HİÇ HAYALLERİNİZİ ÇALDILAR MI?

Hayal kurmak ne kadar güzeldir, sınırsızdır, sonsuzdur.
Hayallerde çoğunlukla huzur vardır, kimi zaman da kendi kavgalarımızı
hayallerimizde sürdürürüz, galibi biz oluruz her defasında. Hayal kurarken,
mutlu oluruz. Hani gerçekleştiğinde sanki dünya dururmuş gibi düşünürüz. Bu
düşüncelerle de her şey güzel olur. Etrafınız sevdiklerinizle doludur,
başarıdan başarıya koşarsınız, elini tuttuğunuz sevdiceğiniz her daim
yanınızdadır. İçiniz huzurlu, hayalleriniz bir bir gerçekleşir, rüyalarınızda…


Peki sizin hiç hayalleriniz çalındı mı?

“Şu konuda kitap yazacağım” diye heyecanla hayallerinizi
paylaştığınız arkadaşınız, aylar sonra sizin hayallerinizi kendisinin gibi
kullandığını gördünüz mü? Birçok kişinin bunu yaşadığından eminim. Çünkü, tüm
iyi niyetinizle anlattıklarınız, karşınızda  kendinden emin bir şekilde “bu benim fikrimdi”
diye karşılık verileri de gördünüz.

Hayal hırsızlarından korunmak için ne yapmalı?

Hayaller, kişiye özeldir. Sizin hayallerinizi çalsalar bile
aynısını yapamazlar. Kendi kapasiteleri kadarını gerçekleştirebilirler. Bundan
da çekinmeyin. Siz aynısını yaptığınızda, emin olun hayallerinizin ruhunu
katacaksınız, sevginizi ve güzel duygularınızı katacaksınız. Bu güzellikleri
sizinle paylaşanlar bu hayalin, ne kadar farklı olduğunu da anlayacaklardır.
Hayallerinizi anlatmayın. Sadece çok güvendiklerinize
anlatın. Çünkü, bazen de sizin hayalinizi çok saçma bulup, moralinizi
bozanlarla karşılaşabilirsiniz. Bu nedenle, gerçekten anlatmaya değecek
kişilere anlatın.

Hayal defteri tutun. Yapmak istediklerinizi sıra ile deftere
yazın. Hadi şimdi bir deftere ki, ajandanız olursa harika olur.

Hayalleriniz neler?
Gelecek sene kendinizi nerede görüyorsunuz?
Gelecek 6 ay içerisinde neler yapacaksınız?
Hedefinizde değişiklikler olacak mı?
Dünyayı gezmeyi istiyorsanız, nereler gideceksiniz?
Bu yıl kaç tane ağaç dikeceksiniz?
Mutluluk için her ay kendinizi nelerle ödüllendireceksiniz?

Hayallerinizi sınırsız tutun, gerçekleşirse mutluluk olur.
Gerçekleşmezse de içinizi ısıtan bir mutluluk olur. Hayalleriniz,
gerçekleştikçe, kendinize olan inancınız ve güveniniz artacaktır.
Hayallerinizle ve sevgiyle kalın. 
Continue Reading

YAŞAMADIĞIMIZ İÇİN YAŞLANMAKTAN KORKUYORUZ!

Mış gibi hayatlar yaşıyoruz. Seviyormuş gibi ilişkilerle,
gülüyormuş gibi neşeli görünüyoruz. Böyle olunca da sevmekten de yaşlanmaktan
da korkuyoruz. Yalnızlıktan korktuğumuz halde birbirimizle konuşmuyoruz,
iletişimi ekranlar aracılığıyla yapıp, sınırlarımızı çizemiyoruz. Çoğunluk ne
yaparsa düşünmeden sürünün bir parçası olmayı hemen kabul ediyoruz.

Kendimiz olmayı unuttuğumuz için biri ne yaparsa peşinden
koşturuyoruz. Aynısı olmayı, onun gibi giyinmeyi, onun gibi konuşmayı
istiyoruz. Oysa biz öyle düşünmüyorsak, neden kendimiz olmayı seçmiyoruz.

Eğer birileri çok başarılıysa hemen bacağından çekip aşağı
indiriyoruz. Nitelikli iş yapanları istemiyoruz. Önemli olan mış gibi iş
yapanlar olsun istiyoruz. Çünkü, nitelikli olursa bu kez eksikliklerimiz daha
çok ortaya çıkar diye korkuyoruz. Aslında her şeyden korkuyoruz.
İşte bu savaş meydanında fark etmeden her gün savaşıyoruz.
Savaşmaktan yaşayamıyoruz. Yaşayamadığımız için de her alınan yaş, her beyaz
tel saç, yüzdeki her çizgi hüzünlendiriyor. Sevgiyi yapay olarak elde etmeye
çalışıyoruz. Çünkü, sevmesini de sevilmesini de bilmiyoruz.

Eğer genç kalmazsak, sevgilimiz başkasına gider diye
korkuyoruz. Zaten kimi hedefsiz gençlerin derdi para olunca bu kez hiç tanımadığımız gençlerle
savaşıyoruz. Yorgun düştüğümüz hayatta güvenecek omuz ararken, her defasında
sırtımızdan darbe alıyoruz. En güvendiklerimizin aslında en çok kıskananlarımız
olduğunu fark etmiyoruz.

Kendimizle savaşıyoruz. Genç kalmak, her şeye yetmek, etrafa
sürekli olumlu görünmek için savaşıp duruyoruz.

Aslında hayat çok basit, biz zorlaştırıyoruz.
Yaşımızı sevmek için önce yaşadığımızı hissetmeliyiz.
Yaşadığımızı hissetmek için önce kendimizi sevmeliyiz.
Kendimizi sevmek için önce sevdiğimiz şeylere zaman
ayırmalıyız.
Sevdiğimiz şeylere zaman ayırmak için çevremizde temizlik
yapmalıyız.
Çevremizdeki temizliğe başlamak için önce kıskanç, iftiracı
ve kötü niyetlileri çıkartmalıyız.
Kötüleri çıkartmak için önce kendi maskemizden kurtulmalıyız.

Sonra her anımızı planlarken, günlük yürüyüşlerimiz,
kitaplarımızın arasında geçirdiğimiz süre, tuttuğumuz günlük, yarışarak değil
yaşayarak her anın tadını çıkartarak günlerimizi geçirmeliyiz.

İşte o zaman doğum günlerinin gerçekten anlamı olacak.
Bağımlılıklardan kurtulup, çevremizi saran sürünün parçası olmaktan kurtularak,
şu anda kendimiz için bir şeyler yapmalıyız. Kahve mi seviyoruz yoksa çay mı? Müziklerden
latin mi severiz pop mu caz mı? Filmlerin hangisi gerçekten bizim en sevdiğimiz?
Şımartalım kendimizi, o zaman dünya da yaşam da başka güzel gelecek. İşte o
zaman yaşayacağız. Korkularımızın üzerine gitmekten sakın korkmayalım. Çünkü
kazananı şimdiden belli, biz! 
Continue Reading

ALKIŞLARLA DEĞİL LİKE’LARLA YAŞIYORUZ

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden bu yana görsellik ön plana çıktı. İnsanlar, gerçek ve sanal kimlikleri arasında gelgitler yaşasa da, bu ayrımı sadece en yakınları bilebiliyor. Aynen televizyona çıkıp, konuşan uzmanların verdikleri akılların gerçekte kendilerinin ne kadar uyguladığını biz gazetecilerin bildiği gibi… 

İnsanlar sanal kimlikleri ile, daha zengin, daha başarılı, daha zayıf kısaca, çok mutlu olduğunun ispatını yapmaya çalışıyorlar. 1985 yılında kullanılmaya başlanan ve İngilizce, “kendi aralarında bağlantılı ağlar” anlamına gelen Interconnected Networks teriminin kısaltması olan Internet, yaklaşık 25 yıldır hayatımızda gelişerek ve değişerek yer alıyor. Ancak asıl sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile medyanın ve iletişimin tanımı neredeyse baştan yazıldı. Kişilerarası iletişimden ve geleneksel medyadan uzaklaşılmaya başlandı.

Hatırlayanlar olursa, internetin ilk kullanıldığı yıllarda rumuzlarla kimlikler gizlenirdi. Şimdilerde ise, insanlar isimlerini ve özel hayatlarını insanların gözüne sokmak için uğraşıyorlar. Takipçi ve like için… 

Böyle bir ortamda da sanal kimlikler ortaya çıktı. Televizyonda aslında olmadıkları kişiyi oynayanlar ve  insanlara akıl verirken, kendi hayatlarını yönetemeyen sözüm ona uzmanların yaptığını sanal dünyada birçok kişi uyguluyor. 


Sanal kimliklerde de olduğundan farklı görünme telaşı sarıyor. Bunun içinde daha çok kişi tarafından takip edilmek ve beğeni almak için kendileriyle yarışa giriyor. -mış gibi hayatların ortaya çıkmasıyla da insanların farkında olmadan psikolojileri bozulabiliyor. Sanal kimliğin etkisine kapılıp, gerçek kimliği yaşarken değersizlik ve yetersizlik hisleri de oluşabiliyor. 


Diğer insanlarla rekabete girip, olmadığı biri ve yaşamadığı hayatın oyununu sahnelemeye çalışmak ise yoruyor. Sosyal medyada trend olan ürünleri alıp sergilemek, herkes tatilde diye çoğunluğa uyma psikolojisinden uzak durmak önemli. Bu durumun psikolojik bilançosu henüz bilinmiyor. 


Sosyal medyayı ne için kullandığınızı mutlaka düşünün! Bu bir iletişim aracı, hayat amacınız değil! 

Sanal mutlulukların ve like’lık heyecanların hayatınıza dönüşmeden önce aklınızda olması gerekenler:
  • Sosyal medyayı, hedefleriniz ve idealleriniz için kullanabilirsiniz. Bunda da özellikle, özel hayatınızın mahremiyetini korumanız çok önem taşıyor.
  • Özel hayat ile sanal hayatın ayrımında olun. 
  • Motive olmak istediğiniz konu ile ilgili paylaşımlarınızı artırın. İletişimin sanal hali de işe yarar. 
  • Hedeflediğiniz konuda yapılan çalışmaları blogunuzda yazın. İlerleyen zamanda bilgi birikimiz sizi bile şaşırtacak. 
  • Sosyal medya kullanımınızın iş hayatınızı da etkilediğini unutmayın. İş görüşmelerinden önce sosyal medya profilleriniz inceleniyor. 
  • Takip ettiğiniz sayfalar, sizin nasıl biri olduğunuzla ilgili ipuçları veriyor. 
  • Sanal dünyaya molalar verin. Takip ettiğiniz sayfalar arasında zamanınız kaybolmasın. 
  • Bu hayat sizin, eksi ve artıları ile hayatınıza sahip çıkın. Sanal dünyada hayatınızı yok etmeyin. Sanal kimlikler, gerçeklerine yakın olsun. 
  • Medya okuryazarlığı konusunda  bilginizi artırmak, hayat kalitenizi artıracaktır. 



Continue Reading

SAĞLIK İLETİŞİMİNİN OLMAZSA OLMAZI

Televizyonun babası olarak anılan İskoç mucit John Logie
Baird, 1926 yılında televizyonu icat ederek, hayatımıza görsel medyanın yer
almasını sağladı. Türkiye’de ilk televizyon yayını, 1952 yılında İstanbul
Teknik Üniversitesi stüdyolarından yapılır. Bu yayın sırasında ülkemizde sadece
10 evde televizyon vardır. TRT’nin yayın hayatına başladığı 1968’de televizyon
haberlerini sunan ilk kişi Zafer Cilasun olur. 
Türkiye’nin ilk özel kanalı ise, 1990 yılında hayatımıza girer.

Televizyon İzlemede
Dünya Rekoru Bizde
Medya takip kuruluşu Ajans Press tarafından, televizyon
izleme alışkanlıklarıyla ilgili yapılan araştırma sonuçlarına göre; Türkiye, dünya genelinde günlük televizyon
izleme oranlarında 330 dakika ile dünya rekoru kırdı.

Televizyonlar artık dijital dünyanın içine taşınmaya başladı.
Dizileri, filmleri, haberleri yeni medyadan takip ediyor ve geri bildirimde
bulunabiliyoruz. Youtube, videoları çekmek bir iş alanı olurken, yakında
Facebook TV ile bu girişimler farklı boyutlar kazanacak.

Sağlık ile ilgili programlara ve haberlere baktığımızda ise,
bilgi kirliliği ortalığı sarmış durumda. İşin uzmanı olanlar medyadan uzak durup,
korkarken; bunun önemini anlayanlar kanal kanal geziyor. Televizyondan beslenen
bir toplum olarak, basın mensupları ile iyi iletişim kurmanın ipuçlarını
öğrenmek bilim insanları için, akademik dergilerde yayınlanan makaleleri çok
daha geniş kitlelere ulaştırabilir.    

Medya dünyası çok bilinmeyenli denklem gibi, şifreleri her
an değişse de temeli hep aynı işliyor. Gazeteciliği bu anlamda bilim olarak
görmek yanlış olmaz. Çünkü temeli psikolojiye, nörobilime, felsefeye ve
iletişim kuramlarına dayanıyor.

Medya ile İlişkiniz
Ne Durumda?
Medyanın önemine değinmişken, Richard Hayes ve Daniel Grossman’ın
yazdığı Bilim İnsanının Medya Rehberi kitabından eğlenceli bir örnek vermek
istiyorum.

Evliliklerini kurtarmaya çalışan hayali bir çift, bir odada
tartışıyor olsun:
Adam: “Sana bir türlü ulaşamıyorum”
Kadın: “Deniyorum ama beni anlamıyor gibisin”
Adam: “Bir de anlaşılır bir dilde konuşsan”
Kadın: “Her şeyi en basite indirgememi bekliyorsun.”
Şimdi, zihninizde “adam”ı bir gazeteci,
“kadın”ı bir bilim insanı yapın.

“Gençler, biriyle çıkmaya başlamadan önce, nasıl flört
edileceğini öğrenmek gerektiğini bilirler. Aynı şekilde, gazetecilerle
konuşmadan önce de onların ilgisini nasıl çekeceğinizi bilmelisiniz” diyen
Richard Hayes ve Daniel Grossman, gazeteciler ve bilim insanlarının ilişkisinin
bundan farklı olmadığını söylüyor.

Bu noktada bilim insanlarından verimli ve akıcı bilim
haberleri almak isteyen biz gazetecilerin kullandığı yöntemlerin eğitimini
almak hayati önem taşıyor.

Sağlık Medya Lab
Neden Önemli?
Bilim insanları ile medya arasında köprü olan “Sağlık Medya
Lab”, mesajlarınızın farkındalık oluşturması ve güncel konular içerisinde
farklılık yaratmasını sağlıyor. Haber değeri taşıyan içeriklerle medyada doğru
zamanda doğru mecrada yer almak için, iletişim stratejisi oluşturmak gerekiyor.
 

Sadece yaptıklarınızın ya da görüşlerinizin medyada yer alma
olasılığını yükseltmekle kalmayıp, aynı zamanda bu haberlerin içerik ve verdiği
bilgiler açısından da doğru olmaları şansını artıracak kararlar almanız
önemlidir. Bilim insanlarının vermek istedikleri mesajları, topluma en yalın ve
daha da önemlisi en doğru nasıl aktarabileceklerini sade dille anlatmaları
gerekiyor.

Bilimsel Çalışmaları
Habere Dönüştürürken
Güçlü içerikle, etkili bir medya planı hazırlama süreçleri,
içeriğin doğru mecrada yer alması stratejik plan ile yapılabilir. Sağlıkla ilgili
bilgileri gazetecilere anlatırken, dikkat edilecek önemli noktalar:

  •        Medya kuruluşunun hedef kitlesini öğrenin.
  •       Düşüncelerinizi sıraya koyun
  •       Soruları sınıflandırın.
  •        Sorular için iki dakika zaman olduğunu düşünün.
  •       Konu hakkında ne bilmek istendiğini anlayın.
  •       Okuyucuları ilgilendiren konulara değinin.
  •       Önem sırasına göre bilgi verin.
  •       Okuyuculara neyi mutlaka iletmek istediğinizi
    iyi belirleyin.


Günümüzde televizyon kanallarında bilinçsizce işlenen sağlık
konuları ve konukları nedeniyle,  uzmanlara
duyulan güven azaldı. Eğitimi olmadığı halde sağlık programlarında yer alan
sözde uzmanlar yerine, sağlık habercileri ve gerçek uzmanlar olmalı. Çünkü sağlık
haberlerinde yapılan bir hata birçok hasta ve hasta yakınının hayatını
etkileyebilir.

Bir bilimsel çalışma ya da bir konu hakkında, gazetecinin
bilim insanlarından kısa, net ve anlaşılır bir dille öğrenmesi gerekir. Bunun
içinde bilim insanları ve uzmanlar, medyayı korkulu rüya olarak değil de,
toplumun ve bilimin faydasına bir araç olarak görmesi önemlidir. Sağlık
iletişiminin olmazsa olmazlarından en önemli yanı medyadır. 
Continue Reading

ŞİDDETSİZ İLETİŞİMİN 5 YOLU

Yazıyı okumaya
başlamadan önce şu müziğin eşlik etmesi için linki tıklayabilirsiniz. 

Yeni bir kasabaya gelen genç bir kadın ve kızı çikolata
dükkanı açarlar. Kasaba halkı, çikolatayı daha önce bilmediği için temkinli ve
tepkili yaklaşır. Zamanla kasaba halkının bir kısmı, eğlencenin, neşenin, umudun ve çikolatanın olduğu yeni bir
hayat ile tanışır. Bu yenilikten memnun olmayanların tepkisi ise, bir süre sonra sözlü
ve sözsüz iletişim şiddetine dönüşür. Nefis çikolataların kokusu ve mutluluk
veren lezzeti ile kadın, kasabalılara sevgiyle yaklaşarak iletişim engelini aşar. Sonunda
çikolatanın kokusu tüm kasabayı sarar. Çikolata filminde izlediğimiz
şiddet örneklerine benzer sorunlarla, günlük hayatımızda da karşılaşabiliyoruz.


“Şiddetle hedefine ulaşılan zafer
anlık olduğu için yenilgiye eşittir.”
M Gandhi

Şiddet gün geçtikçe hayatımızın merkezine yerleşiyor. Medyada
şiddet ile ilgili haberlerin sayısı artıyor. Hatta şiddetin dozu da
yükselirken, dehşet içerisinde haberleri izliyoruz.
İnsanlar öfkeli şekilde hareket ediyor.  Şiddete meyil etmeden, sesler yükselmeden,
kaşlar çatılmadan ve yumruklar sıkılmadan önce durup, sakin ve derin bir nefes
almanın önemini hatırlamak gerekiyor.

Şiddetsiz iletişim denildiğinde akla gelen ilk isim Psikolog
Marshall B. Rosenberg, “Ortayı bulma peşinde değiliz. Anlaşmazlığı herkesin tam
anlamıyla tatmin olacağı biçimde çözme arayışındayız.” diyor.

Şiddetsiz iletişim için 4 temel davranış öneriyor:  Gözlem, duygu, ihtiyaç, istek.

Gözlem
Sevgilinize mesaj attınız. Gördüğü halde yanıt vermedi.
Hemen ters bir tepki göstermeyin. Çok zor bir durum olduğunu biliyorum. Marshall
B. Rosenberg, bu tip durumlarda “yalancı gözlemler” yaşanabildiğini söylüyor.  Sevgilinizin mesajınıza yanıt vermemesi, size
saygı duymadığı düşüncesine kapılmanıza neden olabiliyor.

“Yanıt vermemesi neden beni bu kadar rahatsız ediyor?” sorusunu
kendinize sorup, sakin ve açık bir şekilde sevgilinizle konuşmalısınız. Karşınızdakini
suçlamadan ya da rencide etmeden, iletişime geçmelisiniz.

Yargılamadan gözlem yaptığınızda, etkiye tepkiniz farklılık
gösterir.  Tepkiniz, iç sesinizde şu
sinyalleri içermemeli:

•             “Haddini
bildirmem lazım.”
•             “Beni
dışladı.”
•             “Eyvah
çok yetersizim!”
Duygular
Öncelikle kendinizi tanıyın. Mesaja yanıt gelmediğinde
öfkelendiğinizde “Kendimle ilgili neyi geliştirmek istiyorum?” sorusunu sorun. Thomas
d’Ansembourg’un dediği gibi, “Kendinin farkında olmak, karşındakini tanımanın
ilk adımıdır.”

Duygularınızı dile getirin, “Mesajlarıma yanıt vermediğinde üzülüyorum.”
alacağınız yanıt belki de, “Telefon etmeye bile zaman bulamıyorum.” olabilir.

İhtiyaçlarınız karşılanırsa mutlu olurken, karşılanmazsa
alttan alta öfke oluşuyor.  Şunlara karşı
dikkat edin:

•             Yarış,
rekabet
•             Doğru/yanlış
•             Ceza/ödül
•             Yetersizlik
düşüncesi
•             Kültürel
koşullanmalar
•             Çatışma
•             Dahil
olamamanız
•             Ötekileştirme
•             Bencillik
İhtiyaçlar
İsteklerinizi ve beklentilerinizi ortaya koyun. Böylece karşınızdakinin
ihtiyaçlarını da görmeye başlarsınız. Korkularınızın ve gerçek ihtiyaçlarınızın
ayrımını belirleyin. İhtiyaçlarınızın farkına vardığınızda, duygularınızı
yönetmeniz kolaylaşacaktır. 

İstek
İsteklerinizin olması için ne yapmanız gerektiğini
düşünün.  Karşınızdakinden olumlu
cümleler kurarak, somut şeyler isteyin. Sorunu birlikte çözmek için neler
yapabileceğinizi ele alın.  Buna göre bir
dil geliştirin.

Bu dört aşama sırasında dinleme etkisini karşınızdakini
düşman olarak değil, dost olarak görmeniz gerektiğini ve “biz”  düşüncesini unutmayın. Ayrıca şu cümle
kalıplarından uzak durun:

  • ·        
    Galiba kendimi iyi ifade edemedim.
  • ·        
    İzin verin tekrar açıklayayım.
  • ·        
    Ne demek istediğinizi çok iyi anlıyorum.
  • ·        
    Benim söylediklerimden ne anladığını dile
    getirmen çok hoş bir davranış.


Davranışlarınızı Etkisi
Altına Alan Medyayı Unutmayın
Hep unutulan medya etkisini de ekliyorum. Medya sizin şiddet
konusunda tepkilerinizi şekillendirir. Nasıl mı?

Filmler ve dizilerde izlediğiniz rol modelleri örnek alarak
tepkileriniz değişebilir. Reklamlarda gördüğünüz, haberlerde özellikle
vurgulananlar bakış açınızı etkiler. Haberleri izledikten sonra , “Of içim şişti
resmen” dediğiniz oldu mu? İşte şiddet haberlerini sürekli izlerseniz, sizin
için normalleşir ve bu da olaylara karşı sevgi dolu ve empati kurarak değil de,
öfke ve nefret dolu tepkiler vermenize neden olabilir. Hatta entrika eken
medya, felaket haberleri biçecektir.

“Haklı çıkmak mı yoksa hayatı daha güzel kılmak mı? Hangi
oyunu oynamayı tercih edersiniz?” diyen Marshall B. Rosenberg gibi,  önemli olan hayatı daha yaşanabilir ve güzel
kılmak. Medyanın etkisi, dört etkinin yönlendirilmesinde ve şekillenmesinde çok
büyük role sahip. Bu nedenle medya okuryazarlığı bilinci oluştukça, daha mutlu
ve huzurlu bir topluma dönüşeceğiz.

Continue Reading

İLETİŞİMİNİZİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN ÖNCE BUNLARI YAPIN!

Mutlu hayatın peşinde konuşuyoruz, bu süreçte de sosyal medyadan sürekli paylaşımlar yapıyoruz. Bu paylaşımları bir amaç için yapsanız hayatınız nasıl değişir? Hiç düşündünüz mü?

Her gün bir amaç için uyanmak, insanı hedefine kitlenmiş şekilde mutlu olarak güne başlama nedenlerinden biridir. Bu hedef içinizi heyecanlandıracak bir şey olmalı. Hedefinizi düşününce bile mutlu olabilmelisiniz. 

Son dönemlerde, “Yapılacak her şey yapılmış, bize ne kaldı?” diyenlere 1931 yılında Gazeteci Lincoln Steffens’ın bir yazısıyla yanıt veriyorum: 

“Hiçbir şey yapılmadı. Dünyada var olan ne varsa yapılıyor ya da yapılacak.
En güzel resim henüz yapılmadı, en büyük oyun yazılmadı, en görkemli şiir okunmadı.
Yeryüzünde ne mükemmel bir demiryolu var, ne kusursuz bir hükümet, ne de uygulanan yasalar.
Fizik, matematik ve en gelişmiş ve en doğru bilim, temelden değiştiriliyor. Kimyanın bilim sayılması o kadar yeni ki; psikoloji, ekonomi ve sosyoloji çalışmalarıyla,
Einstein’ın doğmasını sağlayacak bir Darwin bekliyorlar.
Okullarımızdaki parlak çocuklara, bütün bunlar anlatılabilse, belki hepsi futbol, parti ya da hak edilmemiş mevkilerin uzmanı olup çıkmayacak. Ama anlatılmıyor, buna karşılık; onlara sadece bilinenleri öğrenmeleri gerektiği söyleniyor.
Bu hiçbir şey değildir.”

Yeni fikirler bulmak, kendinizi geliştirmek bu süreçte de yaşadıklarınızı blogunuzda yazmak inanın size farklı kapılar açacaktır. Şimdi sosyal medyayı daha etkili kullanmak için ipuçları vereceğim:

Özel hayatınızı sosyal medyadan uzak tutun. 
Kendinize bir hedef belirleyin, sosyal medya sizin hayatınızı yönetmesin, hedefiniz için bir araç olsun.
Sosyal medyayı kendinizi geliştirmek için kullanın. 
Beğeni ya da yorum almak sizin için önemli olmasın. 
Medya okuryazarlığı konusunda bilinçlenmeye çalışın. 
Kitap okuyun, film izleyin, yeni hobiler edinin ve bunlardan kendiniz için notaları paylaşın. 
Kendi gelişiminizi artıracak blog yazıları yazın. 
Bağımlılıkların nedeni bizi geçici süre mutlu hissettirmesidir. Bu nedenle mutlu edecek sağlıklı alışkanlıklar edinmeyi deneyin. 
“Bir şey bitiyorsa daha iyisi olur” düşüncesini hep aklınızda tutun.  
Mahremiyet kelimede kalmasın, sosyal medyada hedefinize uygun paylaşımlarda bulunun. 
Niteliksiz kişilerin söylediklerine itimat etmeyin. Söyledikleri konu hakkında eğitimleri olup olmadığına bakın. 
Sevdiklerinize zaman ayırın. 


Sosyal medyada yaşamadan, anın tadını çıkartın. Sizi motive eden paylaşımlar, aynı zamanda gelişmenize de katkı sağlayacaktır. 


Continue Reading

GÜZELLİK Mİ GÜÇ MÜ?

Masallarda “Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?” cümlelerini okuyarak büyüdük, Türk filmlerinde kendine güvenini yükseltmek isteyen kadınlar için ise, “Ben dünyanın en güzel kadınıyım” cümlesini motto edinmek gerektiği anlatıldı. Kadınlar kendilerine güvenlerini güzellikleri ile edinmeye çalışıp, yama yaparken kişiliklerine; erkekler dünyanın en güçlü kahramanı olduklarına inandırıldı. Yani kadınlar güzellikleriyle, erkekler ise güçleriyle yer buluyordu dünyada. 

Gereksiz şekilde kendini beğenme serüveni kitaplarda kişisel gelişim ile devam etti. İstesem her şeyi yaparım, istesem yeter. Sadece istemeyle olmayacağını anlatmadı kitaplar, bir plan, program yapıp çalışmak gerektiği gerçeğini sakladı, isteyerek uyuyakaldı insanlar. Uyandıklarında ise, hayatlarında değişen tek şey istemekle olmadığıydı ancak mucizeler peşinde koşmaya devam etti. 

Kitaplarda anlatılan “sen özel bir kişisin, teksin, biriciksin” kalıbı, insanlarda narsistik ve hastalıklı bir yapıya dönüştü. Bu zamana kadar tanışıp, gazeteci olduğumu söylediğim neredeyse herkesi, kendini ekranda program yapması gerektiği gerekçelerini anlatırken buldum. Ünlü olunca ne oluyor ki? Kimse seyretmek istemiyorsa ekranları, kendi hayatının baş rolünü oynamalı. 

Bu defa da sosyal medyada herkes ünlü edasıyla, paylaşımlarına devam etti. Hayatı sevdikleriyle paylaşıp, anı kalması için çekilecek karelerin 1-2 saniye sürmesi gerekirken, fotoğraf paylaşmaktan anı yaşayamaz oldu insanlar. Çünkü, eşsiz yapılarını hayranları ile buluşturmalıydı. Özellikle takipçi demek, insanlara değil kendine verilmeyen değerdi. 

Medyada yer alma şeklinin dışında insan ilişkilerine de yansıdı bu kendini çok beğenme hali. insanların, ne derece ham ya da ne derece olgun olduğunu görmek de kolaylaştı. Eğer sürekli kendini öven ancak övündüğü şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu bilmeyenler, Hint kumaşı olduklarına inanmış çevrelerini ikna çabasına başlamıştı. Kişiliği olgunlaşmış kişilerde ise, mütevazilikleri ile bilgi ve donanımlarının farkında olup, gelişmeleri, yapılacakları ve yapılması gerekenleri anlatıyordı. Yani kendi reklamlarının derdinde değillerdi.  

Hint kumaşı sananlar genellikle, oynuyorlardı. Yani oldukları ile olmak istedikleri çok farklı, en acısı da kendilerini aslında kandıramıyorlardı. 

Çocukluktan gelen ki, bu yanlış yönlendirme kadınlara “güzel olun kafanızı çalıştırmasanız da olur” mesajının yanında, erkeklere “güçlü olun başka bir şey gerekmez” düşüncesi günümüzde para ile karşılık buldu. İnsan olmanın güzellikleri atlandı.

Kadınlar manken olmak derdinde, erkekler ise paranın ve gücün peşinde her şey mübah diye düşünüyor. Güzellik, verdiğiniz emekte, değerde ve anılarda saklı, güç ise, karşınızdakine ayırdığınız zamanda, sevgide ve emekte saklı. İnsanlara kendimize olduğu kadar karşımızdakine de değer vermemizin önemi anlatılmalı. Mesela yolda giderken gördüğünüz solmuş bir gül sizin için bir şey ifade etmeyebilir, ancak sevdiğinizden gelen gülün solmuş hali bile güzellik katar hayatınıza. Yani aslında işin sırrı, iletişimde ve paylaşılan duygularda saklı…

Continue Reading

OLAĞANÜSTÜ TAVSİYELERDEN HANGİLERİNİ SEÇELİM?

Okuduğunuz her kitapta yazanları hiç tereddütsüz kabul eder misiniz? Yani size emir verildiğinde itiraz etmeden yapar mısınız? Geçtiğimiz günlerde ünlü reklamcı George Lois’in “Olağanüstü Tavsiyeler” kitabını okudum.  

Esquire’ dergisinin efsane kapaklarında Andy Warhol, Muhammed Ali ve Richard Nixon gibi isimlere farklı konseptlerde yer verdi. 

Daha önce yapılmamışı yapan, etrafındaki olmaz, diyenlere kulaklarını tıkayan bir reklamcının, başarısındaki kuralları sıralanıyor. 
Bu günlerde yeni fikirler  bulunma konusunda ufuk açan yöntemler aradığım için kitaptan bazı bölümlerden alıntılar yapacağım: 

  • İşe yarar bir fikriniz yoksa dünyadaki hiç bir donanım işinize yaramaz!
  • Prensipler ve iş ahlakı olmadan bir fikir üretmeninde bir anlamı yoktur.
  • “Kusura bakma, zamanım olmadığı için sana daha kısa bir mektup yazamadım.” Unutmayın: Asıl önemli olan ne kadar kısa yazdığınız değil, kısa yazarak ne kadar çok şey ifade ettiğinizdir.  
  • “Reklam zehirli bir gaz”dır. “Zehirli bir gazdır. Gözlerinizden yaş getiren, sinir sisteminizi çökertip sizi iki seksen yere seren bir gaz!”

  • Ekip çalışması, bina inşa edecekseniz işinize yarayabilir; ama asla büyük fikir inşa edemez. Herkes ekip ruhuna ve ekip yaratıcılığına inanır. Ancak ben inanmıyorum. Kendi huzursuz, şahsına münhasır yeteneğinize güvenin.
  • Yaratıcılık, yaratılan değil bulunan bir şeydir;  yaratıcılık bir keşfetme eylemidir.
  • Trendler herkes üzerinde baskı yaratıp yanıltıcı olabilir. Tek yön, yeni yöndür.
  • Bazen zor problemleri çözmenin yolu; şaşırtıcıdır ama sadece gerçeği söylemektir
  • Hataların üzerinde durmayın, ileriye bakın. 
  • Fikir bulma, tartışma aşamalarında odadaki ‘Şeytanın Avukatı’na defolup gitmesini söyleyin.

  • Sözünüzü sakınmadan yaşayın.
  • Gösterecek bir şeyiniz varsa, gösterin!
  • Eşinizi bulduğunuzda bırakmayın. 
  • Çığır açan bir insan mutlaka okumalı, araştırmalı, sorgulamalı ve değerlendirilmelidir. Tereciye tere satamazsınız. 
  • Büyük fikri üç aşamada sunun:

1. Ne göreceklerini onlara söyleyin.
2. Bunu onlara gösterin.
3. Gördükleri şeyleri onlara dramatik bir şekilde yeniden anlatın.


Her düşünceyi onaylamak gibi bir durumum yoktur. Bu nedenle beğendiğim maddeleri çantama atmayı ve gerektiğinde kullanmayı severim. O zaman eğlenerek çalışmaya ne dersiniz? 
Continue Reading

SANAL DÜNYANIN OLMAYAN İLİŞKİLERİ

Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez.
Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyden anlamaz.
Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir.


Oysa anlayan biri,



hem sever hem fark eder hem de görür…


Bir şeyde ne kadar bilgi varsa,

o kadar büyük sevgi vardır…
Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda
olgunlaştığını zanneden biri,
üzümleri hiç tanımıyor demektir.
 Paracelsus 
Sevgi günümüzde yozlaşan bir kavram oldu. İnsanlar yüzeysel sevginin, olmayan insanlığın peşinde koşuyor. Her şey göstermelik hallerde, sosyal medya paylaşımı kadar değer veriliyor. Ederi olmayan sevgiler, menfaat çatısı altında kuruluyor ilişkiler.

Sohbetlerin içine serpiştirilecek, güzel düşünceler, bilgi paylaşımları, nitelikli zamanın değerini bilenler çok az. İşi olduğu için değil de, özlendiği için görüşülmüyor. İhtiyaç duyulduğunda değil de, “sesini duymak istedim” demek için olmalı görüşmeler. Sevginin içi dolu dolu olmalı, içinde merak olmalı, özlem olmalı. 

İçi dolu olmayan sevgiler, yan yana en uzak insanların bir araya gelmesinden başka bir şey değil. İletişimi, karşısındakinin iletisine yorum yazıp, beğenmeye indirgemeden anı paylaşmanın önemi anlaşılmalı. Yoksa sanal dünyanın, olmayan ilişkileri içinde kaybolup gideriz. 

Continue Reading

IRKÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK KAVRAMLARININ SOSYOLOJİK OLARAK TARİHSEL SÜREÇLERİ


“Bedenim siyah olabilir fakat ırkçılık yapanın kalbi siyahtır.” 
Emmanuel Eboue

Irk; renk, boy, ses, vücut yapısı vb. gibi kalıtımla gelecek kuşaklara aktarılabilen özellikler bakımından benzeşen ve insan topluluklarının dikey olarak sınıflandırılmasına imkân veren kategoriler olarak tanımlanabilir (Demir ve Acar,1996, s.108; Çökerdenoğlu, 2015: 98). Irkçılık, en ilkel şekilde renk ırkçılığı, daha sonra da kafatası ve kan ırkçılıkları şeklinde ortaya çıkmıştır. Üstün ırk anlayışına göre, aşağılanan ırklar üstün ırka hizmet etmek ve yardımcı olmak, boyun eğmek üzere yaratılmışlardır (Giddens, 2013, s.533; Çökerdenoğlu, 2015: s.98)

Millet ise tarihi bir toprağı, ülkeyi, ortak mitleri ve tarihi belleği, kitleyi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylasan bir insan topluluğunun adı olarak tanımlanabilir. Milliyetçiliğin ilk olarak ortaya çıkısı ve bir akım halini alarak dünyaya yayılması Fransız ihtilali ile başlamış ve sanat, edebiyat alanlarına da sıçrayarak daha geniş kitlelere ulaşma imkanı bulmuştur. Milliyetçilik akımından etkilenen birçok etnik ulus bağımsızlığını ilan etmiş ve topraklarını genişletmek amacıyla diğer ulus devletlerle savaşmıştır (Yavuzcan, 2007: s.19). Modern dünyada Fransız ve Amerikan Devrimleriyle milletlerin gündemine girmiş olan milliyetçilik, gücünü kaybetmeden, bir şekilde yaşama olanağı bulmaktadır. 

Türk milliyetçiliği Osmanlı Devleti’nde Türklerin kurucu unsur olmasından ve Osmanlı millet sisteminde milliyetçiliğe modern anlamda yer olmamasından dolayı etkili olmamıştır. Türkiye’de ırkçılık mesafesinde varlık gösterememiş zaman zaman Batı’daki ırkçı girişimlerden etkilendiği görülmüştür. Milliyetçilik Türkiye’de Kemalist, Sosyalist, Türkçü-Turancı ve Liberal-Muhafazakâr milliyetçilikler şeklinde gruplandırılmıştır. Ancak zamanla dünyada dönüştüğü gibi Türkiye’de kapitalizme entegrasyon sürecinde milliyetçilik anlayışında değişiklik olmuştur. Fakat Türkiye’de bölücü girişimlerden ötürü, ölümlerin olması doğal olarak milliyetçiliği zinde tutmaktadır (Çökerdenoğlu, 2015: s.i).

Sosyal kavramlar üzerine ortak kanaat getirmek ve tanımlamalar yapmak bir hayli zordur. Milliyetçilikte bağlamına göre farklı tanımlamalara açık bir kavramdır. Milliyetçilik için ortak bir tanımın zorluğundan bahseden Anderson’a göre milliyetçiliğin modern mi yoksa kadim bir fenomen mi olduğunu kimse kesin olarak ispat edemez (Anderson, 2001: s.11, Der. Armağan). Milliyetin bütün milletçe müşterek ve mukarrer bir manası olmadığı için Şahsi telakkilere tabi muhtelif ve mütenakız tariflere tesadüf edebilir. Bundan dolayı milliyet ölçüsü bazılarına göre “ırk” bazılarına göre “dil”, bazılarına göre “vatan”, bazılarına göre “Turancılık”, bazılarına göre ‟Anadoluculuk” ve hatta bazılarına göre de “tabiiyet‟tir (Danişmend, 2012, s. 320, Der. Türköne). (Çökerdenoğlu, 2015, s. 78). Fransız İhtilali’yle milliyetçilik Batıda şuur kazanmış; milli birlik, vatan ve dil unsurları etrafında teşekkül eden Fransız milleti olmuştur. Ancak milli gerçeğin kıvamına gelerek bir ideal dava değerinin kazanması, Fransa’da sosyal sınırların ortadan kalmasıyla mümkün olmuştur. Fransa’da milli birliğin sağlanmasında dil etkili olurken, Alman milletinde ise soy birliği milleti birleştirme rolü üstlenmiştir. (Topçu, 2010, s.140). (Çökerdenoğlu, 2015, s. 78).

Her ne kadar ırkçı topluluklar milliyetçilikle ırkçılığın birbirine indirgenemeyeceğini ifade etseler de aslında ırk ve milliyetçilik söylemleri hiçbir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır. Irkçılığın modern çağda milliyetçilik zemininde gelişip yayıldığı ve milliyetçiliğin ırkçılığın önemli bir şartı olduğu ifade edilmektedir. Aynı zamanda ırkçılık milliyetçiliğin dışavurumu değil onu güçlendiren bir destektir ve milliyetçilik, ırkçılığın inşası için her zaman gereklidir (Balibar vd, 2013: s.51; Oyman, 2016: s.9).

Benzer bir eklemlenmenin ırkçılık ile milliyetçilik arasında da olduğuna vurgu yapan Balibar, ırkçılığın milliyetçiliğin bir “dışavurumu” olmadığını, milliyetçiliğe eklendiğini belirtir: “Irkçılık milliyetçiliğe bir iç ektir; ona oranla her zaman aşırıdır, ama onun inşası için her zaman gereklidir ve bununla birlikte onun projesini tamamlamakta her zaman yetersiz kalır…” (Çoban Keneş, T.y.: s.74).
Kültürel ve siyasi yönü ağır basan milliyetçilik, millet veya ulusların yaşama ve gelişme ülküsünden yola çıkarak insanlığın refahını sağlayan bir görüş olduğuna inanılmaktadır. Zaman zaman ideolojiye dönüştürülen milliyetçilik kavramı daha çok, bir devlete sahip olan topluluklar için kullanılmıştır. Marx, geçmişi olan ve olmayan milletler arasına fark koyarak millet terimini, bir devlete sahip olan topluluklar için kullanmıştır. Milleti de icat eden milliyetçiliktir. Aslında bir dünya görüşü olan milliyetçilik, ilk zamanlarda bir ideoloji ve bir dil etrafında toplanmayla oluşan siyasi bir oluşumu ifade etse de bir o kadar tarihe dayanan kültür, düşünce ve motiflerin de ifadesidir. Bir toplumsal ve siyasi hareket olduğu kadar aynı zamanda bir kültür biçimidir. Milliyetçiliğin ortaya çıkışı, modern öncesi kültürel ve etniksel özeliklere borçlu olduğu kadar çağın ruhunu da yansıtmaktadır. (Oyman, 2016: s.17).

Milliyetçilik, eski sembol ve fikirlerle bağlantılı olup ideolojisi ve merkez doktrini açısında kültürel bir bütündür. Milliyetçilik topluma göre anlam kazanarak ve defalarca toplumlar tarafından değiştirilebilir, bundan dolayıdır milliyetçiliği anlamak için her milliyetçilik anlayışını kendi içinde incelemek ve değerlendirmek gerekir. Ancak genel olarak milliyetçiliği de inkâr etmek geçmişi ve tarihi olayları anlamamızı zorlaştıracaktır. Bu zeminde toplumların bağımsızlık öncesinde ve sonrasında kendilerini içinde buldukları durumlara göre milliyetçilik tanımları yapıla bilmektedir. Modern milliyetçi düşünce, Fransız Dönemi fikirlerinden beslenmektedir. Moderniteyle birlikte milliyetçilik akımı bütün dünyaya yayılmış bunun sonucunda temellerini milliyetçilikten alan çok sayıda ulus devlet kurulmuştur. Aslında milliyetçilik, devletler tarafında üretilen bir kavram olduğu ulus devletlerin ortaya çıkmasını sağlayan bir neden olmuştur. Ekonomik gelişmeler ve bürokratik mücadeleler için milliyetçilik önemli bir olgudur. Modernleşme ve sonrasında kapitalist söylemlerin kendine çok fazla yer bulmaması, milliyetçi söylemlerin güçlenmesini sağlamış, milliyetçi ideoloji kendine daha geniş hareket alanları bulmuştur. Milliyetçi ideolojiler, milliyetçi zihnini oluşturan ve onun üzerinden siyaset yapan bir zemin oluşturarak birbirini öteleyen toplumlar var etmişlerdir. Kültürel milliyetçiliğin çoğu zaman birleştirici gücü varken ideolojik milliyetçilik ise saygıyı ve hoşgörüyü ortadan kaldıran ve toplumun bir arada yaşama kapasitesini yok eden bir yapı oluşturmaktadır (Oyman, 2016: s. 17).

Irkçı milliyetçilik, etnik-ırksal gruplar arasında ırka çok fazla atıfta bulunması sonucu ortaya çıkan bir ideolojidir. Etnik kimliklerin ırksal söylemlerle beslenerek kendi kimliğini üstün görmesi, karşı etniğin de buna karşın tepki olarak ırksal bir mücadele vermesi söz konusudur. Bu milliyetçilik iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Biyolojik özeliklere atıf yapılarak ortaya çıkan ve insanların renklerinden dolayı dışlanması ve aşağılanması sonucunda ortaya çıkar. Yıllarca Amerika’da zencilerin maruz kaldığı ırkçı milliyetçilik buna en iyi örnektir. Irkçı milliyetçiliklerin vücut bulduğu ikinci tip durumlara, yani ülkeler arası ilişkilerde rol oynayan milliyetçiliğe entegre edilmiş ırkçı unsura en iyi örneklerden birisi, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Almanya’da hakim olan Nazi milliyetçiliğidir. İkincisi ise etnik milliyetçiliktir. Özelikle Fransız İhtilalinden sonra yükselişe geçen etnik milliyetçilik, devletlerarası ayrılıkçı hareketlerle vuku bulmuştur. Bu hareketler ulus devletlerin ortaya çıkmasını hızlandırırken etnik kimliğin de sosyolojik fenomen olarak önemini koruduğunu göstermektedir. Dünya üzerindeki mikro ve makro milliyetçiliklerin temelinde etniğin önemli bir unsur olduğunu düşünmemek mümkün değildir. Nitekim ilkçi kuramcıların en temel görüşleri bu yöndedir. Etnik milliyetçilik Etnik milliyetçilik, milli kimliği oluşturan, kültür, tarih gibi hâkim kültür unsurların oluşturduğu milli biz şuuru yerine; boy, aşiret, kabile, mezhep ve etniklik gibi dar kapsamlı biz şuurunu benimseyen etnosentrik nasyonalizm görüşüdür. Etnik gruplar, milliyetçiliğin temelini oluşturan hâkim kültürü reddederek etnik kimliği salt üstün kabul ederek bu doğrultuda siyasi ve sosyal ortam oluşturur. Mikro etnik kimliklerin isyanı ve ırkçı milliyetçilikleri hakim olan etnik kimliğe karşı baş kaldırışı, etniğin marjinalleştirmesi sonucudur. Merkezi rejimden başkalaşan azınlık etnik gruplar, ya asimile olurlar ya da kendi milletlerini oluştururlar. Her ne kadar genel anlamda karşılaşılan durum asimilasyon olsa da bu bağlamda bölücü talepler ve etnik terörizm de ortaya çıkabilmektedir. (Oyman, 2016: s.18).

Irkçılığın gelişebilmesi için öncelikle bir ırk kavramı olmalıdır. Irk genetik bir kategori olarak tanımlanır. Antropolojinin bu günkü verileri insanları ırklara ayırmayı olanaksız kılsa da Antik çağlardan başlayarak insanlar kendilerini ve kendinden olmayanları ayırt etme ihtiyacı duyarlar. İnsanları ırklara ayırmada kullanılan en yaygın, en eski ve en kolay yol doğrudan gözlemleme imkanına sahip olunan fiziksel özelliklere dayalı gruplamadır. Fiziksel özelliklere göre gruplamada en sık başvurulan yol ise ten rengidir. İnsanlar ten renklerine göre beyaz, sarı, kırmızı ve siyah olarak dört gruba ayrılırlar. Ten renginin yanı sıra yüz tipleri, çene kemiği yapısı, kan ve RH faktörü de gruplamada kullanılır. “Irklardan kimisi üstün kimisi ise aşağıdır. Kan bağına dayanan sınıflandırma ise köleci toplum evresinde aristokrat kesim tarafından kendi ayrıcalıklarını koruma adına geliştirilir. 19. yüzyılda ise bu sınıflama biçimlerine kafatası biçimine göre sınıflamada eklenir (Yavuzcan, 2007: s.15).

Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki temel fark, birinde doğuştan gelen genetik ve fiziksel özellikleri nedeniyle dışlanırken diğerinde bir toplumun kendi değerlerine ve menfaatlerine sahip çıkmasıdır. 

Kaynaklar:
Çökerdenoğlu, R. Topçu. (2015). Küreselleşme Ve Türk Milliyetçiliği; Milliyetçiliğin Medyada İşlenişi.   Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi
Oyman, N. (2016) . Irk Etnisite ve Din Van Örneği.   Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kahramanmaraş : Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi
Çoban Keneş, H. (T.y.) . Irkçı-Ayrımcı Söylemlerin Kurucu Öğeleri Olarak İnkâr Stratejileri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara : Ankara Üniversitesi
Yavuzcan, C. İ. (2007) . Yazılı Basında 2005 Paris Olaylarının Haber Analizleri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kocaeli : Kocaeli Üniversitesi
Continue Reading