BEYİNE MÜHENDİSLİK YAKLAŞIMIYLA KEŞİFLER YAPIYOR

Doktora eğitimi sırasında katkıda bulunduğu dünyanın
manyetik alanını algılayan sinir hücresi ve iyon kanallarını bulduğu
araştırmasıyla tanınmaya başlayan ABD’de dünyanın en iyi üniversitelerinden
birinden olan California Teknoloji Enstitüsü (Caltech)’nden Türk bilim insanı
Dr. Sertan Kutal Gökçe, başka bir çalışması ile de susuzluğu düzenleyen
beyindeki bölgeyi haritaladı. Bu araştırmayla beyindeki su içmemizi tetikleyen
ya da durduran kompleks sinirsel devre yapısı çözüldü. Bu sinirsel devre
muhtemelen insanlar da dahil olmak üzere memelilerde beyindeki susuzluk hissini
ve su içmemizi kontrol eden yapı hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bilim dünyasında çok ses getiren bu araştırma dünyanın en
önemli bilimsel dergilerinden Nature’da yayınlandı. Dr. Sertan Kutal Gökçenin
hikayesi çalışmalarının ve azminin etkisiyle değişiyor ve ilklere imza atmaya
devam ediyor.

1985 yılında Adana’da doğan Dr. Sertan Kutal Gökçe, ortaokul
ve liseyi Adana’da okudu. Ailenin tek çocuğu olan Gökçe, bilime yönelmesinde ve
hayallerinin peşinden koşmasında ailesinin, özellikle annesinin etkisi büyük
olur.

İlk tercihi olan ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği
bölümünde okurken, üçüncü sınıfta yaz stajını Drexel Üniversitesi’nde Dr. Barış
Taşkın ile birlikte yaptı. Staj yaptığı 3 aylık süreç hayata bakışını ve
kariyerini nasıl çizeceği konusunda belirleyici oldu. Özellikle akademiyi
seçip, ABD’de doktora eğitimini sürdürmesinde büyük etkisi oldu.  ODTÜ’de aldığı eğitimin akademik hayatında
her zaman yardım ettiğini ve hocalarına çok şey borçlu olduğunu söyleyen Gökçe,
ODTÜ’den mezun olduktan sonra Koç Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı.

Koç Üniversitesinde Dr. Hakan Ürey’in Optik Mikro Sistemler
Laboratuvarı (OML)’nda yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisansında MOEMS
(Mikro Opto Elektro Mekanik Sistemler) üzerine çalıştı. 2 yıllık yüksek lisans
eğitiminin 6 ayını İsviçre’de bulunan EPFL’de (Swiss Federal Ecole
Polytechnique Lausanne) dizaynını yaptığı küçük optik tarayıcıların
fabrikasyonunu gerçekleştirdi. OML’de Dr. Hakan Ürey ile geçirdiği iki sene
takım çalışmasının önemini öğrenme ve iyi bir mühendis olma konusunda çok
yardımcı oldu.
Koç Üniversitesi’ndeki eğitiminden sonra Amerika’nın en iyi
10 mühendislik okulundan biri olan UT Austin (Teksas Üniversitesi Austin)’de
tam burslu olarak Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği bölümünde doktoraya
başladı. Doktora çalışmalarını Dr. Adela Ben-Yakar danışmanlığında
gerçekleştirdi. Doktora çalışmalarında çok heyecan verici disiplinler arası
mühendislik projelerinde çalıştı. Kendi doktora projesi sinir hücrelerinin
yenilenmesinin altındaki moleküler yapıları anlamaktı.


Bunu nasıl yaptı?
Bunun için transparan bir yapıya sahip olan küçük
kurtçukların (Caenorhabditis elegans), yaklaşık 1 mm boyunda, tek bir sinir
hücresini güdümlü lazerle kesti.  Yaptığı
ilk projede bu işlemler küçük mikroakışkan çipler içerisinde lab-otomasyonu
kullanarak, ameliyat başı süresini yaklaşık 17 saniyeye kadar indirdi. Bunun
önemi ise ameliyat yapılan deneklerin sayısı ne kadar fazla olursa, daha
güvenilir ve sağlam biyolojik sonuçlar elde edilebilmesiydi. Dr. Gökçe, lazerle
küçük kurtçukların üzerinde sinir hücrelerini keserek sinir onarımı ve
yıkımının moleküler altyapısını anlamaya çalıştı.

Kendi projelerinin yanında başka projelerde çalışma fırsatı
bulan Gökçe, en dikkat çekici çalışmalarından birinde ilk defa çok hücreli bir
hayvanda (Caenorhabditis elegans) dünyanın manyetik alanını algılayan sinir
hücresi ve iyon kanallarını bulduğu çalışmaydı. Bu çalışma önde gelen
dergilerden Elife’da yayınlandı.

Doktorasının son iki senesinde sinir bilimine (neuroscience)
olan merakı giderek arttı ve doktora sonrası çalışmaları için ABD’de dünyanın
en iyi üniversitelerinden biri olan California Teknoloji Enstitüsü
(Caltech)’nde devam ediyor. Caltech’de katkıda bulunduğu çalışma çok büyük bir
etki yarattı. Beyindeki su içme kontrolü mekanizmasının anlaşılmasında yaptığı
çalışma Nature’da yayınlandı.
Continue Reading

TÜRK KADIN FİZİKÇİLERİN DEMİR LEYDİSİ KEŞİFLERE DOYMUYOR

Teknolojik buluşlar ve akademik araştırmalarıyla birçok kez
bilim dergilerine kapak olan, Adolph Lomb Madalyası ve National Science
Foundation’ın (Ulusal Bilim Vakfı) verdiği ödül de aralarında olmak üzere, pek
çok ödüle layık görülen Dr. Hatice Altuğ, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Obama’nın
elinden de
ödül alan ilk Türk bilim kadını olmuştu. Altuğ,
Presidential Early Career Awards for Scientist and Engineers  ile geleceğin en önemli bilim insanları
arasında gösteriliyor. 

Kadınlara bilim dünyasında daha çok yer açılmasının neleri
değiştirebildiğine örnek olması için bu ay Dr. Hatice Altuğ’un çalışmalarını
anlatacağım. Fizik alanında kadınlarla karşılaşmanın çok yaygın olmadığını
düşünen Altuğ,  bunu değiştirmek için çalışıyor. 

Dünya’nın en iyi 20 üniversitesi arasında kabul edilen
İsviçre’de bulunan EPFL’de (Swiss Federal Ecole Polytechnique Lausanne) Yardımcı
Doçent olarak çalışmalarına devam eden Dr. Hatice Altuğ,  yakın zamanda Science Dergisi’nde Graphene’in
elektro-optik özelliklerini kullanarak mono-layer proteinlerin algılanmasında
kullanılan ayarlanabilir plasmon-tabanlı bir biosensör geliştirdiği çalışması
yayınlandı.

1978’de Burdur’un Karamalı ilçesinde doğan Dr. Hatice Altuğ, hayatında
eğitimci olan anne ve babasının etkisi büyük oldu.  Ortaokul ve liseyi Antalya’da okudu.  Elektromanyetik dalgalar ve yerçekimi
kuvvetleri kanunları gibi konularla ilgili öğretmenlerine sorular soran Altuğ’un,
aldığı yanıtlar “Bunlar müfredat dışı.” ya da “Bunlardan sorumlu değilsiniz.”
şeklinde oldu. 

İlk tercihi olan Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’ne tam
burs alarak girdiğinde sınıftaki tek kız öğrenci olarak eğitimine devam
etti.  Bilkent’ten 2000 yılında dereceyle
mezun olduktan sonra Stanford Üniversitesi’nden tam burs olarak “Uygulamalı
Fizik” bölümünde doktoraya başladı.

Doktora sırasında lazer sistemleri ve optik aletler üzerine
çalışma yürüttü.

2004’te “Optical Switch (Optik Anahtarlar)” isimli çalışması
“Silikon Vadisi Birincilik Ödülü” getirdi. Yine lazer üzerine yaptığı başka bir
çalışma ile de 2005 yılında “Research Excellence Reward (Mükemmel Araştırma
Ödülü)” aldı.

Lazerin hızını 100 kat artırmayı başararak, Nature Physics
adlı dünyaca ünlü bilim dergisine kapak oldu.  

 Stanford
Üniversitesi’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Boston Üniversitesi’ne geçti.
Altuğ, yaptığı bu çalışmalar ile 2010 yılında, Amerikan
Ulusal Bilim Vakfı’nın (National Science Foundation) verdiği “Başkanlık
Erken Kariyer Ödülü”‘nün sahibi oldu.

ABD’deki Boston Üniversitesi’nde nanoteknoloji ile
geliştirdiği cihaz vücutta hastalık taşıyan virüsleri tespit edebiliyor.
Yaptığı çalışmalar sonucu vücutta hastalık taşıyan virüsleri tespit eden
portatif ve düşük maliyetli bir cihaz geliştirdi. İnsanların evlerinde bile,
vücutlarında herhangi bir virüs olup olmadığını test edebilecekleri, cep
telefonu büyüklüğünde geliştirdiği alet ile 2011 yılında Popular Science
Dergisi’ndeki “Yılın En Başarılı 10 Genç Bilim İnsanı” listesine
girdi.

Bir tel zımbanın yarısı büyüklüğünde, rahatça kullanılabilen
bir MedikalÇip geliştirdi. Araştırma Nature Light Science & Application Dergisi’nde
yayınlandı. Bu çip insan vücudundaki proteinleri test edebiliyor. Optik
Laboratuvar olarak adlandırılan bu cihaz, kan örneği üzerinde 170 bin farklı
molekülü hızlıca analiz edebiliyor.
Continue Reading

MİKROÇİPLERLE KANSERE ÇÖZÜM ÜRETEN TÜRK

Kanserle mücadeleyi yeni bir boyuta taşıyan mikroçipli kan testi alanında çalışmalar yapan bilim insanları arasında yer alan dünyaca ünlü biyomedikal mühendisi ve mucidi Prof. Dr. Mehmet Toner’in kariyeri bilim dünyasına ilham veriyor.
Milyarlarca kan hücresi arasından nadir bulunan kanserli hücreler tespit edilebilen mikroçipli kan testi kanserle mücadelede sağlık teknolojileri alanında yapılan çalışmalar içerisinde son dönemlerdeki en heyecan verici uygulamalardan biri olarak dikkat çekiyor. Bu test ile doğru hastaya, doğru ilaç verilerek, doğru zamanda vererek boşa ameliyat ve biyopsi yapılmıyor. Yapılan kan testinin yaklaşık 2 saat sonra sonuçları hazırlanıyor. 
Yakın gelecekte kanserde erken teşhis, iğneli biyopsi olmaksızın bu teknoloji mümkün olacak. Mikroçipli kan testinde, 2 milyondan fazla hücreye bir saniyede bakıp kanserli hücreler teşhis edilebiliyor. 

Prof. Dr. Mehmet Toner’in yaptığı başka bir testin Ar-Ge süreci için doktorlar, küresel sağlık uzmanları, fizikçiler ve mühendislerden oluşan bir ekip ve kaynak sınırlı bölgelerdeki bakım noktasında HIV / AIDS’i izlemek için bir mikroçip geliştirdi. Parmaktan alınan kandan bakılan testin ticarileştirilme çalışmaları halen sürüyor.  

50’den fazla patenti var
Kanserle mücadeleyi yeni bir boyuta taşıyan mikroçipli kan testi alanında çalışmalar yapan dünyanın pek çok yerinden bilim ve tıp insanları arasında çok başarılı bir Türk de var. Tüm dünyanın çalışmalarını hayranlıkla takip ettiği Prof. Dr. Mehmet Toner’den bahsediyorum. Nanoteknoloji, doku mühendisliği ve biyokoruma alanlarındaki çalışmalarını ABD’de sürdüren Prof. Dr. Mehmet Toner, doğum öncesi genetik bozukluklar, bulaşıcı hastalıklar ve erken kanser tanısına yarayan mikroelekromekanik cihazın buluşu ile ABD’nin en saygın kurumlarından Ulusal Mühendislik Akademisi’ne (NAE) seçilmiş bir isim. Kanser üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Eğitim Hastanesi Cerrahi Profesörü, Massachusetts General Hastanesi Biyomikroelektromekanik Sistemleri Merkezi Direktörü olan Prof. Dr. Mehmet Toner, aynı zamanda Boston Shriners Çocuk Hastanesinin Araştırma Direktörü.  Nature, New England Tıp Dergisi, Science, Nature Biyoteknolojisi, PNAS, The FASEB Journal gibi dünyaca ünlü bilimsel dergilerde 300’den fazla yayını bulunan Prof. Dr. Toner’in 50’den fazla patenti bulunuyor. 

Biyomedikal mühendislik katkıları, çok disiplinli araştırmaların veya geniş kapsamlı klinik ve ticari etkileri olan yakınsama biliminin parlayan örneklerini temsil eden Prof. Dr. Mehmet Toner’ın akademik bilim kariyerine baktığımızda çok ilginç dönüm noktaları karşımıza çıkıyor. Tıp okumak istese de İstanbul Teknik Üniversitesi makina mühendisliği bölümünü kazanan Toner, üniversite hayatı boyunca laboratuvarlardan çıkmadı, biyomedikal mühendislik üzerine araştırmalar ve deneyler yaptı. Tıpa olan ilgisi, tıp teknolojisinde devrim niteliğinde bir çalışmaya imzasını atmasını sağlayacaktı. Üniversiteyi bitirdikten sonra akademik kariyerini sürdürmek için ABD’ye gittiğinde İngilizce bilmemesine rağmen Yale, Brown, MIT ve Michigan gibi saygın üniversitelere başvurdu ve Yale Üniversitesi’nden tam burslu kabul almasına rağmen, MIT’de o dönem yeni başlayan biyomedikal mühendislik üzerine araştırma yapmayı tercih etti.

Yardımcı doçent olarak, MIT’nin Tıp Fakültesinde göreve başladı. Yaptığı çalışmalar ve başarıları sayesinde 11 yılda tıp fakültesinde profesörlüğe en hızlı yükselenlerden birisi oldu.  Profesörlük unvanından sonra kendi adına kürsü açtı.  Prof. Dr. Toner, 1994 yılında Biyomühendislik “YC Fung Fakülte Ödülü”, 1995 yılında “Whitaker Vakfı Özel Fırsat Ödülü.”, 2008 yılında Massachusetts General Hospital Kanser Merkezi Ödülü, 2010 yılında Amerikan Kanser Araştırma Derneği (AACR) Takım Ödülünü aldı.  
2012’de Kriyobiyoloji Derneği tarafından düşük sıcaklık biyolojisi alanındaki çalışmalarına, Luyet Madalyası verildi. 2013 yılında ise Amerikan Makina Mühendisleri Topluluğu tarafından H.R. Lissner Madalyası ile ödüllendirildi. 
In 2012, his work in low temperature biology was recognized by the Luyet Medal given by the Society for Cryobiology.  In 2013, he was bestowed with the H.R. Lissner Medal of the American Society of Mechanical Engineers.
Continue Reading

VAZGEÇMEDEN ZİRVEYE TIRMANDI

20 yıllık iş tecrübesiyle birçok yeniliğe imza atan Takeda Türkiye Genel Müdürü Gamze Yüceland, “hayatın değerini bil, doğru ve iyiyi sahiplen” mottosu ile hedeflerine ulaşıyor. 

“Gelişime açık genç yetenekler aranıyor” şeklindeki bir ilan ile ilaç sektörüne adım atan Yüceland, pek çok farklı konumda görev aldıktan sonra ülke lideri oldu.
İlaç firmalarında ilaç mümessilliğinden  satış pazarlama direktörlüğüne birçok farklı pozisyonlarda çalışan Yüceland, 6 ülkeden sorumlu bir pozisyonda çalıştıktan sonra Türkiye’ye genel müdür olarak döndü. 


Başarının emek istediğini söyleyen Yüceland, artık iş hayatında başarının sadece eğitim hayatıyla sınırlı olmadığını, hobileri olan, eğlenmesini bilen, öğrenmesini seven insanlarla beraber olmanın bu yolda renk katan, fark yaratacak özellikler haline geldiğine dikkat çekiyor.

“Gelişime açık olun, dürüst yaşayın, kendiniz gibi olun, kendiniz için çalışın, ilgi alanlarınızı belirleyip onların üzerine gidin, hobileriniz olsun ve bu yolda karşınıza çıkacak engelleri “pozitif” olarak görün.” diyen Takeda Türkiye Genel Müdürü Gamze Yüceland ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun olduktan sonra, iş hayatıma adımımı bir ilaç firması ile 1998 yılında attım ve 20 yılı aşkın süredir de bu sektörde çalışıyorum. Bu süreç boyunca çeşitli rollerde görev aldım. 2008-2010 yılları arasında, Güney Avrupa Bölgesi Ticari Direktörü ve 2010-2012 yılları arasında, Avrupa Bölgesi Ticari Direktörü olarak İlaç Divizyonunda, Paris ve Basel’de farklı uluslararası görevler aldıktan sonra, Temel İlaç Divizyonu Türkiye Genel Müdürü ve Türkiye Temsilcisi olarak görev yaptım.  

1 Nisan 2015 tarihinde Takeda ailesine katıldım. O tarihten bu yana Takeda Türkiye Genel Müdürü olarak görev yapmaktayım. Takeda, Merkezi Osaka, Japonya’da bulunan araştırmacı, global bir ilaç firması. Takeda-izm felsefesi adı verilen Dürüstlük, Azim, Adalet ve Bütünlük değerleriyle, 1781 yılında kurulmuş bir şirket Takeda. Yani 236 yıllık bir geçmişe sahip. İnsanı merkeze alan çalışma yapısıyla bu şirkette çalışmaktan çok mutluyum. 

İki çocuk annesiyim. Ece ve Kaan, ikizler hayatımın odak noktalarından biri. Çocuklarım yurtdışında okumaya karar verdi ve kendi ayakları üzerinde duran iki yetişkin oldular. Onlar ve benim için yeni bir dönem başlamış oldu. Bu süreçte onları her zaman motive edip, hayallerine her geçen gün daha da yaklaşmaları için yol göstermek benim en büyük önceliklerimden biri. Çalışan bir anne olarak, 20 yılı aşkın süren ilaç şirketi kariyerim onlar için güzel bir örnek; başarının emek istediğini biliyorlar, çünkü onlar da aslında bu uzun sürecin tanıkları. Onlara hep söylediğim; gelişime açık olun, dürüst yaşayın, kendiniz gibi olun, kendiniz için çalışın, ilgi alanlarınızı belirleyip onların üzerine gidin, hobileriniz olsun ve bu yolda karşılarına çıkacak engelleri “pozitif” olarak görün şeklinde oluyor. Artık iş hayatında başarı sadece eğitim hayatıyla sınırlı değil, hobileri olan, eğlenmesini bilen, öğrenmesini seven insanlarla beraber olmak bu yolda renk katan, fark yaratacak özellikler haline geldi.


Nasıl fark yaratırsınız?
“Doğallık” ve “İçtenlik”. Bu ikisinin beni tanımladığını düşünüyorum. Her şey etkileşimden ibaret ve söylediğimiz şeylerden çok, hareketlerimizin bizi biz yaptığını düşünüyorum. Kendimizi ifade etme şeklimizin, hem iş hem de sosyal yaşantıda diyaloglarımızı zenginleştirdiği yadsınamaz. Aslında her şey kendimize dürüst, hoşgörülü olmakla başlıyor ve insanları daha kolay kabullenmekle, değer vermekle bir üst noktaya taşınıyor. Her zaman için karşımdaki insanlara bir şey katabilmeyi, değer alışverişinde bulunmayı ve bu duyguyu hiç kaybetmemeyi isterim. 

Profesyonel hayatımda dönüm noktası olan anlardan biri; kariyerimin başındayken genel müdürün beni insan kaynakları yerine daha commercial bir yöne teşvik etmesiydi. İnsanları bu açıdan daha vizyoner bir şekilde değerlendirmek, onları nasıl desteklerim düşüncesi de fark yaratır, özellikle iş hayatında kendisini anlayan bir yöneticiye sahip olmak büyük bir lüks.  “Kendim gibi olmak”, “daha az önemli ya da daha çok önemli olmaya çalışmamak” ve her aşamada “çözüm üreten” taraf olmayı ilke edindim. 

Bir yandan da kendini doğru alanda geliştirmek fark yaratmak da çok önemli. Aklıma hep bu konuda Antik Yunan’ın ünlü politik lideri, hatip ve avukat Demosthenes gelir. İnsanlar üzerinde etki oluşturabilmek için de sadece hukuk değil, kendini farklı alanlarda geliştirmesi gerektiğini fark etmesi ve o zamanlar mahkemeler çok gürültülü olduğundan bu gürültülü ortama alışmak için deniz kenarında dalga seslerinin yanında ses çalışması yapması beni çok etkiler. 


Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Her insan yenilgiyle baş etmenin yollarını elbette arar. Bana göre, dünyayla buluşmamızdan itibaren hayat bir döngü içerisinde ilerliyor ve birer zaman tüketicisi halinde, yeni deneyimlere, değişik yaşantılara ister istemez açık hale geliyoruz. Her şeyin irade ile başlaması söz konusu olsaydı, çok ütopik bir yaşam alanımız olurdu. İnişleri ve çıkışlarıyla, hayatı iyisiyle kötüsüyle kabullenmek en güzeli ve doğrusu diye düşünüyorum. Mükemmellik arayışında olmaktan uzak, yenilgiyi yenilgi olarak görmektense kabullenmeyi; bu zorlu süreci nasıl fırsata çevirebilirim diye kendime soruyorum. Olaylara pozitif yönden bakmak, vazgeçmemek, yargıları bir tarafa bırakıp, doğru yerlerde esneyebilmek o durumdan alabileceklerimi kolaylaştırıyor.  

Sizin için para nedir?
Hayalleri gerçekleştirmek ve yaşamak istenilen hayatı yaşamak için gerekli güvence araçlarından yalnızca biri.

Kendinize hedef koydunuz mu?
İç sesim her zaman şunu söyledi: sahip olduklarının değerini bil, doğru ve iyiyi sahiplen. Bu iç sesimi hep dinledim ve kutsallığına inanıyorum. Aile yaşantısından, iş yaşantısına, sosyal aktivitelerimden, entelektüel olarak beslendiğim kavramlara kadar sınırsız olarak ele alınca görüyorum ki, en iyisine ulaşma arzusu her zaman insanı kendini yaşamaya iten, hayatı seyretmektense, hayatın ta kendisini simgeleyen bir olgu. Sokrates’in ders verdiği akademinin kapısında “Kendini bil” yazar. Aslında insanın kendini geliştirebilmesi ve hedeflerine ulaşması için, yoğun ve disiplinli bir çalışmanın yanında bazı ekstra çabalar da gerekir, kendinin ve çevrenin sınırlarını anlama ve benimseme gibi..  

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Günlük hayatımda önceliklendirmeler eşliğinde; doğru aksiyona doğru zamanda doğru eforu göstererek dengeyi elimde tutmaya çalışıyorum. Ofisteysem aklım tamamen işte, çocuklarımlaysam ise onlarla o andaki eşsiz paylaşımlarımdan keyif alıyorum. Bir diğer yandan, ruhsal ve bedensel sağlığın kesinlikle birbirini tamamlayan şeyler olduğuna inancım tam. İkisinin dengesini spor yaparak, sağlıklı yaşamın gerekliliklerini uygulayarak ve sosyal hayatımı da besleyerek sağlıyorum. 

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Rekabet çok hoşlandığım ve büyük ölçüde sahip olduğum bir kavram değil. Genellikle, herkesin kendi alanında, kendi yetenek ve yetkinliklerince var olmasını ve hayatına yön vermesi gerektiği inancındayım. 


Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Her gün yeni bir şey öğreniyoruz, sağlıklı yaşamanın altın kuralları hakkında. Bunları güncel olarak takip etmeyi alışkanlık haline getirdim. Sözlerine ve çalışmalarına çok güvendiğim isimler var Türkiye’de. (Ayşegül Çoruhlu gibi). Güzel ve sağlıklı yaşlanmak hepimizin isteği. Ailemden gelen yeme alışkanlıkları bir ölçüde benim için büyük şans oldu diyebilirim. Babam bundan 30 sene önce bana nasihat ederdi “yediklerimiz çok önemli”. Beslenmeyle ilgili disiplinli bir tarafımız olmuştur hep. Sebzeler, detokslar, zararlı-zararsız ayrımları son yıllarda çok göz önüne gelmeye başladıysa bile bunlar benim hayatımda aslında hep var olan şeylerdi ve çocukluğumdan gelen sağlıklı beslenme benim rutinim ve yaşam stilim diyebilirim. 

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
O an ordan ne öğreniceksem öğrenip, yaşantıma bunun doğrultusunda devam etmeyi tercih ediyorum. Gelecek odaklı, realist yaklaşımlar beni daha mutlu ediyor. Sürecin bireysel ve çevresel boyutta doğru yönetimi önem kazanıyor.  

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
İşte bu noktada “ben neyi farklı yapabilirdim” duygusu bende ağır basıyor. Sorgulamak gerçekten hiç bitmiyor, tüm bunlar içsel bir yolculuğa davet eden öğretici ve eyleme geçirici bir hal alıyor. Kendi sorumluluklarımı, yeri geldiğinde hata olduğunu düşündüklerimi, yaşanmışlıklarımı değerlendirmemin en iyi yolu bu diye düşünüyorum. 
Continue Reading

RAKİPLERİYLE DEĞİL KENDİYLE YARIŞIYOR

20 yıllık iş tecrübesiyle birçok yeniliğe imza atan Siemens Healthineers Türkiye Genel Müdürü Şevket On, sağlık sektöründe insanların hayat kalitelerini artırmayı hedefliyor. 

1997 yılında bilgisayar sistemleri mühendisi olarak Siemens’te işe başlayan Şevket On, pek çok farklı konumda görev aldıktan sonra ülke lideri oldu.

Profesyonel hayatındaki en büyük hedefi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümünde Türk sağlık sistemine sunduğu hizmetlerle 300 bin kişinin hayatına ulaşmak.

“’Rekabette rakipleri düşünmek yerine, önümdeki işi nasıl daha iyi yaparım’ diye düşünmenin her zaman daha iyi sonuçlar ürettiğine inanırım” diyen Siemens Healthineers Türkiye Genel Müdürü Şevket On ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Profesyonel hayatımdan çok kısaca bahsetmek gerekirse, İzmir Atatürk Lisesi’ni ve ODTÜ Elektronik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü’nü bitirdim. Lisans eğitimimin ardından burs aldığım TRT’de çalışmaya başlayarak iş hayatına adım attım. TRT’nin yeniden yapılanma sürecinden geçtiği o dönemde çok heyecan verici projelere katkı sağlama ve ilk yurtdışı deneyimlerimi kazanma şansı buldum. İlk birkaç yılın ardından bir yandan TRT’de çalışırken bir yandan da ODTÜ’de MBA’imi tamamladım.

İş hayatımın ikinci dönüm noktası ise 1997’de Siemens A.Ş. Sağlık Bölümü’nde işe başlamam oldu. Böylece şirketin önce mühendislik, sonra satış ve pazarlama bölümlerinde sürecek yolculuğum başladı. Son olarak, Siemens’in tüm dünyada sağlık bölümünü ayrı bir şirket olarak yapılandırmaya karar vermesini takiben Türkiye’deki şirketin kuruluş aşamalarını tamamlayarak, son iki yıldır Siemens Healthineers Türkiye Genel Müdürlüğü ve ayrıca Siemens Türkiye’de de İcra Kurulu üyeliği görevlerini yürütüyorum.

Özel hayatıma gelince, yine bir İzmirli olan eşimle ODTÜ’de MBA yaparken tanıştık. Ardından 1996 yılında evlendik; hayatı onlarsız düşünemediğim, bir kız, bir de erkek olmak üzere iki çocuğumuz var.

Nasıl fark yaratırsınız?
Bence en önemli konu otantik ve samimi olabilmek. Gerek iş hayatındaki ilişkilerde gerekse özel hayatta kendin olabilmek, düşüncelerini ve kendini olduğu gibi ifade etmek, yapay olmamak başlı başına bir fark yaratıyor.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgiler hayatın bir parçası ve öğrenme fırsatları. Sonunda önemli olan, en kısa zamanda tekrar ayağa kalkmak ve olumsuz sonuca yol açan kök nedenleri doğru analiz etmektir.

Sizin için para nedir? 
Parayı, ihtiyaçlarımızın karşılanması için gerekli bir araç olarak değerlendiriyorum. Ne daha fazlası ne de daha azı…

Kendinize hedef koydunuz mu? 
Sağlık alanında çalışmak insana olağanüstü bir tatmin duygusu veriyor. Yaptığınız her doğru iş, insan hayatının kalitesini arttırmaya doğrudan etki yapıyor. Benim hedefim de Türkiye’de iyileşmesine katkıda bulunduğumuz insan hayatı sayısını mümkün olduğu kadar arttırmak. 

Bugünlerde her gün yaklaşık 200 bin kişinin hayatını, Türk sağlık sistemine sunduğumuz sistem ve testler ile etkiliyoruz. Profesyonel hayatta şu andaki en büyük hedefim, bu sayıyı Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümünde 300 bin kişiye çıkarmak.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Çok basit: Zaman planımı kendim yaparım, planımı yaparken de önem verdiğim ve yapmaktan keyif aldığım her şeye, birlikte olmaktan mutlu olduğum herkese yeterli zaman ayırmaya özen gösteririm.


Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz? 
Rekabeti ülkemize ve toplumumuza daha iyisini vermek için gerekli görüyorum. Önemli olan, eşit şartlarda ve adil rekabetin sağlanmasıdır. Rekabette rakipleri düşünmek yerine, önümdeki işi nasıl daha iyi yaparım diye düşünmenin her zaman daha iyi sonuçlar ürettiğine inanırım.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz? 
Spor benim hayatımdaki en önemli desteklerden birisi. Seyahatte olayım olmayayım, her gün en az 4 km koşarım. Eğer benim için yeni bir yerdeysem özellikle dışarda koşmaya çalışırım. Hafta sonlarında ise çocuklar ile yapmaya çalıştığımız basketbol maçları hayatta en keyif aldığım anlardan.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Kaybetmeyi de kazanmak kadar olgunlukla karşılarım. Yenilgiler de zaferler de hayatın kaçınılmazları. Önemli olan, kazanmak için en iyisini, elinizden gelenin en iyisini ortaya koyup koymadığınızdır. 

Yenilgiden sonra bunu değerlendiririm; elimden gelenin en iyisini yaptım mı, neyi daha iyi yapabilirdim ya da bugün olsa nasıl hareket ederdim, ona bakarım. Bunu yaptıktan sonra da o olayı arkamda bırakırım, beni daha fazla meşgul etmesine izin vermem.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Kaybetmek tabii ki kazanmanın yerine geçmiyor ve bazı önemli projeler olumsuz sonuçlandığında kısa süreli de olsa bir tatminsizlik duygusu yaşıyorum. 
Continue Reading

UZAY AŞKI YENİLGİLERİ AŞTI

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’ne (NASA) ait Jet Propulsion Laboratory (JPL)’de derin uzay iletişimi ve astrofizik alanlarında çalışan Türk astrofizikçi Dr. Umut Yıldız, derin uzaya giden uzay araçlarının iletişimi üzerinde çalışıyor.

Herschel Uzay Gözlemevi’nde yıldız oluşum bölgelerinde su ve oksijen moleküllerinin keşfini yapan takımda yer aldı. Güneş-benzeri yıldız oluşum bölgelerinde oksijen molekülünün çok düşük miktarlarda bulunması ile ilgili olan makalesi NASA/Herschel basın bülteni olarak yayınlandı. Astrofizik alanındaki çalışmaları yıldız oluşumu, molekül astrofiziği ve astronomide büyük veri analizi ile bilgi madenciliği alanlarında devam ediyor.

Öğrencilik yıllarında başarılı olmadığı düşünülüyordu, çünkü notları çok düşüktü. Ortaokul ve lisede matematik notları sıfır ya da bir arasındaydı. Ancak çok fazla uzay ve bilim kitabı okuyordu. Lise son sınıfta, astronom olmak için üniversiteye gitmenin zorunlu olduğunu fark ettikten sonra çalışmaya başladı ve 7’nci sınıftan lise son sınıfa kadar bütün derslerin hepsini bir senede öğrendi. Hatta matematiği öğrenmeye ise toplama çıkarmadan başladığını söylüyor. 

“Yenilgi bizim ikinci adımız. Özellikle akademisyenlik içerisinde birçok gözlem projesine, fona başvuruyoruz ve reddedilen projelerimiz kazandığımız projelerden çok daha fazla. Yenilgi aslında bizim bir sonraki şeye daha güçlü hazırlanmamız için vesile oluyor” diyen ve NASA’da çalışan Türk astrofizikçi Dr. Umut Yıldız ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1980 İstanbul doğumluyum. Babam memur olduğu için, liseyi bitirene kadar Türkiye’de birçok şehirde yaşamak ve dolayısıyla birçok okul değiştirmek zorunda kaldık. Belki bir yerde uzun süre duramamak küçüklüğümden gelen bir alışkanlık olduğu için, lisansı Ankara Üniversitesi, yüksek lisans ve doktorayı da Hollanda’da tamamladıktan sonra Los Angeles’a taşındım. Tabii aralarda İngiltere’de 3 yıl, Kanarya Adalarında da yarım seneye yakın kaldım. Ömrümün yarısı yurt dışında geçti, birçok farklı kültür ve bakış açısı kazanmama vesile oldu.


Nasıl fark yaratırsınız?
Bir işi aldığımda en iyisini yapmaya çalışıyorum. Bir söz vardır, “odadaki en iyi sizseniz, o odadan çıkın, çünkü orada öğreneceğiniz bir şey kalmamıştır” diye. Hayatımda küçük bir yerin en iyisi olmak yerine, büyük bir yerde sıradan birisi olmayı tercih ettim ve bu büyük yerde de en iyisini yapmaya çalışınca çok şey öğrendim. 

Çok zeki bir insan değilim, basit formülleri bile ezberleyemem ama çalışmayı seviyorum. Öte yandan en güzel fark yaratmak, bence illaki kişisel bir başarı ile değil de, kollektif olarak grubun başarısıyla olur. Mars’a bir robotu tek başına hazırlayıp gönderemezsiniz, ama bir grupla beraber çalışırsanız fark yaratırsınız.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgi bizim ikinci adımız. Her an bir şeyler oluyor. Hele ki malum akademisyenlik içerisinde birçok gözlem projesine, fona başvuruyoruz ve reddedilen projelerimiz kazandığımız projelerden çok daha fazla. Ama bunu yenmenin yollarından biri, biz birçok yere aynı anda başvuruyoruz, böylece birinden ret alınca diyoruz ki, “hala umut var, bir de şu projeye başvurmuştuk, onu bekleyelim.” Bu şekilde kendimizi motive ediyoruz.

Öte yandan her reddedildiğimizde de bize bir geri bildirim geliyor, neden reddedildiğimize dair, biz de bunlardan ders çıkarıp, yeni başvurumuzu ona göre geliştirip öyle yapıyoruz. Öyle olunca, dolayısıyla yenilgi aslında bizim bir sonraki şeye daha güçlü hazırlanmamız için vesile olmuş oluyor.


Sizin için para nedir?
Parayı hep bir araç olarak düşündüm ve hiçbir zaman para peşinde koşmadım. Her ne kadar en büyük hayallerimden birisi girişimcilik olsa da sanırım paraya karşı olan ilgisizliğim buna başlamama ve başarmama engel olacak. Özellikle lisede meslek seçimlerini yapmaya başladığımızda, çevremizin genelde bize önerdiği meslekler, üniversiteyi bitirince kısa zamanda iş sahibi olup para kazanabileceğimiz meslekler oluyor. Böyle olunca birçok öğrenci, daha lisede realite ile tanışmak zorunda kalıp hayallerinden vazgeçme yoluna giriyor. Sadece öğrenciliğim sırasında pek de cebimde param olmadan 20’dan fazla ülkede yüzlerce şehir dolaştım. Eğer ki en başında parayı amaç edinseydim, bu risklere girmezdim ve bu mükemmel öğrenme ve eğlence fırsatlarını hiçbir zaman yakalayamazdım ve beni bugün çok farklı bir yere taşıyabilirdi.

Kendinize hedef koydunuz mu?
Tabii ki, hedef olmadan bir şey olmuyor. Çok klasik bir örnek vardır, “gemi yola çıkar, hedef belliyse istediğin limana gider, belli değilse herhangi bir yere gider” diye.

Hedefiniz olur ve siz de o hedefe ulaşmak için bir yol çizersiniz ve o yolda çalışırsınız. Elbette çizdiğiniz yol mükemmel değildir ve yolda birçok şeyi değiştirmeniz gerekebilir ve hatta engellenebilirsiniz. Bazı durumlarda gerçekten olmuyorsa olmuyordur, en önemlisi, “bu yolla olmuyorsa başka bir yol bulmalıyım” diye yolu güncellemek ve pes etmeden devam etmek gerekiyor.


Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Kızım doğana kadar hayatım, iş, iş, işti. Eve geldiğimde de çalışmaya devam ediyordum ve bitmeyen bir 24 saat vardı. Ama kızım ile birlikte akşamlarım çok değişti, ilk zamanlarda direniyordum, “eve gelince yine çalışayım” diye, ama bundan pes ettim. Aslında yalan söylemeyeyim, hala bu denge konusunu tam yakalayabilmiş değilim.

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Rekabetin tersi uzlaşma. Rekabet konusunun nasıl bir şey olduğunu doktora yaparken anladım ve yaşadıklarımı anlatmak isterim. Özellikle doktora yaparken, diğer bazı bilim dallarında laboratuvarlardaki arkadaşlar, yaptıkları çalışmalarını benzer işler yapan laboratuvarlardan sakladıklarını ve yayınlayana kadar kimseye söylemediklerini, konferanslarda bile gelişmelerini anlatamadıklarını söylüyorlardı ve ben bunu hiç anlamıyordum. 

Benim danışmanım gerçekten inanılmaz mükemmel bir kadındı ve birçok farklı projeyi aynı anda yönetip, herkese zaman ayırabilir ve yönetimindeki herkesin hak ettiğini alması için uğraşırdı. 

Doktoraya başladığımda Herschel Uzay Gözlemevi henüz yeni fırlatılmak üzereydi ve ben de yaklaşık 100 araştırmacının olduğu bir takıma girmiştim. Yıllar içerisinde gördüm ki, keşfedilecek o kadar çok şey var ki, rekabet ile insanların birbirlerine çelme takması yerine bu 100 kişinin ahenk içerisinde uzlaşma ile birbirlerine destek olup birçok keşfin yapıldığını gördüm. Su fılkırtan yıldızlardan, uzaydaki oksijen molekülüne kadar birçok keşfimiz oldu. O bakımdan ben elimden geldiğince uzlaşma ile bir şeyleri başarmayı daha önemsiyorum.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Şimdi bir doktorla konuşuyorum ama gerçek şu ki aslında pek de dikkat etmiyorum. Öğrenciyken hiç dikkat etmezdim, “bir iş sahibi olunca dikkat ederim” diyordum ama demek ki bu genç yaştan kazanılması gereken bir alışkanlıkmış. Yarın dememek lazım. 

Besinler konusunda her ne kadar Türkiye’ye geldiğimde sürekli İskender salonlarından çıkmıyor gibi görünsem de özlem diyelim, şu an itibariyle nerdeyse yüzde 95 vejetaryenim. Hollanda’da haftada 1-2 kez yüzmeye giderdim, şimdi tembellik sanırım, umarım yeniden başlarım.


Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Evet, kaybetmek zorlu bir süreçtir. Ama çocukluğumdan beri uyguladığım beni ben yapan prensiplerim var, yenilgiden sonra o prensiplerimle o yenilginin prensiplerimle çakışıp çakışmadığını düşünürüm. Eğer ki prensiplerimi uyguladığımda yenildiysem bundan hatta zevk de alırım, kayıp olarak görmem. Ve yine başlarım, zaten yeniden başlamaktan başka da çare yok.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Kaybettiğimizde elbette biz de motivasyonumuzu kaybediyoruz. Demir bir kalbimiz yok ve bundan etkileniyoruz. O an sanki kaybetmek sürekliymiş gibi geliyor insana, sanırım o an üstesinden gelmek zorunda olduğum en yoğun duygu da bunu aşmaya çalışmak oluyor. Çünkü kaybetmek sürekli değil, başka bir yol bulup devam etmek gerekiyor. Bu sırada diğer insanlarla konuşmak, paylaşmak önemli. Bu şekilde bir çıkış yolu bulmak daha kolay oluyor.
Continue Reading

AYAKKABI MODASINDA OYUNCU DEĞİL KURGULAYAN

1917’de bir lostra salonundan 2017’de ülkesinde değer gören bir moda perakende markasına dönüşmesini sağlayan İnci Deri Yönetim Kurulu Başkanı Ali Murat Kızıltaş, internet kanalında da sadece iyi bir oyuncu olmak değil oyunu kurgulayan olmak için çalışmaları devam ediyor.

100. yıla özel olarak iki özel çalışmaya imza atıldı. İnci Atölye ve 100 Koleksiyonu. “İnci Atölye” hayalinizdeki ayakkabıyı en küçük ayrıntısına kadar tasarlamayı mümkün kılıyor. “100 Koleksiyonu”nda ise İnci’nin klasikleşen ikonik modelleri günümüzün trendlerine göre yeniden yorumlandı.

2017 ilk çeyreğinde yurtiçinde 3 mağaza projesi var. 2016’da Turquality programına kabul edildi ve 2017’yi yurtdışında yeni fırsatları değerlendirme yılı olarak ilan edildi. Önümüzdeki 2 yılda yurtdışı satış noktalarını 20’ye çıkartmayı ve önümüzdeki 5 yılda ise 40’a ulaşmayı hedefliyor.

“Gençken yenilgi beni çok hırslandırırdı. Olgunlaştıkça başarısızlığın yenilgi değil fırsat olduğunu öğrendim” diyen İnci Deri Yönetim Kurulu Başkanı Ali Murat Kızıltaş ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1961’de İstanbul’da doğdum. 1980’de Avusturya Lisesi, 1984’te Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdim. Hemen ardından, çocukluğumdan beri fırsat buldukça çalıştığım aile şirketimizde işe başladım. Pek çok sektörel STK’da aktif görev aldım, bazılarında başkanlık görevlerini üstlendim. Esas zenginliğim ailem ve hayallerim. Eşim, çocuklarım, kardeşlerim ve ailemin bütünü çok kıymetli. Hayatın gerçek değerlerini keşfetmeyi seviyorum.

Sıfırdan zirveye çıkmadım. Dedemin kurduğu lostra salonunu vizyonuyla perakende markasına dönüştüren babamla birlikte çalışarak başladım hayata, her ikisini de rahmetle anıyorum. Bunların üzerine Türkiye’nin en değerli markalarından birinin yaratılmasında rol oynadım, çok gurur duyuyorum. Hiç profesyonel olmadan direk aile şirketinde çalışmaya başlamanın zorluklarını yaşadığım zamanlar oluyor. İşi yapmayı bilmek elbette çok mühim ama esas olan birlikte çalıştığın takım arkadaşlarını doğru anlamak ve iyi yönetmek. 


Nasıl fark yaratırsınız?
Eskiden çok çalışarak, çok öğrenerek, çok uygulayarak fark yaratırdım. Artık yarattığım en büyük farkın işi bilenlerine emanet etmek ve onların keyif alarak ve tam verimle çalışacakları ortamı yaratmak olduğunu görüyorum. Farkı yaratan tutkuyla çalışmak.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Gençken yenilgi beni çok hırslandırırdı. Olgunlaştıkça başarısızlığın yenilgi değil fırsat olduğunu öğrendim. 

Sizin için para nedir?
İyi yaşamak için bir araç, hayatın anlamı değil kesinlikle. Aynı zamanda mutlaka başka insanlar için de faydaya dönüştürülmesi gereken bir ayrıcalık.

Kendinize hedef koydunuz mu? 
Kendime ve sevdiklerime daha fazla vakit ayırabileceğim, bolca seyahat edebileceğim bir düzeni hedefliyorum. Hayatı duymayı, tatmayı, koklayabilmeyi istiyorum.
Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Çalışırken işe, çalışmazken hayata dokunmaya odaklanmaya çalışıyorum. Dengeyi sağlamak için “anı” fark etmeye gayret ediyorum. İstanbul trafiğinde dinlediğim bir şarkının sözlerini duyabilmek, iş arasında içtiğim bir kahvenin tadına varabilmek önemli. Sevdiğim insanlarla zaman geçirmek, kısa seyahatler yapmak, farklı kültürleri tanımak, spor yapmak kafamı işten uzaklaştırmak için çok iyi geliyor. 


Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Rekabet bana göre kaliteli kalabilmenin ve gelişimin bir numaralı etkeni. Rekabet olmadan sağlıklı bir büyüme ve iyileşme olamaz. Centilmence rekabet sisteme değer katar. 

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Haftada üç gün spor yapıyorum, yediklerime de dikkat ediyorum. Ama en önemlisi mutlu olmak için emek veriyorum. Mutluluk sağlığı korur.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Yenilgiden etkilenmemek mümkün değil ama yenilgiden daha güçlü çıktım hep. Hatalarımdan ders almayı bildim diyebilirim.
Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Hayal kırıklığı. 
Continue Reading

KURALLARI BAŞTAN YAZAN KADIN TENİSÇİ

Türk tenis tarihinde Grand Slam turnuvalarında şampiyon olan ilk Türk sporcu unvanına sahip İpek Soylu,  teniste kuralları baştan yazmayı hedefliyor.

Tenisin en prestijli turnuvalarından biri sayılan Wimbledon Tenis Turnuvası’nda teklerde Grand Slam ana tabloda oynayan ilk Türk kadın tenisçi olma başarısını gösterdi. WTA Alya Malaysian Open turnuvasındaki başarılı çıkışıyla çiftler klasmanında kendi kişisel rekorunu kırarak 70. sıraya yükseldi.

“Bence başarının anahtarı, özgüvenini kaybetmemek ve daima ne kadar güçlü bir kadın olduğunu hatırlamak ve bu yolda seni destekleyenlerle birlikte yürümek” diyen Türk milli tenisçi İpek Soylu ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1996 yılında Adana’da doğdum. Küçük yaşlarda baleye başladım. Bale, her küçük kız çocuğu gibi benim için de bir rüya gibiydi. Rengarenk tüller ve tüylü pisiler…  

Üç  yıl boyunca baleye devam ettim. Sonrasında, ailemde de sürekli tenis oynandığı için çocukluğum kulüplerde geçmişti. Onlar da bu spora ilgimin olduğunu fark edip beni desteklediler ve bu destek sayesinde tenise sadece ilgimin değil yeteneğimin de olduğunu fark edilince bu işe ailecek emek vermeye karar verdik.
  
Tenis oynamaya 6 yaşında Adana Tenis Dağcılık Kulübü’nde başladım. On yaşında iken katıldığım Romanya turnuvası geleceğimin şekillenmesinde büyük rol oynadı; Türkiye tenisinde kuralları baştan yazmayı hedeflediğim yolda benim için önemi çok büyük. Özellikle bale ile geçirdiğim 3 yıl, vücudumun şekillenmesinde, duruşunda ve dolayısıyla da sağladığı esneklikle teniste avantajlı olmamı sağladı.

Nasıl fark yaratırsınız?
Spor branşlarında, özellikle tenis gibi yoğun bireysel çaba ve güç isteyen dallarda, kadınların hassas olduklarına ilişkin önyargılar mevcut. Tenis de böyle önyargıları kırmak için harika bir spor. Güçlü bir kadın olarak kendi branşımdaki duruşum, çalışmalarım ve hedeflerim, bunların her biri benim fark yarattığım noktalar. 

Her sporcu birbirinden farklıdır; farklı motivasyonlara, çalışma sistemlerine, ekip yapılarına sahiptir. Bu noktada bizleri birbirinden ayıran da hedeflerimiz ve bu hedeflere ulaşmak için seçtiğimiz yöntemlerdir.


Kendinize hedef koydunuz mu?
2017’de benim için Grand Slam’ler her zamanki gibi çok önemli olacak. Teklerde ilk 100’e girebilmek hedefime ulaşmak için çok çalışacağım. Mental ve fiziksel olarak gelişmek için sıkı çalışmaya devam ediyorum. Ana hedefim dünyadaki en iyi tenisçiler arasında olmak ve ülkeme Grand Slam şampiyonluğu getirebilmek.  Benim için önemli olan hedefin olması ve o hedefe gidecek ulaşma yolunda çok çalışmak. Aynı zamanda doğru insanlarla, ekiple çalışmak. Bu yolda ekibimin desteği ve onlardan aldığım güçle çalışmaya devam ediyorum. 

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Genel olarak yaşıtlarımdan farklı bir hayatım olduğunu söyleyebilirim. Erken yaşlarda sorumluluk almaya ve belli bir disiplin içinde yaşamaya başladım. Bunun için asla pişman değilim çünkü kazandığım her bir başarıda sorumluluk bilincinin ve disiplinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırlıyorum. 

Sorumluluk ve disiplin reflekslerimin çok erken yaşlarda gelişmesi, hayatımdaki dengeleri mümkün olduğu kadar sabit tutma alışkanlığını da kazandırdı ancak elbette bazı zorlandığım durumlar karşısında profesyonel mentör desteğine başvuruyorum. 


Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Teniste başarılar geldikçe yatırım ve destekler de artıyor. Çok oyuncu oldukça rekabet de artıyor. Birbirimizi yukarı itiyoruz, destek oluyoruz.  Bu yüzden rekabet olması oyuncunun kişisel gelişimi açısından da çok önemli. Kadın tenisinde iyi bir rekabet var. 

Rekabet her zaman iyidir, başarıyı artırır. Alttan gelen çok iyi sporcular var. Neden dünya bir numarası bizden çıkmasın. Bence olmayacak bir şey yok, yalnızca çok çalışmak gerekiyor. Hem azimli hem de mental açıdan da çok güçlü olmak lazım.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Olabildiğince güçlü ve sağlıklı kalmaya çalışıyorum. Tenis hem mental hem de fiziksel olarak çok üst seviye bir spor. Kendinizi çok sağlıklı ve güçlü tutmanız gerekiyor. Çünkü maçlar uzun sürüyor ve çok fazla emek var. 

Tenis benim işim ve işimi severek yapıyorum. Antrenman ve maçlar için harcadığım enerjiyi, doğru kalorilerle vücuduma geri yüklemek zorundayım. İşte bu yüzden istediğim zaman istediğim yemeği yeme gibi bir lüksüm yok. Tabi ki tüm bunların yanında en önemli şey de uyku. Uyku düzenimi olabildiğince bozmadan ve sağlıklı beslenerek kendime dikkat etmeye çalışıyorum.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız? Bundan nasıl dersler çıkarttınız?
Aslında mağlubiyetlerimden sonra buna ilk başlarda çok yoğunlaşıyordum. Bunu yapmamam gerektiğini zamanla öğrendim. 

Ne zaman maç kaybetmenin bana çok şey kattığını gördüm, işte o zaman kaybetmekten korkmamaya başladım. Elbette üzülüyorum ve bazı maçları kaybetmeyi kabullenmek zor oluyor fakat, “ tenisin en güzel yanı her zaman bir sonraki hafta” diye bir şansınızın olması. Her hafta turnuva var ve size her hafta yeni bir şans doğuyor… 

Öğrenmeniz gerekenleri alıp yolunuza devam edebilmelisiniz. En önemlisi de özgüveninizi ve kuralları baştan yazmaya olan inancınızı asla kaybetmemelisiniz. Tüm spor dallarındaki, hatta tüm dünyadaki kadınlar için bence başarının anahtarı özgüvenini kaybetmemek ve daima ne kadar güçlü bir kadın olduğunu hatırlamak ve bu yolda seni destekleyenlerle birlikte yürümek. 


Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Bazen kendime maçlarda sadece puana odaklanmam gerektiğini hatırlatmayı unutuyorum galiba ve kaybettiğim bir puana kafam takılabiliyor. Bu yüzden alabileceğim maçları bile kaybettiğim oldu. 

İşte o zamanlar bu duyguyla baş etmek çok zor oldu. Kazanabileceğiniz bir maçı kaybetmek gerçekten dengelerinizi bozabiliyor. Ama yine de, kaybettiğimde dahi kuralları baştan yazacak enerjiyi kendimde bulmak ve güçlenmek için çok çalışıyorum. 
Continue Reading

KANSERİN ŞİFRELERİNİ ÇÖZEN BİLİM KADINI

Stanford Üniversitesi Genom Teknoloji Merkezi’nde dünyayı tehdit eden sağlık problemleri üzerine araştırmalar yapan Dr. Gözde Durmuş, Türk bilim kadınlarına örnek oluyor. 

Hücreleri yerçekimsiz ortamda uçurup birbirinden ayırmayı başaran bilim insanı olarak tanınıyor. Kanser teşhisinde ‘hücreleri uçurma’ fikri üzerine çalışarak, yerçekimi ve manyetik alandan yararlanarak hücreleri yoğunluklarına göre ayırmayı başardı. Kan hücrelerini uçurup kendi yoğunluklarına ayırdı ve kanser türlerini teşhis etmeyi başardı. Bulduğu bu yöntemi küçük bir kan örneğinden kanser teşhisinin yanı sıra antibiyotik direncinde de uygulamayı hedefliyor. 

Bakterilerin antibiyotiklere olan dirençlerini 1 saatte tarayabilen bir alet geliştirerek, dünyanın en önemli bilimsel dergilerinden birisi olarak kabul edilen ‘MIT Technology Review’ dergisi tarafından “35 Yaş Altı 35 Yenilikçi” listesinde yer alma başarısı gösterdi. 
“Benim için en büyük rekabet kendimle olan rekabettir. Esas derdim kendimledir, sürekli kendimi geliştirmeye çalışırım.” diyen Stanford Üniversitesi Genom Teknoloji Merkezi’nde araştırmalar yapan Dr. Gözde Durmuş ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
İzmir’de doğdum, büyüdüm, üniversiteye kadar da eğitimimi orada aldım. Annem fen bilgisi öğretmeni, babam makina mühendisi. Bir abim var, endüstri mühendisi. Abimle bana, annem çalıştığı için babaannem ve dedem baktı. Üzerimizdeki emekleri çok büyüktür. Dedem, teyzelerim ve halam da öğretmen. Eğitimci ve eğitimin gücüne inanan bir aileden geliyorum. Bilim insani olma, bilimle uğraşma fikrini küçükken ailemin, özellikle de annemin teşvikiyle gelişti. Annem ilk öğretmenim ve en büyük destekçimdir. Vizyonumu ona borçluyum. 

Biraz meraklıyım, okumayı, çalışmayı ve yeni şeyler öğrenmeyi ve öğrendiklerimi sorgulamayı hep çok sevmişimdir. Çocukluğumdan beri de biyolojiye çok ilgiliydim. Bu da aslında kuzenimin etkisiydi. Çünkü kendisi Ege Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı. Hafta sonları bizde kaldığında neler öğreniyor, neler yapıyor izlerdim. Ders çalışırken genellikle bana anlatıyordu. Bu yüzden çocukluktan beri biyolojiye ve tıbba ilgim gelişti. Özellikle de genetiğe olan merakım ise ortaokuldayken İnsan Genomu Projesi’nin tamamlanmasıyla daha da pekişti. Fakat üniversitede genetik okumak istememe çoğu öğretmenim çok sıcak bakmadı, geleceğimi çok büyük riske atacağımı söylediler. Çünkü üniversite giriş sınavlarında iyi bir puan almıştım ve herkes tıpa yönelmemi istedi. Ben genetiğe daha yatkın olduğumu düşünüyordum. Bilimle uğraşırsam merakımı çeken sorulara daha hızlı bir şekilde cevap alabileceğimi düşündüm. Kendime koyduğum hedef ve tutkulu olduğum meslek için direndim ve bu riski göze aldım. 2003 yılında ODTU Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde eğitimime başladım. 2. sınıfta bilimsel çalışmalarıma da başlama fırsatım oldu. 2. sınıfta Prof. Vasıf Hasırcı’nın laboratuvarında çalışmaya başlamıştım. O zamanlar kimse lisans öğrencisi kabul etmiyordu. Daha önce hiç laboratuvar tecrübem olmamasına rağmen beni laboratuvarına kabul etti. Sanırım o da beni seçerek kendisi için bir risk aldı. Lisans egitimim boyunca da Biyoteknoloji Araştırma Birimi’nde beyin kanseri ve kontrollü ilaç salım sistemleri üzerine calıştım. Ayrıca, ODTÜ’deki eğitimim sırasında Harvard Tıp Fakültesi’nde doku mühendisliği üzerine araştırmalar yapmak için staja gittim. Bu deneyim, kariyerimde bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Yepyeni bir ülkede, bambaşka bir kültüre kolayca adapte olup, başarılı olup olamayacağıma dair kafamdaki bazı soru işaretlerini silmemde yardımcı oldu. 

Sonrasında 2007 yılında Fulbright bursunu kazanarak yükseköğrenimim için Amerika’ya geldim. Harvard Tıp Fakültesi’nde değişik disiplinlerden insanlarla çalıştıktan sonra ilgim mühendisliğin biyolojiyle ilgili uygulamalarına kaydı, yani biyomühendislik dediğimiz alana. Brown Üniversitesi’nde biyomedikal mühendisliği bölümünde doktoramı bitirdim. 2014 yılında da Stanford Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak göreve başladım. Şu anda çalıştığım araştırma merkezi, İnsan Genom Projesi’nin tamamlandığı laboratuvarlardan bir tanesi. Üniversitede genetik bölümünü seçmemde ilham olan bir bilim insanıyla çalışıyor olmak hem çok gurur verici, hem de güzel bir tesadüf oldu. Araştırmalarımı halen Stanford Üniversitesi’nde sürdürmekteyim. 

Nasıl fark yaratırsınız?
Bence fark yaratmak için ilk başta başarılı olmayı istemek ve hayal etmek gerekiyor. Hangi aileden, hangi sosyokültürel cevreden, hangi dilden, hangi dinden, hangi ırktan olursak olalım hepimizin ortak bir alanı var: “Özgür düşünce ve hayal etme gücümüz”. 

Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Bütün büyük işler, buluşlar bir hayalle başlıyor. Aynı zamanda, zor sorulara farklı bir bakış acısı getirmekle mümkün oluyor. O yüzden çok okur, çok araştırır, iyi gözlem yapar ve öğrendiklerimi sürekli sorgularım. Küçük bir yaşta tutkuyla çalışmak istediğim, ilgimi çeken alanları belirlemiştim. Hedefleri belirledikten sonra da pes etmeden çalışmak gerekiyor. Başarıya giden yol çoğu zaman da bir sürü başarısızlıktan geçiyor. O yüzden, engeller karşısında pes etmemenin, başarıda ısrarcı olmanın asıl farkı yarattığını düşünüyorum. 

Ayrıca, fark yaratmak için sizinle benzer hedeflere sahip, başarılı olmak isteyen kişilerle çalışmak, takım arkadaşı olmak ve takım oluşturmak çok önemli. Kariyerimde beni entelektüel olarak zorlayan ortamlara çok girdim. Bu sayede “Bu ortamda başarılı olabilir miyim, emin değilim” gibi korkulardan sıyrılıp, yeni ortamlara daha çabuk ayak uydurabildiğimi ve kendimi daha da çok geliştirme fırsatını elde ettiğimi düşünüyorum. 

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgiler de aslında başarıya giden yolun bir parçası. Mesele böyle durumlarda tepetaklak düşmemekte, hatalardan ders çıkarıp aynı azim ve heyecanla yola devam etmekte. Zor durumlarda ilk önce neyi başaramadığımı, nerede hata yaptığımı tartar, analiz ederim. Farklı bir bakış acısı getirmeye, önüme çıkan olumsuzlukları kendim için yeni fırsatlara çevirmeye çalışırım.  

Sizin için para nedir?
Çok para kazanmak benim için hiçbir zaman amaç olmadı. Benim motivasyonum iyi para kazanmak değil, insanlığa ve memleketime hizmet etmek. Parayı benim ve yaptığım araştırmaların ilerleyebilmesi ve sonuca ulaşabilmesi için sadece bir araç olarak görüyorum, hiçbir zaman amaç olamaz. Mesela ben hem Türkiye’de hem Amerika’da parayla ölçülemeyecek kadar iyi ve değerli bir eğitim aldım. En büyük varlığım eğitimim ve hayal gücüm. 

Benim için önemli olan geride iz bırakmak, insanlara yardımcı olmak ve hayatlarına dokunup değer katabilmektir. Bunun da tatminini ve huzurunu maddiyatla ölçebilmek mümkün değil.          


                                    
Kendinize hedef koydunuz mu?
Kariyer insanı farklı yerlere götürebilir, çok uzun bir maraton. Bu nedenle ilk önce hem kısa hem de uzun vade için hedefler koymak çok önemli. Bahsettiğim gibi ortaokul yıllarımdan beri hedefim bilim insanı olmaktı. Bilime, insanlığa ve memleketime katkısı olan şeyleri üretmeyi amaçladım. Simdi de bilimsel çalışmalarıma devam ederken, benle aynı vizyonu taşıyan, benden çok daha iyi, başarılı ve üretken öğrenciler yetiştirmek istiyorum. 

Akademik olarak en büyük hayalim ve hedefim ise, geliştirdiğimiz teknolojilerin laboratuvar ortamından transfer edilerek direk hastalar üzerinde uygulanabilmesi, bir hastanın derdine derman olması. Uzun vadede bir yandan bilimsel çalışmalarıma devam ederken diğer yandan da herkesin ucuz ve kolay bir şekilde bu yeni teknolojilere erişimini sağlayıp, geniş kitlelere sağlık teknolojilerini ulaştırmak istiyorum. 

Hedeflerimi aslında Einstein’in su sözü ile özetleyebilirim: “Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın.” Başarılı olmak tabi ki bir hedef ama asıl büyük hedefim bir değer katmak. Hem kendi yaşamıma, hem bilime, hem de insanlara. Değerli şeyler yapmaya çabalıyorum.
Uzun vadeli hedefim ise, yıllar boyunca kazandığım pozitif birikimlerimi Türkiye’de bilimin gelişimine katkılar yapabilmek için kullanabilmek. Ülkemizin potansiyeline yürekten inanıyorum. Gençlerimiz için her alanda daha da çok rol modeline ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunun yanı sıra Türkiye’de özellikle kadınların yüksek eğitimdeki rolünün arttırılması yönünde çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyorum. Bu konularda katkıda bulunabileceğim imkanlar doğarsa kendi insanıma ve ülkeme faydalı işler yapabilmek en büyük dileğim. 

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Dengenin sadece işte değil, hayatın her alanında olması gerektiğine inanıyorum. Çok çalışırken aynı zamanda aktif bir sosyal hayat da gerekli çünkü haftanın 5-6 günü laboratuvardasınız ve bir kovaya ne kadar çok şey koyarsanız o kadar da boşaltmanız gerekiyor, yoksa bir zaman sonra taşar. O yüzden sosyal hayatımda elimden geldiğince aktif olmaya çalışıyorum. Cuma akşamı iş çıkışı ya da cumartesi günleri arkadaşlarımla buluşup, yemek yapıp partiler düzenlemeyi severim. 

Onun dışında sanatla da iç içe olmaktan hoşlanıyorum, zaman buldukça tiyatro, opera ve müzikale gidip müzeleri geziyorum. Bir de yeni yerler görmeyi, gezmeyi çok severim. Çok çalıştığım bir dönemden sonra kısa bir ara alıp, hiç görmediğim yerleri gezip görmeyi, doğa ile iç içe olmayı, yeni şeyler öğrenmeyi seviyorum. Bunların dışında, Türkiye gündemini de yakından takip ediyorum. 

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Benim için en büyük rekabet kendimle olan rekabettir. Esas derdim kendimledir, sürekli kendimi geliştirmeye çalışırım. Genç arkadaşlara da başkalarıyla kendilerini karşılaştırmamalarını öneririm. Kendime koyduğum hedeflere bir an önce ulaşmak için bir de zamanla rekabet ediyor gibi hissediyorum. Çünkü zaman çok hızlı ilerliyor, az zamanda çok işler başarmayı hedefliyorum. 

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Günüme genellikle yürüyüş yaparak başlamaya çalışıyorum. Böylelikle karmaşadan ve stresten uzak bir şekilde planlarımı yapıp, olaylara ve sorunlara farklı açılardan bakmak için yeniden enerji toplamış oluyorum. Genelde en güzel fikirlerim bu yürüyüşler sırasında çıkar. 

Bir de yediklerime daha dikkat etmeye başladım, bazı besinlerin bana alerji yaptığını ve kan şekerimi ve bünyemi olumsuz yönde etkilediğini fark ettim. Daha sağlıklı ve düzenli beslenmeye özen gösteriyorum. 

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Başarıya giden yolda asla pes etmemek önemlidir. Hiçbir başarı kolay değildir, her başarı hikayesinin arkasında da çoğu zaman anlatılmayan bir sürü hayal kırıklığı vardır. Önemli olan, bireyin kendine güvenmesi, sabretmesi ve motivasyonunu her zaman yüksek tutmasıdır. Başarıya giden yolda kafalardaki “Ben yapamam” gibi limitleri kaldırıp, “Sen yapamazsın” diyenlere de kulak asmamak gerekiyor. Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz. 
Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Böyle durumlarda yasadığım en büyük duygu pişmanlıktır.  Elimden gelenin en iyisini yaptım mı, neden daha iyisini yapamadım, hatalarım nedir bir süre kendi içimde sorgularım. Bu analizden sonra, hatalardan da ders alarak motivasyonumu yüksek tutup tekrardan tutkuyla yapmak istediğim hedeflerime odaklanır ve işime devam ederim. 
Continue Reading

MUTFAĞI DÜNYADAN ÖDÜLLERLE DOLU

Birçok farklı sektörde yaşadığı maceralara, zorluklara ve hatta iflaslara rağmen, cesaretiyle City & Guilds tarafından dünyanın en iyi iki aşçılık okulu arasında gösterilen Mutfak Sanatları Akademisi’ni (MSA) kuran Mehmet Aksel, 2010 yılında Endeavor “Dünyada Yılın Girişimcisi” ödülünü aldı. 

İş hayatına otomobil sektöründe başladı. 4 yıl üst üste Türkiye’nin en çok otomobil satan bayii olan Aksel, bir süre sonra yiyecek-içecek sektörüne ilgi duydu ve ikisi Türkiye’nin en önemli gurmelerinden Tuğrul Şavkay ile birlikte olmak üzere üç restoranın sahipliğini yaptı. Yiyecek-içecek camiasının içinde geçirdiği yıllar boyunca, bu sektörün en önemli ihtiyacının eğitimli personel olduğu düşüncesinden hareketle, 2004 yılında Mutfak Sanatları Akademisi’ni (MSA) kurdu.

2011 yılında Dünya Aşçılar Birliği (WACS) tarafından “Dünyada Eğitim Kalitesi En Yüksek
Aşçılık Okulu” ödülü alan, 2012 yılında İngiltere Kraliyet Akademisi tarafından “Dünyadaki En Mükemmel Mesleki Eğitim Merkezi” olarak gösterilen, 2013 ve 2014 yıllarında dünya genelinde 2 milyon mezun arasında “Mükemmeliyet Madalyası”na layık görülen 4 mezunu
ve 1 eğitmeni ile MSA, global arenada dünyanın en iyi aşçılık okulları arasında gösteriliyor.

İş hayatının yanı sıra koleksiyon hobisi ile de tanınan Aksel, dünyada da sayılı olarak gösterilen bir yiyecek-içecek müzesi ve kütüphanesinin kurucusu.

Hayatının önemli ve keyifli bir kısmını profesyonel olarak spor yapmaya ayıran Aksel, 4 yaşından bu yana binicilik sporu ile iç içe. 30 yılı aşkın bir süre at binen Aksel 1986 yılı Balkan Şampiyonu ve “Yılın Sporcusu” ödülünün de sahibi.

“Hedefim belli benim. Elime aldığım her işi yapabileceğim en mükemmel şekilde yapmak” diyen Mutfak Sanatları Akademisi kurucusu Mehmet Aksel ile ilham veren öyküsünü konuştuk


Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Hayatım spor olsun, iş olsun ya da hobilerim olsun, kendimi bildim bileli “yarışmak” ile geçiyor. Karşımdakilerle yarışacağıma kendimle yarışmam gerektiğini anladığım günden beri, hayat benim için biraz daha zor ama çok daha kolay oldu diyebilirim.

Nasıl fark yaratırsınız?
Fark yaratmak gibi bir amacım yok, ben neysem onu yapıyorum. Farklı şeyler ortaya çıkıyorsa, ne mutlu bana ve ne mutlu bundan faydalananlara.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgi diye bir şey bilmiyorum ben. Hayatım doğumdan ölüme kadar devam eden eğlenceli bir süreç olarak hissediyorum. İnişleri ve çıkışları 70-80 yıllık bir süreç. Kazandığınız günler olduğu gibi kaybettiğiniz günler de olabiliyor. Bazen mutlu oluyorsunuz, bazen mutsuz.

Bence, hepsini toplu olarak değerlendirip, mutlu olduğumuz anların, olayların, işlerin ve uğraşların adetlerini arttırıp, bu şekilde dolu dolu yaşamalıyız hayatı.

Sizin için para nedir?
Parayı da bu süreç içindeki bir yakıt olarak görüyorum. Ya da görmek gereği düşüncesindeyim diyelim. Bazen depoyu tam doldurabiliyoruz, bazen yarım, bazen borçla doldurabiliyoruz, bazen de kırmızı ışık yanıyor. Hatta bazen de yolda kalıyoruz. Ama ne yapıyoruz? Hep bir bidon daha bulup yola devam etmeye çalışıyoruz. Benzinim bitti diye arabayı yolun kenarında terkedip gitmediğimiz gibi, hayatımızın akışında da zorluklar karşısında kendimize olan inancımızı terk etmememiz gerektiğini düşünüyorum.

Kendinize hedef koydunuz mu?
Hedefim belli benim. Elime aldığım her işi yapabileceğim en mükemmel şekilde yapmak.
Babam, “Oğlum, eline aldığın her şeyi, aldığın halinden daha iyi bir halde devret” derdi.

Benzer bir şekilde ben de mümkün olduğunca her uğraşımı, iş olsun, spor olsun, insan ilişkileri olsun, hobi olsun ya da başka başlangıç noktamdan daha iyi bir hale getirebilmek için uğraşıyorum. Bu da sonuç olarak bana karşılığı finansal ise para olarak, ilişki ise gelişmiş olarak, spor ise başarı olarak, aile ise de mutluluk olarak geri dönüyor.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Dengede falan tutmuyorum, akıp gidiyor işte. İnsan eğer gerçekten isterse her şeye zaman bulabiliyor.


Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Karşımdakilerle yarışacağıma kendimle yarışmam gerektiğini anladığım günden beri düşüncelerim değişti, bu ‘rekabet’ konusunda da oldu. 

“Herkes kendi işine baksın, iyi olan kazansın” kafasındayım ben. Etrafta ne olduğu, başkalarının ne yaptığı beni hiç ilgilendirmedi. “Ben ne yapabiliyorum” hep buna odaklanıp, ele aldığım konuyu, aldığımdan daha iyi hale geçirmeye ya da yapayım dediğim şeyi becerebildiğim en iyi şekilde yapmaya çalıştım.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Ben dikkat etmiyorum, hanım benim sağlığıma dikkat ediyor. Kendi çok meraklı. Çocuklar beslenme konusunda onun, spor konusunda ise biraz benim, biraz da onun izinden gidiyor diyebilirim. 

Hep araştıran ve uygulayan o, bizler de takipçisi ve öğrencisi durumundayız. Ama çok mutluyuz. Bize iyi bakıyor.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Konular bana hep bir “SWOT analizi” şeklinde görünüyor artık. İster sonuçlarda iniş olsun ister çıkış, hep bir durum değerlendirmesi ve elde ne var, ne eksik, ne fırsat ve ne tehdit, ona bakarım ben.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Spor hayatımda bir sonraki yarışın gelmesini iple çekerdim, “Haftaya görürsünüz gününüzü” derdim içimden.
Continue Reading