HİÇ HAYALLERİNİZİ ÇALDILAR MI?

Hayal kurmak ne kadar güzeldir, sınırsızdır, sonsuzdur.
Hayallerde çoğunlukla huzur vardır, kimi zaman da kendi kavgalarımızı
hayallerimizde sürdürürüz, galibi biz oluruz her defasında. Hayal kurarken,
mutlu oluruz. Hani gerçekleştiğinde sanki dünya dururmuş gibi düşünürüz. Bu
düşüncelerle de her şey güzel olur. Etrafınız sevdiklerinizle doludur,
başarıdan başarıya koşarsınız, elini tuttuğunuz sevdiceğiniz her daim
yanınızdadır. İçiniz huzurlu, hayalleriniz bir bir gerçekleşir, rüyalarınızda…


Peki sizin hiç hayalleriniz çalındı mı?

“Şu konuda kitap yazacağım” diye heyecanla hayallerinizi
paylaştığınız arkadaşınız, aylar sonra sizin hayallerinizi kendisinin gibi
kullandığını gördünüz mü? Birçok kişinin bunu yaşadığından eminim. Çünkü, tüm
iyi niyetinizle anlattıklarınız, karşınızda  kendinden emin bir şekilde “bu benim fikrimdi”
diye karşılık verileri de gördünüz.

Hayal hırsızlarından korunmak için ne yapmalı?

Hayaller, kişiye özeldir. Sizin hayallerinizi çalsalar bile
aynısını yapamazlar. Kendi kapasiteleri kadarını gerçekleştirebilirler. Bundan
da çekinmeyin. Siz aynısını yaptığınızda, emin olun hayallerinizin ruhunu
katacaksınız, sevginizi ve güzel duygularınızı katacaksınız. Bu güzellikleri
sizinle paylaşanlar bu hayalin, ne kadar farklı olduğunu da anlayacaklardır.
Hayallerinizi anlatmayın. Sadece çok güvendiklerinize
anlatın. Çünkü, bazen de sizin hayalinizi çok saçma bulup, moralinizi
bozanlarla karşılaşabilirsiniz. Bu nedenle, gerçekten anlatmaya değecek
kişilere anlatın.

Hayal defteri tutun. Yapmak istediklerinizi sıra ile deftere
yazın. Hadi şimdi bir deftere ki, ajandanız olursa harika olur.

Hayalleriniz neler?
Gelecek sene kendinizi nerede görüyorsunuz?
Gelecek 6 ay içerisinde neler yapacaksınız?
Hedefinizde değişiklikler olacak mı?
Dünyayı gezmeyi istiyorsanız, nereler gideceksiniz?
Bu yıl kaç tane ağaç dikeceksiniz?
Mutluluk için her ay kendinizi nelerle ödüllendireceksiniz?

Hayallerinizi sınırsız tutun, gerçekleşirse mutluluk olur.
Gerçekleşmezse de içinizi ısıtan bir mutluluk olur. Hayalleriniz,
gerçekleştikçe, kendinize olan inancınız ve güveniniz artacaktır.
Hayallerinizle ve sevgiyle kalın. 
Continue Reading

GECEYİ AYDINLATAN MUCİT THOMAS EDİSON


Edison denince akla ilk Ampul gelir. 

Thomas Alva Edison 11 Şubat 1847 de Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’nun Milan kentinde doğdu. Yedi kardeşten, en küçüğüydü. İlkokula başlayan Edison, disleksi hastası olduğu için algı sorunları yaşıyordu bu yüzden okul yönetimi okuldan uzaklaştırma kararı aldı. Kanada’da öğretmenlik yapmış olan annesi Edison’un eğitimine evde devam etti. Edison 10 yaşına geldiğinde fizik ve kimya kitaplarını okuyordu.

Bu dönemde evinin bodrum katında küçük bir kimya laboratuvar kuran Edison, özelliklede volta kaplarından elektrik akımı elde etme üzerinde araştırmalar yapıyordu. Bu çalışmaları sırasında Edison, mors alfabesini öğrendi ve kendisi bir telgraf yaptı. O günlerde ağır bir ateşli hastalık geçirdi ve bu hastalık duyma yeteneğinin kısmi kaybına, zor işitmesine neden oldu.

12 yaşına geldiğinde trende gazete satmaya başladı. Trene yerleştirdiği bir tür baskı makinesi ile vagonda haftalık gazete çıkarıyor ve yine trende satıyordu. Laboratuvarının bir kısmını trene taşıdı. Bir yolculuk sırasında içinde kimyasal madde bulunan bir şişe devrildi, tren yandı. Edison hem trendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı.

Sokaklarda iş ararken, tren raylarına ayağı sıkışmış Jimmie Mackenzie’i kurtardı. Mackenzie’nin babası bir telgraf şirketinin müdürüydü. Bu sayede işe girdi ve 5 yıl boyunca telgraf operatörlüğü yaptı.

1868 yılında bir atölye kurdu ve elektrikli bir oy kayıt makinesi geliştirdi.  Elektrikli kayıt aletini kimseye satamadı. Araştırmalarına sesli telgraf üzerinde sürdürmeye devam etti. Karbondan iletici eklemesi ile birlikte telefonun temelini atmış oldu.

İlk ses kaydı
1877 yılında ilk ses kaydını gerçekleştirdi bu, gramofona giden ilk adımdı. Thomas Edison’un bu buluşu çok ses getirdi.

Altın borsasında kullanılan telgraf bozulunca çareyi Edison’dan yardım istemekte buldular. Edison’un cihazı çok iyi şekilde onarması üzerine Western Union Telegraph Company firması Thomas Edison’a bir öneride bulundu. Geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerine çalışmalar yapacaktı.

Edison bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte şirket kurdu ve patentlerini satmaya başladı. Bu işten çok iyi para kazanan Thomas Edison bu parayla New Jersey’ de telgraf ve telex makinesi üretimine başladı. Bir süre sonra buradaki iş yerini kapatarak New Jersey’ de bulunan Melon Park’ ta bir araştırma laboratuvarını kurdu. Yeni buluşlar yapmak için çalışmalarına yoğunlaştı.

1878 yılında, William Wallace’ in yaptığı 500 ampul gücündeki ark lambasına göre maliyeti daha düşük ve daha güvenli bir yöntemle çalışan bir elektrik lambasını geliştirme işine girdi. Bunun içi kampanya başlattı ve gerekli parasal desteği sağladıktan sonra Edison Electric Company adında bir şirket kurdu.

Havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı planlıyordu. 13 ay boyunca ampülü bulmak için uğraştı, arkadaşlarının sakallarını bile deneyen Edison, düğmesinin ipliğiyle elektrik iletmeyi başardı.

1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kâğıt flamanda karar kıldı.

1880 yılında evde güven içinde kullanılacak bir ampul icat etti.

“Hiç başarısız olmadım, sadece işe yaramayan 10000 yol buldum.”

Thomas Edison




1882 yılında New York sokakları ilk defa bu lambalarla aydınlığa kavuştu.

1883’te hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayılmasını buldu. Bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı. Bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

Edison’un en önemli keşfini ise Menlo Park New Jersey’de yer alan ilk endüstriyel araştırma laboratuvarın da gerçekleştirmiştir. Bu yer günümüz modern Araştırma geliştirme faaliyetlerinin yürütüldüğü ilk örnektir.

Edison 18 Ekim 1931 tarihinde New Jersey’de öldü. Ölümünün ardından tüm Amerika da elektrikler bir dakikalığına söndürülmüştür. General Electric, 1876 yılında Thomas Edison tarafından kurulan, bir dönem Amerika’nın elektrik dağıtımını tekelinde tutan dünyanın en büyük 4. şirketidir.

Unutmayalım ki başarısızlık yeniden deneyebilme fırsatları verir.
Continue Reading

SADELİK AKIMINDAN NELERİ HAYATIMIZA KATMALIYIZ?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım aradı ve bir kitap tavsiye etti. “Bu kitabı okumalısın, inanılmaz rahatladım ben” dedi. Ne olduğunu sorduğumda ise, sade yaşam felsefesini anlatan Fransız Blogger Francine Jay’ın  Azla Mutlu Olmak – Sade Yaşam Rehberi isimli kitap olduğunu söyledi. 

Bu kitabı henüz okumasam da arkadaşım uzun uzun överek kitaptan söz edince, bende sade yaşam felsefesi ile ilgili biraz araştırma yaptım. Gördüklerim, kısaca alışveriş kolik olup, mutluluğu eşyalarda aramak yerine kendi içimizde bulmaya dayandığını anladım. 

Sade bir hayat, az eşya, minimum alışveriş, huzurlu bir ortam ve dengeli bir ruh halinden söz ediyor. Hayatım boyunca kredi kartı kullanmaktan kaçmış, kullanmayacağım kıyafetleri almamış, alışveriş yapmayı sevmeyen tabii kitap sayılmaz biri olduğum için sade yaşam bana çok farklı gelmedi. Hatta son aylarda eşyalarımın hepsini düzenleyip daha efektif kullanırım diye odamı ve eşyalarımı düzenlemiştim. Yani anlayacağınız, bilmeden sade yaşıyormuşum. 

Konuya çok fazla enerji gönderip almalara bağlamadan benim de bazı önerim olacak. 

Kadın Olmak Güzeldir
Kadın olmak çok güzel bir duygu, mesela şıkır şıkır, ışıl ışıl giyinmeyi seviyorsanız, kendinizi şımartıp makyajı bazen abartabiliyorsanız, omuzlarınıza ağır gelen yük olduğunda ben taşıyamıyorum diyebiliyorsanız kadın olmanın güzelliklerini yaşıyorsunuz demektir. 

Neler çılgınlık olmamalı?
Alışverişte çılgınlıklar yapmadan kabul kitap olayını abartıyorum. Kitap konusu bence istisna olmalı, özellikle okumak yaşam tarzımızsa. Birde e-book olayına alışmış biri değilim, kağıdı koklamalıyım, çizmeli, notlar almalıyım. Yazıyı yazarken bile etrafımda 6 kitap var ki, masadaki kitap sayısını söylemeyeyim. Yatağımın başında da minimum 8 kitap olur. Bu nedenle artık beğendiğim kitapları da paylaşıyorum. İnsanlar kaliteli kitaplar okusun, kıymetli zamanımızı değecek işlere ayıralım. 

Medya bizim sade yaşamamızı ister mi?
Tüketim çılgınlığının çok arttığı günümüzde ihtiyacımız olmasa da alalım fikri beyinlerimize yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna karşın artık alışverişten sıkılan insanlar sadelik akımı başlatarak “hayatı kazanmak değil yaşamak istediklerini” dile getiriyorlar. “Şimdi alma seneye ödeme diyen” ilanlar görmek güzel .

Sosyal medyadan artık yediğini, içtiğini ve aldığını paylaşmak sonradan görmelik olarak yorumlanıyor. Çünkü tüketerek değil üreterek mutlu olabilir. Ürettikçe çoğalırız ve etrafımızı da buna teşvik ederiz. Bırakın o kare sanal dünyada yer almasın, sadece tadını çıkartın. 

Aileler Sade Yaşarken Nelere Dikkat Etmeli?
Sade yaşayanlar mahremiyet duygusunu da vurguluyor. Özel olanlar özel kalmalıdır. Her yerde herkese açık olduğunda değeri kalır mı? 

Mutluluğu yaşamıyoruz, mutlu görünmek için uğraşıyoruz. Sadelik akımında da mutlu hissetmek için kendimizi ve hayatımızı sakinleştirmemiz gerektiği söyleniyor. O nedenle hayatı seyretmek yerine yaşamaya başlamaya ne dersiniz? Bırakın sanal like’ları, gerçek sevgi koklamak, dokunmak ve görmek ister. Gerçek like’larla dolu günlerimiz olsun… 
Continue Reading

ÇOCUĞUNUZ KÜÇÜK ALBERT GİBİ OLMASIN!

Sosyal medyayı mantıklı şekilde kullanmak gerekiyor. Aklımıza gelen her şeyi paylaşmamalıyız. Özellikle de annelerin bebeklerinin her halini paylaşmaları ne kadar doğru hiç düşündünüz mü? Çocuğunuzun özel hayatına müdahale ettiğinizin farkında mısınız?

Paylaştığınız fotoğrafların çalınabileceğini ya da istemediğiniz yerlerde kullanılabileceği aklınıza geldi mi? Çocuğunuzu sevmek, öpmek yerine doğar doğmaz dijital kimliğini oluşturuyorsunuz. En kötüsü de gelecekte neler olacağını bilemezsiniz. 

Paylaşımcı Ebeveynler
“Sharenting” kelimesi share ve parenting kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Anlamı ise, sosyal medya ebeveynliği olarak tanımlanıyor. Çocuk, ebeveynlerinin yüzünü değil de ekrandan kalan kısımlarını görüyor. 

Michigan Üniversitesi tarafından yapılan “Sosyal medyada Ebeveynler: Sharenting beğeniler ve beğenilmeyenler (Parents on social media: Likes and dislikes of sharenting)” isimli bir araştırmanın sonucuna göre;
Annelerin yarısı ve babaların üçte birinden fazlası sosyal medyada ebeveynliği tartışıyor.
Ebeveynler için sosyal medyanın, en yararlı kullanımı kendilerini yalnız hissetmiyorlar.  (% 72) 

Çocuğunuz denek mi?
Bilimsel bir araştırma yapılsa, çocuğunuzun denek olarak araştırmada yer almasını ister misiniz? Emin olun herkes tepkili şekilde “hayır” der! Peki siz farkında olmadan denek olarak kullanıyorsanız?

Size John B. Watson,  isimli psikologdan söz edeceğim. Davranışçılığın kurucusu olarak tanınan Watson’ın,  “Davranışçı Görüşe Göre Psikoloji” başlıklı çalışması büyük ses getirdi. Bu araştırması sayesinde Watson Davranışçı Yaklaşım’ın ilkelerini ortaya koydu.

Küçük Emrah gibi Boynu Bükük Kalmasın!
Küçük Emrah ismi geçtiğinde hepinizin zihninde, yüzünde buruk bir ifade olan boynu bükük hüzünlü bir erkek çocuğu fotoğrafı canlanır. Bunun farklı versiyonunu Watson,  davranışçılığı savunurken farklı bir deneyde yapar. Watson, Küçük Albert Deneyi diye bilinen koşullanma sayesinde korku tepkisinin öğretilebileceğini göstermek ister.  Yaklaşık 9 aylık olan Albert ismiyle bilinen erkek bir çocuk, deney sürecinden önce beyaz fare, tavşan, maymun, maske ve yanan gazete gördüğünde hiçbir korkma tepkisi vermez. 

Sonrasında ise beyaz bir fare gösterilir ve bu gösterilme aşamasında bir yandan da demir parmaklara vurularak ses çıkartılır. Albert fareyi gördüğü an çıkarılan bu şiddetli ses nedeniyle, korku tepkisi oluşturur. Albert, bu aşamadan itibaren beyaz farelerden korkmaya başlar. 

Watson’ın deneyinde, koşullu tepki bir insanda oluşuyordu ve sadece fizyolojik değil, duygusal bir tepkiydi. Sonrasında  Albert sadece beyaz farelerden değil, beyaz tüm uyarıcılara karşı da korku tepkisini genelleştirdi. 

Çocuğunuz Küçük Albert gibi Olmasın!
Bu deney ile Küçük Albert’te bir korku tepkisi oluşturuldu, yani ona beyaz şeylerden korkması öğretildi. 

Küçük Albert’in başına ne geldiği bilinmiyor. Zaten bu deney bilim insanları tarafından etik olmaması konusunda çok tartışıldı. 

Peki siz sosyal medyada çocuğunuzun suratına sürekli telefon tutup, her anını video ya da fotoğraflarla çektikten sonra paylaştığınızda ona ne yaptığınızın farkında mısınız? Tüm hayatını saniye saniye kimlerin izlediğini bilmeden sosyal ortamda paylaşmak doğru mu? 
Sosyal medya kullanılmalı ancak dikkat edilmesi gereken sağlığınızı bozmadan ve kaliteli bir şekilde yaşamınızı sürdürmeniz önemli. Çocuğunuzun her anını diğer insanların görmesi yerine birlikte yaşamaya ne dersiniz? 
Continue Reading

İDEALLERİNE TUTKUYLA BAĞLI ÇOCUKLARIN YOLLARINDAN ÇEKİLİN!

Bir çocuk yaşadıklarını anlatıyordu. Kendi ağzından kendi hayat hikayesiydi. Daha minicik parmakları, düşünceli bakışları arasında hesaplarla ve bilime olan tutkusunu dile getiriyordu. Kahraman Çocuk (The Young and Prodigious T.S. Spivet) ismiyle  yayınlanan T.S. Spivet filminde kahramanımızın yaşadıklarını izliyoruz. 

Filmi özellikle farklı bir gözle seyretmenizi isteyeceğim. Neden mi?

Biyolog bir anne ile kovboy bir babanın, üçüncü ve en küçük çocuğu olan 12 yaşındaki T.S. Montana’daki bir çiftlikte yaşamaktadır. Manken olmak isteyen bir ablası ile filmin ilerleyen dakikalarında bir kaza sonucu kaybettiği diğer kardeşi kendisini anlamaz. 

Annesi zooloji ve botanik alanında yeni türler keşfetmeye çalışırken, babası doldurulmuş hayvanlardan oluşan bir odayı müze olarak kurgular. Bu süreçte küçük Spivet, bir bilimsel toplantıya katılır. Orada yapılan konuşmaya coşkuyla eşlik eder. Kendisini keşif yapmak için adayacağının sözünü verir. Gün geçtikte de harita yapımı ve keşifler konusunda daha da yetenekli hale gelir.
Ancak, Spivet’in yaptığı çalışmaları anlayacak kapasiteye sahip olmayan öğretmeni tarafından kendisiyle alay edilir. Hatta çalışmalarına kusurlar bulan öğretmenine, yazısının ünlü bir dergide yayınlandığını gösterince sınıfta küçük düşürücü cümlelere maruz kalır. Öğretmeni, bilimsel yeteneği olmadığını resmen baskı yaparak dile getirir. İşte burada dayanamayıp içimden şunları geçirdim: Böyle kişiler dünyanın neresinde olursa olsun öğretmenlik yapmamalı. Kendi küçük beyinleri içinde sıkışıp kalırken, çocuklara zarar vermemeli. Yeniliklere açık, üreten, düşünen ve en önemlisi öğrencilerini değer vererek dinleyen öğretmenler olmalı. 

Bir gün Smithsonian müzesinden beklenmedik bir telefon gelir. Son yaptığı keşif prestijli Bair Ödülü’ne layık görüldüğü söylenir. Spivet ödül törenine gitmesi ve bir konuşma yapması için davet edilir. Hiç kimseye haber vermeden valizini hazırlar, yanına annesinin günlüğünü de alır.  Washington’a giden bir trene binmek için büyük tehlikeler atlatır. Küçükcük bedeniyle oradan oraya kocaman valizini taşır. Sonunda trendeki bir karavana yerleşir, aç ve susuz bir yolculuk sürer. Yalnızdır, kendisini kimsesiz hisseder. 

Washington’a gittiğinde de bir polis ile karşılaşır. Çocuğa hesap soran bir yaklaşımla resmen egosunu tatmin etmek için yaklaşır. Spivet’in kaçmasıyla da kovalamaca başlar.  Kaçmayı başarırken ancak, polis yaralanmasına ve kaburgalarının kırılmasına neden olana kadar kovalar. Filmin bu sahnesinde polislere karşı da bir kızgınlık oluşuyor. “İnsanlara yardım etmek için yaklaşmak yerine, neden ego tatmini yapar gibi davranırlar?” sorusu akıllara takılıyor.

Yolun devamını gitmek için otostop yapan Spivet, kamyon şoförünün dostane yaklaşımı ile hedefine ulaşır. Ödülünü almak için çabaları, davet edenlerin onu bir yem gibi görüşü ve sonunda ailesinin sahip çıkması ile biten filmden alınacak çok ders var. 

İlgisiz anne ve babaların, kendi dünyalarında yaşamadan önce çocuklarına zaman ayırmaları gerektiği vurgusu yapılıyor. Ne kadar kendi hayatını yaşasa da herkes, çocuklara zaman ayırmak gerekiyor. Onları dinlemek, sorunlarına çözüm bulmak ve yollarındaki engelleri kaldırmalarına yardım etmek çok önem taşıyor. 

Çocuklarınızın okulda yaşadığı zorluklar olduğunda mutlaka kulak verin. Öğretmeninden memnun değilse, değiştirin. Hedefleriyle sakın dalga geçmeyin ve sizin için değerli olduğunu hatırlayın. İdeallerine tutkuyla bağlı çocuğunuza yapacağınız en büyük iyilik, yanında olup destek vermektir. Gerisini o başarır zaten… 
Continue Reading

ÇOCUKLAR BİLİM İNSANI GİBİ DÜŞÜNÜRSE NELER OLUR ?

Çocukken, bilim insanı olmak amacıyla biyoloji okumaya karar verdim. Laboratuvarda gece gündüz demeden araştırma yapıp, yeni keşiflere imza atacaktım. Aynı Marie Curie gibi! İnsanlık tarihini değiştirecek çalışmaların peşindeydim.

Nobel ödülünü iki kez alan ve büyük keşiflere imza atarken çocuklarını da özveriyle yetiştiren örnek bir bilim kadını! Hayat hikayesini öğrendiğim gün bilim alanında kadınların da neler yapabileceğini anladım.

Bilimin pırıltısının yayıldığı, mütevazi ve ilmek ilmek dokunan o harika çalışmaları ve bu büyük başarıların arkasında nasıl bir hayat hikayesi olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Eğitim hayatında yaşadığı zorluklarla mücadelesi sadece örnek alınabilir. Çünkü üniversite eğitimini alabilmek için eğitim hayatına ara verir. Önce ablasının masraflarını karşılayabilmek için çalışır  ve ablası mezun olduktan sonra matematik ve fizik eğitimine başlar.

Üniversiteye gittiğinde de yine zorluklarla karşılaşır. Hem okur hem de masraflarını karşılayabilmek için çalışır. Sonrada bilim kadını olmaz diye bir düşüncenin olduğu dönemlerde Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanı olan Pierre Curie ile tanışarak azimle çalışmalarını ispat eder. Sonrasında da çalışmalarına eşlik eden Pierre Curie ile evlenir. Birlikte radyoaktivite üzerine çalışarak Uranyum ve Toryum’u keşfettiklerini ilan ederler. İsmini Marie’nin vatanı olan Polonya’dan esinlenerek koyarlar.
Böylece 1904 yılında Nobel Fizik ödülünü alarak Nobel ödüllü ilk kadın olur. Ayrıca Marie, doktorasını vererek Fransa’da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadındır!

Nasıl etkileyici bir hayat hikayesi değil mi?

Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldükten sonra iki çocuğu ile kocasının öğretmenlik görevini sürdürerek Sorbonne’daki ilk kadın profesör olur.

Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfeder. Toryumun radyoaktif özelliğini bularak, radyum elementini ayrıştırır.

Böylece 1911 yılında Nobel Kimya ödülü sahibi olur.  Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü’nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk bilim insanıdır.

Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çeken Marie,  I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara X ışını teknolojisini öğretir. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterir. Bu esnada maalesef yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kalır.

Çalışmaya devam eden ve yılmayan Marie’nin hayatında hüzünlü birçok olay olur. 1934 yılında Fransa’nın Savoy kentinde kan kanserinden hayatını kaybeder. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlanır. Bu yüzden ona “bilim için ölen kadın” denilir.

Ölümünden sonra yaşadığı evi müze haline dönüştürürler. (http://en.muzeum-msc.pl/) Curie’nin not defterleri o kadar radyasyona maruz kalır ki, kurşun kaplı bölmelerde tutulup radyoaktif koruma altında incelenebiliyor.

Hayatı ile ilgili o kadar güzel kaynaklar var ki, mesela Kentler ve Gölgeler isimli belgesel izlenmeye değer. (https://www.youtube.com/watch?v=M44FrSVp3oE) Ayrıca hayatını konu alan çizgi filmi çocuğunuzla birlikte izleyebilirsiniz. ( http://www.izlesene.com/video/neler-olmus-baksana-marie-curie/7117445 )

Bilim insanı olmak için nasıl mücadele verdiğini çocuklar da öğrenmeli.  Hayatta çalışarak, emek harcayarak  ve zorluklarla mücadele ederek istenilen hedefe ulaşıldığı öğretilmeli.  Ulaşılmayan her şeye şiddet uygulayarak elde edildiğini konu alan çizgi filmlerin, geleceğimize yönelik zarar verdiği unutulmamalı.

Üreten beyinler geleceğimize ışık tutacaktır. Bilgi pırıltıları ile gerçekleri göreceğiz. Aynı Marie Curie’nin o harika konuşmasında söylediği gibi:  Bilginin meşalesini alın,  geleceğin sarayını inşa edin!
Continue Reading

SOSYAL MEDYADAKİ YANLIŞ BİLGİLERLE ÇOCUĞUNUZA ZARAR VERMEYİN!

Yıllar önce internetin ülkemizde ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde web siteleri çok değerliydi. Herkes site açamazdı, bir sitede köşe yazmak çok zordu. Yazı yazmanız için bazı kriterler aranıyordu. O dönemlerde Biyotürk isimli bir sitede köşe yazmaya başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2002 olmalıydı. İnternette bilgi aramak için çok az kaynak vardı. 

Sonraki yıllarda blog diye bir açılım oldu. Ben de böylelikle Türkiye’deki ilk bloggerlardan biri oldum. Yazanların çoğunluğu yurt dışındandı. O dönemki bloğum durmuş olsaydı çok farklı içeriklerle paylaşımlarıma devam ediyor olacaktım. Günlük şeklindeki bloglar ilgi çekiyordu.

Zamanla günlük yazmanın ötesinde bloglar içeriklerine göre ayrıldılar. O süreçte de gazeteciliğe adım atmakla birlikte yaptığım haberlerimi bloğuma eklemeye başladım. Böylece Türkiye’deki ilk sağlık blog yazarı oldum. Moda ve yemek blogları çok ilgi çektiği için sağlıkla ilgili özel olarak yazan bloglara rastlamak zordu. Sonra zamanlarda ise anne bloggerların yazıları dikkatimi çekti. Anneliğin hikayesini yazmaları doğalken, sağlıkla ilgili öğüt verdiklerini fark edince çok şaşırdım. 

Blog yazmak gerçekten önemlidir. Sorumluluk bilinci olmalıdır, kalemin gücünü görsellikle artırırsınız. Sizi siz olduğunuz için okurlar. Sağlık hakkındaki yazılar,  blogger’ın vicdanına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu nedenle blogger kelimesi daha yeni yeni benimsenirken, anne bloggerların sağlıkla ilgili neler yaptığını bilimsel bir çalışma ile Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Eda Turancı ile birlikte objektif şekilde mercek altına aldık. 

Sevgili Eda ile bildiri için yapılması gereken aşamalarda çok dikkatli ve akademik sürecin gerektirdiği kurallara uygun şekilde çalıştık. Sonucu objektif olarak, verilere göre analiz ettik.  

İşte sonuç bölümünde yer alan bazı maddeler:
Analiz edilen blogların 2 tanesinde okuyucuya yönelik uyarı metinlerinin bulunması, blogların okuyucular üzerindeki potansiyel etkileri açısından dikkat çekicidir. 
Bloglarda genel olarak içeriklerin, blog yazarı tarafından oluşturulduğu, ancak bazı durumlarda ya da özellikle sağlık ile ilgili içeriklerde uzman görüşlerine de yer verildiği görülmektedir.
Bloglarda sıklıkla ürün/marka isimlerine yer verildiği bu durumun da, dolaylı olarak reklam kapsamına girdiği söylenebilmektedir.
Blogların biri hariç hepsinde, okuyucu yorumları dikkati çekerken, genel olarak okuyucu yorumlarının sağlık içeriklerinde sayıca fazla olduğu görülmektedir.
Son olarak ise, bloglarda sıklıkla yönlendirici linklerin kullanıldığı ve kullanılan linklerin hem kendi bloğuna hem de ürünlere ilişkin linklere erişim sağladığı görülmektedir. 

Peki, çocuğunuzun sağlığını tek vasfı annelik olan ve interneti iyi kullanan kişilere güvenerek onlara emanet etmek ne  kadar doğru? Uzmanları bile sorgularken, uzman olmayan birini dinlemek ne kadar akıllıca? Sağlığımız hayatımızdaki en değerli varlığımızken, onu korumak ve sağlıklı yaşamak için uzmanlara kulak vermeye ne dersiniz? 
Sağlıkla ve sevdiklerinizle kalın… 
Continue Reading

ÖRNEK OLMAK GEREKİR ÖRDEK DEĞİL!

Çocukken, çok çalışan bir öğrenci değildim. Hatta çalışmak yerine, çantayı fırlatıp, üstümü değiştirip yemeği aceleyle yedikten sonra oyun kaçmasın diye soluğu sokakta alırdım. Parkımız vardı, iki salıncaklı bir parktı. Arkadaşlarımla orada soluğu almakla kalmaz, tüm sokakları dolaşırdık. Hatta zillere basıp kaçan çocuklardandım ben. Yaramazlıklarımızın arasında, telefonla arayıp ki o zamanlar daha yeni yeni evlerde telefonlar yer alıyordu. Arayıp, teyzeeee diye abuk sabuk konuşur sonrada dakikalarca gülerdik. Evet biraz yaramazlık yapmışlığım vardır. 

Bisikletimle sokak sokak gezerdim. Hatta annemlerle bir yere giderken, şurada şu var diye ben söylerdim. Annem tek kaşı kalkmış şekilde, “sen nereden biliyorsun” diye sorardı. Ne bilsin, ağaçlara tırmanıp, sokak sokak dolaşıp etrafı keşfetme merakımı. Çocukluk anılarım çok maceralıdır benim. Farklı yazılarda anlatırım. Dergi, televizyon ve gazete kurmuşluğumuz var. O zamanlardan geliyor bu medya meraklarım… 

Çocukluk dönemimde sevmediğim yer okuldu. Hele öğretmenlerimi pek sevmezdim. İlkokulda zorlu bir süreç yaşayınca da sonraki öğretmenleri de sevmiyor insan. Hal böyle olunca, bir öğretmene kızıp bir sene dersime geldiği halde konuşmamışlığım vardır. Dersi nasıl anladım derseniz, aynı branştan başka bir hocaya sorardım anlamadıklarımı. Öğretmen önce öğretmen gibi davranmalı. 

Öğretmen örnek insan olmalı. Öğrenciye nasıl yaklaşacağını bilmeli. Biri yanlış davrandığında da tüm öğretmenlerden acısını çıkartıyor insan. Tabii tüm eğitim sürecim böyle geçmedi, çok sevdiğim değer verdiğim öğretmenlerim oldu ki, bir Türkçe öğretmenim benim hayatımda kırılma noktası oldu. Kendisi öğretmenliğin yanında hukuk okuyordu. Herkese aynı şekilde yaklaşırdı, ancak benim tedirgin olduğum yönlerimin üzerinde dururdu. Ben panikledikçe daha da çok uğraştı benimle, hatta topluluk  karşısında konuşmaktan çekindikçe daha çok konuştururdu. Başta “bu nedir, neden benimle uğraşıyor” derken zamanla bana yaptığı iyiliği anladım. Hatta sınavlarda notum istediğim gibi olmayınca, beni çağırıp kağıdımı inceleyip hatalarımı göstermiştir. O hocam benim için çok çok özeldir. Her daim de öyle kalacaktır. 

Birde İngilizce öğretmenim vardı, “sen hayalimdeki öğrencimsin” derdi. Dil öğrenmeye meraklı olup, sınavlarından hep en yüksek notları alıp, çatır çatır İngilizce konuşuyordum. “Dil alanında eğitim almalısın” diyordu, ben sayısalca oldum. 

Öğretmenlerimle güzel diyaloglarım olmuştur, fizik dersinde uzay, evren, kara delik konusunda saatlerce tartışmışlığım olurdu. Tabii fizik öğretmeni değişince de baktım bilmiyor konuları. En iyi bildiğim ve benim için basit olan fizik sorularını hocaya sorar dersi kaynatırdım, hoca ders boyunca soruyu çözmeye çalışırdı. Öyle de kötü huylarım vardı. 
Üniversite yıllarımda öğretmenlik alanında okuyanları gördüğümde “Bunlar mı öğretmen olacak?” derdim. Yaptıkları bazı davranışları görünce, “Bunlar mı yetiştirecek bizim gelecek nesillerimizi?” diye üzülürdüm. 

Zaman ilerledi, şimdi internette öğretmenlerin paylaşımlarını görünce ne derece şaşırdığımı tarif edemem. Öğretmen demek için bin şahit gerek diyeceğim bir tavır sergileniyor. Öğretmenlik garanti meslek, tatilleri de var algısında rehavetle, ders anlattım bitse de gitsek modunda bir kesim var. Öğretmenlik öğretirken öğrenmek, kendini geliştirmek ve öğrencilerine örnek olmayı gerektirir. Sürekli selfie çekip, sevgililerine gönderme yapmak ya da sorumsuzca davranmak değildir. Öğretmen değil, konuşmaya tenezzül etmeyeceğim kişilere mi çocuklar emanet ediliyor. 

Milli Eğitim Bakanlığı, buna ne zaman müdahale edecek. Yıllardır sağlık camiasının içerisindeyim, sağlık çalışanlarına getirilen şartlar neden öğretmenlere getirilmiyor?
En basit tavsiyelerim:
Dersi veririm biter düşüncesi yerine performans sistemi gelmeli
Tatil günlerini hesaplamak yerine üretmeleri gerekmeli
Kafalarda garanti meslek algısı yerine, gelişen meslek olmalı
Sosyal medyada hal ve hareketlerine dikkat etmeliler. 
Meslekten men gelmeli. 

Sağlık camiası daha çok üretelim diye hayıflanırken, tatil günleri diye halay çeken öğretmenleri görmek çok vahim! 

Sosyal medya ilerleyen dönemlerde insanların karakterlerini daha da ortaya koyacak. Takip ettiğiniz kişiler sizin bilinç altınızı ortaya kokuyor, yazdıklarınız ve paylaştıklarınızla nasıl bir insan olduğunuzu farkında olmadan gösteriyorsunuz. 

İş hayatında ve işe alımlarda sosyal medyalarınız detaylı şekilde inceleniyor. Bir zahmet okullar da öğretmenlerini incelesin. Özel ve devlet okulları tamamı bu kapsamda daha profesyonelce hareket etmeli. Örnek olacak bir mesleğin mensuplarının havuzlarda oyuncak niyetine kullandıkları sarı ördek durumuna düşmemeleri için yapılmalı. 

Her mesleğin mensuplarının farklı sorumluluğu vardır. Bu meslek mensupları da gereğini yerine getirmek zorundadır. Gelecek nesillerimizin sağlıklı, üreten ve sorgulayan şekilde düşünmesi için bir gazetecinin gözlemlerini yazması gerektiğini hissettim. 

Dilerim bilinçli, kaliteli ve üreten gerçek öğretmenler bu sorumluluklarını yerine getirmelerinin yanında, sözde öğretmenlerden kurtulmak için adım atarlar… 
Continue Reading

ÇOCUKLARINIZA İNANDIĞINIZDA, NELER BAŞARIRLAR?

Yıllar önce Harry Potter adında bir roman çıktı. Herkes hevesle okuyordu, merak edip aldım ve okurken hayal gücüne hayret ettim. Bir insan nasıl bu kadar güçlü bir hayal gücüne sahip olabilirdi? İnternet bugünkü kadar yaygın olmadığı içinde, açıkçası merakımı gideremedim. Bir süre geçince de bu kez, Harry Potter sinemalarda boy göstermeye başladı. Sinemada soluksuz izlerken yine aynı sorular aklımda dönüyordu. Muhteşem bir hayal gücüne sahip bu yazar nasıl biri? 


Yıllar geçti, yazar hakkında zaman zaman yazılar okusam da insan beğendiği çalışmaların sahiplerini daha yakından tanımak istiyor. Çalışma prensiplerinin neler olduğu, nasıl ilerlediğini kısaca örnek alınacak azimli yaşam hikayelerini öğrenerek hayatında yeni pencereler açabiliyor. Geçtiğimiz günlerde  “Magic Beyond Words: La historia de J.K. Rowling”  isimli filme rastladım. Hemen izledim,  çünkü dünyanın en ünlü kitaplarından birinin yazarının hayatını konu alıyordu! 

Filmde çocuğunun isteğine saygı duyan bir aile ile karşılaşıyoruz. Çocuğuna “inandığın yolda git, sevdiğin işi yap” diyen ebeveynleri sayesinde J.K. Rowling’in hayatında yaşadığı bütün zorluklara dayanmasına, tüm çabalarının, sabrının ve umutlarının kırılma noktasına kadar sürdüğünü izliyoruz. Hatta o kadar emek harcamasına rağmen, özel hayatında ve işindeki inişlerin üst üste gelip dibe vurduğunu hissettiği anda dipten çıkmak için daha çok çalışıyor. Bu süreç hiç de düşünüldüğü gibi kolay olmuyor. Kitabını yayınevlerine kabul ettirebilmek için durmadan uğraşıyor ve üst üste red cevaplarını işitiyor. Çalışmasına inandığı içinde yılmıyor ve çalışma sonunda bir yayınevi tarafından kabul ediliyor! İşte o günden sonra hayatında inanılmaz değişimler oluyor.  

Yaptığı işe inanıyor ve “bu çalışma beğenilmez” diyenlere kulaklarını tıkayıp bildiği yolda ilerliyor. İnandığı yolda ilerlerken yaşadığı zorluklar belki de hayal gücünü daha da güçlendiriyor. Sabredip çalışıp, doğru bildiği yoldan devam etmesi gerçekten dünyanın kapılarını açıyor. 

Bir Çizgi Filmden Yola Çıkalım
Başka bir örnek de yine çocukken hatta hala izlediğimiz Disney çizgi filmlerinin kahramanı Walt Disney. “As Dreamers Do” isimli Walt Disney’in hayatını konu alan filmde de benzer bir durum var. Çocukluğundan itibaren çizim yeteneğine ve isteklerine ailesinin güvenip destek vermesinin hikayesini izliyoruz. 

Yaptığı işe kendisi ve yakınlarının inanmasının devamında kendi inandığı yolda ilerlemek için azimle çalışan bir genç. Çok büyük zorluklar yaşayıp sonunda hayatındaki kırılma noktasına geldiğinde,  inandığı işi yapmanın ödülünü alıyor. Filmi izlediğimizde başarının tesadüf olmadığını anlıyoruz. 

İki örnek de dünya çapında büyük işlere imza atan, ailelerinin onlara inanması ile bağlantılı olarak medyada güzel işleri başarmış isimler. Film seçerken de çocuklara bu tür filmler izletilirse, başarılı olmuş ve bu süreçte kalıcı başarı istiyorlarsa inandıkları işlere uzun ve zorlu çalışma sürecini göze almaları gerektiği anlatılmalı. Çocuklara anlatmak içinde  yaptığını anlayıp, değer vererek inandığımızı ve yanlarında olduğumuzu göstermek gerekiyor. O zaman zorluklar önemsiz hale geliyor.  

Harry Potter ve Disneyland ile ilgili konu geçtiğinde inanması güç bu başarıların ve hayal ürünü kahramanların nasıl oluşturulduğu akla gelecektir. Hatta motivasyon kaynağı bile olacaklar.  Özellikle başarının neden olması gerektiği, kendin olup inandığın işi yaparak hayalleri gerçek olmuş örnekler daima imkansızın düşmanıdır. 

Hayaller gerçek olur, ancak ona giden yol taşlarla ve çukurlarla doludur. Başarının sırrı; azim, sabır ve kendine inanmakta saklı öyle değil mi? Siz ne dersiniz?
Continue Reading

KEŞFETMEK İÇİN BAKAN ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK İSTER MİSİNİZ?

Doğa ile baş başa olduğumuzda farklı bir ruh haline gireriz. Huzurlu, sakin ve dingin bir psikolojiye bürünürüz. Bu süreçte de etrafımızı inceleriz. Hayatımıza giren birçok yenilik doğadaki canlıları taklit edilmesiyle kazanılır. Size bununla ilgili çok ilginç bir hikaye anlatacağım. 

George De Mestral ismini daha önce hiç duydunuz mu? Kendisi 1948 yılında İsviçre’de yaşamış bir elektrik mühendisi. Bir gün köpeğiyle birlikte ormanda yürüyüşe çıkar. Eve döndüğünde kıyafetlerinin ve köpeğinin tüylerinin Arctium lappa (pıtrak) ile kaplı olduğunu fark eder. Bitkilerin kıyafetine nasıl yapıştığı üzerine incelemelerde bulunur. Bu otun ufak kancalarla kaplı olduğunu ve bunlar sayesinde kumaşa tutunduğunu görür.  Bu fikre o kadar inanır ki, Velcro (cırt cırt bant) icat eder.  Fransızca bir kelime olan Velcro,  velours (kadife) ve Crochet (kanca) birleşimi ile oluşturulur. 

Peki, cırt cırtı icat ettikten sonra hayatında neler olur? 
İcat etmesi ve bunu sektöre kabul ettirmesi yaklaşık 10 yılını alır. Bu süreçte de birçok firma sahibi ile görüşür ve hepsinden ret cevabını alır. Uzun yıllar uğraşmasının sonunda Japon bir firma teklifte bulunur. Cırt cırt böylece hayatımıza girer. 
Devamında George De Mestral ile yapılan bir röportaj sayesinde NASA yetkilileri bu icadı öğrenirler ve  çok beğenirler. Böylece NASA’da dahil olmak üzere cırt cırtlar birçok alanda kullanılmak için kendisiyle görüşülür.
Daha öncesinde iplerle bağlanan ayakkabılar ve fermuarların yerini cırt cırtlar alır. 

Bu hikayenin belki de bir önemi yok gibi görünse de bu olayı anlatan bir çizgi filmi izlemenizi öneriyorum. “Cırt cırt çizgi film” diye internette arattığınızda bu video çıkacaktır. Videoyu izlediğinizde inanın bakış açınız değişecek. Bu çizgi film ile olayın içine girerek yaşayacaksınız. 

Hatta bir şey keşfetmenin yetmediğini, azimle, sabırla ve kendine inanarak icadı insanlara kabul ettirmenin de üstesinden gelmek gerektiğini anlayacaksınız. 

Belki bu mucidin adını daha önce hiç duymadınız, belki cırt cırtı hayatınızda kullanıp nasıl icat edildiğini hiç düşünmediniz. Ancak her icadın bir hikayesi var. 

Peki, bu hikayelerin anlatıldığı çizgi filmleri izleyen çocukların bakış açıları sizce nasıl olur? 
Siz daha önce bu çizgi filmi izlemiş olsaydınız, cırt cırta bakışınız nasıl olurdu? 
Sürekli şiddet içeren çocuk programları, çizgi filmler ve oyunlarla yetişen bir nesil sizce keşfetmek için mi bakar, yoksa gelecekten umutsuz, depresif ve şiddette meyilli mi olur?
Bu aşamadan sonra ebeveynlere çok iş düşüyor. Medyada yer alan birçok konuyu bundan sonra ele alarak, neler yapılması gerektiği üzerine yazılarımla sizlerle olacağım. 

İlk olarak çocuklarınıza izlettiğiniz çizgi filmleri, önce mutlaka siz izleyin ve bu filmlerin nasıl bir mesaj verdiğine karar verdikten sonra, izlemelerine izin verin ya da vermeyin. 

Gelecek nesillerin, keşfeden, üreten ve mutlu olması aslında sizlerin ellerinde… Hadi keşfeden çocuklar yetiştirmek için kollarınızı sıvayın! 
Continue Reading