarafından kabul edilmiştir. Gülün zeytinyağı, susam yağı içinde bekletilmesi ile hazırlanan “Gül İksiri” ise bütün deri hastalıklarında özellikle kaşıntı, kabarcık, sivilcelerde ayrıca ağrı ve sızılarda tavsiye ediliyordu.
Gül Beyni ve Aklı Güçlendirir
Gül yağı ve gülsuyu özellikle parfümeri dünyasında çok önemli bir yeri vardır. Eski tıp kitaplarında gül kokusunun “Gözlere şifa ve ruhlara gıda” olduğu tekrar edilir ve hekimler tarafından tavsiye edilirdi. Gülsuyunu yani gülün kokusunun içinde saklandığı damıtılmış suyu koklamak; Ruhsal ve duygusal yapıları kuvvetlendirir, beyni ve aklı güçlendirir, beden ve yaşam kuvvetini arttırır, heyecandan oluşan kalp atışlarını düzenler, baş ağrısını geçirir, iğrenme, öğürmeyi ve kusmayı dindirir, göz kanlanmalarını ve ağrılarını geçirirdi. Bu sebeple Osmanlı Devletinde çok talep edilen ve kullanılan bir ilaçtı.
Bilimsel Araştırmalarda
Tarihte yoğun olarak kullanılan gülün etkisi son senelerde de incelenmeye alınmıştır. Bunlardan biri Kanada’da yayınlanan bir araştırma dergisindeki çalışma ( Biochem. Cell Biol. 83: 78-85, 2005). Burada gül çiçeği çözeltisi ile fareler üzerinde yapılan araştırmada antioksidan aktivitesini arttırdığı, lipid peroksidasyonunu düzenlediği ve farelerin yaşama süresinin uzadığını gösteren bir araştırma yayınlanmıştır. İkinci araştırma ise 2007 yılının ilk aylarında Science dergisinde yayınlanan Lübeck Üniversitesi araştırmacısı Björn Rasch’ın çalışmasıdır. İnsanlar üzerinde gül kokusunun belleğe etkisi konusunda Rasch ve ekibinin yaptığı çalışmada; gül kokusu yardımıyla beyindeki süreçler daha yakından incelenmiş ve hatırlamada etkisi gösterilmiş, manyetik rezonans görüntülerinde de gül kokulu odada uyuyan deneklerin hipokampüs bölgesinde daha yüksek etkinlik saptamıştır. İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde gül ekstreleriyle yapılan bir araştırmada kan hücrelerinde ve deri hücrelerindeki antioksidan ve anti-ageing etkisi gösterilmiştir.”
Koku Duyusu Hafıza Üzerinde Etkili mi?
Doğu Akdeniz Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi Kurucu Dekanı Prof.Dr. İlkay Erdoğan Orhan şunları belirtti: “Koku duyusu (olfaction) havadaki koku moleküllerinin buruna taşınması ile oluşmaktadır. Aslında burun mukozasının koku duyusuna hassas olan kısmı, üstteki 1/3’lik bölümüdür. Bu bölgede koku alma görevi olan milyonlarca hücre mevcuttur. Solunum yolu ile alınan koku molekülleri bu bölgeye ulaştığında, koku hücrelerinin uyarılması ile bu hücrelerin oluşturduğu sinir lifleri aracılığıyla burnun üst kısmından kafatası içine girerek beynin ön kısmındaki primer koku merkezleri olan area prepriformis ve area periamygdaloideus’a ulaşır. Bu merkezler sekonder koku merkezi olan area entorrhinalis’e bağlıdır. Primer koku merkezleri beynin birçok merkezine sinir lifleri göndererek, koku duyusuna verilecek otonomik ve emosyonel yanıtları sağlar. Koku yolu iki nörondan oluşur. Talamus’a uğramadan doğrudan koku merkezine bağlanır ve böylece beyin tarafından koku algılanmış olur. Koku alma mekanizmasında görev alan diğer bir organ ise beynin ön bölümünde, koku bölgesinin ve kafatasını oluşturan kemiğin hemen üzerinde yer alan koku soğancığıdır. Burundaki iki koku bölgesine karşılık, beyinde de iki koku soğancığı bulunur ve her bir soğancığın büyüklüğü de bir bezelye tanesi kadardır. Koku alıcılarından gelen tüm impulslar önce bu merkezde toplanır, tekrar düzenlenir ve daha sonra, yorumlanması için özel koku sinirleri kanalıyla beyindeki bahsigeçen ilgili noktalara gönderilir.
“Kadınlarda Koku Duyusunun, Erkeklere Nazaran Daha Kuvvetli”
Beyindeki koku merkezi, beyindeki hafıza merkezinin yakınındadır ve dolayısıyla, koku algısı hafıza üzerinde önemlidir. Araştırmalara göre; koku duyusunu etkileyen ana faktörler olarak yaş ve cinsiyet ön plana çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda; 60 yaş üzerinde koku duyusunun azalmaya başladığı ve kadınlarda koku duyusunun, erkeklere nazaran daha kuvvetli olduğu bildirilmiştir.
“Tek Bir Koku Zihnimizde Birçok Görüntü Canlandırabilir”
Her insanın belleğinde kalıcı bir yer edinen ve unutulmayan birçok hoş koku bulunmaktadır. Hatta bu kokulardan bazılarını bir anlığına düşünmek bile, insanların o kokuyla bağlantılı anılarını tazelemeye yardımcı olur. Koku algısı, insanda hoş duygular uyandırmasının yanı sıra, bazen uyarıcı olarak da görev yapar. Örneğin; yangın habercisi olan duman kokusunun algılanması gibi. Koku algılamada bir diğer nokta ise “koku hafızası” denilen bir kavramdır. Algılanan her türlü koku, özel bir kodlamayla beynimizdeki koku belleğinde arşivlenmektedir. İyi bilinen bir gerçek ise kokuya ait bilgilerin görsel ve işitsel hafızaya göre daha kalıcı olmasıdır. Bu nedenle, tek bir kokunun algılanmasının sonucunda da, zihnimizde birçok görüntünün canlanabilmektedir.
“Lavanta ve Bergamot Beyinde Endorfin Salgısını 8-12 Kat Artırıyor”
Beyindeki koku merkezi, psikolojik durumumuzu belirleyen merkezle bağlantılı çalıştığı için, kokular ruhsal durumumuzu ve bütünsel şifamızı da oldukça yoğun bir şekilde etkilemektedir. Koku ve dokunma gibi iki güçlü duyu üzerine etkili bir yöntem olan aromaterapide kullanılan bitkisel yağların bileşiminde bulunan uçucu bileşenlerin burundaki koku sinirlerini uyarmasıyla beyne giden uyarılar, koku merkezi ile çok yakın ilişki içinde bulunan duygu merkezini (limbik sistem) harekete geçirir ve spesifik etkiler ortaya çıkar. Yapılan çalışmalarda, farklı aromaterapik kokuların beynin elektriksel aktivitesini farklı şekilde etkilediği EEG sonuçları ile gösterilmiştir. Örneğin; lavanta ve bergamot uçucu yağlarının beyinde “mutluluk hormonu” olarak bilinen endorfin salgısını 8-12 kat artırıp, uygulamadan birkaç dakika sonra ruhsal ve fiziksel bir gevşeme sağladığı bildirilmiştir.
“Koku 24 Saat Boyunca Çalışır Ve Hiçbir Zaman “Kapatılamayan” Tek Duyudur”
Koku alma duyusu en önemli duyularımızdan biridir ve beynimizin duygu, hafıza ve yaratıcılığı etkileyen kısmında yer alır. Koku alma duyusu 24 saat boyunca çalışır ve hiçbir zaman “kapatılamayan” tek duyudur. İnsanda koku duyusu, günlük duyguların yüzde 75’ini etkiler ve hafızada önemli bir rol oynar. Tüm kokuların algılanması nesneldir ve insanın kültürel yapısına veya duygusal haline bağlıdır.
“Kokularla Beyin Hastalıklarının Teşhisi Konabiliyor”
Avustralya’da bir üniversitede Alzheimer, Huntington ve Parkinson hastalıkları ile şizofreni ve obsesif-kompulsif bozukluk gibi beyin hastalıklarının teşhisi kokular kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Japonya’da, kokuların ve uçucu yağların Alzheimer hastalığının tedavisi üzerindeki etkileri üzerine yoğun araştırılmalar yapılmaktadır.
Ülkemizde “tıbbi adaçayı” olarak bilinen ve keskin aromatik bir kokuya sahip olan Salvia officinalis bitkisinin uçucu yağının bileşiminde bulunan iki basit monoterpen olan alfa-pinen ve ökaliptol’ün (1,8-sineol) etkileşmesiyle, güçlü antikolinesteraz etki ortaya çıktığı gösterilmiştir. Ülkemizde yetişen ve “adaçayı” olarak adlandırılan 96 Salvia türünün 90 tanesi ise grubumuz tarafından kolinesteraz inhibitör etkileri açısından taranmış ve bulgular yayınlanmıştır.”
“Limbik Sistem, İnsan Vücudunun En Eski Parçalarından Biri”
Biyolog ve Kozmetolog Pervin Bulgak şu bilgileri verdi: “Kokular herkesi etkiliyor. Farkında olmasak bile, verdiğimiz bütün kararlar, kokular tarafından belirleniyor. Fırından yeni çıkmış kurabiye kokan bir ev bizi mutlu eder ama dişçi muayenehanesi gibi kokan bir evde rahat etme olasılığımız yoktur. Kokular, deneyimlerimizle bağlantılı olduğu için düşünmeden hareket etmemize de neden oluyorlar. Özel koku moleküllerini kendi kemoreseptörleri bağlamak. Süreç daha sonra bellek hoş, hoş olmayan eski, yeni veya son olarak kokuları tanıması ve sıralamak için kullanılan beynin limbik sistemine taşır. Limbik sistem, insan vücudunun en eski parçalarından biridir ve başlangıçta ‘rhinencephalon’ ya da ‘koku beyni’ olarak sevk edildi. Bu aromalar etkili yapımında hayati bir rol oynar kokusu beyindir..
Havada Aşk Kokusu Var
Aşk hayatımıza kimin gireceğine biz değil burnumuz karar veriyor. Sadece parfümler değil; ter, protein maddeleri ve feromonlardan oluşan vücudumuzunda çekiciliği üzerindedir. Kadınların 2/3’ü eşlerinin tişörtlerine sarılmayı seviyor. Ayrıca kadın kokusu erkeklerde cinsel isteği isteği artırabiliyor. Yumurtlama döneminde kadın kokusu değişiyor ve daha çekici geliyor. Ama unutulmaması gereken bir nokta var; kadının ten kokusu doğum, doğum kontrol hapı kullanıldığında değişiyor!
*Greyfurt içeren bir parfüm sürmüşse karşımızdaki altı yaş daha genç olduğunu düşünüyor beyin!
*Yaz geceleri bahçelerden yayılan çim kokusu kalp atışlarımızı hızlandırıp heyecanlanmamıza sebep oluyor.
*Biberiye gibi aromalar canlandırıyor, yasemin sakinleştiriyor…
*Limon, aroması canlandırır, konsantrasyon ve performans gücünü arttırır.
*Yasemin, sakinleştirir; korku ve uyku bozukluklarını giderir.
*Fesleğen, keyfi yerine getirir ve rahatlatır.
*Biberiye, acı hissini azaltır, Yorgunluğa karşı da etkilidir.
*Gül, tatlı gül kokusu, duyulan harekete geçirir,
Konsantrasyon için
Limon, fesleğen, limon otu, okaliptüs, kişniş, laden.
Mutluluk için
Portakal, gül, yasemin, kişniş, zencefil, ıtır.
Kabullenmek için
Servi, ölmez otu, melisa.
Kızgınlığa karşı
Paçuli, lavanta, bergamot.
Unutkanlığa karşı
Zencefil, biberiye, fesleğen, limon, greyfurt, kişniş.
Uykusuzluğa karşı
Lavanta, mandalina, kedi otu, sandalağacı, limon, ıhlamur.
Fobilere karşı
Lavanta, ylang ylang, sandal ağacı.
Zihin Dalgınlığına karşı
Zencefil, karabiber, biberiye
Yaratıcılık için
Bergamot, gül, yasemin, defne, karanfil, mimoza, sandal ağacı, servi, ardıç.
“Aromaterapi Tıbbi Bir Tedavi Değildir”
Bitkisel yağlar ilaç gibi spesifik bir organ veya sistemi etkilemez, bitkisel yağlar sorunlu bölgelere ulaşarak bir bütün olarak etki yaparlar. Yağ özleri bitkilerin hormonu sayılır ve bizim vücudumuzdaki hormonlara eş değerde bir görev üstlenir. Uçucu yağ özleri, elde edildikleri bitkilerin yapısına göre insan vücudunda iyileştirici etki yaratır. Aromaterapi tıbbi bir tedavi değildir ve hastalıkların tedavisi için kullanılmaz. Aromaterapi destekleyici etki yapar ve vücudun dengesine kavuşması için çalışır.”
Koku Deyip Geçmeyin Hele de Gebelikte
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gökçen Erdoğan şu bilgileri verdi: “Bebekler doğduğunda hafızalarında gebelik döneminde depoladıkları bilgilerle karşımıza çıkıyor. Bu bilgiler hipnoz edilip, anne karnındaki bebek haline götürdüğümüz kişilerden ediniliyor. Anne karnındaki bebeklerde ilk olarak tat alma duyusu gelişir. Gebeliğin 28. haftasında bebeğin tam anlamıyla tat duyusu oluşur. Tat ve koku duyusu birbirlerinden ayrılamaz iki duyumuzdur, hatta birlikte gelişirler. Ve bir bebeğin koku hafızası o kadar gelişmiştir ki, kendi annesine ait kokuyu binlercesi arasından ayırıp tanıyabilir. Hatta yapılan bir çalışmada, bir meme ucuna bebeğin kendi gebelik sıvısından bir miktar sürülmüş, bebeğin o memeyi daha güçlü emdiği gözlenmiş ki bu da bebeğin henüz doğmadan bir koku ve tat hafızasının nasıl geliştirdiğinin göstergesidir.
Gebelikte 12 hafta kadar koku hassasiyeti yaşanır
İlk altı hafta önceki hayat nasılsa o şekilde devam edilirken, altıncı haftadan sonra her şey yavaş yavaş değişir. Gece rahat bir uyku geçirmiş olmanıza rağmen sabah kalktığınızda midenizde anlam veremediğiniz bir tuhaflık buna eşlik eden de bir tiksinme hissi olur. Mideniz bulanır ve önceden en sevdiğiniz yemeklerin kokuları artık size tiksinti vermeye başlar. Yeni aldığınız ve belki de birçok para verdiğiniz parfümünüzün aslında hiç de güzel olmadığını, balkondaki turşunun kapağının neden açık olduğu, buzdolabının içindeki kokunun neye bağlı olduğunu, içtiği suyun kokusunun değiştiğini hatta eşinin kokusunun değiştiğini söyler durursunuz. Gebelikte koku merkezi etkilenir, hassaslaşır, buna bağlı olarak da özellikle 12 hafta kadar koku hassasiyeti yaşanır. Bazı gebelerde bu hassasiyet rahatsız etmezken bazılarını da inanılmaz etkiler. Gebeyken gül suyu, kolonya, parfüm, deodorant kullanmanın sakıncası yoktur, yalnız kokulara karşı hassasiyet geliştiğinden bazı kokular tiksintinin yanında huzursuzluk, baş dönmesi, baş ağrısı, mide bulantısına sebep olabilir. Bu nedenle sadece yemek kokularından değil dış mekan kokularından da uzak durmak gerekebilir.
“Zencefil ve kakule gibi bazı bitki kokuları hem rahatsız etmez hem de bulantıları azaltır”
Genel manada, her gebeye iyi gelmemekle beraber rahatlatıcı kokular vardır. Bunların en önemli özelliği çok baskın koku olmamaları, hafif ve alkol miktarının az olması, özellikle de çiçek kokuları tercih edilebilir. Zencefil ve kakule gibi bazı bitki kokuları hem rahatsız etmez hem de bulantıları azaltmaya yardımcı olabilir. Yine turunç bitkilerinin esansları, portakal, nar ve mandalina çiçekleri tercih edilebilen bir koku olabilir. Papatya çayı da gebelere önerdiklerimizdendir. Çiçek olarak özellikle zambak ve gül kokusu tercih edilebilir ama lavanta biraz ağır olduğu için tiksinti duygusu yaratabileceğinden çok da fazla önerilmez.
“Bebeğin burnu, gebeliğin 11. – 15. haftaları arasında oluşur”
Bebeğin burnu, gebeliğin 11. – 15. haftaları arasında oluşur. Gebelik sıvısı, bebek anne karnındayken bebeğin ağız ve burunda sürekli dolaşır. Bu da bebeğin dış maddelerle tanışma yeridir ve bebeğe değişik tat ve kokuya sahip maddeleri taşır. Burada bebekler daha anne karnındayken değişik kokuları tanırlar. Kokuları spesifize edemeyebilirler ama kendilerine yakın, sevdikleri kokuyu hissettiklerinde daha fazla harekete geçerler. Önemli bir özelliği doğumdan sonra, bu kokuya aşina ise ve bu kokuyu seviyorsa ileride de bu kokuyu sevecektir. Eğer gebelik döneminde bir kokuyu hiç hissetmediyse doğum sonrası buna alışma dönemi yaşar.”
“Terin Kokusu Yoktur”
Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Demirsoy şu bilgileri verdi: “Hücrelerimizin hepsinde aynı DNA’nın bulunduğunu hatırlayın; tek fark, DNA’nın hangi parçasının etkin olduğudur. Koku alma duyusunda rol oynayan genler hücrelerimizin hepsinde vardır, ama sadece burun bölgesindekiler etkindir. Belirli bir süre sonra aynı kokuyu almamamız, evrimsel olarak bir ortamda sürekli bulunan bir molekülün varlığını beyne bildirerek onu yormanın önüne geçmek içindir. Ancak sıra dışı bir molekül ortama girince onu tanımak daha önemlidir. Terin kokusu yoktur. Ancak teri iki tür bakteri teri parçaladığı için ortaya kötü koku çıkar. Bu kokuların beğenilip beğenilmemesi de erkek ve dişilere göre farklı değerlendirilir.
2006 Yılı Nobel ödülü Koku Çalışmasına Verildi
1991’de Linda Buck ve Richard Axel, bize koku duyusunu kazandıran büyük bir gen soyu bularak, bu alanda önemli bir keşfe imza attı. Buck ve Axel, deneylerini tasarlarken üç temel varsayımda bulundular. Önce, koku reseptörlerini oluşturan genlerin neye benzediği konusunda başka laboratuarların yaptığı çalışmalara dayanarak, mantıksal bir varsayım oluşturdular. Bu deneylerle koku reseptörlerinin, bilgiyi hücreden hücreye taşımaya yarayan çok sayıda moleküler halka içeren, kendine özgü bir yapıda olduğu gösterilmişti. Bu önemli bir bulguydu; böylece Buck ve Axel artık, bir farenin genomunda bu yapıyı oluşturan genleri arayabilirdi. İkinci olarak, bu reseptörleri oluşturan genlerin kendine özgü bir etkinliğe sahip olması gerektiği varsayımında bulundular: Bu genler, sadece koku duyusuyla ile ilgili dokularda etkin olmalıydı. Bu da akla uygundu; koku duyusuyla ilgili bir yapı, sadece bu iş için özelleşmiş dokularda olmalıydı. Axel ve Buck son olarak bu genlerden bir ya da birkaç tane olmadığını, çok sayıda gen bulunması gerektiğini ileri sürdüler. Bu varsayım, farklı türden kimyasalların farklı koku uyarımları yarattığı gerçeğine dayanıyordu. Eğer her tip kimyasal madde için yalnızca kendisine özgü bir reseptör/gen varsa, o zaman muazzam sayıda gen olması gerekirdi. Ancak, deneyi tasarladıkları sırada eldeki verilere göre, bu doğru olmayabilirdi de.
Buck ve Axel’in varsayımlarının üçü de tam olarak doğrulandı. Aradıkları reseptörün yapısına uygun genlerin varlığını saptadıkları gibi, bu genlerin de sadece, koku alma ile ilgili dokularda, burun epitelinde etkin olduğunu buldular. Son olarak, buldukları genler gerçekten de büyük sayıdaydı. Deney büyük başarıydı. Buck ve Axel daha sonra, gerçekten hayret verici bir şey daha keşfettiler: Tüm insan genomunun yüzde 3’ü, farklı kokuları algılayabilecek genlere ayrılmıştı. Bu genlerin her biri, bir koku molekülüne duyarlı bir reseptör yapıyordu. Buck ve Axel, bu çalışmalarından ötürü 2006 yılında Nobel ödülüne layık görüldüler.
İki Tür Koku Alma Geni Var
İki tür koku alma geni vardır; biri sudaki, diğeri havadaki kimyasal kokuları almak için özelleşmiştir. Koku molekülleri ve reseptörler arasındaki kimyasal reaksiyonların suda ve havada farklı olması da, farklı türden reseptörlerin gerekliliğini açıklar. Tahmin edebileceğiniz gibi, balıkların koku almayla ilgili nöronlarında su esaslı reseptörler varken, memelilerde ve sürüngenlerde hava esaslı reseptörler bulunur.*”
* İçimizdeki Balık, Neil Shubin (NTV çeviri kitabı)• Evrende Yolculuk 1 ve 2, Ali Ant, Zambak Yayınları, 2004• Evrenin Çocukları, Ali Demirsoy, METEKSAN Yayınları, 2005•Yaşamın Temel Kuralları 1-8 ciltler, Ali Demirsoy, METEKSAN Yayınları
Continue Reading

BEYNİ ETKİSİ ALTINA ALAN DUYU “KOKU” -1

Koku sadece bulunulan ortamda alınan duyu olmakla mı sınırlı yoksa tedavide de etkili mi? İnsanların ter kokusu hakkında ne biliniyor? İlişkilerde kokunun etkisi var mı? Koku alamama hastalığı hakkında neler biliniyor? Alanında uzman pek çok isimden bu konuda merak edilenlerin yanıtını Sağlık Dergisi araştırdı.
Her ay olduğu gibi bu ayda beyin ile ilgili farklı bir konuyu ele alıyoruz. Koku beyini nasıl etkiliyor? Mekanizması nedir? Tedavide kullanılıyor mu? Bu konuda ne gibi çalışmalar yapılmış?
Bir kokunun beyinde oluşturduğu hafıza ile geçmişe götürmesi, mekanizması, aromaterapide kullanımı ve önümüzdeki günlerde sinema salonlarına da taşınması planlanıyor. 4D teknoloji ile film izlenirken artık film sahnelerine göre koku verilecek.
Koku: Bir Katilin Hikayesi
Koku denildiğinde herkesin aklına gelen ilk film Koku (Perfume: The Story of a Murderer) 2006 yapımı, Patrick Süskind’in Perfume isimli romanından uyarlanan sinema filmi. Filmde, doğduğu zaman ölüme terk edilen Jean-Baptiste’nin etraftaki kokuları algılamasıyula yaşama tutunma mücadelesini anlatıyor. Altı yaşına geldiğinde hala konuşamayan Jean-Baptiste’nin kokular hakkındaki inanılmaz yeteneği ortaya çıkmaya başlar. 13 yaşına geldiğinde Grimal bir deri işleme atölyesi işletmektedir. Paris’e ilk gittiğinde havada hiç tanımadığı yabancı kokuları keşfeder. Ve bu kokular onu hiç sahip olmadığı olamayacağı hayallerine sürükler. Kokuların etkisiyle olsa bir genç kadının ölümüne sebep olur. Parfüm yapımını ve kokunun etkisini konu alan çarpıcı bir film.
Koku sadece bulunulan ortamda alınan duyu olmakla mı sınırlı yoksa tedavide de etkili mi? İnsanların ter kokusu hakkında ne biliniyor? İlişkilerde kokunun etkisi var mı? Koku alamama hastalığı hakkında neler biliniyor? Alanında uzman pek çok isimden bu konuda merak edilenlerin yanıtını ilk kez bu kadar detaylı araştırıldı.
“Doğamızda, Koku Duyusunu Algılayabilecek Canlılar Dışında “Koku” Diye Bir Kavram Yok”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan koku ile ilgili şunları söyledi: “Koku, vücudumuzun dış dünyadan haber ama yolları olan temel duyulardan bir tanesidir. Koku dediğimiz kavram aslında sadece bir biyolojik algılama ve yorumlama meselesidir ve tabiatta, koku duyusunu algılayabilecek canlılar dışında “koku” diye bir kavram aslında yoktur. Aynı şey ses, renk, ağrı ve tat gibi duyular için de geçerlidir. Kokunun diğer duyulardan bazı farklı yönleri olmakla beraber, hem filogenetik olarak çok “eski” olması hem de davranışlarımız üzerinde doğrudan etkiye sahip olması bakımından önemlidir. Fakat yine koku da diğer duyularımızda olduğu gibi, dışarıdan gelen bazı uyaranların mesela burada bazı uçucu kimyasal maddelerin vücudumuzda kendilerine uygun algılayıcı (reseptör) hücreleri etkilemesi sonucu tetiklenen bir dizi karmaşık sinirsel süreç ile algılanır. Neticede yapılan şey, kimyasal sinyallerin kimyasal algılayıcılar (kemoreseptörler) aracılığıyla, beynin anlayabileceği sinirsel sinyallere dönüştürülmesidir.
Koku Bilinçli Algılanır
Koku duyusunun algılanması için insanlarda ilk durak, diğer tüm memelilerde olduğu gibi burun mukozasıdır. Burnumuzun iç-üst kısmında bulunan ve adına “koku mukozası” denen özel sıvı kaplı bir bölümde, beynin en ilginç hücreleri olan koku algılayıcı hücreleri, diğer adıyla “olfaktor reseptörleri” bulunur. Bu hücreler uzantılarını mukoza dediğimiz burnun iç örtüsünü kaplayan sümüksü kıvamdaki sıvının içine uzatarak buraya ulaşacak kimyasal maddeleri beklerler. Soluk alıp verme sırasında burun mukozasına ulaştırılan koku uyarıcı kimyasal maddeler, bu hücrelerin üzerinde bulunan özel moleküler mekanizmaları harekete geçirir. Bu moleküler mekanizmalar ise genel kimyasal maddenin özelliğine ve miktarına bağlı olarak, algılayıcı hücrelerin elektriksel yüklerinde değişiklikler yaparlar. Zaten beynimizin ve sinir sistemimizin her yerinde haberleşme için temel olarak kullanılan yol da işte bu sinirsel elektrik yükü değişiklikleridir. Kokulara cevap olarak meydana çıkan bu elektriksel değişimler de öncelikle beynimizin ön kısmında bulunan koku soğanı denen bölgeye ve ardından da beynin diğer bazı önemli bölgelerine dağıtılarak hem kokunun bilinçli olarak algılanması, hem de kokuya bağlı olarak meydana getirilmesi beklenen zihinsel ve davranışsal değişikliklerin ortaya çıkması sağlanmış olur.
“Balık ve Sürüngenlerde Beynin Önemli Kısmını Koku Lobu Oluşturur”
Kokunun beyinde algılanması meselesi aslına bakarsanız fizyolojik olarak halen bir muammadır. Koku duyumuzun çeşitliliğine baktığımızda bu durumu biraz daha iyi kavrayabiliriz. İnsanlar binlerce kokuyu başarılı olarak birbirinden ayırabilmektedir. Normal bir insanın 40 bin ila 10 bin kokuyu rahatlıkla ayırt edebilmesi beklenir. Ayrıca bazı kokular, mesela misk kokusu, litrede 0.00004 mg kadar bir miktarda dahi algılanabilmektedir. Yine doğalgazı kokulandırmak için veya koku bombalarında eğlence amaçlı kullanılan butil merkaptan maddesi, hava içinde 2.8 milyarda bir oranında olsa bile algılanabilmektedir. Hem bu kadar çeşitli, hem de bu kadar hassas bir sistemin nasıl işlediğini henüz tam olarak bilemiyoruz. Fakat bilinenler de az değildir; şöyle ki: Koku algılayıcı hücreler, koku uyaran moleküllerle karşılaştıklarında beynin ön kısmındaki “koku lobu” dediğimiz bölgeye elektriksel sinyaller gönderirler. Bu sinyaller koku lobunda “koku yumakçıkları” denen özel hücresel değerlendirme istasyonlarında çok karmaşık bir süreçler dizisini başlatırlar. Koku lobu denen bu bölge aslında doğrudan beynin bir parçasıdır ve en az beynin kabuğu kadar karmaşık bir yapı sergiler. Aslına bakarsanız aşağı düzey olarak nitelediğimiz bir çok hayvanda, mesela balık ve sürüngenlerde, beynin önemli bir kısmını ve hatta en üst düzey değerlendirme merkezini bu koku lobu oluşturur; zira onlarda bizdeki ve diğer memelilerdeki gibi gelişmiş bir “beyin kabuğu” bölümü bulunmaz. Kısacası bu bölge, bir çok hayvanın hayatını idame etmesini sağlayacak karmaşık süreçleri yönetebilecek kadar yetkin ve karmaşık bir bölgedir.
“Her Kokunun Kendine Özel Bir Elektriksel Kalıbı Var”
İnsanlarda ve diğer bazı memelilerde yapılan çalışmalar, belli koku moleküllerinin bu “koku yumakçıkları”nda ve koku lobu dediğimiz bölgede özel sinirsel faaliyetlere ve elektriksel bazı türbülanslara neden olduğunu göstermekte. Aynen sudaki veya havadaki türbülanslar gibi, kısa bir süre içinde oluşup kaybolan bu elektriksel dalgalanmalar, adeta o kokuya özgü bir “faaliyet kalıbı” oluşturarak, bu sinyali beynin diğer algılayıcı ve uygulayıcı bölgelerine gönderirler. Bu faaliyetler, bilgisayarlarda modellenerek incelenemeyecek kadar girift ve karmaşık yapıdadır. Fakat çalışmalardan çıkan ilginç bir sonuç daha var ki, o da koku duyusunun algılanmasına dair açıklamaları daha da zora sokmakta: Tavşanlara yeni bir koku koklattığınızda, koku lobunda belli bir “koku deseni”, yani özel bir elektriksel dalgalanma örüntüsü oluşuyor. Her kokunun kendine özel bir elektriksel kalıbı var; fakat hayvanlara yeni bir koku öğretildikten sonra arada bir başka koku koklatılıp, ilk öğretilen koku tekrar verildiğinde, hayvanın koku lobunda meydana gelen kalıbın da değiştiği görülüyor; yani her kokunun sabit bir elektriksel karşılığı yok ve koku algısı her tecrübe ile yeniden şekillendiriliyor. İşte bunun gibi karmaşık özellikler de koku duyusunu bildiğimiz anlamda sınamayı ve anlamayı zorlaştıran unsurlardan.
“Koku Deneyi Yapmak Zor”
Koku duyusunu çalışmak da çok kolay değil. Zira bir kokunun algılanması için bir çok kontrolü zor faktörün gerçekleşmesi gerekiyor. Koku alacak kişi veya canlı soluk almalı, koku molekülü önce havada dağılmalı, ardından koku mukozasına ulaşarak orayı kaplayan sıvıda çözünmeli, sonra algılayıcı hücrelere ulaşmalı… Bu süreçler kontrolü ve takibi zor süreçler olduğundan, mesela göze ışık tutarak yapabileceğiniz görme duyusu deneyleri gibi rahatça koku deneyi yapamıyorsunuz. Bu da kokunun algılanmasının aşamalarının anlaşılmasını zorlaştıran unsurlardan birisi. Fakat kokunun kesin ve yadsınamaz biyolojik etkilerine bakarak, kokunun nerelerde ve ne şekilde değerlendirilebildiğini daha rahat tahmin edebiliyoruz. Henüz temel mekanizmalar hakkında bilgilerimiz çok az olsa da, kokunun biyolojisi hakkında elde ettiğimiz bilgiler, özellikle kozmetikte oldukça işe yarar ve pratik bir şekilde kullanılmaya devam ediyor.
“Ağrı Duyusunu, Depresyon Durumlarını Ve Hafızayı En Fazla Etkileyen Şeylerden Birisi: Koku”
Koku duyusu, her ne kadar insanlarda, mesela “köpekler kadar gelişmiş değildir” gibi kalıp cümlelerle hep ikinci-üçüncü planda önemli bir duyuymuş gibi düşünülse de aslında öyle değildir. Sadece çevreniz hakkında size çok önemli bilgiler vermekle kalmaz, bütün davranışlarınızı etkileyebilme, hatta biyolojik ritimlerinizi dahi etkileyebilme özelliğine sahiptir. Psikobiyoloji alanında kokuya dair gerçekten çok sayıda çalışma yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Mesela bazı kokuların mekan algısını etkilediği, bulunduğunuz yeri size daha büyük veya daha küçük gösterdiği biliniyor. Bunun yanında ağrı duyusunu, depresyon durumlarını ve hafızayı en fazla etkileyen şeylerden birisinin koku olduğunu biliyoruz. Güzel koku hafıza oluşumuna olumlu etki yapıyor ve güzel olarak nitelendirilen kokularla birlikte öğrenilen bilgi veya beceriler genellikle insanlarda daha kalıcı halde depolanabiliyor.
“Güzel Koku Kadınlarda Ağrı Kesici Etki Yapıyor”
Kadın ve erkeklerin koku algısı farklı olmasıyla ilgili çalışmalarda bu yönde de bazı bulgular var; mesela bunlardan bir tanesi, güzel kokuların kadınlarda erkeklere göre daha fazla oranla “ağrı kesici” etki yaptığı gösterilmiş. Kadınların koku duyusu açısından genellikle erkeklere göre daha hassas olduğunu da biliyoruz. Bireysel farklılıklar olsa da ortalama olarak bir kadın erkek farklılığından bahsetmek mümkün. Kadınlar ayrıca feromon dediğimiz koku tabanlı hormon sinyallerini algılama ve bunlara göre davranış değişiklikleri gösterme konusunda da erkeklere oranla daha duyarlılar.
Feromon Nedir? Ne gibi İşlevi Vardır?
Feromonlar, koku bezlerinden salgılanan ve havada dağılarak diğer canlılarda davranışsal değişiklikler oluşturmak üzere biyolojik bazı etkiler yapan kimyasal maddeler olarak biliniyor. İlk olarak ipekböceğinden elde edilen “bombikol” adlı madde üzerine yapılan çalışmalarla başlayan feromon araştırmaları bu gün oldukça ilginç noktalara ulaşmış durumda.
Feromonlar, genellikle kokularını bilinçli olarak hissedemediğimiz ve muhtemelen koku organlarında normal kokuların algılandığı mekanizmalardan daha farklı bir mekanizma ile algılanan kimyasal sinyallerdir. Örneğin fareler ve yılanlar gibi bir çok hayvanda varlığı gösterilen ve “vomeronazal organ” olarak bilinen bir organ, burun bölgesinin hemen üstünde yer alır ve görevi bu feromon sinyallerini algılayarak beyne göndermektir. İnsanlarda da buna benzer bir algılayıcı bölgenin var olması muhtemel, fakat henüz o konuda kesin bir kanıtımız yok. Fakat insanların da bir çok hayvan gibi feromonlara tepki verdiğini ve fizyolojik bazı yanıtlar oluşturduğunu biliyoruz. Hayvanlar feromonları daha ziyade cinsel faaliyetlerin düzenlenmesi amaçlı sinyaller olarak kullanıyorlar. Hayvanların çiftleşme öncesi birbirlerini koklamaları da aslında bu feromon sinyallerini algılama yönünde bir çaba. Özellikle dişiler, çiftleşme dönemlerinde farklı feromonlar salgılayarak erkek hayvanları bu durumdan haberdar ederek nesillerini devamını sağlayabiliyorlar. Aynı şekilde erkek bireylerden salgılanan feromonların kimyasal yapıları da dişilerin uygun eşleri seçebilmeleri için gerekli kıstasların sinyallerini veriyor. İnsanlarda da bu durumun geçerli olduğunu bir çok örnekten biliyoruz.
“Kokular Zihinsel Enerjimizi Artırıp Odaklanmamızı Kolaylaştırır”
Koku, hem şuurlu hem de şuursuz olarak etkisi altında kaldığımız çok karmaşık etkilere sahip bir duyu. Bir kere, koku algılaması esnasında beynimizin çok büyük bir bölümü etkilenir ve faaliyetlerini artırır. Bunlar arasında en önemli kısımlar, hislerimiz ve hafızamızın oluşumunda çok önemli rol oynayan limbik sistem, amigdala ve şakak (temporal) loblarımızın diğer kısımlarıdır. Bu bölgelerin uyarımı sayesinde farklı kokular ruh durumumuzda belirgin değişiklikler meydana getirebilirler. Güzel olarak nitelediğimiz kokular zihinsel enerjimizi artırıp odaklanmamızı kolaylaştırır, hafızamızı güçlendirip stresi azaltmada yardımcı olabilir. Koku duyusunun ayrıca hafıza ile ilgili bölgelerle doğrudan bağlantı yapması da koku ile hafızanın yakın ilişkisini açıklar. Hayatın belli bir döneminde belli duygusal durumlarla ilişkili olarak kaydedilmiş olan koku sinyalleri, yıllar sonra bile koklandığında hemen o anların canlanmasını sağlar; bunu hepimiz tecrübelerimizden biliriz. Aynı şekilde, kötü anılar ve kötü kokular da benzer ama olumsuz etkiler gösterebilmektedir.
“Tat Duyusunun Neredeyse Yüzde 75’i Burnumuzdaki Koku Algılayıcıları İle İlgili”
Koku sadece koku ile ilgili değildir; tat duyusu dediğimiz duyunun neredeyse yüzde 75 kadarı burnumuzdaki koku algılayıcıları ile ilgilidir. Bu yüzden, burnumuzu ve üst solunum yollarımızı etkileyen hastalıklara tutulduğumuzda yemeklerimizin tadı tuzu kalmaz! Dilimizde bulunan tat reseptörleri genelde sadece beş tip tat duyusunu algılarlar: Tatlı, tuzlu, ekşi, acı ve “umami” denen yahut “et tadı” olarak niteleyebileceğimiz (glutamik asitin tadını alan reseptörlerden gelen) tatlardır bunlar. Fakat yemeklerden aldığımız karmaşık “lezzet” duyusu, tattan ziyade, burnumuzdaki koku algılayıcılarından beynimize giden sinyallerle oluşturulur ve koku burada lezzetin belirlenmesinde çok önemlidir. Dolayısıyla sanırım lisanımızda da tat ve lezzet arasında böyle bir ayrım yapmak lazım…
Koku Kayıt Sistemi Nasıl Çalışıyor?
Koku kayıtlarının beyinde nasıl depolandığını, aynen hafıza kayıtlarında olduğu gibi, pek bilemiyoruz. Bu konuda Walter Freeman’ın yaptığı çalışmalar ilginç ayrıntılar verse de yine de kokunun ve benzer sinirsel hafıza kayıtlarının ne şekilde tutulduğu hakkında pek fikrimiz yok. Ama muhtemelen, şu anki yaygın kabul gören teorilere göre, bu tip hafıza kayıtlarının, beynin belli bölgelerine dağınık olarak yerleşen ve zamanla hem şiddeti hem de içeriği değişebilen sinirsel faaliyet kalıpları şeklinde depolandığını düşünebiliriz. Elbette bu sadece bir teori ve bir kaç çalışma dışında bunun tam olarak nasıl bir mekanizma ile gerçekleştiği hakkında halen net bir fikrimiz yok.
“Koku Hafızası Görsel Hafızadan Daha Kuvvetli”
Bunların yanı sıra koku hafızasının görsel hafızadan daha kuvvetli olduğunu ve daha uzun süre saklanabildiğini de biliyoruz. Görülen bir sahnenin hatırlanma oranı üç ayda yüzde ellinin altına düşerken, kokular bir yıl sonra deneklerin yüzde altmışbeşi tarafından hala hatırlanabiliyor mesela. Dolayısıyla, koku hafızası görsel ve işitsel hafızadan daha kalıcı etkiye sahip.”
“Koku Duyusu Beynin Çok Farklı Alanlarında İz Bırakabilir”
“Öğrenme Beyinde Nasıl Oluşur?” ve “Aşk ve Beyin” kitaplarının yazarı Nöroloji Uzmanı Dr. Bülent Madi koku ile ilgili şu bilgileri verdi: “Koku, diğer duyularımız gibi duygu, düşünce ve davranışlarımıza yön verir. Hoş koku aldığımızda o kokuya doğru yönelmek isterken, koku bizi rahatsız ettiğinde uzaklaşmak isteriz. Bu koku yemekten de gelebilir, esans da olabilir. Bazı kokular bize çocukluğumuzu ya da tanıdıklarımızı anımsatabilir. Özet olarak koku eğitici olduğu kadar belleğimizde az iz bıraktığını zannettiğimiz bilgilerin de beklenmediğimiz anda hatırlamamızı sağlar. Çünkü koku duyusu beynin çok farklı alanlarında iz bırakabilir.
“Koku Duyusu Talamusa Doğrudan Gelmez”
Koku ilk olarak burun boşluğunun iç kısımlarında bulunan koku epiteli bölgesine gelir. Buradaki koku reseptörleri farklı kokulara çabuk uyum sağlamamıza ve birçok kokuyu birleştirmemize yardımcı olur. Bu bölgeye gelen bilgiler beynin ön kısmında yer alan koku soğanı aracılığı ile alınır. Çevreden aldığımız beş duyuyu talamus toplayıp gerekli yerlere geri dönüşümlü olarak aktarır. Beş duyudan biri olan, koku duyusu talamusa doğrudan gelmez, limbik sistemin birkaç yerini dolaşıp gelir. Koku reseptörleri bilgiyi doğrudan kortekse ilettiği için diğer duyulardan farklıdır.Koku soğanına gelen bilgi öncelikli olarak koku merkezine ardından da beynin ön tarafında bulunan frontal lobun alt kısmına dolaylı olarak iletilir.
“Sağ Lob Parfüm, Sol Lob Nane”
Beynin sağ tarafındaki talamusun orta kısmı ve beynin sağ taraftaki frontal lobun alt kısmı daha yoğun kokularda örneğin parfüm gibi daha fazla aktive olur. Sol beyin yarı küresi ise daha basit kokularda örneğin nanede aktive olur. Ancak bu beynin bir kısmının daha fazla çalıştığı anlamına gelmez. Yoğunluğu fazla olan kokuyu aldığımız zaman sağ beyin yarı küresindeki talamusun orta kısmı ve frontal lobun alt kısmının daha fazla aktive olduğu araştırmalarda belirlenmiştir. Ancak koku yoğun da olsa basit de olsa beynin aynı bölgeleri az veya çok aktivasyon gösterir. Talamusun ön orta tarafı, frontal lobun alt tarafı, kaygıdan sorumlu olan amigdala, hormonlarla ilgili olan hipotalamus ve bellek ile ilgili olan hipokampus gibi beyin yapıları. Ayrıca insan beyninde sağ hemisfer şu işi yapar, sol hemisfer şu işi yapar diye yüzde 100 ayırmanın yanıltıcı olabileceğine dikkat edilmesi gerekir.
“Çevre Kirliliği Koku Duyusuna Hasar Verir”
En iyi eğitim tüm duyulardan yararlanılarak oluşturulan eğitimdir. Koku aldığımızda beyinde birçok bölgenin aktive olur. Bu nedenle koku duyusunun da öğrenme süreçlerini hızlandırıcı ve kalıcı öğrenme konusunda destekleyici olduğunu söyleyebiliriz. Kentlerde görülen çevre kirliliği, koku duyusunun etkin kullanımını olumsuz etkilemektedir. Çevre kirliliği koku duyusuna hasar verir. Alzheimer, parkinson gibi beyni etkileyen ilerleyici nörolojik rahatsızlıklarda koku duyusu azalır. Temporal lob epilepsisi geçiren veya temporal loblarında tümörü olan bireyler gerçekte olmayan kötü kokuların var olduğunu zannedebilirler, yanık plastik kokusu, yanmış yağ kokusu gibi.
Herkesin Algılayabildiği Feromonlar Farklı
Burundan kokudan başka kimyasal maddeler de algılanır. Bunlar feromonlardır. Boyun koltuk altı, bacak aralarından ve cildin başka taraflarından salgılanır. Karşı cinsi çekici özelliği vardır. Yapay olarak üretilip benzerleri parfüm içerisine de konulmaktadır. Her kadının ve erkeğin algılayabildiği veya keyif aldığı feromonlar farklı olabilir.
“Memeli Hayvanlarda Koku ve İşitme Canlının Hayatta Kalması İçin En Önemli Duyular”
Koku ile ilgili bazı rakamla ise şöyle; beyinde 1. sinir adı verilen olfaktor sinir yolu ile elektrik sinyalleri koku algısı olarak beyine girer. Köpekler 200 bin civarında kokuyu ayırt edebilir. İnsanda 25-30 bin civarında gen vardır. Bu genlerden 400 tanesi koku ile ilgilidir. Bu genler ile burun ortalama 10 bin çeşit kokuyu ayırt edebilir. Bir koku protein molekülü, bir reseptör ile birleşmez, birçok reseptöre bilgi aktarır. Dolayısı ile daha az reseptöre gereksinim vardır. Memeli hayvanlarda koku ve işitme canlının hayatta kalması için en önemli duyulardır. İnsanlarda ise bu işlevi daha çok görme duyusu gerçekleştirir. Kokuyu daha çok estetik kavramlarda kullanmaktayız.”

“Ter Kokusu Tıpkı Masallardaki Gibi, Bir Kurbağayı Prense Dönüştürme Becerisine Sahip”
Biyokimya uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy konu ile ilgili şöyle konuştu: “Pahalı tıraş losyonları, saç jelleri, deodorantlar modern erkeğin günlük yaşamının silahları arasında. Ancak iş, bir kadını heyecanlandırmaya gelince, erkeğin koltuk altından salgılanan doğal kokusunu küçümsememek gerek. Çünkü erkek teri koklayan kadınlarda hormonal, fizyolojik ve psikolojik değişiklikler meydana geliyor, tansiyon yükseliyor, kalp vurum sayısı artıyor, solunum hızlanıyor. Muhtemelen serotonin sistemi etkileniyor. Kısacası, ter kokusu tıpkı masallardaki gibi, bir kurbağayı prense dönüştürme becerisine sahip. Terin yüzlerce doğal bileşeninden hangisinin bunlara yol açtığı henüz bilinmiyor. Bir ceylan türünün yanı sıra pek çok bitkinin salgıladığı miske benzer kokulu androstadienon, en güçlü adaylardan biri. İlginç olan erkeğin kokusu, kendininkinden ne kadar farklıysa, kadının onu cazip bulma ihtimali o denli yüksek. Bunun, genetik benzerliği olanları birliktelikten, bir başka deyişle akraba evliliklerinden koruyan bir faktör olması mümkün. Tabii ter kokusu deyince, terin kendi kokusundan söz ediyorum, yoksa vücut yüzeyindeki bakterilerle karşılaştığında oluşan tahammül edilmez derecede kötü kokan yan ürünlerden değil. Bu nedenle, kadınları baştan çıkarmayı düşünüyorsanız, sıkça yıkanmayı ihmal etmeyin.”
Kokunun Anatomisi
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Metin Önerci koku ile ilgili şu bilgileri veri: “Burun solunum işlevinin yanı sıra koku alma organı olarak da görev yapar. Burunda kıllar, burun kanalları, kılcal kan damarları, koku alma hücreleri, sinirleri ve mukoza bulunur. Koku duyusu alan hücreler burun boşluğunun üst kısmında yer alır. Bu bölgeye “olfactör bölge” denilir.Bu bölgede üç tip hücre bulunur.
● Koku reseptörleri (hücreleri)
● Destek reseptörleri(hücreleri)
● Bazal reseptörleri (hücreleri)
Koku (Reseptör) Hücreleri
Bipolar nöron hücresidirler. Hücre gövdeleri destek hücrelerinin arkasında yerleşir. Her bir burun boşluğunda yaklaşık olarak 25 milyon koku hücresi yer alır. Koku hücresinden yaklaşık 10-12 adet silia çıkar. Silyumlar yatay biçimde uzanır ve burun boşluğuna giren havadaki koku tanecikleri tarafından uyarılarak koku alma işlemi başlamış olur. Bu hücrelerin arasında mukoza epiteli altında Bowman bezleri bulunur. Bu bezler mükoz salgı yaparak mukozayı nemli tutar ve koku taneciklerini içinde eriterek koku hücrelerinin uyarılmasına katkı sağlar.
Destek Hücreleri
Destek hücreleri, koku hücrelerinin beslenme ve diğer destek işlevlerine yardımcı olur.
Bazal Hücreler
Destek hücrelerinin bazal kısımlarında yer alır. Hızlı bölünme gösterir ve bu hücrelerden destek hücreleri gelişir.
Kokunun Fizyolojisi
Kokunun algılanabilmesi için herhangi bir cisimden çıkan koku moleküllerinin olfaktör bölgeye ulaşması gerekir. Havaya karışan koku molekülleri solunan hava ile buruna girer ve türbülan akım ile burun üst bölgelerine ulaşır. Koku bölgesine gelen ve burada yavaşlayan hava ısınır ve nemlenir ve hava içindeki koku molekülleri çözünür. Bu koku molekülleri bu bölgede yer alan koku duyusu reseptörlerine ulaşır. Koku reseptörü uyarılır. Koku alma genellikle yeni bir kokunun dikkat çekmesi hâlinde görülen yarı refleks bir yanıttır. Koku reseptörlerinden başlayıp koku duyusu merkezine kadar götüren koku siniri n.olfactoriustur. Bu sinirler, olfaktör hücrelerin geriye doğru bir uzanıp etmoid kemiğin içinden geçerek kafatası içinde koku sinirini yapar. Bu sinir aksonları beynin koku merkezi olan temporal loba gider. Böylece kokunun algılanmasını sağlar. Koku alma sırasında koku molekülleri her iki burun boşluğundaki koku sinirlerini uyarır. Bu koku sinyalleri beyinde bulunan her iki koku merkezine de iletilir. Bu nedenle tek taraflı koku bozukluğunu fark edilmez. Koku alma bozukluğu sık görülen bir durum olup yaklaşık insanların yüzde 10’unda koku alma ile ilgili sıkıntı vardır.
Koku Körlüğü
Anozmi hiç koku alamama demektir. Halk arasında “koku körlüğü” olarak da adlandırılır, geçici veya kalıcı olabilir. Geçici koku kayıpları sıklıkla nezle, grip, sinüzit ve alerji gibi nedenlere bağlıdır. Diğer olası koku kaybı nedenleri arasında burun-sinüs problemlerine de neden olabilen; büyümüş geniz etleri, burun etleri (nazal polipler), burun eğrilikleri, konka şişmeleri ve sigara kullanımı bulunur. Burun içerisindeki ufak anatomik bozukluklar, bulundukları yere göre önemli ölçüde hava akımını etkileyebilirler ve alınan havanın koku bölgesine ulaşmasını engelleyebilirler.
Koku Kaybı Tat Almayı da Bozabilir
Bazı ilaçların yan etkileri, kemoterapi, toksinler ve kimyasal maddeler de koku alma bozukluklarına neden olabilirler. Ayrıca yüz ve burun yapılarına olan travmalar, bazı tümörler, geçirilmiş ameliyatlar ve virüs infeksiyonları ile epilepsi, Alzheimer ve Parkinson gibi nörolojik hastalıklar; sistemik hastalıklar ve psikiyatrik hastalıklar yine koku kayıplarına neden olabilirler. Bebekler nadiren koku bozukluğu ile doğarlar. Bazı kalıtımsal hastalıklar buna neden olurlar. Koku kaybının nedeni bazen de belirlenemeyebilir. Yaşlılık da koku kaybına neden olabilir Bu durum koku almayı kontrol eden sinirlerin de yaşlanması ve bozulması nedeniyle olur. Beraberinde tat duyusu da bozulabilir. Üstelik tat kaybı da varsa iştahın azalmasına ve beslenmenin de bozulmasına yol açar. Ayrıca tadı artırmak amacıyla fazla tuz ve şeker kullanımı nedeniyle tansiyon veya diyabet gibi hastalıklar açısından özellikle tehlikelidir. Ancak en sık koku alma bozukluğuna yol açan hastalık burun etleridir. Aslında burada koku alamama hastalığın takibi açısından da yararlı olur.
Koku Halüsinasyonu
Parozmi, bir şeyin kokusunun başka bir şeymiş gibi algılanması durumudur. Eğer organik bir hastalık yok ve gerçekten bu kokuya neden olacak bir durum söz konusu değil ise araştırılması gerekebilir. Beynin koku algılayan bölümlerinde oluşabilecek bölgesel sara nöbetleri ile de hastalar olmayan kokuları alabilirler. Bu durum bazı tümörler veya nörolojik bozukluklara bağlı olabilmektedir. Bazı sinüzit hastaları yanık kokusu veya kötü bir koku aldıklarını belirtirler. Ancak bu kokuyu kendilerinden başkası algılayamaz. Bu duruma “Fantozmi” veya “koku halüsinasyonu” denilir. Detaylı bir sorgulamayı takiben yapılacak endoskopik muayene ile koku alma bölgesine havanın ulaşmasını engelleyebilecek bozukluklar tespit edilebilir. Ayrıca bunun yanında, bazı görüntüleme yöntemleri ve tetkikler de yardımcı olarak kullanılabilir.
Çeşitli koku testleri ile koku kaybının düzeyi belirlenebilmekle birlikte henüz her yerde bulunabilen bir yöntem değildir. Alerji, sinüzit, burun eğrilikleri ve polipler gibi burun-sinüs problemleri tıbbi yöntemlerle veya ameliyatla tedavi edilebilmektedirler. Ancak son çalışmalar, çok ağır ve uzun süreli sinüziti olan hastaların koku bozukluğunun tam olarak düzelemeyebileceğini işaret etmektedirler. Bu nedenle sinüs hastalıklarının tedavisi geciktirilmemelidir. Bazı sistemik veya nörolojik kökenli hastalıkların ise diğer branş hekimleriyle birlikte izlenmesi gereklidir.
Feromon = ‘Aşk Hormonu’
Koku almada feromon adı verilen moleküller önemli rol oynuyor. Feromon zerrecikleri burun içinde bulunan koku merkezini uyararak uyarının cinsine göre beynin gerekli bölgelerine sinyal gönderilmesini sağlıyor. Henüz feromon ilişkileri, feromon moleküllerinin nasıl çalıştığı konusunda kesin bir bilgi sahibi değiliz. Ancak bazı böceklerin, arı ve güvelerin uzaktan karşı cinsi tespit ederek sinyal göndermeleri ve buluşmaları Feromon’lara bağlanıyor. Bu zerreciklerin aşkı bile kontrol ettiği düşünülüyor. Yapılan araştırmalara göre aşk vücutta feromon maddesinin salgılanmasıyla başlıyor. Aşkın kokusu olarak tanımlanan bu madde beynin ilgili bölümlerini uyarıyor ve aşk doğuyor. Her insanın parmak izi gibi kendine özgü bir kokusu var ve bu koku ile kendilerine en uygun eşi seçiyorlar. Feromon’a bu nedenle ‘aşk hormonu’ da deniyor. Bu zerrecikler sayesinde bireylerin kendilerine eş olarak genetik olarak kendilerinden en farklı kişiyi seçtikleri ve bu şekilde nesillerin daha iyiye gittiği düşünülüyor.
Ancak insanlar kendi doğal koku sistemlerini yok ettikleri için kendilerine uygun insanı bulamıyorlar. İşte parfümlerle değişik kokularla kokular yapıyorlar ama kendi kokularını öldürüyorlar. Bir sivrisinek uzaklardan sokacağı insanı kokusundan takip edebiliyorsa, en gelişkin yaratık olan insan aşkını kokusundan niye tanımasın? Bu yüzden kişinin kendi kokusunu farkedebilmesi çok önemlidir. Ve farkettigi bu kokusunu diğer kokularla örtmemesi çok önemlidir. Dolayısı ile uygun koku doğru kişiye aşık olabilmek için de çok önemli. Yapılan bilimsel bir deneyde, kadınların erkek partnerlerini secmede kokunun önemli bir rol oynadığı gözlendi.
İlginç Bir Test: Kadınların Erkek Kokularına Yönelik İlgi ve Hassasiyetleri
İsvicreli bir bilim adamı, kadınların erkek kokularına yönelik ilgi ve hassasiyetleriyle ilgili ilginç bir test uyguladı. Araştırma için gen yapıları birbirinden farklı, gönüllü 49 kadın ve 44 erkek seçildi. Erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanılmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi.
İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel ve seksi geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.”
Haberin devamı Temmuz ayında yayınlanacak.
Continue Reading