TÜM GEBELİKLERDE ENGELLİ BEBEK DOĞMA RİSKİ: YÜZDE 1-2

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde gebelikte görülen anomalilerle ilgili açıklamalarda bulunan TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Faik Mümtaz Koyuncu: “Tüm gebelikler içinde engelli bebek doğma riski yüzde 1-2 civarında ” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı ve TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Faik Mümtaz Koyuncu, gebelikte görülen anomalilerle ilgili açıklamalarda bulundu. Yenidoğan bebeklerin yaklaşık yüzde 3-5’ inde çeşitli yapısal anomaliler görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Koyuncu, gelişen teknolojiyle bazen erken dönemlerde anomalileri tespit etmenin mümkün olduğunun altını çizdi. Prof. Dr. Koyuncu, anomali risklerini artıran faktörlerini; ailede ya da kişisel doğumsal bozukluk öyküsü, önceki çocuklarda doğumsal bozukluk olması, gebelik oluşumu sırasında belirli ilaçların kullanımı, akraba evlilikleri ve 35 yaş üstü gebelikler olarak sıralarken, anomalilerin önemli bir kısmının düzeltilebilir olduğuna dikkati çekti.

“Gebeliğin İlk Üç Ayında Mikrobik Hastalıklar Geçirilmesi Sonucu Genlerde Bozukluk Olabilir ”
Tüm gebelikler içinde engelli bebek doğma riskinin yüzde 1-2 civarında olduğuna dikkat çeken Prof. Dr.Koyuncu, akraba evliliklerinin risk oranını artırdığını kaydetti. Prof. Dr. Koyuncu, bunun haricinde gebeliğin ilk üç ayında; gebeliğe zararlı olduğu belirlenmiş ilaçların alınması, röntgen ışınlarına maruz kalınması, özellikle gebeliğin ilk üç ayında mikrobik hastalıklardan kızamıkçık, sitomegolovirüs, frengi, kabakulak, suçiçeği, grip, toksoplazma gibi bazı hastalıkların geçirilmesi sonucu genlerde bozukluk oluşarak anne karnındaki bebeklerin engelli olmasına sebep olabildiğini dile getirdi.

Merkezi sinir sistemi anomalileri hakkında da bilgi veren Prof. Dr. Koyuncu, “Merkezi sinir sistemi embriyolojik gelişimde vücudun diğer bölgelerine göre daha erken ve çok daha hızlı gelişir. Bu gelişim sırasında ortaya çıkan anomalilerin bazıları hayatla bağdaşmazken bir kısmının doğum sonrası tedavisi mümkün olabilir. Pek çoğu oldukça ağır problemler olan bu anomalilerdir” dedi.

Continue Reading

ÜLKEMİZDEKİ “İSTEYEREK DÜŞÜK” ORANLARI AÇIKLANDI

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Semih Özeren: “Ülkemizde isteyerek düşük sağlıklı koşullarda yapılıyor” dedi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Semih Özeren, 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde yaptığı sunumda, isteyerek gebelik sonlandırmaya ilişkin Türkiye’deki son araştırmalar hakkında bilgi verdi.
Avrupa’daki düşük ortalamalarıyla karşılaştırıldığında Türkiye’nin orta seviyelerde olduğunun altını çizen Prof. Dr. Özeren, 2010 itibariyle Türkiye’de hala yüksek oranda isteyerek düşük gerçekleştiğini kaydetti. Prof. Dr. Özeren, sunumunda Türkiye ve Avrupa karşılaştırmasına yönelik şunları anlattı: “Türkiye’de yüksek oranlarda görülen isteyerek gebelik sonlandırmalarının ilk akla getirdiği konu, doğum kontrol uygulamalarının istenildiği kadar etkin olmadığı konusudur. Avrupa’da en yüksek abortus oranı Romanya’da. Bu ülkede neredeyse gebeliklerin yarısı isteyerek düşükle sonuçlanıyor. Avrupa ülkelerinin toplamına ilişkin ortalamanın altında kaldığımızı söyleyebiliriz. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı projeksiyonuna bakıldığında ise düşüklerin 2050’lerde yüzde 14’lere düşürmeyi planlandığını görüyoruz.”

“Kırsal Alanda İsteyerek Düşüklerin Daha Yüksek Olduğunu Görüyoruz”
İsteyerek gebelik sonlandırmaların Türkiye araştırması sonuçlarına bakıldığında, yaşla birlikte isteyerek düşük oranının artabildiğini kaydeden Prof. Dr. Özeren, “Menopozda veya pre-menopozda olduğunu düşünen hastalar 16-17 haftalık gebelikle karşımıza gelebiliyor. Yerleşim yerlerine bakarsak, kırsal alanda isteyerek düşüklerin daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bölgelere baktığımızda, Batı bölgelerinde biraz daha fazlayken, Doğu Anadolu Bölgesinde en azdır” dedi.

“Sosyo-Ekonomik Durumu İyi Olanlarda İsteyerek Düşüğün En Yüksek Olduğunu Görüyoruz”
Eğitim durumu yönünden bakıldığında, tüm eğitim kategorilerinde isteyerek düşükte genel trendin azaldığını belirten Prof. Dr. Özeren, “Refah düzeyine bakınca, sosyo-ekonomik durumu iyi olanlarda isteyerek düşüğün en yüksek olduğunu görüyoruz. En düşük sosyo-ekonomik düzeyde, isteyerek düşük yüzde 5 seviyesindeyken, en yüksek grupta paradoksal olarak neredeyse üç katından fazla isteyerek düşük oranı var. Doğum kontrol yöntemlerine bakınca, geri çekilme yönteminin yüzde 39 olduğu, yöntem kullanmayanların oranının yüzde 33 olduğunu görüyoruz. Takvim yöntemi yüzde 5, kondom yüzde 10, diğer modern yöntemlerin oranı ise çok düşük” diye konuştu.

“Batı Bölgesine Bakıldığında Kadınlar Tek Başına Karar Veriyor”
Hastanın, düşükten sonra pişmanlık duygusuyla bir daha böyle bir şeyin başına gelmemesi için modern yöntem uygulamaya çatlığını ifade eden Prof. Dr. Özeren, “Yine bu gruptakiler yüzde 32’lik grup hiç önlem almıyor, geri çekme yöntemi yine düşükten sonra dahi ikinci önde gelen korunma yöntemi. Burada, post abortif dönemdeki danışmanın, desteğin, kontrolün hastaya sağlanacak güvenin önemi ortaya çıkıyor. Gebeliği sonlandırmaya karar veren kişi çok önemli. Batı bölgesine bakıldığında kadınlar tek başına karar veriyor ama kırsal bölgelerde kadınların gebeliği sonlandırmada kendi başlarına karar verme yetenekleri yok. Aile büyükleri ve eşin etkin olduğu görülüyor. Gebeliğin sonlandırıldığı yere bakıldığında en düşük sosyo-ekonomik seviyedeki hastaların yüzde 57’si özel hastanede yaptırıyor. Ehil ellerde, güvenilir olması için maddi imkanı zorluyor. Üniversite hastanelerinde sadece yüzde 1 oranında gebelik sonlandırma yapılıyor. Bu kendimizi sorgulamamız gereken bir nokta. Doğumevlerinde ise yüzde 6 oranında gebelik sonlandırması yapılıyor” şeklinde konuştu.

Continue Reading

“TÜRKİYE’DE DOKTORLARIN KALİTESİ BİLİMSEL ANLAMDA ÇOK YÜKSEK”

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’ne katılan Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Emre Seli, ülkemizdeki hekimlerin çalışmaları hakkında düşüncelerini Sağlık Dergisi’ne anlattı.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde ‘Mesleğin Ustaları’ özel oturumunun konuşmacıları arasında yer alan ve ‘Polikistik Over Sendromunda Tedavinin Optimizasyonu’ konulu bir sunum yapan Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Emre Seli, polikistik over sendromunun kadınların en çok yakalandığı hastalık olması yanında, kalp ve şeker hastalıklarına yol açması açısından da önemli olduğunu söyledi.

Esra Öz: Polikistik Over Sendromu kadınların en fazla doktora gitme nedenlerinden biri. Bu konuyu biraz daha detaylı anlatabilir misiniz?
Doç. Dr. Emre Seli:
Polikistik over sendromu adet bozukluklarından sorumlu olduğu için en sık görülen jinekolojik olgulardan biridir ve kadınların en fazla doktora gitme nedenleri arasında bulunan adet bozukluklarına neden olur.
Polikistik over sendromunun görülme sıklığı yüzde 5-8 dolayında. Ayrıca bunun yanında bazı kadınlarda diyabet, kalp hastalığı gibi ciddi sekonder sorunlara yol açtığı için, genç yaşta tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Bu yönüyle, insanların tüm hayatlarına etki edebilen olgulardan, kadın doğumcuların da insanların tüm hayatına müdahale edebildiği hastalıklardan biridir.

Polikistik over sendromu olan bir hastanın eğer insülün problemi varsa, şeker hastalığı öncesi konumu varsa yada kalp hastalığı riski varsa, kadın doğumcu yerinde bir müdahale ile bu riskleri azaltıp, yalnız bu hastalığı adet düzensizliğini tedavi etmekle kalmayıp, tüm hayatına ve genel sağlığına etki etme olanağı vardır.

Türkiye’yi yakından tanıyan bir bilim adamı olarak, Amerika’dan bakınca Türkiye’deki kadın doğum alanındaki gelişmeler nasıl görülüyor?
Türkiye’de kadın doğumun seviyesi çok iyi durumda bulunuyor. Türkiye’de doktorların kalitesi hem bilimsel hem klinik anlamda çok yüksektir. Bu yalnız benim fikrim değil, kendi branşımda en önemli bilimsel dergilerde en çok yayın yapan altıncı ülke Türkiye. Mesela, Türkiye futbolda dünya altıncısı değil ama bilimsel yayınlarda sürekli olarak ilk 6 ülkeden biriyiz. Ayrıca Türkiye’de yetişmiş, başka ülkelerde ve Türkiye’de çalışan dünyaca tanınmış çok insan var. Avrupa ve ABD’de de Türk hekimler başarılı bulunuyor.
Şunu da belirtmeliyim, tıp sadece doktorlar tarafından yapılan bir şey değil. Hastane temizliğinden, hemşire kalitesine, yönetim konularına kadar geniş bir alanı kapsıyor. Bir hastanın tedavisinin sonucunda ne kadar başarılı olunduğu, sadece doktorların sorumluluğunda değildir. Genel sonuçlarını bilmiyorum ama Türkiye’de tıbbın ve Türk doktorların çok iyi olduğunu biliyorum.

Kongreyi genel olarak değerlendirebilir misiniz, bilimsel çerçevesi sizce tatmin edici mi?
TJOD tarafından düzenlenen bu kongre son derece başarılı. Öncelikle katılımı çok yüksek ve konu şimdiye kadar dinlediğim konuşmalar çok başarılı. Ben, TJOD’un ABD’deki karşılığı olan ACOG tarafından düzenlenen kongrede de geçen yıl konuşmacıydım. Bu yıl TJOD’a geldiğim için katılamadım. Benim gözlemlediğim kadarıyla TJOD çerçevesinde yapılan konuşmalar en az ABD’deki konuşmalar kadar iyi, hatta daha iyiydi.

Continue Reading

‘SEZARYEN SALGINI’ DÜŞÜRMENİN YOLU: EĞİTİM

TJOD 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde konuşma yapan Dr. Aris Antsaklis, “Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada sezaryen oranları dramatik biçimde yükseliyor. Biz buna “Sezaryen Salgını” adını veriyoruz. Bence buradaki en önemli konu ve yöntem; eğitim” dedi.

TJOD 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde “Primer Sezaryen Sectio Oranlarını Azaltmak Mümkün mü?” konusu üzerine sunum yapan Dr. Aris Antsaklis, bütün dünyada sezaryen oranlarının dramatik biçimde arttığını ve bununla mücadelede en etkin yolun eğitim olduğunu söyledi. Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulunan Dr. Antsaklis, genç hekimlerin ve kadınların normal doğum konusunda bilinçlendirilmesinin yanında, ilk kez sezaryen olanların sayısının azaltılması yönünde atılacak adımın genel oranı aşağıya çekeceğini vurguladı.

Esra Öz: Sezaryen oranlarını aşağıya çekmek için herkes arayış içinde, sizce ilk adım ne olmalıdır?
Dr. Aris Antsaklis:
Kadınların ilk yaptığı doğumdaki tercihleri önemli. Eğer ilk doğumlarında sezaryen olanların oranlarının azalmasını sağlayabilirsek, genel anlamda düşüş sağlayabileceğimize inanıyorum. Tabii ki bu tercihi yapmalarını sağlamak için en önemli yollardan biri, annelerin tercihlerini etkileyebilmek. Doktor olarak bizim tercihimiz, annelerin ancak tıbbi bir zorunluluk halinde sezaryeni tercih etmeleri. Genel olarak sezaryen oranlarının azaltılmasında ikinci bir yol, bebeğin ters gelmesi durumundaki tercihleri ile ilgilidir. Bunun nasıl üstesinden gelineceğini genç hekimlere özellikle öğretebilirsek ve öğrenebilirsek, oranlarda azalma sağlayabiliriz. Sezaryen yönteminin seçimi için kriterlerin çok kesin ve doğru biçimde konulması, bu konudaki verilerin doğru ve kesin biçimde hekim tarafından alınması gerektiğinden eminiz.

Türkiye’deki sezaryen oranları oldukça yüksek durumda bulunuyor. Bu nedenle tedbirler alınmaya çalışılıyor, dünyada durum nasıl?
Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada sezaryen oranları dramatik biçimde yükseliyor. Biz buna “sezaryen salgını” adını veriyoruz. Bunun başlıca nedenlerinden biri, kadınların tercihi. Bunun yanında aile planlamasına yönelik çalışmalar insanları buna yönlendiriyor. Tabii sezaryen oranlarının Dünyanın her yerinde yüksek olması nedeniyle herkes bir çözüm bulmaya çalışıyor.

Bence buradaki en önemli konu ve yöntem; eğitim. Genç bireylerin yanında genç hekimlerin de eğitilmesi önemli. Özellikle sezaryen hangi durumlarda gerçekleştirilmelidir? Burada yapılacak eğitim, diğer yöntemlerin hepsinden daha etkin olacaktır. Tabii ki, burada bahsettiğim konu, kadınların bilgilendirilmesi. Kadınlar büyük acılar çekeceklerini, doğumun ardından sorun yaşayacaklarını düşünüyorlar. Neyle karşılaşacakları konusunda net biçimde bilgilendirilmeleri, doğum ve doğum sonrası yaşayacakları konusunda gerçek bilgilerin verilmesi kadınların tercihinde önem taşıyacaktır.

Kongre hakkındaki düşünceniz nedir, Türk meslektaşlarınızı başarılı buluyor musunuz?
Öncelikle, Kongrenin çok iyi organize edilmiş olduğunu görüyoruz. Katılım yüksek ve tabii ki bu mutluluk verici bir durumdur. Türk meslektaşlarımız eğitimi yüksek ve bilgili ayrıca, onların Dünya çapındaki kongrelere katılım oranları yüksek ki bu çok önemli. Organizasyonu yapanlara çok teşekkür ederim.

Continue Reading

“SAĞLIKTA ÜST YÖNETİM ARTIK YÖNETİCİLER DEĞİL, HİZMET ALAN KİŞİLERDİR”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği yönetim kurulu üyesi Prof. Dr. Oya Gökmen: “Sağlıkta üst yönetim artık yöneticiler değil, hizmet alan kişilerdir. Hizmet alan kişilere daha iyi, daha sağlıklı nasıl hizmet verebiliriz, bunları tartışıyoruz” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Oya Gökmen, Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerin toplam kalite yönetiminin ardından, hastayla ilgili tüm medikal hizmetlerin kalite standartlarına bağlı çalışmasına yönelik girişim başlattığını, kaliteye yönelik adımların Türk tıbbını bir üst basamağa taşıdığını söyledi.

Türkiye’de Toplam Kalite
Prof. Dr. Gökmen, toplam kalite yönetiminin hastaneler için vazgeçilmez bir unsur haline geldiğinin altını çizerek, “Türkiye’de toplam kaliteyle ilgili çalışmalar Zekai Tahir Burak Hastanesi’nin 1999’larda başlayıp, 2001 yılında Avrupa Toplam Kalite Ödülünü almasıyla sonuçlanan süreçtir ve bence Türk tıbbına büyük bir yol açmıştır” dedi.

“Sağlıkta Üst Yönetim Artık Yöneticiler Değil, Hizmet Alan Kişilerdir”
Özel hastanelerin toplam kalite yönetimi yaklaşımıyla çalıştığını hatırlatan Prof. Dr. Gökmen, Sağlık Bakanlığı’nın kendi bünyesinde de kalite çalışmalarını organize etmesinin önemine değindi. Prof. Dr. Gökmen sözlerini şöyle sürdürdü: “Sağlık Bakanlığı, kendi bünyesindeki hastaneler için Kalite Genel Müdürlüğü kurdu. Kalite Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı bünyesindeki hastanelerde, ne, nasıl, ne zaman, kime, neden, nasıl yapılacak prosesleri dediğimiz ‘yapılacak işlemlerin yazılması, çıktılarının alınması onların evalüe edilmesi ve daha iyiye nasıl ulaşılabilir?’ sorularını tanımlayan toplam kalite felsefesi içinde çalışılması önemlidir. Aslında, sağlıkta toplam kalitenin hedefi zaten budur. Sürekli iyileştirme ve geliştirme çalışması yapılması gerekiyor. Çünkü sağlıkta sürekli yenilik var. Sağlıkta üst yönetim artık yöneticiler değil, hizmet alan kişilerdir. Hizmet alan kişilere daha iyi, daha sağlıklı nasıl hizmet verebiliriz, bunları tartışıyoruz.”


“Yazdığımız Her Şeyi Yapabilmemiz, Yaptığınız Her Şeyi Yazabilmeniz”
Prof. Dr. Gökmen, kalite yönetimindeki en öncelikli konunun “yazdığımız her şeyi yapabilmemiz, yaptığınız her şeyi yazabilmeniz” prensibi olduğunu vurgulayarak, dökümantasyonun ve buna bağlı analiz ve çalışmaların olumlu etkisine vurgu yaptı. “Dökümante etmeniz ve onun da doğruluğunu kabul ederek; onun hakkında hakiki bir şekilde çalışmanız lazım. Söyleyip de yapmamak, yapıp da yazmamak söz konusu olamaz” diyen Prof. Dr. Gökmen, bir sonraki aşama olan bütün medikal hizmetlerin standarda bağlanmasına yönelik çalışmalardan duyduğu memnuniyeti vurguladı. Prof. Dr. Gökmen, “Bundan sonra hastane hizmetlerinin iyileştirilmesi yanında, medikal hizmetlerin de standardizasyonu için American Joint Committee of Accreditation kriterleri uygulama aşamasına gelindi. Yani bir hasta en kısa sürede, en iyi laboratuvar hizmetini, en iyi operasyon süresini, en iyi medikal hizmetin girdisi ve çıktısı arasındaki farkları nasıl hasta hayatına ve lüksüne ve emniyetine ayırabiliriz arayışı ortaya çıktı. Joint Committee toplam kalitenin ulaşmadığı hastanecilik prensiplerinin dışındaki hastaya yönelik medikal hizmetleri kapsıyor, bu önemli bir çalışma” dedi.

“Güzel Netice Demek Hasta Sağlığı Demek, Hasta Sağlığı da Türkiye’nin Sağlığı Demektir”
Prof. Dr. Gökmen, Sağlık Bakanlığı hastaneleri Joint Committee standartları sistemini uygulamaya başladığını, üniversite hastanelerinin de uygulama için çalışma başlattığını bildiğini kaydetti. Prof. Dr. Gökmen, “Türkiye bence çok iyi bir yolda, hastane hizmetlerinin akredite edilmesi, toplam kalite felsefesi içinde hizmet verilmesidir. İnşallah hastanelerimizin hepsi bu yolda güzel netice elde edecekler. Güzel netice demek hasta sağlığı demek, hasta sağlığı da Türkiye’nin sağlığı demektir” dedi.

Continue Reading

PROF. DR. HALDUN GÜNER:“İDRAR KAÇAKLARINDA BANT TEDAVİSİ UYGULANMALI”

İdrar kaçırmada anatomi veya fonksiyon bozukluklarında tedavide dikkatli seçim yapılmasını vurgulayan ürk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Haldun Güner, “İdrar kaçaklarında bant tedavisi uygulanmalı” dedi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Haldun Güner, kadınlarda belli yaştan sonra çok ciddi bir problem olan ve yüzde 40’lara kadar çıkan idrar kaçakları ile 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuştu. İdrar kaçaklarında cerrahi tedavi uyguladıklarını kaydeden Prof. Dr. Güner, ancak bu yöntemlerle yüzde 100 başarı sağlanamadığını, en iyi tedavilerin yüzde 90-95 civarında olduğunu ve bir kısmında kaçakların devam ettiğini dile getirdi. Prof. Dr. Güner, “İdrar kaçaklarında ‘Stres inkontinans’ adı verilen ameliyatın ‘Trans optüratör tape’ denilen operasyonları yapılıyor. İdrar yolunun altında bant yerleştirerek idrar kaçağını önlüyor. Bu bant bazen düzgün yerleştirilmeyebiliyor. Düzgün yerleştirilse de yerinden kayma ve vücudun kabul etmeme durumlarında idrar kaçağı devam ediyor. Böyle durumlarda yeniden bant yerleştirilmesi öneriliyor. Nüks olduğunda Kadın Doğum uzmanı, Üroloji uzmanına yönlendiriyor. Ürologlar ‘Periürotral injeksiyon’ denilen işlemler yapar ki, bunun başarı oranı düşüktür. Önerilen yöntem daha önceki ameliyatta yerleştirilen materyal aynen kalarak bir tane daha yerleştirilmesidir” dedi.

Anatomi ve Fonksiyon Bozukluklarının Tedavisi
Vücutta fonksiyonların rutin şekilde sürdürülmesi gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Güner, “Fonksiyonlarda sorun olduğu zaman tedavi girişiminde, çok dikkatli davranmak gerekiyor. Anatomi düzeltilse de fonksiyon bozukluğu devam ediyor. Hatta bazı durumlarda operasyon sonrası, fonksiyon bozukluğu daha da şiddetli ortaya çıkabiliyor. Ameliyat öncesinde hastanın tanısının net konulması ve cerrahi uygulanması ile ilgili net bir şekilde tanının konması gerekir. Uygun vakaya uygun ameliyatın yapılması son derece önemlidir. İdrar kaçaklarının bir kısmı mesaneye bağlı olabiliyor. Hastalarda İstemsiz mesane adalesinin kasılmasına bağlı, yeterli şekilde dolmadan idrar kaçırabiliyor. Bunların tedavisinde cerrahi değil medikal tedavi uygulanmalıdır. Bazı gruplarda da kaçaklar hem anatomik hem de aşırı aktif mesane sorunu olduğunda cerrahi ve tıbbi tedavi bırakılmamalıdır” şeklinde konuştu.

“İdrar Kaçırma Oranları Yüzde 40’lara Çıkabiliyor”
Yaş ilerledikçe hastalığın artma oranının yükseldiğini ve yüzde 40 oranlarına kadar çıktığını belirten Prof. Dr. Güner, kadınlarda görülen bu hastalık daha çok menapoz sonrasında görülürken, aşırı doğumlardan sonrada da arttığını dile getirdi. Pelvik taban yetersizliği denilen durum ile idrar kaçağı olduğunda rahim sarkması denilen olaylarla birlikte düşünülmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Güner, bu durumda kombine tedavi edilmesi gerektiğini belirtti.

Continue Reading

PROF. DR. DEMİRCİ: “GENİTAL PROLAPSUS TEDAVİSİNDE MEŞ CERRAHİSİ KAÇINILMAZDIR”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Fuat Demirci, prolapsus tedavisinde meş cerrahisinin yaygınlaştığını ve bu tedaviye ilişkin tartışmaların azaldığını kaydetti

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Fuat Demirci, 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan prolapsus tedavisinde meş cerrahisinin yaygınlaştığını ve bu tedaviye ilişkin tartışmaların azaldığını kaydetti. Kadın üreme organlarının, normal bulunmaları gereken yerden aşağı doğru sarkması sonucu oluşan prolapsus hakkında Prof. Dr. Demirci şunları söyledi: “Prolapsus oranı doğurganlığın yüksek olduğu ülkelerde üçte iki oranında değişik derecelerde görülebilmektedir. Tedavisindeki başarısızlıklar yeni yöntemlerin geliştirilmesine neden olmuştur. İdrar kaçırmada meşlerin kullanımıyla birlikte, prolapsus cerrahisinde de meş kullanımı gündemdedir ve başarıyla uygulanmaktadır. Kısa ameliyat süreleri, başarı oranının yüzde 90’ların üzerinde ve minimal invaziv olması meş tedavisini öne çıkarmıştır. Kaçınılmaz bir trenddir ve meş cerrahisi daha da yaygın olarak kullanılmak durumundadır.”

Randomize Kontrollü Çalışma Sonuçları
Meş cerrahisi ile ilgili tartışmaların giderek azaldığını belirten Prof. Dr. Demirci, “Bunun Randomize kontrollü çalışmaların sonuçlarının gelmesi, 24 aya kadar olan başarı oranlarının yüksek olması, komplikasyonların abartıldığı kadar olmaması, doku erezyonun ise yüzde 5 dolayında kalması meş cerrahisinin önemini artırmaktadır. Ürojinekoloji ile ilgilenen hekimler kayıtsız kalamaz. Bunu öğrenmek zorundadırlar. Videodan görüldüğü şekilde değil de eğitim alarak uygulanmak gerekir. Literatürdeki komplikasyonların bir kısmı da gerekli eğitimin alınmamasından kaynaklanan komplikasyonlardır” şeklinde bilgi verdi.

Continue Reading

“HEKİM HATA YAPMAMAK İÇİN SEZARYENİ TERCİH EDİYOR”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği tarafından Antalya’da düzenlenen 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde konuşan Dernek Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, kadın doğum, Türkiye ve Dünyada hekim hataları yönünden en fazla gündeme gelen branş olduğunu belirtti. Prof. Dr. İtil, “Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor” dedi.

Türkiye’nin en önemli tıp kongrelerinden biri olan ve kriz ortamına rağmen ana branşlarda en yoğun katılımı sağlayan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi, TJOD Yönetim Kurulu Üyeleri tarafından bir basın toplantısıyla değerlendirildi. Toplantıya; Prof. Dr. İsmail Mete İtil, Prof. Dr. Bülent Tıraş, Prof. Dr. Cansun Demir, Doç. Dr. Ali Baloğlu, Prof. Dr. Süleyman Akhan ve konuk olarak ABD Yale Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Emre Seli katıldı.

‘Akdeniz Ülkeleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Federasyonu’
Toplantının açılış konuşmasını yapan TJOD Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının insanları hayatla buluşturan kişiler olarak, tıptaki diğer uzmanlıklar arasında farklı bir yeri bulunduğunu vurguladı. Kongre’de 2 binden fazla katılımcıyla, 68 oturumda, 23’ü yabancı 330’u yerli oturum başkanı ve konuşmacının yer aldığını kaydeden Prof. Dr. İtil, ilk kez ‘Akdeniz Ülkeleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Federasyonu’ oturumu ile geçen yıl hayata veda eden meslektaşları için özel “Vefa Oturumu” düzenlendiğini söyledi. Prof. Dr. İtil, daha sonra toplantıya katılanlara söz verdi.

“Çoğul Gebeliklerin Önlenmesi Amacını Anlıyoruz Ancak, Bu Konuda Hastaların Özel Durumlarını Da Gözeten Esnek Bir Yapı Sağlanmalı”
TJOD İkinci Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, Kongrede yoğun olarak tartışılan konulardan birinin Sağlık Bakanlığı’nın tüp bebek uygulama ve merkezlerine ilişkin yönetmelik değişikliği olduğunun altını çizerek, bu konuda getirilen kısıtlayıcı düzenlemelerin gebelik oranlarını düşüreceğini anlattı. Prof. Dr. Tıraş, 35 yaş altı kadınlara tek embriyo transferi, iki başarısız uygulamanın ardından iki embriyo transferi, 35 yaşın üstündeki kadınlara da en fazla 2 embriyo transferi uygulamasına karşı olduklarını belirterek, çoğul gebeliklerin önlenmesi amacını anladıklarını ancak bu konuda hastaların özel durumlarını da gözeten esnek bir yapı ile 35 yaş üstü kadınlara, yaş gruplarına göre daha fazla embriyo transferine olanak sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Prof. Dr. Tıraş, sağlık harcamalarındaki artışa ve hastaneye erişimin kolaylaştırılmasına rağmen kamu hastanelerindeki hasta yükünün devam ettiğini vurguladı.

“ABD’de Embriyo Transferi Sınırlaması Konusunda Devletin Herhangi Bir Düzenlemesinin Yok”
Yale Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Seli de, ABD’de embriyo transferi sınırlaması konusunda devletin herhangi bir düzenlemesinin olmadığını, karar vericinin tedaviyi yürüten doktorlar olduğunu belirterek, sadece bilimsel tavsiyede bulunulduğunu kaydetti

“Embriyo Transferine Yönelik Kısıtlayıcı Düzenlemeye Karşı Danıştay’da Dava Açtık”
Prof. Dr. İtil, TJOD’un yürüttüğü hukuk çalışmaları hakkında bilgi vererek, embriyo transferine yönelik kısıtlayıcı düzenlemeye karşı Danıştay’da dava açtıklarını, diğer yandan, jinekoloji uzman eğitiminde sürenin 5 yıldan 4 yıla düşürülmesiyle, branş kapatmayı öngören düzenlemenin de açılan dava sonucu yürütmesinin durdurulduğunu açıkladı. Prof. Dr. İtil, özellikle TJOD’un, Avrupa üst kuruluşu olan EBCOG’da başta asistan eğitimi olmak üzere üyelikleri bulunduğunu ve Türk hastanelerinin eğitimlerinin akreditasyonunda sağlanan başarının önemine işaret etti.

“Anneler Ölmesin Sloganımız, Aynı Doğrultuda Çalışmalarla Devam Ediyor”
TJOD Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir ise konuşmasında, TJOD olarak “İğneyi kendilerine batırmaktan” kaçınmadıklarını ifade ederek, telif hakları alınan “Doğum Sonrası Kanama” kitabının çevirisinin katılımcılara ücretsiz olarak dağıtıldığını kaydetti. Prof. Dr. Demir, “Anneler Ölmesin sloganımız, aynı doğrultuda çalışmalarla devam ediyor” dedi. Prof. Dr. Demir, en önemli anne ölümleri arasında bulunan doğum sonrası kanamalara ilişkin bilgileri kitap sayesinde tazeleme imkanı bulacaklarını anlattı.

“Türkiye’de Kız Çocuklarına Ve Ergen Kızlara Yönelik Jinekolojik Çalışmalar Emekleme Döneminde”
TJOD Saymanı Prof. Dr. Süleyman Akhan ise Adolesan dönemi jinekolojisi alanında kongre kapsamında verilen bilgilerin önemine değinerek, Türkiye’de kız çocuklarına ve ergen kızlara yönelik jinekolojik çalışmaların emekleme döneminde olduğunu, kongrenin bu kapsamda önemli bir eğitim platformuna dönüştüğünü bildirdi.

TJOD’un Avrupa Üst Kuruluşu Olan EBCOG Bünyesindeki Çalışmaları
TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Baloğlu ise TJOD’un Avrupa üst kuruluşu olan EBCOG bünyesindeki çalışmaları aktardı. Doç. Dr. Baloğlu, mezuniyet sonrası eğitim komisyonundaki üyeliğin önemine işaret ederek, bu komisyonun asistan eğitimi konusunda akreditasyon vermesinin ve Türkiye’deki eğitim kurumlarının bu akreditasyonu almaktaki başarı oranının memnuniyet verici olduğunu söyledi. Baloğlu, “Türkiye’deki eğitim kurumları Avrupa seviyesinde eğitim kuruluşlarıdır. Şimdi, yan dallarda da akreditasyon çalışmaları başladı. Biz kadın doğum alanında Avrupa Birliği’ne girdik, girmekle yetinmedik Avrupa Birliği’ne girecekleri denetliyoruz” dedi.

“Kadın Doğum, Türkiye ve Dünyada Hekim Hataları Yönünden En Fazla Gündeme Gelen Branş”
Basın toplantısında, gazetecilere jinekoloji alanındaki son yenilikler hakkında da bilgi verildi. Prof. Dr. İtil, yaygın olarak görülen rahim sarkmasına (genital prolapsus) karşı geliştirilen yama (meş) uygulamalarının yüksek başarı sağladığına işaret etti. Prof. Dr. İtil tedaviyle, tekrarlama oranlarının da çok düşük seviyelere çekildiğinin altını çizdi. Diğer yandan, Prof. Dr. İtil, kadın doğum branşının Türkiye ve Dünyada hekim hataları yönünden en fazla gündeme gelen branş olduğunu, bunun da nedeninin anne-bebek iki kişinin sağlığının birden yürütülmesinden kaynaklandığını hatırlattı. Buna karşılık Türkiye’de kusur ile tıbbi kötü sonuç tanımları bulunan bir yasa olmadığını, hekim-hasta ilişkisinin “borçlar hukukuna” göre değerlendirildiğini söyleyen Prof. Dr. İtil, bu konuda acil bir düzenlemeye ihtiyaç bulunduğunun altını çizdi.

“Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor”
Prof. Dr. İtil, Türkiye’de sezaryenle doğum oranının yüksekliğine de dikkat çekti. Dünya ortalaması yüzde 15 olan sezaryenle doğum oranının Türkiye’de yüzde 48’e ulaştığını belirten Prof. Dr. İtil, Sağlık Bakanlığının bu oranı düşürmek için komisyon oluşturduğunu kaydetti. Türkiye’de anne isteğine bağlı sezaryen oranının yüzde 4 olduğunu söyleyen Prof. Dr. İtil, “Sezaryen ile doğumun azalması için ağrısız doğumun yaygınlaşması gerekiyor. Kamu hastanelerinde günde 20-25 doğum oluyor. Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor. Hastanın da hekimin de normal doğumdan yana tavır alması gerekir” diye konuştu.
Prof. Dr. Cansun Demir de sağlıkta dönüşüm programının sezaryen artışındaki önemli etkenlerden biri olduğunu savundu.

Continue Reading

FIGO Kapasite Geliştirme Dairesi Başkanı Prof. Dr. Louis Cabero-Roura:“OBEZİTE DÜNYA İÇİN ÇOK CİDDİ BİR SORUN”

“Obezite insanları çok farklı yönlerden etkiliyor. Sağlık sorunları yanında diğer ölüm nedenlerini artırıcı etkiye sahip” diyen Prof. Dr. Louis Cabero-Roura, hamilelik ve çocuğa ilişkin olarak ise şunları kaydetti: “Obez hamilelerin bebekleri fazla gelişmemişse, bebeklerin ölüm oranı obez olmayan hamilelere göre daha yüksek. Obez anneden doğan çocukların, obez, şeker ve hipertansiyon hastası olma riski daha fazla” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan FIGO Kapasite Geliştirme Dairesi Başkanı Prof. Dr. Louis Cabero-Roura, obezitenin Dünya Sağlık Örgütü tarafından yakından takip edildiğini söyledi. Prof. Dr. Cabero-Roura, obezitenin bir pandemi olarak tanımlanmasına yönelik girişimler bulunduğunu hatırlatarak, doğumda anne-çocuk ölümleri, iş kazaları gibi ölüm nedenlerinin obez insanlarda yüzde 60 oranında daha fazla görüldüğünü kaydetti.

“Obezite Hamileliği Çok Farklı Şekillerde Etkilemekte”
Kongrenin büyük bir başarıyla ve yüksek katılımla gerçekleşmesinden dolayı herkesi tebrik ettiğini kaydeden Prof. Dr. Cabero-Roura, sunumuyla ilgili olarak “Öncelikle doktorlara tavsiyem mesajı mutlaka evlere taşımaları, bilgilendirmeleri. Obezite ile hamilelik arasında bağ bulunduğu, obezitenin hamileliği gerçekten kötü olarak etkilemektedir. Bu tanımın altında yatan gerçek şudur; obezite hamileliği çok farklı şekillerde etkilemekte. Bunlardan en önemlisi hamilelikte farklı sorunlara yol açıyor, hipertansiyon gibi. Farklı farklı etkilere yol açarak hamileleri kötü olarak etkilemektedir” dedi.

“Obez Gebelerde Doğum Sırasında Çok Daha Büyük Sorunlar Çıkabiliyor”
Dünyadaki ölüm oranlarına genel olarak bakıldığında artıran birçok farklı faktör olduğunu kaydeden Prof. Dr. Cabero-Roura, buna neden olan, iş kazaları, doğum sırasında ölümlerdan kaynaklandığını ifade etti. Obezitenin, bu ölümleri iki üç kat artırabildiliğini dile getiren Prof. Dr. Cabero-Roura, “Şu ana kadar bahsettiklerim anne tarafından bakarak anlatıldı. Bir de fetus açısından yönü var. Obezite sırasında karın bölgesinin büyük ve yağlı olması ultrason sırasında sorun yaşıyoruz. Çocukta her hangi bir anormallikler ve aksaklıklar görülemiyor. Basit bir örnek tabii ama obezite aksaklıkları görmemize engel oluyor. Obezite olan kadınların çocuklarının da büyük olacağı için, doğum sırasında çok daha büyük sorunlar çıkabiliyor. Çoğu zaman bu tür durumda sezaryen tercih ediliyor. Ancak sezaryen bu konuda güvenilir yöntemdir denemez. Birçok sorun çıkabilir” dedi.

“Obezite Çocukları Sadece Hamilelikte Değil, Doğumdan Sonra da Etkiliyor”
Obez annenin çocuğu normalden büyük olmasının dışında, gelişiminde gerileme de olabildiğini belirten Prof. Dr. Cabero-Roura, “Obez bir annede çocuk tam olarak gerçekleşmemişse 60 kat daha fazla ölüm oluyor. Obez anneden doğan çocuğun beyninde programlama konusunda da bir hata olacağıdır. Programlamadan kastım, çocuğun bazı yönlerden gelişip, bazı yönlerden gelişememesidir. En önemli olarak kendisini şeker, hipertansiyon ve obezlik konusunda gösteriyor. Çocuğun beyni obez olma, vücudu şeker hastası olma, hipertansiyon olma konusunda programlanıyor ki, obezite çocukları sadece hamilelikte değil, doğumdan sonra da etkiliyor” diye konuştu.

“Obezite Sadece Zengin Ülkelerde Değil, Fakir Ülkelerde de Görülüyor”
Ulusal kurumların, Dünya Sağlık Örgütü’nün obeziteyi pandemi olarak tanımlamasını vurgulamak gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Cabero-Roura, ABD ve Meksika’da hamile kadınların yüzde 35’inin obez olduğunun belirtildiğini, bunun çok yüksek bir oran olduğunu iletti. ABD’de hamile ve obez olan kadınlara 55 milyar dolar harcandığını belirten Prof. Dr. Cabero-Roura şunları söyledi: “İngiltere’de bütçenin büyük bir kısmı obezite yüzünden işinden ayrılan, izin alan insanlara ayrılıyor. Dünyada 6 ülkenin obeziteyle başa çıkabilmesi için programı bulunuyor. Obezite sadece zengin ülkelerde değil, fakir ülkelerde de görülüyor. WHO ve FİGO obezite ile başa çıkılabilmesi için bazı yöntemler uyguluyoruz”

“Obezite Ne Kadar Ciddi Sorunsa, Yetersiz Beslenme de O Kadar Ciddi”
Kilo almamak için yetersiz beslenen hamilerle ilgili olarak Prof. Dr. Cabero-Roura şu bilgileri verdi: “Tabii ki aşırı zayıflıkta gerçekten ciddi bir sorun. Obezite ne kadar ciddi sorunsa, yetersiz beslenme de ciddi. Beslenme azlığından kaynaklanan sorunları beraberinde getirebilir. Çocuk açısından ileride gelişmede gecikme olabilir. Bunun yanında beyinsel, sinirsel hücrelerinde eksiklik olabilir. Omega 3 asitlerini az aldığı için sorun çıkabilir, D ve A vitamini azlığından dolayı kemik gelişimi sorunu görülebilir. Hipertansiyon ve farklı hastalıklar görülmesi ve çocuklara sirayet etmesi görülebilir.”

“FIGO’da Üye Olan Türk Bilim İnsanları Oldukça Etkin”
Türk doktorlarının uluslararası organizasyona katılımları yüksek ve yönetimlerde rol almalarının önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Cabero-Roura, “FIGO’da üye olan Türk bilim insanları oldukça etkin ve bu oldukça memnun edici bir durum. İyi organize edilmiş ve etkileyici bir kongre. Katılım yüksek seviyedeydi bu önemli” şeklinde konuştu.

Continue Reading

OVER REZERVİ AZALMASIYLA İLGİLİ YENİLİKLER

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sedat Kadanalı, Over Rezervi ile ilgili Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sedat Kadanalı, Over Rezervi ile ilgili bilgi verdi. Rasyonel bir tedavide olması gerekenin sebebe yönelik yaklaşım olduğunu ve bunun önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Kadanalı, over rezervinin azalması nedenlerinin iki ana gruba ayrılabileceğini kaydetti. Prof. Dr. Kadanalı, over rezervi azalmış hastalara yönelik tedaviye ilişkin şu bilgileri verdi: “Over rezervi azalmasını nedenlerini kabaca iki grupta toplayabiliriz. Birincisi, doğal olarak yaşlanma ile ikinici neden ise, Premature over yetmezliğidir. Bu konuda son yıllarda ortaya çıkan 2 gelişmeden bahsedersek, biri daha önceleri germ hücresi sayısının azalma hızının 35 yaş üzerinde arttığına inanılırken, aslında sabit hızda olduğunun ortaya konulması. Diğeri ise “prime reproductive dönem teorisi.” Bu teoriye göre üreme çağının yüksek olduğu 2. ve 3. dekadda germ hücrelerinin kök hücrelerden sürekli yenilendiği teorisidir. Bu dönem dışında germ hücrelerin yenilenmesi olmadığı için over rezervinin azaldığı iddia edilmektedir.”

FMR Gen Mutasyonu
Over rezervi ile ilgili son bir yenilik ise FMR (fragile X) geni mutasyonları ile over rezervi arasında ilişki kurulması olduğunu belirten Prof. Dr. Kadanalı, “Tiple CGG premutasyon ve mutasyon tekrar sayısı arttıkça over yetmezliğine gidişin de arttığı iddia edilmektedir. Normal populasyonda 29-30 civarında olan CGG tekrarı 45’lere ulaştığında over yetmezliği başlamaktadır. Homozigot tiplerde bu tekrar sayısı daha fazla olmakta ve erken menopoz görülmektedir. İşin ilginci FMR geninde CGG triple tekrar sayısındaki artışlar bu günlerde revaçta olan ve gerçek over rezervini gösterdiği kabul edilen AMH seviyeleri ile korelasyon göstermektedir. Yani çok yakında FMR gen mutasyon tekrar sayısına bakarak bir kadına ne zaman over yetmezliğine gireceğini, fertilite tedavilerinde acele edip etmemesi gerektiği konusunda bir şeyler söyleyebileceğiz. Premature over yetmezliği ise genelde kadınların yüzde 1’inde olup etyolojisinde gonadal disgenezis, tek gen mutasyonları (BMP-15, FMR-1 ve 2), FSH, LH reseptör mutasyonları, galaktozemi, BEPS, APECED gibi sendromlar ve son olarak radyasyon, kemoterapi gibi durumlar bulunmaktadır” dedi.

Son 10 Yılın Yaklaşımı
Tanı konulan hastalara hangi protokolün uygulanması gerektiği ile ilgili olarak Prof. Dr. Kadanalı şunları söyledi: “Son 10 yılın yaklaşımını toparlarsak;
1. Gonadotropin dozunu artırmak fayda etmemektedir
2. Antagonist-agonist rejimleri manuplasyonları- Cochrane Kütüphanesi’nde Ocak 2010’da güncellenen metanalizde 295 çalışma incelenerek RCT şartlarını oluşturan ancak 10 değerli (2 çalışma ülkemizden Küçük T. ve Tazegül K.) çalışma metanaliz için değerlendirilmek için yeterli bulunmuştur. Klinik gebelik açısından GnRh-a flare up, mikrodoz, long, modifiye long ve GnRh-antagonist rejimleri arasında maalasef bir fark bulunamamıştır.
3. Androjen eklenmesi- Gerek testesteron, gerek DHEA ve gerekse Letrozole kullanımları istatistiki olarak klinik gebelik oranlarını etkilememekle beraber kullanılan gonadotropin dozunu azaltmış, alınan oosit sayısını artırmış ve iyi kaliteli embriyo oluşunu artırmıştır. Bu konuda belirtmek isterim ki DHEA kullanımını populerize etmeye çalışan grup Gleicher ve Barad Amerika’da over yetmezliğinde kullanılmak üzere DHEA içeren bir preparat için patent almışlardır. Acaba bu zorlamada bu patentin etkisi var mıdır, ne dersiniz? Zira DHEAyı ilk olarak 2000 yılında Casson kullandı ancak bu günlerde yeniden gündeme gelmesi ilginçtir.
4. LH ve hCG eklenmesinin klinik gebelik oranları üzerine olumlu bir etkileri görülememiştir.
5. Growth hormon eklenmesi ile ilgili Cochrane Kütüphanesi’nde bulunan metaanalizde poor responderlarda fayda görülmüştür. Ancak poor responderlık tanısının daha önce başarısız denemeler ile konulduğu subgrupta bu etki kaybolmuştur.”

“Azalmış Over Rezervinde Başarı Oranı Artmamaktadır”
Amerika’da IVF başarı oranlarına bakıldığında azalmış over rezervinde klinik gebelik oranı yüzde 15 ile tüm endikasyonlar arasında en düşük oran olduğunu kaydeden Prof. Dr. Kadanalı, “Bu oran 2005 SART verisinde yüzde 14, en son yayınlanan 2007 verisinde ise pek değişmeden yine yüzde 15’tir. Yani birçok deneme ve atraksiyona rağmen, azalmış over rezervinde başarı oranı artmamaktadır. Yani over rezervinin azalmasına yol açan doğal yaşlanma ve genetik faktörler dikkate alındığında bunların önerilen tedavi yöntemleri ile değiştirilemeyeceği anlaşılabilmektedir. Ama biz hekimliğimizin vazgeçilmez güdüsü, bizden çare ve umut bekleyen hastalarımıza duyduğumuz empati ile sürekli over rezervini tedavi etmenin peşinde olacağız” diye konuştu.

Continue Reading