GÜZELLİK Mİ GÜÇ MÜ?

Masallarda “Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?” cümlelerini okuyarak büyüdük, Türk filmlerinde kendine güvenini yükseltmek isteyen kadınlar için ise, “Ben dünyanın en güzel kadınıyım” cümlesini motto edinmek gerektiği anlatıldı. Kadınlar kendilerine güvenlerini güzellikleri ile edinmeye çalışıp, yama yaparken kişiliklerine; erkekler dünyanın en güçlü kahramanı olduklarına inandırıldı. Yani kadınlar güzellikleriyle, erkekler ise güçleriyle yer buluyordu dünyada. 

Gereksiz şekilde kendini beğenme serüveni kitaplarda kişisel gelişim ile devam etti. İstesem her şeyi yaparım, istesem yeter. Sadece istemeyle olmayacağını anlatmadı kitaplar, bir plan, program yapıp çalışmak gerektiği gerçeğini sakladı, isteyerek uyuyakaldı insanlar. Uyandıklarında ise, hayatlarında değişen tek şey istemekle olmadığıydı ancak mucizeler peşinde koşmaya devam etti. 

Kitaplarda anlatılan “sen özel bir kişisin, teksin, biriciksin” kalıbı, insanlarda narsistik ve hastalıklı bir yapıya dönüştü. Bu zamana kadar tanışıp, gazeteci olduğumu söylediğim neredeyse herkesi, kendini ekranda program yapması gerektiği gerekçelerini anlatırken buldum. Ünlü olunca ne oluyor ki? Kimse seyretmek istemiyorsa ekranları, kendi hayatının baş rolünü oynamalı. 

Bu defa da sosyal medyada herkes ünlü edasıyla, paylaşımlarına devam etti. Hayatı sevdikleriyle paylaşıp, anı kalması için çekilecek karelerin 1-2 saniye sürmesi gerekirken, fotoğraf paylaşmaktan anı yaşayamaz oldu insanlar. Çünkü, eşsiz yapılarını hayranları ile buluşturmalıydı. Özellikle takipçi demek, insanlara değil kendine verilmeyen değerdi. 

Medyada yer alma şeklinin dışında insan ilişkilerine de yansıdı bu kendini çok beğenme hali. insanların, ne derece ham ya da ne derece olgun olduğunu görmek de kolaylaştı. Eğer sürekli kendini öven ancak övündüğü şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu bilmeyenler, Hint kumaşı olduklarına inanmış çevrelerini ikna çabasına başlamıştı. Kişiliği olgunlaşmış kişilerde ise, mütevazilikleri ile bilgi ve donanımlarının farkında olup, gelişmeleri, yapılacakları ve yapılması gerekenleri anlatıyordı. Yani kendi reklamlarının derdinde değillerdi.  

Hint kumaşı sananlar genellikle, oynuyorlardı. Yani oldukları ile olmak istedikleri çok farklı, en acısı da kendilerini aslında kandıramıyorlardı. 

Çocukluktan gelen ki, bu yanlış yönlendirme kadınlara “güzel olun kafanızı çalıştırmasanız da olur” mesajının yanında, erkeklere “güçlü olun başka bir şey gerekmez” düşüncesi günümüzde para ile karşılık buldu. İnsan olmanın güzellikleri atlandı.

Kadınlar manken olmak derdinde, erkekler ise paranın ve gücün peşinde her şey mübah diye düşünüyor. Güzellik, verdiğiniz emekte, değerde ve anılarda saklı, güç ise, karşınızdakine ayırdığınız zamanda, sevgide ve emekte saklı. İnsanlara kendimize olduğu kadar karşımızdakine de değer vermemizin önemi anlatılmalı. Mesela yolda giderken gördüğünüz solmuş bir gül sizin için bir şey ifade etmeyebilir, ancak sevdiğinizden gelen gülün solmuş hali bile güzellik katar hayatınıza. Yani aslında işin sırrı, iletişimde ve paylaşılan duygularda saklı…

Continue Reading

SADELİK AKIMINDAN NELERİ HAYATIMIZA KATMALIYIZ?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım aradı ve bir kitap tavsiye etti. “Bu kitabı okumalısın, inanılmaz rahatladım ben” dedi. Ne olduğunu sorduğumda ise, sade yaşam felsefesini anlatan Fransız Blogger Francine Jay’ın  Azla Mutlu Olmak – Sade Yaşam Rehberi isimli kitap olduğunu söyledi. 

Bu kitabı henüz okumasam da arkadaşım uzun uzun överek kitaptan söz edince, bende sade yaşam felsefesi ile ilgili biraz araştırma yaptım. Gördüklerim, kısaca alışveriş kolik olup, mutluluğu eşyalarda aramak yerine kendi içimizde bulmaya dayandığını anladım. 

Sade bir hayat, az eşya, minimum alışveriş, huzurlu bir ortam ve dengeli bir ruh halinden söz ediyor. Hayatım boyunca kredi kartı kullanmaktan kaçmış, kullanmayacağım kıyafetleri almamış, alışveriş yapmayı sevmeyen tabii kitap sayılmaz biri olduğum için sade yaşam bana çok farklı gelmedi. Hatta son aylarda eşyalarımın hepsini düzenleyip daha efektif kullanırım diye odamı ve eşyalarımı düzenlemiştim. Yani anlayacağınız, bilmeden sade yaşıyormuşum. 

Konuya çok fazla enerji gönderip almalara bağlamadan benim de bazı önerim olacak. 

Kadın Olmak Güzeldir
Kadın olmak çok güzel bir duygu, mesela şıkır şıkır, ışıl ışıl giyinmeyi seviyorsanız, kendinizi şımartıp makyajı bazen abartabiliyorsanız, omuzlarınıza ağır gelen yük olduğunda ben taşıyamıyorum diyebiliyorsanız kadın olmanın güzelliklerini yaşıyorsunuz demektir. 

Neler çılgınlık olmamalı?
Alışverişte çılgınlıklar yapmadan kabul kitap olayını abartıyorum. Kitap konusu bence istisna olmalı, özellikle okumak yaşam tarzımızsa. Birde e-book olayına alışmış biri değilim, kağıdı koklamalıyım, çizmeli, notlar almalıyım. Yazıyı yazarken bile etrafımda 6 kitap var ki, masadaki kitap sayısını söylemeyeyim. Yatağımın başında da minimum 8 kitap olur. Bu nedenle artık beğendiğim kitapları da paylaşıyorum. İnsanlar kaliteli kitaplar okusun, kıymetli zamanımızı değecek işlere ayıralım. 

Medya bizim sade yaşamamızı ister mi?
Tüketim çılgınlığının çok arttığı günümüzde ihtiyacımız olmasa da alalım fikri beyinlerimize yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna karşın artık alışverişten sıkılan insanlar sadelik akımı başlatarak “hayatı kazanmak değil yaşamak istediklerini” dile getiriyorlar. “Şimdi alma seneye ödeme diyen” ilanlar görmek güzel .

Sosyal medyadan artık yediğini, içtiğini ve aldığını paylaşmak sonradan görmelik olarak yorumlanıyor. Çünkü tüketerek değil üreterek mutlu olabilir. Ürettikçe çoğalırız ve etrafımızı da buna teşvik ederiz. Bırakın o kare sanal dünyada yer almasın, sadece tadını çıkartın. 

Aileler Sade Yaşarken Nelere Dikkat Etmeli?
Sade yaşayanlar mahremiyet duygusunu da vurguluyor. Özel olanlar özel kalmalıdır. Her yerde herkese açık olduğunda değeri kalır mı? 

Mutluluğu yaşamıyoruz, mutlu görünmek için uğraşıyoruz. Sadelik akımında da mutlu hissetmek için kendimizi ve hayatımızı sakinleştirmemiz gerektiği söyleniyor. O nedenle hayatı seyretmek yerine yaşamaya başlamaya ne dersiniz? Bırakın sanal like’ları, gerçek sevgi koklamak, dokunmak ve görmek ister. Gerçek like’larla dolu günlerimiz olsun… 
Continue Reading

ÇOCUĞUNUZ KÜÇÜK ALBERT GİBİ OLMASIN!

Sosyal medyayı mantıklı şekilde kullanmak gerekiyor. Aklımıza gelen her şeyi paylaşmamalıyız. Özellikle de annelerin bebeklerinin her halini paylaşmaları ne kadar doğru hiç düşündünüz mü? Çocuğunuzun özel hayatına müdahale ettiğinizin farkında mısınız?

Paylaştığınız fotoğrafların çalınabileceğini ya da istemediğiniz yerlerde kullanılabileceği aklınıza geldi mi? Çocuğunuzu sevmek, öpmek yerine doğar doğmaz dijital kimliğini oluşturuyorsunuz. En kötüsü de gelecekte neler olacağını bilemezsiniz. 

Paylaşımcı Ebeveynler
“Sharenting” kelimesi share ve parenting kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Anlamı ise, sosyal medya ebeveynliği olarak tanımlanıyor. Çocuk, ebeveynlerinin yüzünü değil de ekrandan kalan kısımlarını görüyor. 

Michigan Üniversitesi tarafından yapılan “Sosyal medyada Ebeveynler: Sharenting beğeniler ve beğenilmeyenler (Parents on social media: Likes and dislikes of sharenting)” isimli bir araştırmanın sonucuna göre;
Annelerin yarısı ve babaların üçte birinden fazlası sosyal medyada ebeveynliği tartışıyor.
Ebeveynler için sosyal medyanın, en yararlı kullanımı kendilerini yalnız hissetmiyorlar.  (% 72) 

Çocuğunuz denek mi?
Bilimsel bir araştırma yapılsa, çocuğunuzun denek olarak araştırmada yer almasını ister misiniz? Emin olun herkes tepkili şekilde “hayır” der! Peki siz farkında olmadan denek olarak kullanıyorsanız?

Size John B. Watson,  isimli psikologdan söz edeceğim. Davranışçılığın kurucusu olarak tanınan Watson’ın,  “Davranışçı Görüşe Göre Psikoloji” başlıklı çalışması büyük ses getirdi. Bu araştırması sayesinde Watson Davranışçı Yaklaşım’ın ilkelerini ortaya koydu.

Küçük Emrah gibi Boynu Bükük Kalmasın!
Küçük Emrah ismi geçtiğinde hepinizin zihninde, yüzünde buruk bir ifade olan boynu bükük hüzünlü bir erkek çocuğu fotoğrafı canlanır. Bunun farklı versiyonunu Watson,  davranışçılığı savunurken farklı bir deneyde yapar. Watson, Küçük Albert Deneyi diye bilinen koşullanma sayesinde korku tepkisinin öğretilebileceğini göstermek ister.  Yaklaşık 9 aylık olan Albert ismiyle bilinen erkek bir çocuk, deney sürecinden önce beyaz fare, tavşan, maymun, maske ve yanan gazete gördüğünde hiçbir korkma tepkisi vermez. 

Sonrasında ise beyaz bir fare gösterilir ve bu gösterilme aşamasında bir yandan da demir parmaklara vurularak ses çıkartılır. Albert fareyi gördüğü an çıkarılan bu şiddetli ses nedeniyle, korku tepkisi oluşturur. Albert, bu aşamadan itibaren beyaz farelerden korkmaya başlar. 

Watson’ın deneyinde, koşullu tepki bir insanda oluşuyordu ve sadece fizyolojik değil, duygusal bir tepkiydi. Sonrasında  Albert sadece beyaz farelerden değil, beyaz tüm uyarıcılara karşı da korku tepkisini genelleştirdi. 

Çocuğunuz Küçük Albert gibi Olmasın!
Bu deney ile Küçük Albert’te bir korku tepkisi oluşturuldu, yani ona beyaz şeylerden korkması öğretildi. 

Küçük Albert’in başına ne geldiği bilinmiyor. Zaten bu deney bilim insanları tarafından etik olmaması konusunda çok tartışıldı. 

Peki siz sosyal medyada çocuğunuzun suratına sürekli telefon tutup, her anını video ya da fotoğraflarla çektikten sonra paylaştığınızda ona ne yaptığınızın farkında mısınız? Tüm hayatını saniye saniye kimlerin izlediğini bilmeden sosyal ortamda paylaşmak doğru mu? 
Sosyal medya kullanılmalı ancak dikkat edilmesi gereken sağlığınızı bozmadan ve kaliteli bir şekilde yaşamınızı sürdürmeniz önemli. Çocuğunuzun her anını diğer insanların görmesi yerine birlikte yaşamaya ne dersiniz? 
Continue Reading

KADINLARA İLHAM VERECEK 5 FİLM

“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!” diyen İngiliz edebiyatının en büyük yazarlarından Virginia Woolf, olayların karakterimizi şekillendirdiğini düşünerek kurgularmış kahramanlarını. Sizce de öyle mi?

Olaylar insanların karakterlerini mi şekillendirir yoksa, içindeki gücün ortaya çıkmasını başaranlar mı olayların akışını değiştirir?

Medyada sürekli kadınların güzellik algısıyla birleştirilerek sunulması, üretmelerinin önemini unutturuyor sanki. Hani biz hep güzel, bakımlı ve süs objesi gibi olursak, değerimiz artar algısı insanların beyinlerine kazındı. Burada olaylar karakteri şekillendirebilir, ancak kadınlar da akıllarını kullanıp nehrin akışını değiştirebilecek güce sahiptir. 

Önemli olan kadınların beyinlerinde biter aslında, yani bakımlı olan kadın aynı zamanda akıllı ve üretken olursa daha da etkili olur. Ancak önemli olan ilk sırada üretmek ve kendin olmak yer alır. 

Kadınların üretmesine ve kendilerine inanmalarına dair ilham veren 5 film belki sizin hayatınıza da dokunur. 



Hayatın Tadı Tuzu – The Sweeter Side of Life
Film arkadaşlarıyla alışverişte, bakım yaptırma da ve lüks yarışında geçen Desiree Harper isimli bir ev kadınının hikayesi ile başlıyor. Bir gün ansızın eşi tarafından aldatıldığını öğreniyor ve işler planladığı gibi gitmiyor. 

Yaşadığı şoka bir de parasızlık eklenince hayatı alt üst oluyor. Arkadaşlarım dediklerinin hiçbiri yanında kalmıyor ve babasının yanına dönüyor. Bir kadının başına gelebilecek birçok kötü olay gerçekleşiyor. Hayatı ters düz oluyor. 

Her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalan bir kadının hikayesi başlıyor.  

Zorlu süreci sabırla atlatıyor. Çevresindeki gerçek dostlarını ve düşmanlarını anlıyor. Asalak hayattan gerçek mutluluğa geçiyor. 

Bir yaşam mücadelesine giriyor ve kendi içinde kendini keşfetmesi için zorlu günler yaşıyor. Mutlu olabilmenin sadece paraya bağlı olmadığını, yaşadığı olaylarla anlıyor. Hayatının aşkını da bu süreçte buluyor. Mutluluk için aile, dost, samimiyet ve kanaat gibi erdemlerin yeterli olduğunu konu alan ve ilham veren bir film. 

Bazen acı gibi gelen olaylar içinde güzel hediyeleri saklar, anlamamız için sadece zamana ve daha çok çalışmaya ihtiyacımız vardır.



The Intern-Stajyer
Hayatımızın sadece iş olmadığı, kendimize özel zamanlar ayırmamız gerektiğini anlatıyor. 
70 yaşındaki  Ben Whittaker emeklilik hayatında yaşadığı boşluğu anlatarak başlıyor film. Devamında da genç bir iş kadını olan Jules Ostin, yoğun iş temposu içinde kaybolur. Çalışanlarından birinin tavsiyesiyle yeni bir stajyer programı başlatır. Emekli olmuş ve iş tecrübesi olan stajer alırlar ve ilk başlayan kişi ise Ben Whittaker olur. 

Whittaker uzunca bir süre Ostin’in hayatını gözlemler ve aksi giden olayların çözüm yollarını ona göstermeye çalışır. Tecrübenin, cesaretle birleşmesiyle oluşan dostluk hayatın daha da güzel olmasına ve kendine inanmanın önemine dikkat çeker. Kendinizi sorgulamayın, sevin teması işlenen film kesinlikle izlenmeli.  



Magic Beyond Words The J.K. Rowling Story – JK Rowling’in Öyküsü
Harry Potter’ı bilmeyen var mı?

Yıllar önce bir gazetede J.K. Rowling’in ev hanımı olarak bu kitabı yazdığı haberini okumuştum. Tabii hiç araştırmadığım için inanmıştım. Haberi yazan arkadaş, dikkat çeksin diye iyi uydurmuş olmalı. 

Filmde çocuğunun isteğine saygı duyan bir aile ile karşılaşıyoruz. Çocuğuna “inandığın yolda git, sevdiğin işi yap” diyen ebeveynleri sayesinde J.K. Rowling’in hayatında yaşadığı bütün zorluklara dayanmasına, tüm çabalarının, sabrının ve umutlarının kırılma noktasına kadar sürdüğünü izliyoruz. Hatta o kadar emek harcamasına rağmen, özel hayatında ve işindeki inişlerin üst üste gelip dibe vurduğunu hissettiği anda dipten çıkmak için daha çok çalışıyor. Bu süreç hiç de düşünüldüğü gibi kolay olmuyor. Kitabını yayınevlerine kabul ettirebilmek için durmadan uğraşıyor ve üst üste red cevaplarını işitiyor. Çalışmasına inandığı içinde yılmıyor ve çalışma sonunda bir yayınevi tarafından kabul ediliyor! İşte o günden sonra hayatında inanılmaz değişimler oluyor.  

Yaptığı işe inanıyor ve “bu çalışma beğenilmez” diyenlere kulaklarını tıkayıp bildiği yolda ilerliyor. İnandığı yolda ilerlerken yaşadığı zorluklar belki de hayal gücünü daha da güçlendiriyor. Sabredip çalışıp, doğru bildiği yoldan devam etmesi gerçekten dünyanın kapılarını açıyor. Filmde üreten, başaran ve idealleri olan bir kadın göreceksiniz hem de entrika peşinde koşmadan sadece inandığı uğurda çalışmış.



The Dressmaker – Düşlerin Terzisi
Güçlü kadınlar, dimdik ayakta dururlar! İşlerini kaliteli yaparlar. Rakipleri tarafından haksızlığa uğrasalar da yılmazlar. Ajitasyona başvuranlara inat, güçlü dururlar. Zorluklarla mücadele ederler. Yapılan haksızlıklara inat, doğru bildiklerini yaparlar. Entrikalara inat, ahlaklı şekilde davranırlar. Güçlü kadınlar ağlak hikayelere başvurmazlar. Dimdik durup haklarını savunurlar. 

Film, seneler önce dedikodular yüzünden Avustralya’daki küçük köyünü terk eden Tilly Dunnage’ın hasta annesine bakmak için geri dönüşünü konu alıyor. Güzel, yetenekli ve sıra dışı bir kadının yıllar önce suçlandığı kasabasına dönüşünde, işlediğini bile bilmediği bir sırrı da çözmek ister. 

Köyünden uzak olduğu yıllarda Fransız modacılardan eğitim aldığı için dikiş makinesi ve terzilik marifetlerini sergiler. Başarılı işler yapmaya çalışırken hem katil olarak suçlanır hem de dışlanır. Zamanla bu engelleri aşmayı başaran Tilly, aşkı Teddy’de bulmaya başlar. 

Tam her şey yolunda giderken ve geçmişten gelen sır perdesi aralanıp masum olduğu ortaya çıkarken hem aşkını kaybeder hem de annesini. Bu kez de yıkılmaz Tilly, yıkılan hayata bir perde çeker ve yoluna gider. Sonu hüzünlü bitse de bir kadının nelerle mücadele edebildiğinin çok güzel örneklerinden biri. 



Chocolat – Çikolata
Tutucu bir Fransız kasabasına gelen genç bir anne Vianne Rocher ile altı yaşındaki kızı Anouk’un hikayesini izliyoruz. Kasabada çikolata dükkânı açarlar. Bu dükkanın açılışından itibaren tüm kasabada bir tepki ile karşılaşılar. 

Yanına gelenlerin de etraftan çekinmesi ile çikolata satmaya çalışır. 

Vianne, zamanla insanların hayatına dokunmaya başlar ve değişim gerçekleşir. Bu süreçte hem aşkın güzelliğini yaşar hem de kendisi olmasının gücünü anlar. Önemli olan insanın inandığı yolda ilerlemesinin neleri değiştirebileceğinin göstergesi olan harika bir film. 

Continue Reading

İDEALLERİNE TUTKUYLA BAĞLI ÇOCUKLARIN YOLLARINDAN ÇEKİLİN!

Bir çocuk yaşadıklarını anlatıyordu. Kendi ağzından kendi hayat hikayesiydi. Daha minicik parmakları, düşünceli bakışları arasında hesaplarla ve bilime olan tutkusunu dile getiriyordu. Kahraman Çocuk (The Young and Prodigious T.S. Spivet) ismiyle  yayınlanan T.S. Spivet filminde kahramanımızın yaşadıklarını izliyoruz. 

Filmi özellikle farklı bir gözle seyretmenizi isteyeceğim. Neden mi?

Biyolog bir anne ile kovboy bir babanın, üçüncü ve en küçük çocuğu olan 12 yaşındaki T.S. Montana’daki bir çiftlikte yaşamaktadır. Manken olmak isteyen bir ablası ile filmin ilerleyen dakikalarında bir kaza sonucu kaybettiği diğer kardeşi kendisini anlamaz. 

Annesi zooloji ve botanik alanında yeni türler keşfetmeye çalışırken, babası doldurulmuş hayvanlardan oluşan bir odayı müze olarak kurgular. Bu süreçte küçük Spivet, bir bilimsel toplantıya katılır. Orada yapılan konuşmaya coşkuyla eşlik eder. Kendisini keşif yapmak için adayacağının sözünü verir. Gün geçtikte de harita yapımı ve keşifler konusunda daha da yetenekli hale gelir.
Ancak, Spivet’in yaptığı çalışmaları anlayacak kapasiteye sahip olmayan öğretmeni tarafından kendisiyle alay edilir. Hatta çalışmalarına kusurlar bulan öğretmenine, yazısının ünlü bir dergide yayınlandığını gösterince sınıfta küçük düşürücü cümlelere maruz kalır. Öğretmeni, bilimsel yeteneği olmadığını resmen baskı yaparak dile getirir. İşte burada dayanamayıp içimden şunları geçirdim: Böyle kişiler dünyanın neresinde olursa olsun öğretmenlik yapmamalı. Kendi küçük beyinleri içinde sıkışıp kalırken, çocuklara zarar vermemeli. Yeniliklere açık, üreten, düşünen ve en önemlisi öğrencilerini değer vererek dinleyen öğretmenler olmalı. 

Bir gün Smithsonian müzesinden beklenmedik bir telefon gelir. Son yaptığı keşif prestijli Bair Ödülü’ne layık görüldüğü söylenir. Spivet ödül törenine gitmesi ve bir konuşma yapması için davet edilir. Hiç kimseye haber vermeden valizini hazırlar, yanına annesinin günlüğünü de alır.  Washington’a giden bir trene binmek için büyük tehlikeler atlatır. Küçükcük bedeniyle oradan oraya kocaman valizini taşır. Sonunda trendeki bir karavana yerleşir, aç ve susuz bir yolculuk sürer. Yalnızdır, kendisini kimsesiz hisseder. 

Washington’a gittiğinde de bir polis ile karşılaşır. Çocuğa hesap soran bir yaklaşımla resmen egosunu tatmin etmek için yaklaşır. Spivet’in kaçmasıyla da kovalamaca başlar.  Kaçmayı başarırken ancak, polis yaralanmasına ve kaburgalarının kırılmasına neden olana kadar kovalar. Filmin bu sahnesinde polislere karşı da bir kızgınlık oluşuyor. “İnsanlara yardım etmek için yaklaşmak yerine, neden ego tatmini yapar gibi davranırlar?” sorusu akıllara takılıyor.

Yolun devamını gitmek için otostop yapan Spivet, kamyon şoförünün dostane yaklaşımı ile hedefine ulaşır. Ödülünü almak için çabaları, davet edenlerin onu bir yem gibi görüşü ve sonunda ailesinin sahip çıkması ile biten filmden alınacak çok ders var. 

İlgisiz anne ve babaların, kendi dünyalarında yaşamadan önce çocuklarına zaman ayırmaları gerektiği vurgusu yapılıyor. Ne kadar kendi hayatını yaşasa da herkes, çocuklara zaman ayırmak gerekiyor. Onları dinlemek, sorunlarına çözüm bulmak ve yollarındaki engelleri kaldırmalarına yardım etmek çok önem taşıyor. 

Çocuklarınızın okulda yaşadığı zorluklar olduğunda mutlaka kulak verin. Öğretmeninden memnun değilse, değiştirin. Hedefleriyle sakın dalga geçmeyin ve sizin için değerli olduğunu hatırlayın. İdeallerine tutkuyla bağlı çocuğunuza yapacağınız en büyük iyilik, yanında olup destek vermektir. Gerisini o başarır zaten… 
Continue Reading

ÇOCUKLAR BİLİM İNSANI GİBİ DÜŞÜNÜRSE NELER OLUR ?

Çocukken, bilim insanı olmak amacıyla biyoloji okumaya karar verdim. Laboratuvarda gece gündüz demeden araştırma yapıp, yeni keşiflere imza atacaktım. Aynı Marie Curie gibi! İnsanlık tarihini değiştirecek çalışmaların peşindeydim.

Nobel ödülünü iki kez alan ve büyük keşiflere imza atarken çocuklarını da özveriyle yetiştiren örnek bir bilim kadını! Hayat hikayesini öğrendiğim gün bilim alanında kadınların da neler yapabileceğini anladım.

Bilimin pırıltısının yayıldığı, mütevazi ve ilmek ilmek dokunan o harika çalışmaları ve bu büyük başarıların arkasında nasıl bir hayat hikayesi olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Eğitim hayatında yaşadığı zorluklarla mücadelesi sadece örnek alınabilir. Çünkü üniversite eğitimini alabilmek için eğitim hayatına ara verir. Önce ablasının masraflarını karşılayabilmek için çalışır  ve ablası mezun olduktan sonra matematik ve fizik eğitimine başlar.

Üniversiteye gittiğinde de yine zorluklarla karşılaşır. Hem okur hem de masraflarını karşılayabilmek için çalışır. Sonrada bilim kadını olmaz diye bir düşüncenin olduğu dönemlerde Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanı olan Pierre Curie ile tanışarak azimle çalışmalarını ispat eder. Sonrasında da çalışmalarına eşlik eden Pierre Curie ile evlenir. Birlikte radyoaktivite üzerine çalışarak Uranyum ve Toryum’u keşfettiklerini ilan ederler. İsmini Marie’nin vatanı olan Polonya’dan esinlenerek koyarlar.
Böylece 1904 yılında Nobel Fizik ödülünü alarak Nobel ödüllü ilk kadın olur. Ayrıca Marie, doktorasını vererek Fransa’da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadındır!

Nasıl etkileyici bir hayat hikayesi değil mi?

Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldükten sonra iki çocuğu ile kocasının öğretmenlik görevini sürdürerek Sorbonne’daki ilk kadın profesör olur.

Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfeder. Toryumun radyoaktif özelliğini bularak, radyum elementini ayrıştırır.

Böylece 1911 yılında Nobel Kimya ödülü sahibi olur.  Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü’nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk bilim insanıdır.

Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çeken Marie,  I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara X ışını teknolojisini öğretir. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterir. Bu esnada maalesef yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kalır.

Çalışmaya devam eden ve yılmayan Marie’nin hayatında hüzünlü birçok olay olur. 1934 yılında Fransa’nın Savoy kentinde kan kanserinden hayatını kaybeder. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlanır. Bu yüzden ona “bilim için ölen kadın” denilir.

Ölümünden sonra yaşadığı evi müze haline dönüştürürler. (http://en.muzeum-msc.pl/) Curie’nin not defterleri o kadar radyasyona maruz kalır ki, kurşun kaplı bölmelerde tutulup radyoaktif koruma altında incelenebiliyor.

Hayatı ile ilgili o kadar güzel kaynaklar var ki, mesela Kentler ve Gölgeler isimli belgesel izlenmeye değer. (https://www.youtube.com/watch?v=M44FrSVp3oE) Ayrıca hayatını konu alan çizgi filmi çocuğunuzla birlikte izleyebilirsiniz. ( http://www.izlesene.com/video/neler-olmus-baksana-marie-curie/7117445 )

Bilim insanı olmak için nasıl mücadele verdiğini çocuklar da öğrenmeli.  Hayatta çalışarak, emek harcayarak  ve zorluklarla mücadele ederek istenilen hedefe ulaşıldığı öğretilmeli.  Ulaşılmayan her şeye şiddet uygulayarak elde edildiğini konu alan çizgi filmlerin, geleceğimize yönelik zarar verdiği unutulmamalı.

Üreten beyinler geleceğimize ışık tutacaktır. Bilgi pırıltıları ile gerçekleri göreceğiz. Aynı Marie Curie’nin o harika konuşmasında söylediği gibi:  Bilginin meşalesini alın,  geleceğin sarayını inşa edin!
Continue Reading

YUMURTALIK KANSERİNDE ERKEN TANI İÇİN NE YAPILMALI?

Kadın sağlığı hem narin hem de
önemlidir. Jinekolojik rahatsızlıklar yaşamamak için her sene düzenli olarak
kontrollerin yapılması sağlıklı bir yaşam sürmek için gereklidir. Yapılacak
bazı testler oluşabilecek hastalıkların ön belirti döneminde yakalanmasına
yardımcı olacaktır. Özellikle yumurtalık kanserinde bazı tetkikler hayat
kurtarıcı önem taşır.
Düzensiz yaşam, dengesiz beslenme ve
bazı kötü alışkanlıklar nedeniyle hayatınıza zarar vermeyin. Özellikle
kadınlarda jinekolojik muayene ileride yaşanabilecek risklerden korunmak için adım
atılmasını kolaylaştırıyor.
Yumurtalık kanseri
jinekolojik kanser ölümlerinin en sık sebebi olması nedeni ile jinekolojik
onkolojide çok önemli bir yer tutuyor.
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve
Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji bilim dalı öğretim üyesi Doç. Dr.
Polat Dursun ile yumurtalık kanseri ile ilgili merak edilenleri konuştuk.
Yumurtalık  (Over) kanseri nedir?
Yumurtalık kanseri, kadınların üreme
hücrelerinin geliştiği yumurtalıklarından köken alan bir kanser türüdür.  Genel olarak menopoz sonrası kadınlarda
görülür. Ortalama görülme yaşı 63’tür ama üreme çağındaki kadınlarda hatta genç
kızlarda bile görülebilmektedir.
En sık kadın
genital sistem kanserlerinde ikinci sıradadır
. 2015 yılı
rakamlarına göre ABD’de her yıl 21 bin 290 yeni yumurtalık kanseri vakası
tespit edilmekte ve bunların 14 bin 180’i her yıl ölmektedir. Yumurtalık
kanseri kadınlarda kansere bağlı ölümler içinde 5. sırada gelmektedir.
Hayat boyunca
bir kadının
yumurtalık kanseri geliştirme riski 1/70’dir (%1.5).
Kimlerde daha yaygın olarak görülüyor? Ülkemizde görülme sıklığı nedir?
İleri yaş, ilk adetin erken başlaması
(erken menarş ), menopoza geç girilmesi, sigara, yağdan zengin diyet, genital
talk pudrası kullanımı risk faktörleridir. Ailede meme ve
yumurtalık kanserli birinci ve ikinci derece
akrabaların olmasıda riski arttırmaktadır. Ailesel olarak bazı kalıtsal genetik
hasarların olması ( BRCA gen mutasyonları ) hem meme hem de yumurtalık kanseri
riskini arttırmaktadır. Bununla birlikte, doğum sayısının çok olması, emzirme,
doğum kontrol hapları ve kadın üreme kanalı olan tüplerin bağlanması(tüp
ligasyonu )
yumurtalık  kanseri  riskini azaltmaktadır.
Ülkemizde kaç vaka görüldüğüne dair
net bir veri olmamakla birlikte Sağlık Bakanlığı kanser savaş dairesi
verilerine göre ülkemizde en sık görülen 10 kadın kanseri içinde 7. sırada yer almaktadır.
Ön belirtileri nelerdir?
Yumurtalık kanserlerine spesifik bir bulgu
yoktur. Karın şişliği, karın ağrısı, kasık ağrısı, kabızlık, iştah kaybı, sık
idrara çıkma, nefes darlığı, adet düzensizliği, menapoz sonrası kanamalar ve makattan
kanama ön belirtileri olabilir. Daha ileri evrelerde bulantı kusmada
görülebilir.  Eğer bu bulgulardan birkaçı
varsa ve diğer bir sebeple açıklanamıyorsa mutlaka bir jinekoloğa muayene
olunmalıdır.  Hastalık geç dönemde bulgu
verdiği için genelde ileri evrede yakalanmaktadır. Hastaların yüzde 70-80’i ileri
evrelerde yakalanmaktadır. Yüzde 20-30 kadarı erken evrelerde yakalanmaktadır.
Yumurtalık kanseri tarama testleri nelerdir? Hiçbir şikayet olmasa da
hangi tarama testleri ne sıklıkla ve ne zaman yapılmalıdır?
Yumurtalık kanserlerinin taraması amacıyla
yıllık jinekolojik muayene, transvajinal ultrasonografi, kanda ca125 testi ve kanda
bazı yeni belirteçlerin bakılması, bunların bir veya birkaçının bir arada
yapılması ile tarama yapılabilir. 
Bununla birlikte bu testlerin her birinin yapılması maliyetli olacağı ve
gereksiz girişimlere yol açabileceği için ve yapılan araştırmalarda çoğu
hastayı erken olarak yakalamak her zaman mümkün olmadığı için bu testlerin hepsinin
birarada yapılması önerilmemektedir. Amerikan kadın hastalıkları ve doğum
doktorları koleji, tarama amaçlı yıllık jinekolojik muayeneyi önermektedir.
Yumurtalık kanseri tanısı konan hasta ne yapmalıdır? Nasıl bir yol
izlemelidir?
Yumurtalık kanseri tanısı alan bir hastada
temel tedavi yöntemi öncelikle cerrahi tedavidir. Ameliyat sonrası çıkacak
patoloji sonucuna ve hastalığın evresine bağlı olarak kemoterapide uygulanması
gerekmektedir.
Hastalığın ameliyatı özellikle ileri
evrelerde oldukça zor ve komplikasyon riski yüksek bir ameliyattır.  Bu sebeple
yumurtalık kanseri hastasının ameliyatı bu
konuda özelleşmiş kadın doğum uzmanları  (jinekolog onkolog)  tarafından yapılmalıdır. Yapılan araştırmalar
jinekolog onkologlar tarafından opere edilen
yumurtalık kanseri hastalarının yaşam
sürelerinin diğer cerrahlar tarafından opere edilenlere göre daha iyi olduğunu göstermiştir.
Bu sebeple
yumurtalık kanseri tanısı alan hastaların bu konuda deneyimli bir ekip tarafından
opere edilmesi ve takip edilmesi gereklidir.
Tedavi yöntemi nedir? Yeni tedavi seçenekleri var mı?
Ana tedavi yöntemi, cerrahi olarak
rahim ve yumurtalıkların alınması, hastalığın yayılma ihtimali olan lenf
dokularının çıkartılması ve yayılım oldu ise hastalığın yayıldığı organların
çıkartılmasıdır.  Ameliyat sonrasında
hastaların büyük bir kısmında damardan kemoterapi uygulaması gerekmektedir.
Yeni yapılan araştırmalarda karın içine kemoterapi uygulaması, ameliyat
sırasında ısıtılmış kemoterapi uygulanması, tümörlerde damar gelişimini önleyen
hedefe yönelik akıllı kemoterapi uygulamaları gibi yeni tedavi yöntemleri de
vardır.
Rahim kanseri ile yumurtalık kanseri birbiri ile karıştırılan kanserler, farkları nelerdir?
Rahim kanseri,  uterus dediğimiz organdan gelişirken
yumurtalık kanseri
yumurtalık dediğimiz organlardan
gelişmektedir.  Rahim kanseri de menapoz
sonrası kadınlarda görülmekle birlikte ana bulgusu menapoz sonrası kanamaların
olmasıdır. Yumurtalık kanserine göre daha iyi seyirlidir. Her ikisinin de temel
tedavisi cerrahidir.
Yumurtalık kanserinde ölüm oranı çok yüksek,  kadınlar daha bilinçli olmalı ve teşhisinde
ne yazık ki geç belirti verdiğinden de geç kalınıyor? En azından nelere dikkat
edilmeli?
Saydığımız bulguları olan kadınlar
mutlaka jinekolojik muayeneye gitmelidir.  Ülkemizde çok yaygın olmayan hastalık bulgusu
olmadan doktora gitme ve yıllık rutin jinekolojik muayene alışkanlığı
geliştirilmelidir. Çünkü ileri evre yakalanan kadınlarda ne yapılırsa ne kadar
iyi tedavi edilirse edilsin öldürücülük oranı bu kanserde çok yüksektir.
Menopoza girdikten 3-5 yıl sonra yumurtalıkların alınması yumurtalık kanserini önleme açısından öneriliyor. Bu yaklaşım ne kadar doğru?
Menopozdan önce veya sonra yumurtalıkların
alınması ailesel meme veya
yumurtalık kanseri olan kadınlarda önerilen bir
yaklaşımdır. Ailesinde ikinin üzerinde 1. derece meme kanseri olan, bir meme ve
bir
yumurtalık kanserli akrabası olan, erkek bireylerde meme kanseri olan veya erken
yaşlarda meme veya
yumurtalık kanseri olan, BRCA1 ve/veya BRCA2
gen mutasyonu olan kadınlar ailesel meme
yumurtalık kanseri üyesidirler. Bunların yaşam
boyu meme veya
yumurtalık kanseri geliştirme riski yüzde 70-80’lere
çıkmaktadır. Bu sebeple bu tür risk faktörü olan kadınlarda üreme
tamamlandıktan sonra kanser gelişmeden meme ve
yumurtalıkların alınması önerilmektedir. Ünlü
Holywood yıldızı Angelina Jolie böyle bir ailesel meme
yumurtalık kanseri ailesinin bireyi olduğu için
bu tip bir cerrahi uygulama ile meme ve
yumurtalık kanserine yakalanmamak için
memelerini ve yumurtalıklarını aldırmıştır.
Ailede yumurtalık kanseri olsun olmasın, yumurtalıklar aldırmalı mı aldırılmamalı
mı?
Ailesel risk faktörü olmayan ve
genetik mutasyonu olmayan kadınlarda yumurtalıkların alınması önerilmemektedir.
Talk pudrası yumurtalık kanserine neden oluyor deniliyor, doğru mu?
Eskiden kullanılan talk pudralarının
içinde kansere yol açtığı bilinen asbest tozları olduğu için genital kullanımı
ile
yumurtalık kanseri arasında ilişki olduğu bildirilmiştir. Bununla birlikte 1970’den
sonra pudralarda asbest kullanılması yasaklanmıştır.
Doç. Dr. Polat
Dursun
kimdir?

Jinekolojik hastalıkların ve kanserlerin cerrahi ve
laparoskopik tedavisi ile ilgilenmektedir. Avrupa genç jinekolog onkologlar
yönetim kurulu üyesidir. Jinekolojik kanserler konusunda yayınlanmış 100’den
fazla makalesine 1000’den fazla atıfı var. Yaptığı araştırmalar Avrupa’daki
birçok kanser araştırma kurumu tarafından ödüllendirilmiştir
.
Continue Reading

ISSIZ ADAM VE KADINLARIN SORUNU NE?

Günümüzde bağlanmadan yaşanan ilişkiler, başladığı ve bittiği zamanı içinde barındırmıyor. Issız adam filmindeki gibi davranışlar moda oldu. Filmin sonunda kimse gözyaşlarını tutamasa da bağlanamama sorunu yaşayanlar azımsanacak oranda değil. Bu ayrılık furyasının arkasında gizli bir psikolojik sorun mu var? 

İnsanlar bağlanamama sorunları yaşıyorlar. Bu sorunu kapatmak içinde modern hayat adı altında yalnızlığın ve değersizliğin pençesinde mi kıvranıyorlar? Kendilerini değersiz hissettiklerinden mi terk edilmemek için terk ediyorlar? Çaresi yok mu durumun? Psikiyatrist Dr. İlker Küçükparlak ile ıssız adam ve kadınları konuştuk. 

Issız adam ya da kadın diye tanınan kişilerin özellikleri nelerdir?
Meşhur bir film karakterine öykünüyor olmak da insanla ilgili önemli şeyler söylese de sadece bu veriden yola çıkarak insanlarla ilgili yorum yapmak sağlıksız olur. Dolayısıyla ıssız adam ya da kadınların özellikleri yerine işin psikolojik boyutunu ele alıp kaçıngan bağlanan kişilerin özelliklerinden bahsetmeyi tercih edeceğim.

Hayatta herkesin diğerleri ile belirli bir mesafeden rahat ettiğini ifade edebiliriz. Güvenli bağlanan insanlar sevdikleriyle yakın olmaktan keyif alır ve belirli sürelerle yalnız kalmaya da tahammül edebilir. Kaçıngan bağlanan insanlar ise sevdikleriyle bile yakınlaşmaktan huzursuz olabilirler. Bu oldukça mutsuz eden bir durum aslında. Bu yüzden hayatlarına birilerinin girmesi konusunda oldukça isteksiz davranabilirler çünkü sonra uzaklaşması kaçınılmaz ve sıkıntı verici olacak. Elbette bilinçli sürdürülen bir takım tercihlerden bahsetmiyorum, hatta bu genel örüntüyü kişiye anlattığımda genel olarak şaşırarak dinliyorlar ve bir adı olmuş olduğuna seviniyorlar.

Romantik yaşantıda bağlanmaktan kaçınmanın bir yolu bütünüyle uzak kalmak. Tam bir münzevi hayatı yaşayan insanlar vardır. İnançsız olsalar bile keşiş hayatı yaşarlar. Bazen de kaçınma tam tersi birine bağlanmaktan kaçınmanın yolu araya sürekli başkalarını almak olur. “Çok kadın hiç kadındır“ bu açıdan anlam ifade eden bir söz. Filmde de baş karakter bağlanır gibi hissettikçe anlayamadığı biçimde huzursuzlanıyor ve özellikle de para karşılığı seks yaparak kadını nesneleştirdiği ilişkiler yaşıyordu. Yine filmde ıssız adamın annesi ile ilişkisinin son derece mesafeli olması da bu açıdan çok isabetliydi. 

Bu yakınlaşma meselesi sadece romantik yaşamda değil hayatın her alanında görülebilir. Anneyle yakın ilişki kuramayınca yaşamın kendisiyle de ilişkiler bu doğrultuda şekillenecektir elbette. Örneğin memleketlerine olan bağları daha zayıf olduğu için daha kolay iltica talebinde bulunabilirler ve yurtdışında yaşayabilirler, takım tutmama eğilimleri daha fazladır, sivil toplum kuruluşlarında çalışmaya pek gönüllü olmazlar. Hatta dini olarak da kendilerini manevi figürlere yakın hissetmedikleri için inançsızlar arasında kaçıngan bağlanmanın daha sık olduğunu biliyoruz.

Kaçıngan bağlanan kişiler neden bağlanamaz? 
Çocuklukta bakım alma sürecinde şekillenen bir durum. Kişi bu soruyu kendine sorabilecek hale geldiğinde süreç çoktan tamamlanmış oluyor. Aslında büyük oranda hayatın ilk 3 yılı içerisinde şekillendiğinden bahsetmek mümkün. Bebeğin bakım vereni çoğu durumda annesi olduğu için bundan sonra annesi olarak bahsedeceğim. Bebek ve anne arasındaki ilişki çerçevesinde şekillenir hepsi.

Bağlanma diğer pek çok memelide de ve özellikle de diğer primatlarda bulunan bir fenomen. Özellikle insan yavrusunun çok çaresiz doğduğunu biliyoruz. Bu çaresizlik içinde bebek en ufak ihtiyacını bile karşılayamadığından sıklıkla içgüdüsel olarak bağlanma sistemini aktifleştirir yani ağlar ve annesini çağırır. Annesi de uygun bir duygusal tonla sıkıntıyı çözer. Bu süreç aylar içinde binlerce defa tekrarlandıkça çocukta sorun yaşasa da çözümünün olabileceğine ilişkin bir metanet duygusu gelişir. Ayrıca insanlardan yardım istemenin riskli olmadığına ilişkin bir güven de gelişir. Buna güvenli bağlanma deniyor.
Bazen bebek ne kadar ağlarsa ağlasın ihtiyacı çözülmez ya da çözülür ama o uygun duygusal ton olmaksızın çözülür. Bu durum karşısında içgüdüsel olarak bağlanma sistemi daha da aktive edilir, bebek daha da ağlar. Sorun hiçbir şekilde çözülmüyorsa ve bebek sakinleştirilemiyorsa bebekler bir süre sonra işe yaramayan bu bağlanma sistemini deaktive ederler. Bu bebekler kaçıngan bağlanacaklardır ve erişkinliklerinde de kendilerine sık sık mızmızlanmamaları gerektiğini söyleyip başkalarına ihtiyaç duymaktan nefret edeceklerdir. Sevdiklerine bağlanır gibi olduklarını hissettiklerinde telaşlanırlar çünkü duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasının sürdürülebilir olmadığını öğrenmişlerdir. Elbette bütün bunlar oldukça bilinçsiz biçimde vuku bulur. Dediğim gibi, kişi bunlarla ilgili konuşabilmeye başladığında zaten bağlanma sistemi kaçıngan olarak çoktan oturmuştur bile.

Bağlanma sorunu yaşayanların çocukluk döneminde yaşadıkları travmalar bu durumun neden olduğu söyleniyor. Doğru mu?
Travmatik çocukluk yaşantıları da bağlanma biçemini etkileyebilir ama esas olarak travmatik tek bir olay ya da olaylardan çok ideal olmayan bakım verme biçiminden bahsetmek daha uygun olabilir.

Bağlanamayan insanlarda değersizlik duygusu ağır mı basıyor? 
Genelde tersi. Bağlanamayan kişi kendini diğerlerinin bağlanmaya değmeyeceğine ilişkin ikna etmeye gayret eder. Diğerleri zaten kendisine layık değildir. Daha düşük olasılıkla kendilerinin diğerlerine layık olmadığından endişe eden biri olacaktır.

Bağlanma sorunu daha önce de var mıydı? Yoksa gündeme geldiği için mi bu şekilde davrananlar oluyor?
Bağlanma “biçemleri” insanlık boyunca vardı ama birkaç şey olmuş olabilir. İlki zaman içinde kentleşmeyle birlikte çocukların daha izole biçimde büyümeleri ve kadının üzerinde giderek artan hem finansal hem de sosyal beklentiler kaçıngan bağlanma oranlarını arttırmış olabilir. Bu konuda yeterli veri yok. İkincisi ise geleneksel toplumsal rollerin değişmesi ve özellikle de çalışanların homojenize edildiği çalışma kültürünün yerleşmesi ile birlikte bu kişilerin oranları değişsin ya da değişmesin daha fazla sıkıntı yaşıyor olmaları mümkün. Bu nedenle önceden göze batmayan içe dönük bir kişilik yapısı şimdilerde sorun yaşıyor olduğundan daha fazla görünüyor olabilir.

Tedavi için neler öneriyorsunuz? 
Bu soru iyi oldu çünkü kaçıngan bağlanma bir hastalık değil bir durumdur. Kişinin boyunun fazla uzun olması gibi düşünebiliriz. Diyelim ki bu nedenle kişi daha fazla bel fıtığı olabilir ama hastalık olan bel fıtığıdır, boy uzunluğu bir özelliktir. Bazen de bazı sıkıntılar boy uzunluğunun kendisinden değil, diğerlerinin boyunun o kadar uzun olmadığından ötürü binaların ve eşyaların ortalamaya göre yapılmış olmasından kaynaklanır. Bu durumda hiç hastalık yoktur ama hayatta sıkıntı veren ve danışmanlık verilebilecek durumlar vardır.
Kaçıngan bağlananlar depresyona meyilli olurlar ama kaçıngan bağlanmanın kendisi bir hastalık değil özellik ya da durumdur. Hayat kalitesini azaltan bir durum olduğunu düşünüyorum. Bağlanma biçeminin erken erişkinlik yaşamında istikrarlı ve sağlıklı bir ilişki ile düzelebildiği görülüyor ama kaçıngan bağlananlar genelde böyle ilişkiler kuramadıkları için bu da çok düşük bir olasılık olarak kalıyor. Diğer seçenek de psikoterapi elbette. Bilişsel Davranışçı Terapiler gibi sonuç odaklı ama daha mekanik terapi yöntemlerinin bağlanma biçemine çok etkisinin olduğunu söyleyemeyeceğim. İçgörü yönelimli psikoterapi, kısa psikanalitik psikoterapi ya da klasik psikanaliz gibi süreç odaklı yöntemler bu konuda daha tercih edilebilir.

Kaçıngan bağlanan bir kişi terapi gördüğünde başarı oranı nedir?
Bu konuda size verebileceğim net rakamlar yok ne yazık ki. Öncelikle yapılan çalışmalarda örneklem sayısı çok küçük olmak zorunda kalıyor. Bağlanmadan bahsettiğimiz için de terapist faktörü diğer her şeyden önemli olduğu için standardize edilmeleri çok güç. Son olarak kaçıngan, güvenli ve şimdiye kadar bahsetmediğimiz kaygılı bağlanmadan bahsettiğimizde kategorik bir düzlemdeyiz. Oysa ki bu durumu spektrum olarak algılamak daha sağlıklı. Yani kaçıngan ne kadar kaçıngan sorusu. Terapinin birden fazla amacı olacaktır. İlki yıllar sonra da olsa güvenli bağlanma ilişkisini bu kez terapist-danışan arasında tesis edebilme ve bunun diğer ilişkiler için prototip oluşturması. Diğeri de mevcut bağlanma biçemi ile kişinin hayatını daha doyurucu biçimde yönetmesine yardımcı olabilmek. Bu bağlamda kaçıngan bağlanmada kişiyi “sosyal kelebek” yapmak gibi bir hedef absürd olacaktır. Kısmen bağlanma biçemini iyileştirmek, kısmen de mevcut bağlanma biçemiyle hayatını daha ideal biçimde sürdürmesinden bahsettiğimizde de tedavi başarısına ilişkin bir parametre oluşturmak iyice olanaksızlaşıyor. Dolayısıyla rakamlardan çok süreçten bahsedebiliyoruz. 

Psikiyatrist Dr. İlker Küçükparlak kimdir?  
39 yaşındayım. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde lisans eğitiminin ardından Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri uzmanlık eğitimini tamamladım. Halen kendi muayenehanemde çalışmaktayım. 
Continue Reading

SOSYAL MEDYADAKİ YANLIŞ BİLGİLERLE ÇOCUĞUNUZA ZARAR VERMEYİN!

Yıllar önce internetin ülkemizde ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde web siteleri çok değerliydi. Herkes site açamazdı, bir sitede köşe yazmak çok zordu. Yazı yazmanız için bazı kriterler aranıyordu. O dönemlerde Biyotürk isimli bir sitede köşe yazmaya başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2002 olmalıydı. İnternette bilgi aramak için çok az kaynak vardı. 

Sonraki yıllarda blog diye bir açılım oldu. Ben de böylelikle Türkiye’deki ilk bloggerlardan biri oldum. Yazanların çoğunluğu yurt dışındandı. O dönemki bloğum durmuş olsaydı çok farklı içeriklerle paylaşımlarıma devam ediyor olacaktım. Günlük şeklindeki bloglar ilgi çekiyordu.

Zamanla günlük yazmanın ötesinde bloglar içeriklerine göre ayrıldılar. O süreçte de gazeteciliğe adım atmakla birlikte yaptığım haberlerimi bloğuma eklemeye başladım. Böylece Türkiye’deki ilk sağlık blog yazarı oldum. Moda ve yemek blogları çok ilgi çektiği için sağlıkla ilgili özel olarak yazan bloglara rastlamak zordu. Sonra zamanlarda ise anne bloggerların yazıları dikkatimi çekti. Anneliğin hikayesini yazmaları doğalken, sağlıkla ilgili öğüt verdiklerini fark edince çok şaşırdım. 

Blog yazmak gerçekten önemlidir. Sorumluluk bilinci olmalıdır, kalemin gücünü görsellikle artırırsınız. Sizi siz olduğunuz için okurlar. Sağlık hakkındaki yazılar,  blogger’ın vicdanına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu nedenle blogger kelimesi daha yeni yeni benimsenirken, anne bloggerların sağlıkla ilgili neler yaptığını bilimsel bir çalışma ile Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Eda Turancı ile birlikte objektif şekilde mercek altına aldık. 

Sevgili Eda ile bildiri için yapılması gereken aşamalarda çok dikkatli ve akademik sürecin gerektirdiği kurallara uygun şekilde çalıştık. Sonucu objektif olarak, verilere göre analiz ettik.  

İşte sonuç bölümünde yer alan bazı maddeler:
Analiz edilen blogların 2 tanesinde okuyucuya yönelik uyarı metinlerinin bulunması, blogların okuyucular üzerindeki potansiyel etkileri açısından dikkat çekicidir. 
Bloglarda genel olarak içeriklerin, blog yazarı tarafından oluşturulduğu, ancak bazı durumlarda ya da özellikle sağlık ile ilgili içeriklerde uzman görüşlerine de yer verildiği görülmektedir.
Bloglarda sıklıkla ürün/marka isimlerine yer verildiği bu durumun da, dolaylı olarak reklam kapsamına girdiği söylenebilmektedir.
Blogların biri hariç hepsinde, okuyucu yorumları dikkati çekerken, genel olarak okuyucu yorumlarının sağlık içeriklerinde sayıca fazla olduğu görülmektedir.
Son olarak ise, bloglarda sıklıkla yönlendirici linklerin kullanıldığı ve kullanılan linklerin hem kendi bloğuna hem de ürünlere ilişkin linklere erişim sağladığı görülmektedir. 

Peki, çocuğunuzun sağlığını tek vasfı annelik olan ve interneti iyi kullanan kişilere güvenerek onlara emanet etmek ne  kadar doğru? Uzmanları bile sorgularken, uzman olmayan birini dinlemek ne kadar akıllıca? Sağlığımız hayatımızdaki en değerli varlığımızken, onu korumak ve sağlıklı yaşamak için uzmanlara kulak vermeye ne dersiniz? 
Sağlıkla ve sevdiklerinizle kalın… 
Continue Reading

ÖRNEK OLMAK GEREKİR ÖRDEK DEĞİL!

Çocukken, çok çalışan bir öğrenci değildim. Hatta çalışmak yerine, çantayı fırlatıp, üstümü değiştirip yemeği aceleyle yedikten sonra oyun kaçmasın diye soluğu sokakta alırdım. Parkımız vardı, iki salıncaklı bir parktı. Arkadaşlarımla orada soluğu almakla kalmaz, tüm sokakları dolaşırdık. Hatta zillere basıp kaçan çocuklardandım ben. Yaramazlıklarımızın arasında, telefonla arayıp ki o zamanlar daha yeni yeni evlerde telefonlar yer alıyordu. Arayıp, teyzeeee diye abuk sabuk konuşur sonrada dakikalarca gülerdik. Evet biraz yaramazlık yapmışlığım vardır. 

Bisikletimle sokak sokak gezerdim. Hatta annemlerle bir yere giderken, şurada şu var diye ben söylerdim. Annem tek kaşı kalkmış şekilde, “sen nereden biliyorsun” diye sorardı. Ne bilsin, ağaçlara tırmanıp, sokak sokak dolaşıp etrafı keşfetme merakımı. Çocukluk anılarım çok maceralıdır benim. Farklı yazılarda anlatırım. Dergi, televizyon ve gazete kurmuşluğumuz var. O zamanlardan geliyor bu medya meraklarım… 

Çocukluk dönemimde sevmediğim yer okuldu. Hele öğretmenlerimi pek sevmezdim. İlkokulda zorlu bir süreç yaşayınca da sonraki öğretmenleri de sevmiyor insan. Hal böyle olunca, bir öğretmene kızıp bir sene dersime geldiği halde konuşmamışlığım vardır. Dersi nasıl anladım derseniz, aynı branştan başka bir hocaya sorardım anlamadıklarımı. Öğretmen önce öğretmen gibi davranmalı. 

Öğretmen örnek insan olmalı. Öğrenciye nasıl yaklaşacağını bilmeli. Biri yanlış davrandığında da tüm öğretmenlerden acısını çıkartıyor insan. Tabii tüm eğitim sürecim böyle geçmedi, çok sevdiğim değer verdiğim öğretmenlerim oldu ki, bir Türkçe öğretmenim benim hayatımda kırılma noktası oldu. Kendisi öğretmenliğin yanında hukuk okuyordu. Herkese aynı şekilde yaklaşırdı, ancak benim tedirgin olduğum yönlerimin üzerinde dururdu. Ben panikledikçe daha da çok uğraştı benimle, hatta topluluk  karşısında konuşmaktan çekindikçe daha çok konuştururdu. Başta “bu nedir, neden benimle uğraşıyor” derken zamanla bana yaptığı iyiliği anladım. Hatta sınavlarda notum istediğim gibi olmayınca, beni çağırıp kağıdımı inceleyip hatalarımı göstermiştir. O hocam benim için çok çok özeldir. Her daim de öyle kalacaktır. 

Birde İngilizce öğretmenim vardı, “sen hayalimdeki öğrencimsin” derdi. Dil öğrenmeye meraklı olup, sınavlarından hep en yüksek notları alıp, çatır çatır İngilizce konuşuyordum. “Dil alanında eğitim almalısın” diyordu, ben sayısalca oldum. 

Öğretmenlerimle güzel diyaloglarım olmuştur, fizik dersinde uzay, evren, kara delik konusunda saatlerce tartışmışlığım olurdu. Tabii fizik öğretmeni değişince de baktım bilmiyor konuları. En iyi bildiğim ve benim için basit olan fizik sorularını hocaya sorar dersi kaynatırdım, hoca ders boyunca soruyu çözmeye çalışırdı. Öyle de kötü huylarım vardı. 
Üniversite yıllarımda öğretmenlik alanında okuyanları gördüğümde “Bunlar mı öğretmen olacak?” derdim. Yaptıkları bazı davranışları görünce, “Bunlar mı yetiştirecek bizim gelecek nesillerimizi?” diye üzülürdüm. 

Zaman ilerledi, şimdi internette öğretmenlerin paylaşımlarını görünce ne derece şaşırdığımı tarif edemem. Öğretmen demek için bin şahit gerek diyeceğim bir tavır sergileniyor. Öğretmenlik garanti meslek, tatilleri de var algısında rehavetle, ders anlattım bitse de gitsek modunda bir kesim var. Öğretmenlik öğretirken öğrenmek, kendini geliştirmek ve öğrencilerine örnek olmayı gerektirir. Sürekli selfie çekip, sevgililerine gönderme yapmak ya da sorumsuzca davranmak değildir. Öğretmen değil, konuşmaya tenezzül etmeyeceğim kişilere mi çocuklar emanet ediliyor. 

Milli Eğitim Bakanlığı, buna ne zaman müdahale edecek. Yıllardır sağlık camiasının içerisindeyim, sağlık çalışanlarına getirilen şartlar neden öğretmenlere getirilmiyor?
En basit tavsiyelerim:
Dersi veririm biter düşüncesi yerine performans sistemi gelmeli
Tatil günlerini hesaplamak yerine üretmeleri gerekmeli
Kafalarda garanti meslek algısı yerine, gelişen meslek olmalı
Sosyal medyada hal ve hareketlerine dikkat etmeliler. 
Meslekten men gelmeli. 

Sağlık camiası daha çok üretelim diye hayıflanırken, tatil günleri diye halay çeken öğretmenleri görmek çok vahim! 

Sosyal medya ilerleyen dönemlerde insanların karakterlerini daha da ortaya koyacak. Takip ettiğiniz kişiler sizin bilinç altınızı ortaya kokuyor, yazdıklarınız ve paylaştıklarınızla nasıl bir insan olduğunuzu farkında olmadan gösteriyorsunuz. 

İş hayatında ve işe alımlarda sosyal medyalarınız detaylı şekilde inceleniyor. Bir zahmet okullar da öğretmenlerini incelesin. Özel ve devlet okulları tamamı bu kapsamda daha profesyonelce hareket etmeli. Örnek olacak bir mesleğin mensuplarının havuzlarda oyuncak niyetine kullandıkları sarı ördek durumuna düşmemeleri için yapılmalı. 

Her mesleğin mensuplarının farklı sorumluluğu vardır. Bu meslek mensupları da gereğini yerine getirmek zorundadır. Gelecek nesillerimizin sağlıklı, üreten ve sorgulayan şekilde düşünmesi için bir gazetecinin gözlemlerini yazması gerektiğini hissettim. 

Dilerim bilinçli, kaliteli ve üreten gerçek öğretmenler bu sorumluluklarını yerine getirmelerinin yanında, sözde öğretmenlerden kurtulmak için adım atarlar… 
Continue Reading