“ DOĞUM SONU KANAMA, EN ÖNEMLİ ANNE ÖLÜM NEDENİ”

“Doğum Sonu Kanama” isimli kitabın çeviri editörlüğünü yapan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, “Doğum sonu kanamaları en önemli anne ölüm nedeni arasında yer alıyor” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde katılımcılara dağıtılan “Doğum Sonu Kanama” isimli kitabın çeviri editörlüğünü yapan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, Sağlık Dergisi’ne kitap hakkında bilgi verdi.

Esra Öz: Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin başta burs olmak üzere sağladığı sosyal yardımlar nelerdir?
Prof. Dr. Cansun Demir: Türk Jinekoloji Derneği, Ankara, İstanbul, Çukurova, İzmir, Eskişehir Jinekoloji Dernekleri’nin bir araya gelmesi ile kuruldu ve Ankara Jinekoloji Derneği’nin kamu yararına dernek olması üzerine Türk Jinekoloji Derneği adı altında bir araya geldi. Bu nedenle Ankara Jinekoloji Derneği’nin kuruluş tarihi olan 1959’u da kuruluş tarihi olarak kabul etti.
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin 39 şubesi vardır. TJOD olarak yıllık kongre yapıyoruz, bölge toplantıları yapıyoruz. Bu yıl Gaziantep, Manisa gibi illerimizde toplantı yaptık. Her yıl 5 genç Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanına yurtdışı eğitim bursu veriyoruz. 6 ay süreli ve gidiş-geliş masraflarını kapsayacak şekilde. 6 yıl içinde 29 meslektaşımıza burs verdik.
Üç ayda bir yayınlanan ve yakında SCI’ya girecek olan TJOD dergimiz var. Geçen yıl kongrede “Obstetrik ve Jinekolojide Etik Konular” ile ilgili bir kitabı katılımcılara ücretsiz dağıttık, bu yıl “Doğum Sonu Kanama” adlı bir kitabı bastırdık ve kongreye katılanlara ücretsiz dağıttık.


Çeviri editörlüğünü yaptığınız “Doğum Sonu Kanama” kitabından bahseder misiniz?
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin hizmetlerinden biri de meslektaşlarını bilimsel olarak desteklemek. Bu nedenle çeviri editörlüğünü benim üstlendiğim, çok değerli bilim adamlarınca çevirisi yapılan “Doğum Sonu Kanama, Değerlendirme, Yönetim ve Cerrahi Girişimler için Kaynak Kitabı”, bu kongreye katılan hekimlere ücretsiz dağıtıldı. Kitap 10 kısım ve 53 bölümden oluşmakta, 62 hekim çevirisini yaptı.

Doğum sonrası kanamalarının önemi nedir, ne gibi sonuçlara yol açar?
Doğum sonu kanamaları en önemli anne ölümleri arasında yer alıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde birinci, gelişmiş ülkelerde ise ikinci sıradaki anne ölüm nedenidir. Hayatı tehdit ettiği gibi, acil sorunlar nedeniyle histerektomi (rahmin alınması) gibi sorunlara yol açabilmektedir.

Doğum sonrası kanamaların sebebinin ortadan kaldırılması için ne gibi özel tedbirler alınmaktadır?
Hekimlerin bu konuda yeterince eğitilmiş olması, eğitimli yardımcı sağlık personelinin olması ve altyapının düzenli olması (ameliyathane şartları, kan bankası gibi) gerekmektedir.

Continue Reading

ENDOMETRİUM KANSERLERİNDE, OBEZİTE VE HORMON İLİŞKİSİ

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Op. Dr. Sadiye Eren: “Obezite, endometrium kanserlerinde önemli bir risk faktörü” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Op. Dr. Sadiye Eren, obezitenin, endometrium kanserlerinde en önemli risk faktörlerinden biri olduğunu, hormon yoluyla olan kanserlerde vücut kütle indeksi endeksindeki 28 kg/metrekare üzerinde farklılıklarının görüldüğünü kaydetti.

“Hormonların Etkisiyle Olan Tümörlerde Temel Etken Östrojen”
Rahim içi kanserlerin oluş mekanizmalarını değerlendiren Op. Dr. Sadiye Eren, gen mutasyonları ile ilgili son dönemde çalışmalar yapıldığını, sanıldığının aksine bütün endometrium kanserlerinin hormonlarla doğrudan bağlantılı olmadığının görüldüğünü anlattı. Menopoza girmiş, rahmi küçülmüş hastalar içinde kanserlerin görülmesinin farklı bir yolla da hastalığın oluştuğunu kavramaya yardım ettiğini kaydeden Op. Dr. Eren şunları vurguladı: “Hormonların etkisiyle olan tümörlerde temel etken östrojen. Östrojen fazla olduğunda ve etkilerini karşılayacak progesteron olmadığında veya yeterli olmadığında östrojenin yaptığı hücre mitozu, yani hücreyi uyarıcı etkisi progesteron tarafından durdurulamıyor. Bazen bu etki kontrolsüz büyümeye doğru gidiyor. Kontrolsüz büyüme de kansere doğru gidiştir. Bu hormon yoluyla olan kanserlerin pek çok etkeni var.”

“Östrojen Maruziyeti, Endometrium Kanserlerin Dörtte Üçünü Oluşturuyor”
Östrojenin başta şişman kadınlarda fazla olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Eren, “Yağ dokusunda androjenden östrojene dönüş fazladır. Bazı yumurtlama bozuklukları olan polikistik overli hastalarda östrojen hakimdir. Şişmanlık önemli bir risk faktörüdür. Vücut kütle indeksi katsayısının 28’in üstünde olmasıyla bunun altında olması arasında bile risk farklılıkları var. Çünkü yağ dokusundaki androjenlerin östrojene dönüşmesi, sürekli östrojene maruziyeti getiriyor. Sürekli östrojen maruziyeti de endometrium kanserinde önemli etken. Bu grup hastalar, endometrium kanserlerin dörtte üçünü oluşturuyor” dedi.

“Tek Gen Mutasyonları Özellikle Hücre Siklusunu Etkileyen Sistem İçinde Bozulmaya Yol Açar”
Östrojen bağımlı olmayan grubun ise biraz daha farklı olduğunu kaydeden Op. Dr. Eren, “Hormon bağımlı olmayan tek gen mutasyonları özellikle hücre siklusunu etkileyen sistem içinde bozulmalar ortaya çıkar. Bu bozulmalar normalde vücut içindeki düzeltici sistemler tarafından düzeltilir. Bazen bu düzeltici sistemler çalışamaz gen mutasyonları da burada etkendir. Kontrolsüz büyüme öyle veya böyle bir şekilde yol alır ve kontrolsüz büyüme de kanserde temeldir. Gen mutasyonu olan bu tümörler daha agresif seyreden tümörlerdir” şeklinde konuştu.

“P53 ve P16 Mutant Gen Olarak Bulunması, Agresyonla Birlikte Giden Bir Gösterge”
Her iki grupta da tedavinin pek değişmediğini dile getiren Op. Dr. Eren, “Ancak hormona bağlı hastalıklarda, çok ileri safhalarda hormon tedavisi yapılıyor. Biz daha çok hastalıksız yaşam süresini, hastalıklı da olsa, sağ kalım süresini uzatmada önemli ipuçları veriyor. P53 ve P16 mutant gen olarak bulunması, agresyonla birlikte giden bir gösterge. Henüz kanser olmamış, gen mutasyonları görülen bazı öncül lezyonların varlığı, kansere dönüşüm olup olmayacağı konusunda fikir verebiliyor, bu konuda çalışmalar halen devam ediyor” diye konuştu.

Continue Reading

“BU KONGREDE İLK KEZ ASİSTAN EĞİTİMİ YAPILDI”

TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Baloğlu: “Kongrede bu yıl ilk kez “Türkiye’de Kadın Doğum Asistan Eğitimi” gerçekleştirildi. Avrupa Asistanlar Örgütü’nde de artık yönetimdeyiz” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi kapsamında bu yıl ilk kez “Türkiye’de Kadın Doğum Asistan Eğitimi” gerçekleştirildiğini belirten Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Baloğlu, TJOD’un güçlü bir kurumsal yapı olduğunu söyledi. Doç. Dr. Baloğlu, dernek yönetimi ve üyeleri olarak TJOD isminin öne çıkması için yoğun çaba harcadıklarını kaydetti. Asistan eğitimi konusunda Türkiye’nin birçok Avrupa ülkesinden iyi durumda olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Baloğlu, “Ancak, bazı eksik yönlerimiz de var. Bu harmonizasyonu sağlamak için bizim iyi olduğumuz yönden Avrupalı asistanlar, onların iyi olduğu yönlerden de Türkiye’deki asistanların yararlanması konusunda anlaşma yapma aşamasındayız” dedi.


“Kadın Doğum Klinikleri Avrupa Birliği’ne Entegre Oldu”
Türkiye’nin kadın doğum eğitimi alanındaki çalışmalarıyla Avrupa Birliği içinde saygın bir noktada olduğunu kaydeden Doç. Dr. Baloğlu, “Biz Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegre olmasında birçok sektörden daha öndeyiz, hatta entegre olduk diyebiliriz. Bizim birçok eğitim kliniğimiz bu bağlamda başarı sağladı. Yani biz birçok kurumdan önce AB’ne girdiğimizi söyleyebiliriz. Avrupa Asistanlar Örgütü’nde de artık yönetimdeyiz. Bizi 7 asistanımız temsil ediyor. Asistanlarımız, yakın zamanda Brüksel’de yapılan toplantıda oylamalara katıldılar. Türkiye asistanlarının kalitesini ve temsil edilebilirliğini ortaya koydular. Hedeflerimizden birisi de Türkiye’yi kadın doğum alanında Avrupa’da iyi merkezlerden biri haline getirebilmek. Asistan değişimi programına sokabilmek, oradaki asistanları bize alabilmek, bizdekileri gönderebilmek” dedi.

EBCOG Tarafından Tanınan ve Akredite Edilen Klinikler
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) ile European Board and College of Obstetrics and Gynaecology (EBCOG) arasında altı yıl boyunca sürdürülen aktif iletişim ve birlikte çalışmalarının sonuçlarının gelmeye başladığını belirten Doç. Dr. Baloğlu, TJOD Yönetim Kurulu adına EBCOG’ta ülkemizi temsil ediyor. Doç. Dr. Baloğlu şunları söyledi: “Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniği başarıyla temel Obstetrik ve Jinekolojik eğitim verebilmek açısından akredite edildi. Böylelikle ülkemizde EBCOG tarafından tanınan ve akredite edilen kadın doğum kliniklerimizin sayısı 5’e yükseldi. Ekim ayında ise İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ABD’nin EBCOG nezdinde yapmış olduğu başvurusu değerlendirilecek. Bu klinikte Dr. Juriy Wladimirrof ile birlikte, ben ve ENTOG temsilcileri de katılacak. Jüri tarafından vizit yapılarak akreditasyon başvurusu değerlendirmeye alınacak. Yönetim Kurulumuz göreve geldiği andan itibaren, hem FIGO hem de EBCOG kapsamı içerinde ülkemiz kadın hastalıkları ve doğum eğitiminin standardize edilmesini ve niteliğinin yükseltilmesini amaçlamış olduğundan, bundan sonra da bu amaçla çalışmalarını aynı hızla devam ettirecek.”

Continue Reading

VULVAR-VESTİBÜLER SENDROM

Vulvar-Vestibüler sendromun görülme sıklığının, tüm dünyada ortalama yüzde 13 – 16 arasında olduğunu söyleyen İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Baloğlu, hastalığın belirtileri ve tedavi yöntemlerini Sağlık Dergisi’ne anlattı.

Her 6 kadından birinde vajinal bölgede aniden başlayan ağrı, yanma, batma ve kaşıntı ile kendini gösteren nedeni kesin olarak belirlenemeyen ”Vulvadini” hastalığı görüldüğünü kaydeden İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Baloğlu, hastalığı tamamen ortadan kaldıran bir tedavinin bulunmadığını söyledi. Tedavi için antidepresanlar ve ağrı kesici kremlerin kullanılabileceğini kaydeden Doç. Dr. Baloğlu, tıpta ‘Vulvadini’ diye bilinen hastalığın vajina ve çevresinde görülen, zamanla kronikleşen bir hastalık olarak tanımlandığını dile getirdi. Doç. Dr. Ali Baloğlu Vulvar-Vestibüler sendromun görülme sıklığının, tüm dünyada ortalama yüzde 13 – 16 arasında olduğunu söyledi. Tüm kadınların ve özellikle üreme çağındaki cinsel aktif popülasyonun yaşam kalitesini sıkıntıya soktuğunu kaydeden Baloğlu, şunları kaydetti: “Vulvar –Vestibüler sendromu tanımlarsak; klinik olarak saptanan enfeksiyöz, dermatolojik veya spesifik bir nörolojik hastalığın yokluğunda, dış genital organların, vagina girişinin ve himenal bölgenin sıklıkla yanma, batma, irritasyon bulguları ile karakterize kronik bir hastalıktır. Nedensel faktörler, doğumsal abnormaliteler, üriner oksalat artışı, genetik, immun faktörler, hormonal faktörler, enfeksiyon, psikolojik faktörler ve nöröpatik değişiklikler (değişken ağrı algılaması) olarak sıralanabilir.”
Vulvadini ile ilişki olan ve birlikte eşlik edebilen hastalıkları Doç. Dr. Baloğlu şöyle sıraladı: “Fibromyalji, İntersisyel Sistit, Kronik Migren, İrritable barsak Sendromu, Sistemik lupus Eritamatosus ile birlikte görülür.”

Vulvadini Belirtileri
Doç. Dr. Baloğlu, vulvadini hastalarının sıklıkla yakınmalarının vulva ve vagina girişinde sınırlı, süreli bir ağrı, yanma hissi olduğunu hatırlatarak, dokunmakla ağrının artması,cinsel ilişkide ağrı olması ve hassasiyet olduğunu vurguladı. Hastaların vaginal muayene de ve tampon uygulamasında intolerans ,orgazm eksikliği ve vaginismus görüldüğünü kaydeden Doç. Dr. Baloğlu, hastaların yine bu bölgede kızarıklık ve günlük yaşamdan kopmalarla karşılaştıklarını dile getirdi. Vulvadini’ye etki eden birçok faktörün olduğunu ancak kanıtlanmış bir neden bulunamadığını belirten Doç. Dr. Baloğlu, vajinal bölgedeki sinirlerde zedelenme, mantar enfeksiyonlarına karşı aşırı hassasiyet, ped ve tuvalet kağıdı gibi çevresel faktörlere karşı alerji, idrar ve bölgedeki kasların yapısının en önemli etkenler olduğunu kaydetti.

Tedavi Seçenekleri
Hastalığı tamamen ortadan kaldırıcı bir tedavinin bulunmadığını ancak dönemsel olarak şikayetlerin giderilmesini sağlayan tedavilerin yapılabildiğini ifade eden Doç. Dr. Baloğlu, tedavide özellikle sakinleştirici özelliği olan antidepresanların kullanıldığını söyledi. Doç. Dr. Baloğlu şunları kaydetti: “Vulval hijyen ve bakım önlemleri, diyet, Biofeedback ve fizik tedavi, sistemik tedavi, topikal tedaviler, cerrahi tedavi ve psikolojik yaklaşımlar ve rehabilitasyon gibi uygulamalar mevcuttur. Vulvar irritanların kullanımından kaçınılması, pamuklu iç çamaşırı kullanımı, vulvanın suyla yıkanması ve kurulanması, cinsel ilişkide yeterli kayganlaştırıcı kullanımı, akut ağrılı durumlarda buz uygulaması önemli uygulamalardır.”

“Cerrahi Tedavi Hastanın Psikolojisini Bozabiliyor”
Doç. Dr. Baloğlu, hastalık için cerrahi yöntemin de bir seçenek olduğunu dile getirerek, “Ağrılı bölge ameliyatla çıkartılıyor ancak bu yöntemde de hastaların yüzde 10′unda bir süre sonra hastalık tekrarlıyor” dedi. Cerrahi müdahale sonrasında fiziksel bir deformasyonun da söz konusu olduğunu dile getiren Doç. Dr. Baloğlu, operasyon sonrasında hastaya psikolojik destek verilmesi gerektiğini, hastalığın kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkilediğine, sosyal yaşamdan, iş hayatından koparabildiğine ve cinsel yaşamdan uzaklaştırabildiğine dikkat çekti.

“Vulvadini Bulgularını Arttıran İrritanlar”
Vulvadini bulgularını arttıran irritanlardan kaçınılması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Baloğlu, Vulvadini hastalığından korunmak için genital bölgenin çok sık yıkanmaması, temizlikte sabun kullanılmaması, bölgenin yıkandıktan sonra iyice kurulanması gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Baloğlu, şu önerilerde bulundu.

Vücut Sıvıları: Ter, vaginal sekresyonlar, idrar ve semen.
Hijyenik Ürünler: Sabun, jel, duş yağları,köpükler, parfüm,deodorantlar, depilatör kremler ve sentetik pedler.
İlaçlar: Dezenfektanlar, kremli prezervatifler, antifungal ajanlar,topikal anestetikler ve topikal antibakteriel ajanlar.
Lubrikanlar ve Kontraseptifler: Spermisidler, kondom ve diaframlar.
Fiziksel Maddeler: Sentetik pedler ve tamponlar, dar çamaşırlar, sentetik iç çamaşırları, tuvalet kağıtları”
Continue Reading

“HİSTEROSKOPİ” ALANINDAKİ KAYNAK SIKINTISI SON BULDU

Jinekoloji pratiğinin kanserden kısırlık tedavisine kadar birçok alanında, kesi yapılmadan tedavi imkanı sunan histeroskopi tekniği, tanı amacıyla da kullanılabiliyor. Kadın-doğum hekimlerinin bu cerrahi teknik hakkında kaynak eksiğini giderecek olan “Histeroskopi: Klinik Uygulamalar ve Güncel Yaklaşımlar” kitabı, operasyonların daha iyi anlaşılması için hekimlere güncel bilgiler sunmayı hedefliyor.

İnce boru şeklindeki bir mercek sistemi ile rahim içerisinden görüntü sağlanarak tanısal ve operatif işlemlerin gerçekleştirildiği bir teknik olan histeroskopi sayesinde, elde edilen görüntüler bir ekranda izlenebiliyor. Prof. Dr. Özay Oral önderliğinde hazırlanan “Histeroskopi: Klinik Uygulamalar ve Güncel Yaklaşımlar” kitabı, bu alandaki büyük kaynak boşluğunu doldurmayı hedefliyor.

Histeroskopinin muayene ortamında lokal anestezi ile ya da ameliyathane ortamında genel anestezi ve rejional anestezi ile uygulanabildiğini kaydeden Op. Dr. Serkan Aydoğdu, bu yöntemin; miyom, endometrial polip, doğumsal rahim anomalileri, rahim içi yapışıklıklar ve tüplerle ilgili bazı patolojilerde kullanılabildiğini belirtti.


“Histeroskopi, Son Yıllarda Yaygınlaşan, Kesi Yapılmadan Birçok Patolojiye ve Tanıya Müdahale İmkanı Sunan Bir Tekniktir”Tıp dünyasında teknolojik ilerlemelere paralel olarak hızla gelişmekte olan histeroskopi tekniği ile ilgili güncelliğini halen koruyan bir kaynağın olmadığını vurgulayan Op. Dr. Serkan Aydoğdu, hazırladıkları eserin bu konuda meslektaşları için faydalı olacağına inandıklarını belirtti. Zaman içerisinde histeroskopik cerrahide kullanılan enstrumanların bile değiştiğine dikkat çeken Op. Dr. Aydoğdu, “Histeroskopi ülkemizde de son yıllarda giderek yaygınlaşmaya başladı. Önceleri bu teknik için endikasyonlar daha sınırlı iken, günümüzde endometrial polip, submukoz myom, intrauterin adezyon gibi birçok patolojide histeroskopi tek tedavi seçeneği haline gelmiştir. Histeroskopinin ofis şartlarda kullanımının yaygınlaşması ile kısırlık ve tekrarlayan gebelik kayıplarının araştırılmasında, anormal adet kanamalarının nedeninin ortaya konulmasında ve rahim içi patolojilerin tespit ve tedavisinde bu cerrahi tekniğin önemi daha da artacaktır. Sadece ülkemizde değil, dünya genelinde de bu cerrahi teknik için kaynaklar çok kısıtlı durumda, genellikle jinekolojik endoskopi kitaplarının sadece bir bölümü histeroskopi hakkında oluyor. Histeroskopiyi ülkemizde çok başarılı şekilde uygulayan birçok meslektaşımız var. Bu tekniği uygulayanlar olarak hepimiz usta-çırak ilişkisi ile bu eğitimi aldık. Birçoğumuz yurtdışında eğitimlerini pekiştirmek durumunda kaldık. Biz kitabımızı hocamızla yüzlerce ameliyat CD’mizi inceleyerek, 500 civarında literatürden yararlanarak ortaya çıkardık. Amacımız klinik deneyimlerimiz ile dünya literatürünü bir arada sunarak, meslektaşlarımız için faydalı bir eser ortaya çıkarmak idi.” dedi.

“Hazırlayacağımız Eğitim Seminerleri ile Histeroskopinin Daha da Yaygınlaşmasını Sağlayacağız”

Birçok histeroskopi uygulamasının lokal anestezi ile uygulanabildiğini dile getiren Op. Dr. Furkan Kayabaşoğlu, “Hasta genel anestezi ile uyutulmadığında kendi ameliyatını izliyor. Böylece hastaların hastalıklarının tedavilerine uyumu artıyor. Prosedürler birkaç dakikadan maksimum yarım saate kadar süren süreler içerisinde tamamlanıyor ve minimum kan kaybı ile sonuç alınıyor. Diğer endoskopik cerrahilerin uygulanabildiği hastaneler için histeroskopi çok yüksek bir maliyeti gerektirmiyor. Hastanelerde histeroskopinin alınmamasının en önemli nedeni kadın-doğum uzmanlarınca bu tekniğin uygulanmamasıdır. Kongrelerde ve kurslarda bu konu ile ilgili mutlaka sunumlar olsa bile, histeroskopi uygulanabilmesi için yeterli değil. Maalesef histeroskopi cihazının kurulumunun bile yapılamaması söz konusu. Dolayısı ile ilk basamaklardaki bu eksiklikler birçok kişi için histeroskopi ameliyatının başlamadan bitmesi demektir. Bu kitabı hazırlarken amacımız bu tekniğin yapılabilmesini sağlamaktı. Histeroskopi tecrübesi olmayan meslektaşlarımızın bile ellerine cihazı aldıklarında nasıl kuracaklarını, hastaya nasıl pozisyon vereceklerini, operasyon öncesi hastalarını nasıl hazırlayacaklarını tek tek anlattık. Basit ve önemsiz gibi gözüken ancak bir ameliyatın yapılabilmesi için olmazsa olmaz adımlar bunlar. Ama bu bilgileri hiçbir kaynaktan edinemiyoruz. Biz histeroskopi tekniğinin yapılmasındaki tüm aşamaları adım adım fotoğraflarla anlattık. Kitabımız hem bu işi belli noktaya getirmiş meslektaşlarımızın daha gelişebilmeleri için, hem de yeni başlayacak meslektaşlarımızın cesaretlenebilmeleri için yararlı olacaktır. Bizim amacımız histeroskopinin kolay öğrenebilir ve uygulanabilir bir teknik olduğunu vurgulamak. Bu cerrahinin yaygınlaşması gerektiğine inanıyoruz. Görselliği arttırmak amacıyla kitabımıza elli videoluk bir CD ekledik. Özenle seçilen, prosedürlerin en kritik basamaklarının gösterildiği videolardır bunlar. Prof. Dr. Özay Oral hocamızın önderliğinde hazırlayacağımız eğitim seminerleri ile meslektaşlarımızın pratiklerinin gelişmesinde de katkı sağlayacağız. Kitabımızla ilgili her türlü geri dönüşe açığız, hatta kitaba rağmen eksik kaldığını düşünen meslektaşlarımız için her zaman kapımız açıktır, her konuda da destek vermeye hazırız” şeklinde konuştu.


“Günümüzde Kadınlarımızın Cerrahi Tedavilerden Beklentileri Değişti”
Modern tıbbın gerekliliklerinin değiştiğini belirten Op. Dr. Kayabaşoğlu günümüzde kadının sosyal hayatın önemli bir parçası haline geldiğini vurguladı. Op. Dr. Kayabaşoğlu, “Hastalarımız artık daha kısa sürede sosyal hayatlarına dönmek istiyorlar. Daha ağrısız, hastanede kalma süresi daha kısa, hızla iyileşebilecekleri teknikleri tercih ediyorlar. Ayrıca kozmetik beklentiler de giderek artıyor. Artık hiç kimse karnında kocaman kesi izleri ile yaşamak istemiyor. Histeroskopi modern jinekolojinin en önemli yeniliklerinden biri. İnanıyorum ki zamanla ülkemizde de hakkettiği yaygınlığa ulaşacaktır” diye konuştu.

Continue Reading

“ ‘YAŞAYABİLİRLİK ENDEKSİ’ İLE EN UYGUN EMBRİYO SEÇİLEBİLİYOR”

Yale Üniversitesi ‘Kısırlık ve Donör Ünitesi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Emre Seli’nin Araştırma Başkanlığı’nı yürüttüğü en uygun embriyoyu seçme yöntemi dünyada ve Türkiye’de de kullanılmaya başlandı. ‘Yaşayabilirlik endeksi’ olarak adlandırılan bu yöntemle anne adayının rahmine yerleştirilecek en uygun embriyo incelenerek seçilebiliyor.

İnsanlarda eksikliğinde kısırlığa neden olan proteini bulan ABD Yale Üniversitesi Kısırlık ve Donör Ünitesi Bölüm Başkanı olan Doç. Dr. Emre Seli, 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne, üreme konusundaki çalışmaları hakkında açıklamalarda bulundu. Başkanlığını yürüttüğü ekiple birlikte, tüm canlılarda üremeyi kontrol eden proteini keşfeden Doç. Dr. Seli, şimdi bu proteinin dışarıda yapılarak anne adayına takviye edilmesiyle ilgili çalışmalarını sürdürüyor. ‘Yaşayabilirlik endeksi’ olarak adlandırılan bu yöntemle anne adayının rahmine yerleştirilecek en uygun embriyonun incelenerek seçilebileceğini belirten Doç. Dr. Seli, FDI tarafından onay alma aşamasına varabilen tek embriyo teknolojisi olduğunu bildirdi.

Keşfettiğiniz protein nedir? Bu proteinin ne gibi işlevi var?
İnfertilite tedavisinde iki ana problem var. Birincisi ve en önemlisi pek çok şeye çözümümüz var ama kadının yaşlanmasına çözümümüz yok. Yumurta kalitesi bozulduğu zaman yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Her ne kadar tüp bebek çok başarılı da olsa bugün bizim elimizde yumurtanın veya spremin kalitesini arttıracak hiçbir yöntem yok. Sonuçta sperm ile yumurtayı bir araya getiriyoruz. Onları daha sağlıklı yapabileceğimiz bir şey yok. Yumurta ile spermin bir araya gelip oluşturduğu embriyonun ilk büyüme günlerinde erkeğin hiçbir katkısının olmadığını belirledik. İlk birkaç günlük bölünmelerde sadece annenin proteinleri söz sahibidir. Biz anneden gelen üreme mesajlarını koordine eden ve gönderen proteini bulduk. Eğer bu protein olmazsa anneye üre komutu gitmiyor ve kısırlık yaşanıyor.

Nasıl bir çalışma yürüttünüz?
İnfertilite tedavisinde en önemli yöntem tüp bebeğin çalışma yöntemi bir yerine birden fazla embriyo yaratıp o embriyoları invitro ortamda yarıştırıp, aralarından en iyiyi ya da iyilerini seçip rahme yerleştirmek. Bugüne kadar en hızlı bölünen embriyoların en sağlıklı olduğunu varsayılarak, daha objektif ve daha tekrarlanabilir yöntemlerin kullanılabileceğine inanılıyor. Şu anda bir takım teknolojiler gelişiyor. Bunlar arasında bizim geliştirdiğimiz yöntemin temel anlayışı sağlıklı embriyoların sağlıksız embriyolara göre çevrelerini daha farklı değiştirdikleri anlayışına dayanıyor. Embriyoların etrafındaki nutrientleri şekerleri ve amino asitleri alıp metabolize edip atışları ne kadar aktif, ne kadar sağlıklı olduklarının göstergesi olduğunu önerdik. Bunu hastaların ve doktorların kullanabileceği hale getirmek gerekiyordu. Şu anda bir şirket tarafından piyasaya sürüldü. FDI tarafından onay alma aşamasına varabilen tek embriyo teknolojisidir.


Bu proteinin dışarıdan kişiye verilebilmesi mümkün olacak mı?
Aslında mümkün. Farelerle ilgili çalışmalarımızda bunu gösteren bulgular elde ettik. Ancak proteinin dışarıda hazırlanıp insana verilebilmesi teoride mümkün görünse de pratikte biraz daha sürece ihtiyacımız var. Bunlar bugün, yarın olacak şeyler değil. Şimdiki amacımız proteinin insana dışarıdan verilebilmesi.

‘Yaşayabilirlik endeksi’ yöntemi hakkında bilgi verir misiniz?
‘Yaşayabilirlik endeksi’ olarak adlandırılan bu yöntemle, embriyodan tek bir parça alıp onu analiz edip genetik anomalilerinin olup olmadığını kontrol eden bir yöntem var ki o da. Önceden boyama yöntemiyle 23 çift kromozomun 12 tanesini boyayabiliyoruz. En iyi ihtimalle, önce çok çalışıyormuş gibi düşünüyorduk. Ancak bunun işe yaramadığı ortaya çıktı. Ama şimdi gelişen teknoloji ile birlikte bir hücreyi alıp bu hücrenin 23 kromozomunu alıp kusursuz bir şekilde bakma imkanına sahibiz. Bu olunca da yüzde 97 kusursuz bakma imkanı çıktı. İyi bir etkisini göreceğiz. İnvaziv yani embriyoyu delip 8 hücreli embriyodan bir tanesini kopartıp almak gerekiyor. Bunun yüzde 15 kadar embriyonun ölümüne neden oluyor ama kalıcı etkisi olmuyor. Bunun ne kadar güvenli olduğu ile ilgili uzun süreli çalışmalar gerekiyor.

Hangi hastalıklar saptanabilecek?
Genetik ve genetik lokasyonu hastalıkların hepsini insan genomundaki. Hepsini aynı anda saptayamazsınız. Mesela bir ailenin hastalık öyküsü alınarak şüphelenilen hastalıklara bakılarak tespit edilebilir. Embriyolardan birer tane hücre alıp, o mutasyonun olup olmadığına bakıp mutasyonu olmayan embriyoları seçip transfer edilebilir. Bu yapılabiliyor.
Down sendromu kromozom sayısına bağlı bir hastalık, 21 numaralı kromozomdan 2 tane olması gerekirken 3 tane olunca Down sendromu oluyor. Sistik fibroza veya Talasemi’de ise kromozomun üzerinde aramak daha zor bir iş. Yeri daha önce birisi tarafından keşfedilmişse ama bazı hastalıklar var. Genetik olduğunu düşünüyorsunuz. Genomdaki yerini bilmiyorsunuz. PCD yöntemi ile yapılabiliyor.

Continue Reading

“35 YAŞIN ALTINDAKİ KADINLARA TEK EMBRİYO VERİLECEK”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) İkinci Başkanı Bülent Tıraş ile infertilite ve Sağlık Bakanlığı’nın 6 Mart 2010 tarihinde yürürlüğe giren yeni tüp bebek yönetmeliğindeki yeni düzenlemeler hakkında görüşlerini Sağlık Dergisi’ne anlattı.

Ülkemizde 6 Mart 2010 tarihinde yeni çıkan yönetmelik öncesinde, üç embriyo transfer etmek yasal iken, şu anda bu yönetmeliğin ağır yaptırımlar getirildiğini kaydeden Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) İkinci Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, “Bu ağır kısıtlamalardan en önemlisi, 35 yaşın altındaki kadınlara tek embriyo verilebilecek. 35 yaşından sonrası kadınlar içinde iki embriyo verilme hakkı tanınacak. Bu çok radikal, kısıtlayıcı bir karardır. Ve bunun ülkemizdeki tüp bebek başarı oranlarını ciddi şekilde etkileyeceğini ve düşüreceğini düşünüyoruz” dedi.

“Embriyo Sayısına Gelen Kısıtlama İle Ülkemizdeki Tüp Bebek Başarı Oranlarını Etkileyecek”
Sağlık Bakanlığı’nın tüp bebek merkezleriyle ilgili yeni düzenlemesi ve embriyo sayısına getirilen kısıtlama ile ilgili Prof. Dr. Tıraş şu yorumda bulundu: “Tüp bebek uygulamalarında aslında ülkemiz son derece başarılı. Türkiye’ye birçok farklı ülkeden, çok sayıda tüp bebek tedavisi için hasta geliyor. Bu durum sağlık turizmi yönünden de pozitif gelişme sağlıyor. Ancak, 6 Mart 2010 tarihinde yeni çıkan yönetmelikte ağır yaptırımlar getirilmiş bulunuyor. Bu ağır kısıtlamalardan en önemlisi, 35 yaşın altındaki kadınlara tek embriyo verilmesi, 35 yaşından sonra da iki embriyo verilmiş olması. 35 yaşından önceki kadınlara ancak daha önce iki defa başarısız uygulamaları olması halinde, iki embriyoya izin veriliyor. Şimdi kanımızca, bu çok radikal, kısıtlayıcı bir karardır. Ve bunun ülkemizdeki tüp bebek başarı oranlarını ciddi şekilde etkileyeceğini ve düşüreceğini düşünüyoruz. Tabii ki henüz daha bununla ilgili yaygın sonuçlar ortaya çıkmış durumda değil ama Sağlık Bakanlığı kendisi bu verileri topladığı zaman bu verilerin ciddi bir şekilde düştüğünü görecektir.”

“Tüp Bebek Merkezlerinin Acaba Bu Ülkeye Ne Gibi Zararları Vardır?”
Bu yöntemlerin bu kadar radikal bir şekilde yasaklanmaya çalışılmasının ya da bu kadar cezalandırıcı önlemlere gidilmesinin günümüzdeki bilimle bağdaşmadığını kaydeden Prof. Dr. Tıraş, “Örneğin; bu yönetmeliğin ekinde yayınlanan Sağlık Müdürlüğü’nün yapacağı denetimlerle merkezlere verilecek ceza kısmında 15 gün süre içerisinde veya bir hafta süre içerisinde eksiğini yerine getirmeyenler kapatılır tarzında sert tedbirler yer alıyor. Buradaki amacı anlamakta biz zorluk çekiyoruz. Yani tüp bebek merkezlerinin acaba bu ülkeye ne gibi zararları vardır? Ayrıca, bu yönetmelikte bağımsız tüp bebek merkezlerinin kapatılarak hastaneler içine geçmeleri kararı alınıyor. Çünkü, hastanelerde yenidoğan yoğun bakımlarının olmadığı gibi bir gerekçe öne sürülüyor. Halbuki hiçbir tüp bebek merkezinde doğum yaptırılmıyor. Doğum yaptırılmayan bir merkezde yeni doğan ünitesinin bulunmasının ne gibi bir faydası olacak? Halbuki gebe kalamayan çiftlere gebeliğin oluşturulmasını sağlamakla yükümlü olan bir kuruluşun sanki bütün gebelerin doğumunu da burada yaptırıyormuş gibi çoğul gebelikleri, özellikle prematür bebeklere yönelik bu tip önlemlerin alınmasını biz anlamakta güçlük çekiyoruz” diye konuştu.

“Dernekler, Hasta ve Çeşitli Kuruluşlar Danıştay’a Dava Açtı”
Yeni yönetmelik ile ilgili olarak derneklerin, hasta ve çeşitli kuruluşların da Danıştay’da dava açtıklarını bildiklerini belirten Prof. Dr. Tıraş, bu konudaki hukuki girişimler sürdüğünü kaydetti. Sağlık Bakanlığı tarafından, bu yönetmeliği çıkarmadan önce derneklerle yapılan toplantılardaki prensip kararlarının göz önüne alınarak çıkartılmasını istediklerini dile getiren Prof. Dr. Tıraş, “Çünkü derneklerle yapılan toplantıda bütün bu konudaki görüşlerini bakanlık yetkililerine ilettiler. Ancak Bakanlıktaki bilim kurulunun da onayı alınmaksızın bu yönetmelik bu haliyle çıkarıldı. Sonuç olarak, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin bu tutumunu anlamakta çok güçlük çekiyoruz. Bu kuruluşlar, bu ülkenin kuruluşlarıdır ve bu ülkenin hastalarına hizmet ediyorlar. Özel tüp bebek merkezleri olsun, devlete ait tüp bebek merkezleri olsun, hastanelerle ya da müstakil çalışan tüp bebek merkezlerinin hepsi sonuçta bu ülke lehine çalışan kurumlardır” şeklinde konuştu.

“33 Yaşındaki Hasta Mahkemeye Başvurup, Yaşını Büyütüyor”
Dolayısıyla bu kararın yanlış olduğunun zaman içerisinde görüleceğini bildiren Prof. Dr. Tıraş şunları söyledi: “Bu karar sonucunda çok üzücü bazı olaylara şahit oluyoruz. Örneğin; hastalar iki embriyo alabilmek için 33 yaşındaki hasta mahkemeye başvurup, yaşını büyütüyor, 35 yaptırmak istiyor. Neden, bir embriyo fazla alabilmek için. Buradaki temel sorulardan biri de şudur, devlet örneğin, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun imkanları ile tüp bebek yöntemini iki ile sınırlamışken, iki denemeden daha fazla tüp bebeğe para ödemezken, parasını ödemediği bir yöntemde niçin embriyo sayılarına bu kadar karışma hakkını kendinde görmektedir? Hastalarımızda ciddi bir tepki olduğunu görüyoruz. Bunları Sağlık Bakanlığımıza ve ilgili diğer kuruluşlara iletiyorlar. Burada tabii Sağlık Bakanlığı’nın rolünün daha ziyade teşvik edici ve sistemi denetleyici olması gerekir. Böyle radikal katı tedbirlerle bunların herhangi bir şekilde yürütülemeyeceğini düşünüyoruz. Umarız bu hatalar görülür ve bu hatalardan dönülür.”

“Ülkemizde İnfertilitenin Hangi Sıklıkta Görüldüğüne Dair Bir Çalışma Yok”
İnfertilitenin, dünya genelinde yüzde 15 civarında gözlenen bir problem olduğunu ileten Prof. Dr. Tıraş şu bilgileri verdi: “Bu duruma yüzde 10 veya yüzde 15 civarında görülüyor diyebiliriz. Ülkemizde infertilitenin hangi sıklıkta görüldüğüne dair ne yazık ki yapılmış bir çalışma yok. Bu konuda Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği ile Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği (TSRM) bir epidemiyolojik çalışma başlatmak istiyor. Ancak tabii ki bu epidemiyolojik çalışmalar oldukça ciddi hazırlanması gereken ve oldukça maliyetli çalışmalar. Bu konuda Avrupa Birliği’nin fonlarına da bir müracaatımız oldu. Bu gelişmelerin sonuçlanmasını bekliyoruz. Onay alındıktan sonra ülkemizde de topluma dayalı bir çalışma yapılarak infertilitenin sıklığını belirlemiş olacağız.”

İnfertilitenin Kadından ve Erkekten Kaynaklanma Oranları
İnfertilitenin kadından ve erkekten kaynaklanma oranlarının, hemen hemen yarı yarıya olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tıraş, “Bu oranı üçe bölmek daha doğru sonuç verir. Çünkü kadından kaynaklanma oranı yüzde 35-40 civarındadır. Erkekten kaynaklanma oranı yüzde 30 civarında iken bu oran yüzde 20-25 civarında çiftlerin her ikisinden de kaynaklanabilir. Demek ki yaklaşık üçte birinde kadından, üçte birinde erkekten, üçte birinde de her ikisinden diye ayırabiliriz. Erkeğin yaşı, sperm kalitesinde ve infertilite oluşmasında erkeğin yaşının çok yakın zamanlara kadar çok önemli olmadığı üzerinde duruluyordu. Ancak son gelen veriler bunun böyle olmadığını gösteriyor. Erkeğin yaşının da özellikle spermin kalitesini bozduğu ve sperm sayısını azalttığını gösteriyor. Ancak, yine de erkeklerdeki yaş ile beraber infertilite oluşma oranları ya da sperm sayısındaki bozukluklar kadınlardaki kadar keskin sınırlarla ilerlemiyor” diye konuştu.

37 ve 43 Kadınlar İçin Çok Önemli İki Yaş
Erkeklerde ortalama 50 yaşından sonra sperm kalitesinin bozulduğunu belirten Prof. Dr. Tıraş, “Kadınlarda tabii buna çok daha keskin sınırlar veriyoruz. 37 ve 43 kadınlar için çok önemli iki yaş. 37 yaşından itibaren gebelik oranlarında ciddi düşme oluyor. 43 yaşından sonra ise, pratikte artık bir kadının gebe kalabilme olasılığı yüzde 10’ların, canlı çocuk doğurabilme olasılığı yüzde 5’lerin altına düşüyor. Dolayısıyla kadınlarda oranlar çok daha keskin ama erkeklerde bunu 50 olarak kabul etmemiz söz konusu olabilir. Ama 50 yaşın üstünde de erkeklerde kesinlikle sizin çocuğunuz olmaz tarzında bir şey dememiz pratikte çok fazla mümkün değil” şeklinde konuştu.

Yardımla Üreme Teknikleri
Toplumda çocuk olmadığı zaman genelde bunun kadından kaynaklandığı düşünülüp, hep kadının suçlandığını dile getiren Prof. Dr. Tıraş, günümüzde bu konuda çok ciddi gelişmeler yaşandığını vurguladı.
İnfertil çiftlerin tedavisinde çeşitli yardım ve üreme teknikleri uyguladıklarını kaydeden Prof. Dr. Tıraş, “Genellikle ovulasyon indüksiyonu ve İntra Uterin İnseminasyon tarzında tedaviler uygulanabilir. Daha sonrasında da tüp bebek yani IVF tedavisi ve ICSI tedavileri uygulanabilir. Dolayısıyla bu tedaviler ‘Yardımla Üreme Teknikleri’ olarak adlandırılırlar. Yardımla üreme tekniklerinin en büyük önemi, daha önceden kesinlikle çocuk sahibi olma şansı olmayan çiftlere günümüzde çocuk sahibi olma imkanları sağlamıştır” dedi.

Continue Reading

AMNİYOSENTEZ TARİH Mİ OLUYOR?

Yeni geliştirilen bir kan testi ile amniyon sıvından örnek alınarak yapılan “Amniyosentez” rafa kalkacak gibi görünüyor. Bununla ilgili ilk çalışma sonuçları Amerika ve İtalya’dan geliyor.

“Anne adayının karnından iğneyle su alma yöntemi” olarak açıklanabilecek amniyosentezde, yüzde 0.5-1 arasında bebeğin kaybedilmesi riskinin var olması anne adaylarını ve hekimleri tedirgin ediyor. İşte bu riski en aza indirecek ya da tamamen ortadan kaldıracak yeni yöntem arayışlarına bir yanıt, İtalyan bilim adamlarından geldi. Doğacak bebekte kromozom anomalisi olup olmadığını anlamak için önerilen ancak düşük yapma tehlikesini de artıran iğneli girişimsel yöntemler amniyosentez (karından su alma) ya da CVS’ye (kordon kanından örnek alma) alternatif olabilecek bir kan testi geliştiriliyor. Bilim adamları basit bir kan almanın ardından uygulanabilecek kapsamlı testle bebeğin kromozom anomalilerinin tespiti için uzun süredir çalışıyordu. İngiltere, ABD ve İtalya’da sürdürülen çalışmalar nihayet sonuç vermeye başladı.

“11 -16 Hafta Arasında, Eksik Kromozomlar ve Bebeğin Cinsiyeti Belli Olacak”
İtalya’nın Perugia Üniversitesi’nde hasta kontrollerine başlayan bilim adamları anne kanında buldukları bebeğin DNA’sını kültürde çoğaltarak anomali tespiti yapabildiklerini açıkladılar. Jinekoloji ve Obstetrik Uzmanı İtalyan Prof. Dr. Gian Carlo Di Renzo kan testini rutin uygulama kapsamına aldıklarını 6 ay içinde de İtalya çapında yaygın kullanılacağını söylüyor. Geliştirdikleri FISH yöntemiyle kültürde anne kanında belirledikleri bebeğin hücrelerini sağlıklı bir şekilde çoğalmasını sağladıklarını da belirten Prof. Dr. Di Renzo, “Artık 11 ile 16 haftalar arasında bu yöntemle, eksik kromozomlar ve bebeğin cinsiyeti belli olacak. Ayrıca Down sendromu gibi rahatsızlıkların da içinde yer aldığı Trizomi 13, 18 ve 21 de belirlenecek. Artık girişimsel yöntemlere ihtiyaç duymadan bazı hastalıkların tanısı anne karnında tespit edilebilecek” dedi.

Yeni Yöntem Birkaç Yıl Sonra Ülkemize Gelecek
Düşük riskini ortadan kaldıran bebeğin DNA’sına bakılarak cinsiyetinden anomalilere kadar birçok konuda bilgi verebilen sistemin Türkiye’ye gelmesi ise birkaç yıl sürecek. Bu yeni yöntem ve kromozom anomalileri ile ilgili sorularımızı Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. S. Cansun Demir yanıtladı.

Amniyosentez nedir?
Amniosentez bir prenatal tanı yöntemidir. Yani hamile kadından, amniotik sıvının (halk arasında baş suyu diye tabir edilir) ince bir iğne eşliğinde alınan sıvıdan, fetusa ait bazı özelliklerin (kromozom tayini, Akdeniz anemisi varlığı, bazı genetik hastalıkların) teşhisi mümkün olur.

Amniyon sıvısı ne işe yarar, miktarı ve içeriği her anne adayında farklı mı, bunu etkileyen ve belirleyen faktörler neler?
Amnion sıvısı, fetusunda içinde geliştiği, yüzdüğü bir sıvıdır. Fetusu dışarıdan gelecek darbelerden korur, fetus bu suyu yutar, barsakları çalışır ve amniotik sıvının en önemli kaynağı fetusun idrarıdır. Amniotik sıvının miktarı her gebede değişiktir. Amniotik sıvı annede şeker hastalığının olması, bebeğin bel kemiğinin açık olması (nöral tüp defekti), yutak borusunun olmaması (özofagus atrezisi) gibi nedenlerle artar. Uzun süredir devam eden fetusun sıkıntısının olması, fetusun böbreklerinin olmaması gibi nedenlerle ise amniotik sıvı azalır.

Amniyosentez nasıl uygulanır?
Amniosentez, ultrasonografi eşliğinde, mümkün olduğunca plasentanın olmadığı bölgeden girilerek amniotik sıvının alınmasıdır.

Amniyosentez hamileliğin kaçıncı haftalarında yapılır? Yapılma zamanı ya da koşulları test sonucunu etkiler mi, ne kadar güvenilir bir test?
Amniyosentez en sık gebeliğin 16-20. haftaları arasında yapılır. Ama 11-15 hafta aralarında yapılan erken amniosentez işlemi vardır. 16-20. Haftalarda yapılan amniosentezin en sık sebebi fetusun kromozom analizinin yapılmasıdır. Ayrıca gebeliğin 36.-37. haftasında fetusun erken doğurtulması gerekirse (diabet gibi nedenlerle), fetusun akciğerlerinin gelişip gelişmediğini anlamak için yine amniosentez yapıp akciğer matüritesine bakılır.

Kimler için Amniyosentez önerilir?
İlk trimesterde yapılan Down sendromu tarama testinde (ikili tarama testi) veya ikinci trimesterde yapılan (üçlü veya dörtlü testte) Down sendromu için artmış riski olan anne adaylarına, daha önceki gebeliklerinde Down sendromu gibi kromozom anomalili fetus doğuran kadınlara, ailesinde genetik hastalığı olanlara ( Akdeniz anemisi,orak hücre anemisi, müsküler distrofi), 35 yaşını geçen anne adaylarına, takip ultrasonografisinde anomali saptananlara (beyinde ventrikülomegali, böbreklerde hidronefroz gibi) amniosentez önerilir.

Amniyosentez ile Down Sendromu dışında başka ne tür anomaliler tespit edilebilir?
Tüm kromozom anomalileri, tek gen defektleri (Akdeniz anemisi, orak hücre anemisi) gibi saptanır.

Amniyosentez uygulaması sonucu bebeği kaybetme tehlikesi ya da başka riskler söz konusu mu?
Amniosentez deneyimli ellerde yapılıyorsa (yılda 100’den fazla amniosentez yapan kişiler), fetusun kaybedilme riski daha düşüktür, yaklaşık 200 gebelikte 1. Aksi takdirde yüzde 1 gebelik kaybı riski söz konusudur.

Sözü edilen kan testi gerçekten amniyosenteze alternatif olabilecek mi?
Bu test amniosenteze alternatif olabilir ama zaman gerekmektedir. Şu an bazı kısıtlamaları vardır. Dişi fetuslarda hata riski daha yüksektir ya da fetusun annenin mutasyonunu taşıması gibi.

Türkiye’de bu konuda yapılan ya da yürütülen bir çalışma var mı?
Çukurova Üniversitesinde Biyokimya Anabilim dalında Prof. Dr.Abdullah Tuli’nin yürüttüğü çalışma vardır. Burada özellikle erkek fetuslarda, anne ve babanın mutasyonları biliniyorsa erkek fetuslarda, Akdeniz anemisi taşıyıcılığı olup olmadığı saptanmaktadır. Bu şekilde tanı konulmuş olgular vardır. Rh uyuşmazlığında kan grubunun saptanması ve preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) için de deneylere başlanmıştır.

Continue Reading

8. JİNEKOLOJİ VE OBSTETRİK KONGRESİ 18 MAYIS’TA BAŞLIYOR

Antalya’da bu yıl 18 Mayıs’ta Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği tarafından 8’cisi düzenlenecek olan Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde, “Anne ölümlerinin engellenmesi” tartışılacak.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nce bu yıl 8’incisi düzenlenen kongre 18-23 Mayıs tarihlerinde Belek Su Sesi Otel’de gerçekleşecek. 2 binin üzerinde kadın hastalıkları ve doğum uzmanının katılacağı kongrede bilimsel program gündemi bir hayli yoğun. Tam dört gün boyunca aynı anda 4 salonda kadın hastalıkları ve doğum ile ilgili en son gelişmeler tartışılacak.

Sezaryen uygulamalarında karar kime ait olmalı, gebelikte karşılaşılan hastalıklar ve doğru tedavi yaklaşımı, Ürojinekoloji, Jinekolojide 3D Ultrasonografinin Rolü, İnfertilitede Genetik ve Hücre Tedavileri, Tekrarlayan Gebelik Kayıplarında Genetik ve İmmünolojik Faktörler, Endometriyozise Bağlı İnfertilite, Endometriyum Kanserli Hastalarda IVF, Pelvik ağrıların değerlendirilmesinde güncel yaklaşımlar gibi başlıklar kongrede ele alınacak konulardan bazıları.

Yeni Tüp Bebek Yönetmeliği’nin Getirdiği 35 Yaş Altı Anne Adayına Tek Embriyo Transferi Ne Kadar Gerçekçi?
Öte yandan Sağlık Bakanlığı’nca uygulamaya konulan, “Yeni Tüp Bebek Yönetmeliği’nin getirdiği 35 yaş altı anne adayına tek embriyo transferi ne kadar gerçekçi? Tam gün uygulaması neler getirir” gibi sağlık politikalarına yönelik oturumlar da dikkat çekiyor.
Kongrede dikkat çeken önemli bir unsur da dört gün boyunca yapılacak olan “Mesleğin Ustaları” adlı özel oturumlar. Bu oturumlarda Prof. Dr. Bülent Tıraş İnfertilite, Prof. Dr. İsmail Mete İtil Kozmetik Genital Cerrahi, Prof. Dr. Cansun Demir Makat Doğumlarda sezaryen uygulaması, Prof. Dr. Ali Ayhan ise Ailesel Over Kanser Sendromları konularındaki deneyim ve birikimlerini meslektaşları ile paylaşacak.

Yabancı 23 Bilim Adamı Katılacak
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, 8’inci Ulusal Jinekoloji Kongresinin çok zengin bilimsel içerikle hazırlandığını belirterek, kendi alanında söz sahibi Türk bilim adamlarının yanı sıra İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Mısır, Tunus, Pakistan, İtalya, Yunanistan, Portekiz, İspanya, Avustralya, Almanya ve Danimarka’dan yabancı 23 bilim adamının da kongrede konuşmacı olarak yer aldığını bildirdi.

Continue Reading

ZEKAİ TAHİR BURAK EĞİTİM GÜNLERİ

Zekai Tahir Burak Eğitim Günleri’nde, alanında uzman akademisyenler tarafında güncel konular interaktif bir şekilde işleniyor.

Geleneksel hale gelen Zekai Tahir Burak Eğitim Günleri’nin bu yıl 10.su, Bilkent Otel’de gerçekleştirildi. Eğitim günleri çerçevesinde düzenlenen kurslar ve paneller vasıtasıyla jinekoloji ve obstetrideki son gelişmeler paylaşıldı.3 gün boyunca süren organizasyon yalnızca bilimsel bir paylaşım ortamı olmayıp, özellikle Türkiye’nin dört bir yanından gelen Zekai Tahir Burak Hastanesi mezunlarının bir araya geldiği özel bir buluşma niteliğindeydi.

Perinatoloji ve Jinekolojik Onkolojinin Üst İhtisası
Açılış konuşmasını yapan Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Dr. Leyla Mollamahmutoğlu şunları söyledi: “Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Türkiye’de kadın sağlığı alanında hem eğitim hem de hizmet yönüyle çıtasını devamlı yükselterek gelişimini sürdürmektedir. 85 yıllık bir geçmişi olan hastanemiz örnek bir eğitim ve hizmet hastanesi olma ve bunun devamlılığını sağlama gayreti içerisinde. Bu kongre yalnızca bir bilimsel paylaşım olmayıp, özellikle Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi mezunlarının bir buluşma zamanı olması bakımından da önem taşıyor. Perinatoloji ve jinekolojik onkolojinin üst ihtisas olarak belirlenmesiyle, hastanemizde zaten mevcut olan alt yapı organize edilerek, her iki dalda üst ihtisas verebilecek klinikler haline getirildi.”

“Toplantıyı İzleyen Hekim, Uzmanlık Sınavına Girebilecek Bilgiye Sahibi Oluyor”
Üreme Sağlığı ve IVF Klinik Şefi Prof. Dr. Sertaç Batıoğlu, “Hastane, kuruluşundan bu yana tek dal branş statüsü özelliği ile Türkiye’deki kadın uzmanlarının çok büyük bir kısmını yetiştirdi. Kadın doğum alanında eğitim veren en büyük eğitim ve araştırma hastanesi özelliği taşıyor. Dolayısıyla çok büyük bir kitleye hitap ediyor. Bu hitap etme sadece 4 yıllık ihtisas süresinde kalmamalı. Bütün çalışma hayatı boyunca devam etmeli felsefesiyle eğitim sürdürülüyor. Kongremiz interaktif olarak yapılıyor. Klasik kongre formatındaki konuşmacıya verilen süre doğrultusunda konuşmasını yapmasının dışında, dinleyicilerin pratik bilgiler alması ve kafalarındaki sorulara cevap bulmasını hedefliyoruz. Anlatılan konu ile ilgili tekrardan kaçılarak, güncel bilgiler veriliyor. Organizasyonda düzenlenen 12 panele 300 kişi katıldı. Bu toplantının tamamını izleyen bir hekim uzmanlık sınavına girebilecek kadar bilgi alıyor. Bilginin karşılıklı sorgulanması, yapılacak uygulamanın anlatılmasını sağlıyoruz” dedi.

Continue Reading