TÜRKİYE’DE ÜRETİLECEK ÜRÜN SAYISINDA ÖNEMLİ ARTIŞ OLACAK

Sabır ve güvene dayanan Japon felsefesi ile çalıştıklarını kaydeden  Takeda Türkiye Genel Müdürü Gamze Yüceland, yakın gelecekte ruhsat işlemleri tamamlanacak ürünleri ile Türk ilaç sektördeki etki alanlarının da artacağını belirtti.


Nisan 2015 tarihinde bu yana Takeda Türkiye Genel Müdürü olarak görev yapmakta olan Gamze Yüceland, bu görevinden önce ilaç sektöründe her kademede, farklı görev ve ülkelerde uzun yıllar çalışmış deneyimli bir yönetici. Takeda’nın Türkiye’de 6. yılını kutladığını söyleyen Yüceland, bu kısa sürede pek çok yenilik ve başarıya imza attıklarını dile getirdi. Halen ağırlıklı olarak onkoloji ve gastroenteroloji alanlarında 18 ürün ile hizmet sunduklarını belirten Yüceland, yakın gelecekte Türkiye’de üretecekleri ürün sayısında önemli bir artış olacağını söyledi.

Takeda’nın Türkiye’de yeni bir atılım olmasına rağmen dünyanın en köklü firmalarından birisi olduğunu belirten Yüceland, gelecek vizyonları ve hedefleri ile ilgili düzenledikleri ‘Sağlık Basını Bilgilendirme Toplantısı’nda gazetecilerle bir araya geldi. Yüceland, toplantıda şunları söyledi: ‘’Takeda, Takeda-ism adını verdiği değerleriyle, kurulduğu 1781 yılından beri başarıyla yoluna devam ediyor. Takeda Türkiye çalışanları olarak hem kendi sektörümüz içinde hem de küresel iş dünyası içinde ayrıcalıklı konumumuzdan dolayı gururluyuz. 234 yıllık bir ulu çınarın gölgesindeyiz. Takeda 1781 yılında Chobei Takeda tarafından Japonya’da küçük bir ilaç dükkânı olarak kuruldu. Bu tarihi daha iyi anlamak için Dünya tarihinin önemli olaylarına bakalım. 1776’da ABD bağımsızlığını ilan etti. 1789’da Fransız İhtilali gerçekleşti.
Takeda için inovasyon, yeni tedaviler geliştirmek hep bir öncelik olmuştur, ilk AR-GE merkezini 1915 yılında, tam 100 yıl önce, Japonya’da kurmuştur. 1925 yılında AR-GE, üretim ve pazarlamayı tek çatı altında toplayan modern ve kurumsal bir organizasyona dönüştü. 1962 yılında Asya’da, 1978 yılında Avrupa’da 1985 yılında ABD’deki faaliyetlerine başladı. Değerlerini gittiği tüm coğrafyalara taşıyan Takeda, gittiği tüm ülkelerde sağduyulu, yapıcı ve çalışkan doğasıyla kurumlara ilham kaynağı olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Takeda, Japonya’nın en büyük ilaç firmasıdır; 30 binden fazla çalışanı ile 70’den fazla ülkede faaliyet gösteriyor. Kardiyovaskuler, Metabolik, Onkoloji, Merkezi Sinir Sistemi, Solunum-İmmunoloji, Aşı ve Genel İlaç gibi çok geniş bir alanda ürünler geliştirip insanlığın hizmetine sunmaya devam ediyor.

2000 yılından beri küreselleşmesini hızlandırdı ve Avrupa’daki büyümesiyle birlikte Türkiye’ye de yatırım yapmaya karar verdi. 2009 yılında Türkiye’ye gelen Takeda, Türkiye’de hızla büyüdü; 2014’ten 2015’e şirketin hacmi yüzde 150’ye yakın büyüdü. Nycomed’in satın alınması ve yine yerli bir firmadan 13 ürünlük eşdeğer ilaçların Takeda Türkiye portföyünü tamamlayıcı şekilde satın alınmasıyla yolumuza devam ettik. Üretimi ülkemizde yapılan eşdeğer ürünlerle yerli üretim yapan bir şirket kategorisine girdik. Portföyümüzü tamamlayıcı satın almalarla büyümemiz devam edecek. Bu gelişmelerle, sadece bu yıl 190 kişiye iş fırsatı yarattık. Bugün, toplam 290 kişilik bir ekibe sahibiz.
Türkiye’de, gastroenteroloji, solunum, metabolik, enfeksiyon hastalıkları ve kas iskelet sistemi tedavi alanlarında faaliyet göstermekteyiz. Onkoloji alanındaki yeni ürünlerimiz ise gerekli ruhsat, geri ödeme süreçleri tamamlandığında Türkiye’de aktif olarak çalışılmaya başlanacak. Takeda Onkoloji ve Hematoloji alanında yeni ürünleriyle Türkiye’nin iddialı firmalarından biri olacak. Takeda Türkiye, bugün Türkiye’de, 2015 yılı itibariyle, yaklaşık 60 milyon USD satışı ile, faaliyet gösterdiği tedavi alanları dikkate alındığında, İlaç Pazarı IMS sıralamasında, ise 6. sırada yer almaktadır. Takeda büyümeye devam edecek. Her şeyden önemlisi iş dünyasında kazancın önüne koyduğu “hastayı” “güveni” “itibarı” merkezi olan kültürü ile büyüyeceğiz.


Sosyal sorumluluk bizim için çok önemli, içinde bulunduğumuz topluma fayda sağlamanın bir diğer yolu. 2015 yılında ZİÇEV ile farklı projeler yaparak, tüm çalışalarımızın katılımı ile zihinsel engelli çocuklarımıza katkı sağlama imkânı yakaladık. 2015 ve 2016 boyunca ZİÇEV ve Görme Engelllilere yönelik destekleyici kurumsal sorumluluk aktivitelerimiz devam edecektir. Ülkemizde hepimizi ilgilendiren, yaygın olarak yaşanan halk sağlığı sorunu olarak gördüğümüz ve katkı yapabileceğimize inandığımız belli alanlar belirledik. Bu alanlarda hekimlerimiz, hasta örgütlerimiz ve bürokratlarla görüşmelerimiz devam ediyor. Yeni proje konularımızı ülkemizin öncelikli ihtiyaçlarına göre belirleyeceğiz ve yeni projemizi Ocak 2016 gibi sizlerle paylaşacağız.
Hastalarımıza Nasıl Yaklaşıyoruz?
Herşeyin başı sağlık, yani hastalarımızı sağlığına kavuşturmak. Bu nedenle odağımız hastalarımız. Takeda hastayı merkeze alır. Standart tedavi biçimlerini tekrarlayan ürünlerden çok, o tedavi alanında eksikleri gideren ve mevcut tedavilerden yararlanamayan hastalar için farklılık sunan ürünlerle bir alana girer.

Dünya’da bilinen 30 bin hastalık var, bunların 4’te 3’nün tedavisi hala bilinmiyor. Yani gidilecek çok yol var. Takeda çok sayıda yeni ürün için geliştirme çalışması sürdürüyor. Takeda Türkiye olarak bu yeni ürünlerin en hızlı şekilde Türkiye’deki hastalara eriştirilmesi için vargücümüzle çalışacağız. Örneğin onkoloji alanı iddialı olduğumuz ve bu iddayı güçlendireceğimiz bir alan. Onkolojideki misyonumuz, tüm dünyadaki kanser hastalarına, bilimselliğimizden ödün vermeden, çığır açan yenilikçi yaklaşımlarımızla ve hastaların hayat kalitesini yükseltmek için yeni ilaçları ulaştırmada öncülük etmektir.
Kanser tedavisinde öncülük edebilecek ve tedavi protokollerini değiştirebilecek bir ürün portföyü geliştirdik. Lenfoma, osteosarkom, multipl myelom alanlarında, diğer tedavi alternatiflerine göre fark yaratan ürünleri kullanıma sunmanın gururunu taşıyoruz. Kaynağını şirket kültürümüzden alan ve her geçen gün artan tutkumuz ve çevik girişimci ruhumuz bizi kanserle olan savaşta lider konuma taşıyacaktır. Çocukluk çağı kemik kanseri konusunda Türkiye’ye 2016 yılında gelecek bir ürünümüz var ve daha niceleri. Sonuç olarak, ulaşması kolay olmasa da tek bir hedefimiz var: kanseri tedavi etmek.

Hedeflerimiz
Takeda’da hastalarımız ve toplumla güven-itibar ilişkisi inşa etmek her şeyin başında gelir. Kısa ve uzun vadeli hedeflerimiz bu öncelikler ile şekillenecektir. Türkiye’deki hastaların ve sağlık kurumlarının farklı ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilmek için portföyümüzü ve ekibimizi geliştirmeye, global yetkinliklerimizi Türkiye’deki ihtiyaçlar ile buluşturmaya devam edeceğiz. Diğer taraftan, önümüzdeki 5 yıl içerisinde Takeda, Türkiye’de hem temel ilaç alanında hem onkoloji alanında çok güçlü bir oyuncu olmayı hedeflemektedir.”
Continue Reading

İLACI İLAÇ YAPAN DOZUDUR

Son yıllarda artan bitkisel kaynaklı karışımların ne kadar ilgi gördüğünün farkında mısınız? Maalesef bu konu, medyada da çok fazla yer buluyor. Önerilen, karışımlarda miktarın belli olmadığı, denendiğinde ne gibi durumlarla karşılaşılacağı bilinmemesine rağmen kullanılabiliyor. Kişinin herhangi bir hastalığı olup olmadığı, zararı olup olmayacağı düşünülmeden, “Bu karışımı için” şeklinde tavsiyeler veriliyor. Hem de bu karışımlar hastalıklara karşı tedavi gibi lanse ediliyor. Bitkisel karışımları hiç düşünmeden kullananların sonunda çok büyük zarar görerek, soluğu acil servislerde alma durumu da olabiliyor.


Aslında, uzun yıllar yapılan araştırmalarla, belirli aşamalardan geçtikten sonra eczanelerin raflarına sağlığa uygun bir şekilde gelen ilaçlara güvenilmesi gerekiyor. Bu alanda çalışan bilim insanlarına kulak verilmeli. Ayrıca şu nokta çok önemli; Birçok ilacın kaynağı bitkilerdir! İlacı ilaç yapan özelliği etken maddenin bitkideki zararlı maddelerden ayrıştırıldıktan sonraki dozudur.  İlaçlar kullanıldığında ne gibi durumlarla karşılaşılacağı, kimlerin kullanıp kullanmayacağı ve ne zaman içileceği açıkça belirtiliyor. Hatta güvenilir olduğu bu alandaki söz sahibi kurumlar tarafından onaylanıyor. İlaçlar, ülkemizde Türk İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, Amerika’da FDA (Gıda ve İlaç Dairesi) ve Avrupa Birliği’nde EMA (Avrupa İlaç Ajansı) tarafından onaylanır. Yani her aşaması detaylı şekilde incelenen ilaçlar, her ülkede ayrı ayrı tekrar denetimden geçiyor.

Bu kadar titiz davranılırken bile, akılcı ilaç kullanımı net olarak anlaşılamayabiliyor. Komşusunun ya da arkadaşının, “Bu ilaç bana iyi geldi. Sana da iyi gelir, kullansana”  gibi cümleleri duyamaya devam ediyoruz.

Hasta odaklı yaklaşım
Hasta odaklı yaklaşım konusunda geçtiğimiz günlerde TAKEDA Türkiye Genel Müdürü Gamze Yüceland ile sohbet ettik. Yüceland’ın ilaçlarla ilgili söylediği sözlere katılmamak imkansız: “Her şeyin başı sağlık, yani hastalarımızı sağlığına kavuşturmak. Bu nedenle odağımız hastalarımız. Hastayı merkeze alıyoruz. Standart tedavi biçimlerini tekrarlayan ürünlerden çok, o tedavi alanında eksikleri gideren ve mevcut tedavilerden yararlanamayan hastalar için farklılık sunan ürünlerle bir alana giriyoruz. Dünya’da bilinen 30 bin hastalık var, bunların 4’te 3’nün tedavisi hala bilinmiyor. Yani gidilecek çok yol var. Çok sayıda yeni ürün için geliştirme çalışması sürüyor.”

Bilim camiasının insanlık için çalıştığı, hastalıklara karşı hedefe yönelik tedavi ve kişiye özel ilaçlar üzerinde çalışmalarını yakından takip ediyoruz. Bu süreçte de karışımlardan medet ummak yerine bizim için araştıran, hazırlayan ve bizim için çalışan bilim insanlarına kulak vermeye ne dersiniz?

İlaçlar da bitkilerden yapılıyor.  Yan etkileri en azan indirgenerek, sizin ihtiyacınız kadar ve ihtiyacınıza yönelik kadar veriliyor.  Bu bağlamda da gerçek uzmanlardan alınan bilgiler, hayatınızı kolaylaştırıyor. Bir başkasına iyi gelen size iyi gelmeyebilir, hatta zarar görebilirsiniz. Çünkü hepimiz farklıyız. Bu nedenle tıpta,  “Hastalık yoktur hasta vardır” denmiştir.

Başkasına derman olan size dert açabilir. Derdinize dermanı sizin için gece gündüz demeden çalışan bilim insanlarından beklemelisiniz. Sağlıklı günler dilerim
Continue Reading

NE KADAR MUTASYON O KADAR İYİ TEDAVİ!

Science Dergisi’nde yayınlanan çalışmaya göre, Melanoma tedavisinde tümördeki mutasyon sayısı ilaç etkinliğiyle ilişkili bulundu.
 
Kanserle mücadelede radyoterapi ve kemoterapi dışında kişinin kendi bağışıklık sistemi de tedavi amacıyla kullanılmaktadır. Kanserin hem oluşması hem de ilerlemesi kişinin bağışıklık sistemiyle direkt ilişkili olduğundan kanser hücrelerini yok etmeye yönelik immünoterapatik yöntemler gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Günümüzde immünoterapideki gelişmeler sayesinde uzak organ metastazları bulunan ileri aşamadaki kanserlerin tedavisinde de başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır.
 
Bazı hastaların neden bazı ilaçlarla daha iyi tedavi edilebilirken aynı ilaçların neden diğer hastalarda işe yaramadığı sorusu şuan kanser tedavisinin en önemli sorularından olup, tedavide bireysel tedavinin önemini ortaya koymaktadır. Bu konu üzerinde araştırmalarını yürüten Almanya ve Amerika’daki araştırmacılar melanoma tedavisinde kullanılan bir ilacın etkinliğini araştırırken ilginç sonuçlar buldular. Almanya’da 2011 yılından bu yana ileri aşamadaki melanoma hastalarına ipilimumab isimli etken madde içeren ilaç ile tedavi uygulanmaktadır. İpilimumab’in kanser immünoterapisindeki rolü sitotoksik T lenfositler üzerindeki inhibisyonu kaldırıp, bu savaşçı hücrelerin tekrar kanser hücrelerini tanıyıp yok etmelerini sağlamaktır. Melanoma hastalarının yaklaşık yüzde 20’sinde kanser bu ilaç ile yıllarca kontrol altına alınabilirken, neden bazı hastalarda ilacın işe yaramadığı bilinmemekteydi.
 
Science Dergisi’nde 10 Eylül’de yayınlanan çalışmada 110 melanom hastası üzerinde yapılan araştırmaların sonucunda, genomlarında daha fazla sayıda mutasyon bulunan hastaların ilaca daha iyi yanıt verdiği gösterildi. Aynı zamanda, bu hastaların bağışıklık sistemlerinin tümörün tanınmasına yardımcı olan bazı molekülleri de daha çok salgıladıkları bulundu.
 
Alman Kanser Araştırma Merkezi’nde vasküler biyoloji, onkoloji ve metastaz konusunda doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Dr. Sıla Appak, yapılan araştırma hakkında şu değerlendirmede bulundu: “Bu çalışma, bireysel ve hedef terapinin kanser tedavisinin ana hedeflerinden biri olduğu günümüzde, bir örnek oluşturup, tedavide genom analizlerinin arkasında çok kompleks mekanizmaların bulunduğuna ve bireysel tedavinin bu faktörler ışığında planlanmasına ışık tutmakta.”
 
Makalenin tamamına aşağıdaki linkten ulaşılabilir:
 
 
Eliezer M. Van Allen, Diana Miao, Bastian Schilling, Sachet A. Shukla, Christian Blank, Lisa room, Antje Sucker, Uwe Hillen, Marnix H. Geukes Foppen, Simone M. Goldinger, Jochen Utikal, Jessica C. Hassel, Benjamin pasture , Katharina C. Kaehler, Carmen Loquai, Peter Mohr, Ralf Gutzmer, Reinhard Dummer, Stacey Gabriel, Catherine J. Wu, Dirk Schadendorf, and Levi A. Garraway: Genomic Correlates of Response to CTLA4 blockade in metastatic melanoma

Continue Reading

GENÇ TÜRK BİLİM KADINININ GURUR VEREN BAŞARISI

Başarılı çalışmalarıyla adından sıkça söz ettiren Stanford Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışan Gözde Durmuş, MIT Technology Review dergisinin “35 Yaş Altı Yenilikçiler Listesi (Innovators Under 35, TR35)’ne seçildi. 
 
MİT Technology Review dergisi editörleri, 1999 yılından beri her yıl tüm dünyadan “öncü”, “vizyon sahibi”, “girişimci”, “yenilikçi” ve “insanlara fayda sağlamayı amaçlayan” kategorilerinde en yetenekli gençleri seçiyor. Çalışmalarıyla bilim dünyasında adından söz ettiren Dr. Gözde Durmuş, “öncü” kategorisinde “tıpta ve biyolojide çığır açan liderlerden birisi” olarak “35 Yaş Altı Yenilikçiler Listesi’nde” yer aldı. 
 
MIT Technology Review Dergisi, dünyayı değiştirecek liderlerin tespit edilmesinde bir dünya lideri konumunda. Listenin önceki kazananları arasında Google’un kurucuları Sergey Brin ve Larry Page, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, Apple’ın baş tasarımcısı Jonathan Ive bulunuyor.
 
Daha önce bu ödüle seçilmiş insanların ortak noktası, ilerleyen yıllarda da kariyerlerinde büyük başarılara imza atmış olmaları. Google’ın ve Facebook’un kurucularıyla aynı listede yer alan Dr. Durmuş, bu ödüle yıllar boyunca layık görülmüş olan ve Türkiye’den seçilmiş çok az sayıdaki başarılı isimden birisi.
 
“Hücrelerin Ayağını Yerden Kesti”
Gözde Durmuş  2007 yılında ODTU Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünü bitirdikten sonra Fulbright bursunu kazanarak yüksek öğrenimi için Amerika’ya gitti. 2013 yılında Brown Üniversitesi’nde biyomedikal mühendisliği doktorasını bitirdikten sonra Stanford’da doktora sonrası çalışmalarına başladı. Dr. Gözde Durmuş bu listeye seçilmesini sağlayan çalışmasını şöyle özetliyor: “Hücreler herhangi bir biyolojik değişime girdiğinde; kanserli hücreler çoğalırken, ölürken ya da ilaçlara yanıt verirken, fiziksel değişikliklere de uğrarlar. Örneğin, kanser hücreleri yumuşar ya da yoğunlukları değişerek hafif ya da daha ağır hale gelirler. Bu değişikleri çok hızlı, basit ve düşük maliyetli şekilde tespit etmek için, mıknatıslar arasında tek bir canlı hücreyi yerçekimsiz ortamda “uçurabilen” ve yoğunluğunu çok hassas şekilde ölçebilen bir teknoloji geliştirdik. Bu aletle her hücrenin kendine has bir manyetik özelliği olduğunu gösterdik. Kırmızı kan hücresi, beyaz kan hücresi, kanser hücresi ve bakteri hücresi; hepsinin kendine özgü bir manyetik hassasiyeti var. Çok ucuz ve kullanımı çok basit teknoloji, biyoloji ve tıp dünyasında farklı birçok alanda kullanım potansiyeline sahip.”
 
 
“Antibiyotik Direnciyle Savaşmak için Çok Hızlı ve Ucuz Antibiyotik Duyarlılık Testi”
Bu teknolojinin en heyecan verici kullanım alanı, antibiyotik duyarlılık testinin süresini birkaç günden bir saate düşürmesi. Başka bir deyişle, hasta olup doktora gittiğimizde, doktor önce hastanın şikayetlerini hafifletir ve ne tür bir antibiyotiğe ihtiyacı olduğunu anlamak için idrar veya kan örneği alır ve laboratuvara gönderir. Birkaç gün süren bu laboratuvar taramaları sonucunda, enfeksiyona sebebiyet veren bakteri bulunup antibiyotik duyarlılığı ölçülür ve hastanın kullanması gereken antibiyotik tespit edilir. Hastanelerde geleneksel tekniklerle doğru antibiyotiğin bulunması birkaç gün sürüyor, bu süre zarfında da hastalar geniş spektrumlu antibiyotiklerle tedavi ediliyor. Ancak, literatüre göre bu antibiyotiklerin yanlış ve de gereksiz olma riski ya da ihtimali ise yüzde 50. Bu durum ne yazık ki son yıllarda herkesin korkulu rüyası haline gelen antibiyotik direncinin ve tedavi edilmez hastalıkların yayılmasında en büyük etkenlerden biri.
 
Enfeksiyon Tedavisi için En Doğru Antibiyotiği En Kısa Zamanda Bulabilme İmkanı Sunulacak
Enfeksiyonların tedavisi için en doğru antibiyotiği en kısa zamanda bulabilmek için, Dr. Durmuş yeni bir teknik geliştirdi. Beyaz kan hücreleri, kırmızı kan hücreleri, kanser hücreleri gibi, bakteri hücrelerinin de yerçekimsiz ortama koyulduğunda farklı bir yüksekliğe “uçtuğunu” gösterdi. Aynı bakteri hücreleri belli bir antibiyotiğe tabi tutulduğunda ise hücrelerin çok hızlı yoğunluk değişiminden dolayı aynı yüksekliğe çıkamadığını gözlemledi. Bu değişimler, 1 saatten kısa bir sürede tespit edilebiliyor. Bu sayede, enfeksiyonun tedavisi için en doğru antibiyotik günler süren laboratuvar tekniklerini kullanmaksızın yaklaşık bir saat içinde hızlıca bulunabiliyor.
 
 
Kanserin Erken Teşhisi için Ucuz, Hızlı, Taşınabilir ve Cep Telefonuyla Uyumlu Test 
Bu ölçümler ayrıca basit bir kan testiyle çok nadir olan kanser hücrelerinin tespitinde ve diğer sağlıklı hücrelerin ayrıştırılmasında kullanılıyor. Milyarlarca kan hücresi arasından çok nadir görülen kanserli hücreleri çok hızlı bir şekilde (20 dakikadan az bir sürede) tespit edebiliyor. Gözde Durmuş, Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan en son çalışmasında kandan ayrıştırılan hücrelerin farklı ilaçlara karşı nasıl davrandıklarını da bu “sıvı biyopsi” teknolojisi sayesinde hızlıca tespitinin mümkün olduğunu göstermişti. “Sıvı biyopsi” sıklıkla yapılabilir, gerektikçe tekrarlanabilen daha hızlı ve ağrısız bir yöntem. Durmuş, böylelikle, hastaların ve hastalığının seyrinin sürekli takibini kolaylaştırıp; doğru ilaçla tedavi edilme sansını arttıracağını düşünüyor. Geliştirdiği bu teknolojinin, özellikle kanser tedavisinde hızla önem kazanan “kişiye özel tedavi (precision medicine)” uygulamalarını daha da ileriye taşıyacağını belirtiyor. Dr. Durmuş, “Buluşumuzun diğer büyük bir avantajı da ucuz, kullanımı kolay ve taşınabilir olması. Böylelikle ister hastanedeki klinik laboratuvarlarda ister hastanın evinde de kolayca kullanılabilen testler geliştirebiliyoruz“ diyor.
 
Bu Uygulamalar Amerika’da Rutinde de kullanılabiliyor mu ?
Bu uygulamalar şu anda Stanford Tıp Fakültesi hastaneleriyle ortaklaşa klinik çalışmalarla deneniyor.  Kanser hastalarından alınan örneklerden kanda dolaşan kanserli hücre sayısı tespit ediliyor. 
 
Gözde Durmuş ödülünü Kasım ayında Boston’da düzenlenecek özel bir ödül töreniyle alacak.
Continue Reading

KANSER HÜCRELERİNİ YERÇEKİMSİZ ORTAMDA “UÇURUP” BİRBİRİNDEN AYIRMAYI BAŞARDILAR

Başarılı çalışmalarıyla adlarından sıkça söz ettiren Stanford Üniversite’sindeki Türk bilim insanları Dr. Utkan Demirci ve Dr. Gözde Durmuş, kanser hücrelerini yerçekimsiz bir ortam yaratarak “uçurup” birbirinden ayırmayı başardı.


Stanford Üniversitesi’nce biyomühendis ve genetikçilerden oluşan bir ekip, mıknatıslar arasında tek bir canlı hücreyi yerçekimsiz ortamda “uçurabilen” ve yoğunluğunu çok hassas bir şekilde ölçebilen bir cihaz geliştirdi. Bu ölçümler, basit bir kan testiyle kanserli hücreleri ayırt etmek ve hücrelerin kanser ilaçlarına hassasiyetini tarayan çok hızlı teknikler kullanmak için kullanılıyor.  Stanford Üniversite’sindeki Türk bilim insanları Dr. Utkan Demirci ve Dr. Gözde Durmuş, Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan çalışmalarıyla bilim dünyasında geniş yankı uyandırdı. Dünya’nın en iyi bilim dergilerinden Science ve New Scientist de bu çalışmayı kendi sitelerinden duyurdu.
Manyetizma 1- Yer Çekimi 0
Daha önce bilim insanlarının kurbağa gibi canlıları havaya kaldırmak için çalıştığını duymuştuk. Hatta bu uçan kurbağa deneyi kendi yazarına bir Ig Nobel Ödülü kazandırmıştı:  
İşte bu manyetik prensibi kullanarak yeni bir buluşa imza atıldı. 
 

 

 
Hücreleri yerçekimsiz bir ortam yaratarak “uçurup” birbirinden ayırmayı başaran
Stanford Üniversitesi’nden Türk bilim insanları Dr. Utkan Demirci ve Dr. Gözde Durmuş buluşlarını anlattı.

Meme Kanseri Hücreleri Diğer Kanser Türlerine Göre Daha Hafif
Doku mühendisliği için mıknatıslar kullanarak küçük doku parçalarını işlemek ve birleştirmek için yeni yollar aradıklarını ve sonucun başarılı olduğunu söyleyen Dr. Durmuş, bu buluşun geniş uygulamalarını şöyle anlatıyor: “Geliştirdiğimiz bu aletle her hücrenin kendine has bir manyetik özelliği olduğunu gösterdik. Kırmızı kan hücresi, beyaz kan hücresi, kanser hücresi, bakteri hücresi; hepsinin kendine özgü bir manyetik hassasiyeti var. Ayrıca, kanser hücreleri de kendi aralarında çok farklı özellikler gösteriyorlar. Örneğin, bu çalışmamızla meme kanseri hücrelerinin diğer kanser türlerine göre daha hafif ve daha az manyetik hassasiyeti olduğunu gösterdik. Ayrıca, değişik kolon kanseri hücrelerinde ilginç noktalar gözlemledik. Örneğin, kökenleri farklı olan kolon kanseri hücreleri (adenocarcinoma ve carcinoma), geliştirdiğimiz alette farklı yoğunluk ve manyetik hassasiyet gösterdi. Bu çalışmamızda diğer bir teknolojik atılım ise geliştirdiğimiz alet sayesinde ilaçların hücreler üzerindeki etkisini çok hızlı bir şekilde tarayabiliyoruz. Bu teknik ilaç tarama çalışmalarını da hızlandırabilir”

 

 

Kanserin Erken Teşhisi için Ucuz, Hızlı, Taşınabilir ve Cep Telefonuyla Uyumlu Test Geliyor
Dr. Gözde Durmuş, bu teknolojinin tıptaki uygulamalarını söyle anlattı: “Kandaki kanser hücrelerinin tespitinde ve diğer sağlıklı hücrelerin ayrıştırılmasında kullanılıyor. Örneğin, bu aleti kullanarak basit bir kan testiyle milyarlarca kan hücresi arasından çok nadir görülen kanserli hücreleri çok hızlı bir şekilde yani 20 dakikadan az bir sürede tespit edebiliyoruz. Aynı zamanda ayrıştırılan bu hücrelerin farklı ilaçlara karşı nasıl davrandıklarını da bu “sıvı biyopsi” teknolojisi sayesinde hızlıca tespit etmemiz mümkün oluyor. “Sıvı biyopsi” sıklıkla yapılabilir, gerektikçe tekrarlanabilen daha hızlı ve ağrısız bir yöntem. Böylelikle, hastaların ve hastalığının seyrinin sürekli takibini kolaylaştırıp; doğru ilaçla tedavi edilme şansını artıracağını düşünüyoruz. Geliştirdiğimiz bu teknolojinin, özellikle kanser tedavisinde hızla önem kazanan “kişiye özel tedavi (personalized medicine)” uygulamalarını daha da ileriye taşıyacak. Buluşumuzun diğer büyük bir avantajı da ucuz, kullanımı kolay ve taşınabilir olması. Böylelikle ister hastanedeki klinik laboratuvarlarda ister hastanın evinde kolayca kullanılabilen testler geliştirebiliyoruz.“

Bu tekniğin aynı zamanda daha güvenilir teşhis testlerine imkan vereceğinin altını çizen Dr. Demirci, şunları ekledi: “Kanser hücreleri çok çeşitli ve heterojen. Günümüzde tıp dünyasında kanser hücrelerini kandan ayırmaya çalışan tüm teknikler, bu hücreleri antikorla yakalamaya ve ayırmaya çalışıyor.  Fakat hücrelerin hepsinde aynı antikorlar bulunmayabilir. Bu sebeple kanser hücrelerinin kandan teşhisi ve ayrıştırılması zor bir konu.  Geliştirdiğimiz bu yeni teknik sayesinde antikorlara bağlı kalmadan da kanser hücrelerini kandan çok hızlı bir şekilde tespit edip ayırabileceğimizi gösterdik.  Cihazı hızlı ve taşınabilir tanı testi olarak cep telefonu kameraları ile birleştiriyoruz, bu sayede kanserin yanı sıra Akdeniz anemisi gibi hastalıkların da hızlı teşhisi ve hastalığın sürekli takibi üzerine yoğunlaşıyoruz.”
 
Continue Reading

KANSERE KARŞI 33 FARKLI AJAN

Dünyadaki değişik tümörlerle savaşacak 33 molekül-ajanın 19’unun Türkiye’de ruhsatlı olduğunu, 14’ünün de 2014’te ruhsatlandırılacağını belirten İmmüno-Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Çelik, “Bu yöntemle kanserli hücrelere zarar verip kişinin yaşam süresini uzatıyorsunuz” dedi.

Kanser tedavisinde yeni immuno-onkolojik yani bağışıklık sistemi üzerinde tedavilerin hız kazandığını belirten İmmuno-Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı  ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Çelik,  “Her geçen gün yeni bilimsel gelişmelere ışık tutan tıbbi çalışmalar sonucunda, değişik tümörlerle 33 farklı ajanla (hedefe yönelik ilaç) savaşılacak” dedi. Küba Havana Moleküler İmmunuloji Merkezi (CIM) Moleküler İmmunoloji Enstitüsü İnovasyon Direktörü Luis Enrique Fernandez Molina ise kanser alanında devam eden 10 farklı kanser aşısı çalışmalarının sürdüğünü kaydetti. 

İmmüno-Onkoloji Derneği tarafından 14-18 Mayıs tarihleri arasında Antalya Belek’te gerçekleştirilen “1. İmmüno-Onkoloji ve Hedefe Yönelik Kanser Tedavileri Kongresi”nin basın toplantısında konuşan Prof. Dr. Çelik, immüno-onkoloji alanında özellikle son 30 yılda yapılan çalışmalar ile immün sisteminin (bağışıklık sistemi) tümör hücrelerini tanıyabildiğini ve yok edebildiğini ya da uzun süreli kontrol altında tutabildiğini ortaya koyduğunu, akıllı ilaçların da kullanıma girdiğini söyledi. İlaç çalışmalarının insanları korkuttuğunu, “kobay” endişesi yaşattığını ancak bunun gereksiz olduğunun altını çizen Çelik, söz konusu ilaçların çok önemli olduğunu ve Sağlık Bakanlığı kontrolünde belirli hastanelerde uygulama kapsamına alındığını ifade etti. Kanser alanında yürütülen bilimsel çalışmalar sonucunda yeni moleküllerin elde edildiğini anlatan Çelik, “Her geçen gün yeni bilimsel gelişmelere ışık tutan tıbbi çalışmalar sonucunda, değişik tümörlerle 33 farklı ajanla savaşılacak” dedi. Çelik, bunlardan birinin melanom (cilt kanseri), 2’sinin akciğer, üçünün meme, dördünün hematolojik, 4’ünün gastrointestinal ve 5’inin böbrek kanseri olmak üzere toplam 19 yeni ajanın Türkiye’de ruhsatlanmış durumda olduğunu kaydederek “Diğer 14 ajan ise 2014 yılı itibariyle ruhsatlanacak olan, Türkiye’ye erken erişim programı ile gelecek olan veya henüz faz III sonuçları açıklanma aşamasında olan ilaçları oluşturmaktadır” diye konuştu. 

10 Kanser Aşı Çalışması Devam Ediyor
CIM Moleküler İmmunoloji Enstitüsü İnovasyon Direktörü Luis Enrique Fernández Molina ise ülkesinde kanserin bir numaralı ölüm nedeni olduğunu, bu nedenle kanser alanındaki çalışmalara ağırlık verdiklerini söyledi.  Küba’da kanser alanında devam eden 10 kanser aşısı çalışması bulunduğuna kaydeden Molina, “Bu kanser aşısı çalışmaları tamamen yenilikçi. Sahadaki diğer çalışmaları kopyalamıyoruz. Kendi fikirlerimizle ilerliyoruz. Tek başımıza değiliz. Bu deneyler Avrupa’da, Latin Amerika’da ve Asya’da da devam ediyor. Sağ kalımı artırmak asıl amaç” açıklamasını yaptı.


“Hedefe Yönelik Tedaviye İlk Olarak Lösemide Başlandı”
Texas Oncology-Baylor Charles A. Sammons Cancer Center’dan Amerikalı bilim insanı Prof.Dr.  Thomas Hutson ise kanser tedavisinde geleceğin artık hedefe yönelik tedavi olacağını belirterek, “Yani kanserli hücrelere zarar veriyorsunuz ama sağlıklı hücrelere kesinlikle dokunmuyorsunuz. Sadece kanser hücrelerine saldırmak olarak algılayabiliriz. Kişiye özgü ilaçlar gibi kullanılıyor. Buradaki amaç sağ kalımı artırmanın yanında, yaşam kalitesini de artırmak. Bir yıl ömrü kalan bir hastanın yaşam süresini kullandığımız tedavi yöntemi ile 5 yıla kadar uzatabiliyoruz” dedi. Kanser alanında hedefe yönelik tedaviye ilk olarak lösemide başlandığını ifade eden Hutson, kolon, meme, akciğer, böbrek ve melanomlarda önemli başarılar elde edildiğini söyledi.
Continue Reading

METASTATİK RENAL HÜCRELİ KARSİNOMA YENİ MOLEKÜL

Antalya’da gerçekleşen 19.Ulusal Kanser Kongresi kapsamında düzenlenen uydu sempozyumunda Prof. Dr. Sevil Bavbek ve Prof. Dr. Lothar Bergman, Metastatik Renal Hücreli Karsinom (mRHK) tedavisinde yeni molekül kullanımı hakkında bilgi verdi.

Antalya’da düzenlenen 19. Ulusal Kanser Kongresi’nde “Metastatik Renal Hücreli Karsinom Tedavisinde VEGF/TKI’nın Ötesinde Yeni Ufuklar” sempozyumunda son gelişmeler hakkında bilgi verildi. Prof. Dr. Sevil Bavbek, metastatik böbrek kanseri tedavisi konusunda ikinci basamakta kullanılacak yeni bir ilacın Türkiye’de de ruhsat aldığını belirtti. Prof. Dr. Bavbek, Novartis tarafından geliştirilen Everolimusun, ileri evre renal hücreli kanserin tedavisinde VEGF-TKI tedavi başarısızlığından sonra kullanılacağını söyledi.

Tüm Yeni Kanserlerin Yaklaşık Yüzde 2’si Renal Hücreli Karsinom
Yapılan araştırmalara göre tüm yeni kanserlerin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturan renal hücreli karsinom, genellikle böbrek kanseri olarak anılıyor. RHK (Renal Hücreli Kanser) görülme oranları, kısmen sigara kullanımına ve obeziteye bağlı olarak dünya çapında düzenli bir biçimde artıyor. 2006 yılında AB’nde 63 binin üzerinde yeni RHK tanısı konulmuş ve 26 binden fazla kişi bu hastalık nedeni ile öldü. RHK hastalığında kanser hücreleri böbrek kanalının iç tarafında gelişip, çoğalarak tümör haline geliyor. Tedavi edilmemesi halinde tümör komşu lenf bezlerine ve zamanla diğer organlara yayılabiliyor.

“Tümör Hücrelerinin Ölmesini Sağlayan, Anti-Anjiyojenik Ortaya Çıktı”
Böbrek kanseri tedavisinin son 10 yıl içerisinde tedavi açısından büyük bir aşama kaydettiğini söyleyen Prof. Dr. Bavbek, “2000’li yılların başında böbrek kanseri konusunda çok ciddi, etkili bir tedavi yoktu. Ancak çok küçük bir kısım hasta sadece bağışıklık sistemini destekleyen tedaviler alarak uzun yaşayabildi. Diğer hastaları maalesef kısa sürede kaybediyorduk. Daha sonra ilk deneysel aşamada tümör anjiyogenezisini engelleyen, dolayısıyla tümörün damar yolunu kapatarak tümör hücrelerinin ölmesini sağlayan, anti-anjiyojenik dediğimiz moleküller ortaya çıktı. Böylece hastalara verebileceğimiz bir ilaç ortaya çıktı. Hastalar bu ilaçları kullandıktan sonra bunlara da tekrar direnç gelişebildiğini gördük” dedi.

“Anti-Anjiyojenik İlaçlarda da Direnç Gelişebiliyor”
Kanserin çok kompleks bir hastalık olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Bavbek şunları kaydetti: “Her yerde olduğu gibi aynı antibiyotiklere direnç kazandığı gibi, kullandığımız mükemmel etki gösteren bir ilaca karşı da direnç gelişebiliyor. Hücre çeşitli mekanizmalarla bu ilacın etkisinden kaçmaya çalışıyor. Aynı şey anti-anjiyojenik ilaçlarda da başımıza geldi ve bu ilaçlarla tekrar ilerleme oluştuğunda hastalar tedavisiz kalmaya başladı.”

“Yeni Molekül Hücrenin Büyümesini Sağlayacak Enerji Tüketimini de Engelliyor”
Böbrek kanseri tedavisinde kullanılmak üzere yeni geliştirilen bir ilaç hakkında bilgi veren Prof. Dr. Bavbek “Bu aşamada Novartis’in geliştirdiği Everolimus, ikinci bir seçenek olarak bugün elimizde. Bu ilaç biraz farklı bir mekanizmayla bir sonraki basamakta yine tümör damarlanmasını engelliyor. Ayrıca tümörlü hücrenin besin, enerji ve yakıt kullanımını da engelliyor. Yani hücrenin büyümesini sağlayacak enerji tüketimini de engelliyor. Bir şekilde ilerlemeye başlamış kanseri tekrar durdurmayı başarıyor. Hastaya, hastalığın ilerlemediği yeni bir yaşam dönemi kazandırıyor. Üstelik de daha önce kullandığınız ilaçlara göre daha az yan etkisi var. Hastalar tarafından oldukça iyi tolere edilebiliyor” diye konuştu.

“Hiçbir Tedavi Tek Başına Mükemmel Değil”
Kanser tedavisinde her geçen gün yeni tedavi yöntemlerinin ve ileri teknoloji ürünü ilaçların geliştirildiğini söyleyen Bavbek, “Hiçbir tedavi tek başına mükemmel değil. Ama yıllar geçtikçe biz bilim insanları olarak elimizdeki tedavi seçeneklerini, farklı etki mekanizmalarına sahip olma avantajlarını değerlendirerek daha iyi kullanacağımızı öğreneceğimizi düşünüyoruz. En azından aylar içerisinde ilerleyip kaybettiğimiz hasta grubunda uzun aylarla oldukça iyi hayat kalitesi ile progresyonsuz yaşamlar elde etmek bile onkolojide bir başarı. Bunu da bir şekilde çok iyi tanımlanmış moleküler mekanizmalara karşı geliştirilen ileri teknoloji ürünlere borçluyuz” şeklinde konuştu.

“Böbrek Hücreli Kanser Hastalığının Tedavisi 8 Ayrı Ajanın Toplamı”
Frankfurt J.W. Geothe Üniversitesi Hematoloji ve Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Lothar Bergman da ilacın sağkalıma etkisini değerlendirdiği konuşmasında, “Şu anda böbrek hücreli kanser tedavisinde kullanılan 8 ayrı ajan mevcut ve hepsinin ayrı ayrı faydası var. Sonuna geldiğimizde elde edilen gelişme bu ajanların toplamı” dedi.
Continue Reading

KANSERDE SON GELİŞMELER KONGREDE AÇIKLANDI

19. Ulusal Kanser Kongresi’nde, dünyada 102 bin ilaç araştırması, Türkiye’de ise 700 ilaç araştırmasının insanlar üzerinde yürütüldüğü bunun da üçte birinin kanserle ilgili olduğu açıklandı. Çocukluk çağı kanserlerinin üçte ikisinin ileri evrede hastaneye ulaştığını, oysa erken evrede yakalansa başarı oranının yüzde 80’e kadar ulaşabildiğine dikkat çekildi. Türkiye’de her yıl 110 bin kanser hastasının radyoterapi görmesi gerekirken bu sayının 62 bini geçmiyor. Türkiye’de her yıl kansere yakalanan 150 bin hastanın yarıya yakınının radyoterapiden yararlanamadığı belirtildi.

Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği, Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği tarafından her iki yılda bir yapılan Ulusal Kanser Kongresi’nin 19’uncusu, bu yıl Antalya Rixos Sungate Otel’de yapıldı. Her kanser türünün tanı ve tedavi metotlarının masaya yatırıldığı ve dünyadaki son gelişmelerin ele alındığı kongrenin basın toplantısına katılan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Faruk Zorlu, bilginin sürekli eskidiğini, bilim insanlarının tıptaki gelişmeleri yakından takip etmesi gerektiğini belirterek, kongrede, alanında uzman tüm branşların literatürü yakından takip ederek, tartışma fırsatı bulduğunu söyledi. Bu yıl kongreye toplam bin 320 kişinin katıldığını ifade eden Zorlu, kanserin tedavi edilmesi ve hastaların yaşam kalitesinin artabilmesinin ön koşulunun koordineli ekip çalışması olduğunu vurguladı.

“Kredi Kartları Gibi Bir Karta Genom Haritası Yüklenecek”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirkazık, sistemik tedavide özellikle son yıllarda önemli gelişmeler olduğunu dile getirdi.
Sistemik tedavide hedefe yönelik tedavilerin özellikle öne çıktığını ve yüksek başarı elde edildiğini ifade eden Prof. Dr. Demirkazık, “Artık gelecekte kanser tedavisinde her hastaya özel tedavi uygulanacak. Buna ‘farmakogenetik’ deniliyor. Farmakogenetiğin onkolojide kullanıma girdi. Tüm branşlarda hastanın genetik özelliklerine uygun bireysel tedavi programları zamanla tüm branşlarda kullanılacak. Bu sayede daha az yan etki, daha yüksek etki elde edilebilecek, yaşam süresi ve kalitesi artacak. Farmakogenetik tedavinin klinik araştırmalarla uygulanabilir. Ancak klinik araştırmalara katılım Türkiye’de, “kobay” ya da “ilaç araştırması” gibi yanlış bilgilerden dolayı az. Her hastaya aynı tedavi uygulanmıyor. Akciğer kanseri olan her hastaya farklı tedavi uygulanabilecek. Kredi kartları gibi bir karta genom haritası yüklenecek. Bu haritalar onkolojide kullanıma girdi. İnsanlardan kan alıp bakıyoruz. Kanser hücrelerinde hücreleri laboratuvarda test ettiriyor o hastaya uygun ilaç veriyoruz. Daha çok etki, daha az yan etki amacımız. Sağ kalım süresi uzuyor. Biliyorsunuz kanser tedavisi normal hücreleri de öldürüyor. Bu ilaçlarla daha az yan etki sağlanıyor. Hedefe dönük tedavilerin oluşmasında klinik araştırmalar çok önemli. Biz de klinik araştırmalara katılıyoruz. Bundan ilaç araştırması anlaşılıyor. Dünyada 102 bin ilaç araştırması yürüyor. Türkiye’de 700 araştırma var. Bunların 3’te biri kanser araştırması. Kobay korkusu son derece yanlış. 50 bin araştırma ABD’nin kendi vatandaşları üzerinde yapılıyor. Biz hastaların bu klinik araştırmalara girmelerini istiyoruz. Hastaların ümit veren moleküllere erken ulaşma şansını sağlamaya çalışıyoruz.”

“Tüm Kanserlerde Yüzde 20-30 Oranında Şifa Oranı Arttı”
Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın da başta akciğer olmak üzere birçok kanser türünde önemli gelişmeler olduğunu belirtti. Yeni ajanlar ve kişiye yönelik tedavilerle şifa ve sağ kalım oranının arttığını vurgulayan Prof. Dr. Yalçın, “Tüm kanserlerde yüzde 20-30 oranında şifa oranı arttı” dedi.

Yeni Başbakan’a Davet
Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Genel Koordinatörü ve Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği Gelecek Dönem Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk ise, dünyada görülen kanser sayısının her geçen yıl artığını belirtti. Türkiye’de her yıl 150 bin civarında kanser beklendiğini ifade eden Prof. Dr. Kutluk, ulusların “kanserle savaşı” bir politika olarak algılaması gerektiği değerlendirmesinde bulundu. Prof. Dr.Kutluk, uluslararası örgütlerce kanser kontrol planları geliştirildiğini anlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü: “Eylül 2011’de New York’ta BM’de bir zirve toplanacak. Yeni seçilecek hükümetimizi, Haziran’da kanserle savaşa davet ediyoruz ve yeni başbakanımızı Eylül ayında yapılacak Dünya Kanser Zirvesi’nde görmek istiyoruz. Türkiye’de her yıl 150 bin insan kanser oluyorsa, buna önem verilmelidir. Sigara ile mücadelede bu kadar öne çıkan bir ülke, kanserle savaşta geri kalamaz. Sağlığı bu kadar çok konuşan bir hükümet, bu konuda dışarıda duramaz. “
Kanser Tarama Merkezleri hakkında da konuşan Prof. Dr. Kutluk, KETEM’lerin sayısının 100’leri aştığını, ancak vatandaşların buralardan yeterince yararlanıp yararlanmadığını sordu.
Türkiye’de kanserle mücadele için kaynak ayrılması gerektiğini da ifade eden Prof. Dr. Prof. Dr. Kutluk, “Ülkemizde kanser araştırmalarına yeterince kaynak ayrılmıyor. Kaynak miktarı artırılmalıdır” dedi.

Çocuklarda Erken Tanı İçin Tarama Yapılsın
Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği Başkanı Prof. Dr. Rejin Kebudi ise çocukluk çağı kanserlerinde tedavi şansının erişkinlere oranla daha yüksek olduğunu söyledi. Çocukluk çağı kanserinde kemoterapinin daha iyi yanıt verdiğini ifade eden Prof. Dr. Kebudi, çocukluk çağı kanserlerinde tedavi sonrası sağ kalım oranının yüzde 60-70’lere çıktığını belirtti. Prof. Dr. Kebudi şunları kaydetti: “Çocukların 1960’larda yüzde 20’si iyileşiyordu. Bugün artık yüzde 70’lere kadar iyileşmeye ulaşıldı. 900 erişkinden biri çocukluk çağı kanserinin sağ kalanı. Şu anda yüzde 65 oranında 7 yıllık sağ kalım var. Biz de yüzde 80’e ulaşabiliriz. Erişkinde olduğu gibi tarama testi yok. Burada erken tanı önemli. Tabii bu noktada ailelere büyük görev düşüyor. Aileler ne yazık ki hekime geç başvuruyor. Ailelerin erken belirti ve bulguları fark etmesi lazım. Çocukluk çağında erken evrede tanı konulan hastalarımızın yüzdesi 30 dolayında. Erken tanıda başarı yüzde 80. Hastaların üçte ikisi ise ne yazık ki ileri evrede geliyor. Tedaviler zor tedaviler. Hedeflenmiş tedavilerden büyük ümit bekliyoruz. Hayat kalitesi de önemlidir; çocuklar tedavi süreçlerinde okuldan sosyal yaşamdan geri kalıyorlar. Hastane okulları olmalı, bunların psikososyal yönden desteklenmesi önemli. Orta yaş grubunda 500 hastadan biri çocukluk çağı kanserinin sağ kalanı olduğunu unutmamalıyız.”

“Türkiye’de 30 İlde Radyoterapi Merkezi Var”
Kongre Genel Sekreteri Prof. Dr. Ufuk Abacıoğlu ise şunları söyledi: “Tıbbi Onkoloji Derneği’nin 2009 yılında yaptığı çalışmaya göre 90 radyoterapi merkezlerine başvuran hasta sayısı 62 bin. Oysa tüm hastaların yüzde 60’ının radyoterapi göreceğini varsayarız. Bizim tespitlerimize göre ilk kez radyoterapi alan 90 bin hastanın olması gerekiyordu. Ayrıca kanser tekrarladığı içinde ikinci kez de radyoterapi gören 20 bin kişinin daha olması gerekiyor. Yani beklenen hasta sayısının 110 bin olması gerekirken bu sayı 62 binle sınırlı kalıyor. Aynı durumun ilaç tedavisi için de olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de şimdilik 30 ilde radyoterapi merkezi var. Bu sayının artması gerekiyor. 90 merkezin çoğunluğu 3 büyük ilde yoğunlaşmış durumda. Kanser merkezi ve cihaz sayısının şuan ki durumun 2 katına çıkması gerekiyor. Destek elemanı az. Radyasyon fizikçisi ve radyoterapi teknisyeni sayısının hızla artması gerekiyor. Tıbbi onkoloji uzmanı sayısı Türkiye’de 450.Bu sayı da gerçek ihtiyacın yüzde 80’inin oluşturuyor. Bu sayının da 10 yıl içinde nüfus artışını dikkate alarak 800 olması gerektiğini düşünüyoruz.”

Continue Reading