AVUSTRALYA’DA MEDİKAL İLLÜSTRASYON ÇALIŞMALARI YAPAN DR. LEVENT EFE

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ
 
Avustralya’nın Melbourne şehrinde kendi stüdyosunu kuran ve  Medikal illüstrasyon çalışmaları yapan Dr. Levent Efe,  doktorluktan sonraki aldığı eğitimi ve çalışmaları hakkında meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.
 
Sağlık alanındaki çalışmalar yapılan çizimlerle daha da etkili hale getirilebilir. Bu çizimler hem sağlık profesyonelleri hem de halkın anlayacağı şekilde hazırlandığında anlaşılması daha kolay olur. Avustralya’nın Melbourne şehrinde kendi stüdyosunu kurarak Medikal illüstrasyon çalışmaları yapan Dr. Levent Efe, bu alanda çalışan dünyadaki sayılı isimlerden biri. Bu alandaki çizimleri ile birçok ödül aldığını belirten Efe, çalışmalarını ve medikal illüstratörlük hakkındaki soruları yanıtladı.
 
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
25 yıldan bu yana serbest Medikal illüstratör olarak çalışıyorum. Avustralya’nın Melbourne şehrindeki stüdyomdan, dünya piyasasına tıbbi çizimler ve interaktif animasyonlar üretiyorum.
 
Çizimleriniz özellikle ne tür teknikle hazırlıyorsunuz ve ne tür çizimler yapıyorsunuz?
Çizimlerimi Adobe Photoshop (CC) ile, interaktif çalışmalarımı da Edge Animate ile hazırlıyorum. Ağırlıklı olarak cerrahi dallardaki yayınlar ve hasta eğitimi üzerine çizimler yapıyorum. Bu her iki alan için, haliyle birbirinden farklı bir anlatım dili kullanmak gerekiyor. Ancak her işimdeki ortak yön, karmaşık tıbbi konseptlerin görsel bir anlatım ile daha anlaşılır kılınması.
 
Amacım, “Senin göz kapağından içeriye bir iğne sokarak, gözüne lokal anestezi yapacağız” denilen bir hastanın, korkmadan, irkilmeden bu çizime bakabilmesi ve kendisine yapılacak bu müdahele konusunda bilgi alması. 
 
Ya da bir cerrahi atlasındaki bu “Robotik Timektomi” ameliyatının görsel öyküsüne bakan bir hekimin, iki-üç saniye içinde verilmek istenen mesajı algılayabilmesini sağlamak.
 

 

 
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Tıp kökenliyim. Bir süre hekimlik yaptıktan sonra, hayatımda görselliğe dayalı yaratıcılık daha fazla yer alsın istedim. Medikal illüstrasyon alanında eğitim veren ilk kurum olan Johns Hopkins Üniversitesinde (JHU) bu mesleği öğrendim ve çok sevdim. Uzmanlığımı bu alanda yaptım. 
 
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Tıp eğitimimi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde, Tıbbi çizerlik uzmanlığımı da JHU’da Department of Art as Applied to Medicine bölümünde aldım.
 
Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Cerrahpaşa’da, Türkiye koşullarına göre iyi bir eğitim aldık. Makaleleri için çizimler yaptığım hocalarımdan hiç olmazsa bazılarının beni Tıp illüstrasyonu alanına özendirmesini isterdim.
 
JHU’da sadece 10 ay süre ile aldığım eğitim ve ilham, 25 yıldır bana yetiyor. Ayrıca üyesi olduğum meslek kuruluşumuz Association of Medical Illustrators (AMI) da, hepimize çok büyük motivasyon veriyor. Dünya’da tıp çizerliğini meslek olarak seçmiş yaklaşık 800 kişi var ve bunun çok büyük bir kısmı Amerika’da yaşıyor. 

  

 
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Avusturalya’da durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Avustralya’da kimse yokken bu işe başlayıp, kendime bir pazar yarattım. Şimdi burada ancak bir elin parmakları kadar sanatçı var bu işle uğraşan.
Türkiye’de ise bu konuda eğitim veren bir kurum fikrine, tıp fakültelerimiz henüz istekli değil. Oysa hem Türkiye hem de Avrupa’daki yetenekli gençlerin bu ilginç mesleğe kazandırılabilmesi mümkün.
 
Son yıllarda uluslararası dergilere kabul edilen Türkiye kökenli makalelerdeki artış, hepimize önemli birşey söylüyor. Türk hekimlerinin giderek artan uluslararası sunumlarına kaliteli görsellerin eşlik etmesi çok önemli. Bu görsel desteği verecek olan kişiler, medikal illüstratörler.
   
Bir süredir kendi çabalarımla Türkiye’deki bir grup arkadaşı tıp illüstratörlüğüne özendirmeye çalışıyorum; ancak onların da bu konuda temel eğitim almaları gerekiyor.  
Eğitim, çizim yapmayı ya da yazılımları öğrenmek için değil, bu mesleğin felsefesini kavramak için gerekli. Mesleğinin en ileri noktasındaki bir uzmanın anlattıklarını, sokaktaki insanın anlayacağı hale dönüştürebilmek, ciddi bir görsel anlatım becerisi gerektiriyor. Okullar bunun felsefesini öğretiyor.
 

  

 
Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Hem tıp hem de sanat kökenli, figüratif resme yatkın yeteneklerimize bu mesleği düşünmelerini öneririm. Hem yaratıcılığı olan hem de bilimsel verileri algılayacak kapasitede, yani beyninin her iki yarısını da iyi kullanabilen insanlar bu işte başarılı oluyor.
 
Bu mesleğin çok farklı alanları da var. Tıbbi animasyon, interaktif sunum, protez ve Anaplastoloji, biyoteknoloji, tıbbi cihaz tasarımı, üç boyutlu modeller, tıbbi reklamcılık gibi çeşitli alanlarda çalışan meslektaşlarımız var. Önümüzdeki beş yıl içinde hangi yeni alanlar çıkacak, hiçbirimiz bilemiyoruz. 
 
 
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Benden istenen projelere göre, tıpdaki her uzmanlık alanında makale ve kitapları okumak durumundayım.  Bir gün çocuk cerrahisinde yeni bir ameliyat tekniği ile ilgili okurken, ertesi gün endoskopik ultrason ile yeni bir müdahaleyi okumam ve anlamam gerekiyor. Benden iş isteyen her uzman, o alanı ve anatomisini bildiğimi varsayıyor.
 
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Meslek kuruluşumuzun ami.com sitesini ve twitter’dan takip ettiğim onlarca tıp dergisinde ilgimi çekenleri sık sık inceliyorum.
 
 
 
 
 
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Tıp çizimi ile uğraşmak isteyenlerin düzenli olarak doğal dokuları çizmelerini, önemli görsel yazılımları öğrenmelerini ve sanata yakın olmalarını ek isterim. Bizim alanımızın en onemli başucu kitapları Pernkopf, Sobotta, Netter gibi atlasları ile AMI’in tüm yayınları. 
  
Avustralya’da hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?
Avustralya’da hastalar kendilerine uygulanacak her tür müdahale ve tedavi öncesinde ayrıntılı bilgi almak istiyor. Sağlık kurumları ve hekimler hastaları sözel ve görsel olarak bilgilendirerek, tedaviye daha iyi cevap vermesini sağlıyorlar. Bu konuda Türkiye’de de önemli atılımlar gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem hastaların tedavi sürecinde hekimlere yardımcı olması, hem de hekimlerin malprakrtis davalarına maruz kalmamaları açışından elzem bir gelişme olacak bu.
 
 
 
 
Avustralya’da ünlü tıp kurumlarına  ya da hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Kendi alanında araştırma yapan, dünyayı yakından takip eden hekim arkadaşlarımızın Avustralya’daki eğitim hastaneleriyle birlikte çalışma yaptıklarına sık sık şahit oluyoruz. Özellikle uluslararası toplantılardaki el sıkışmalar ya da dikkat çekici bir makale, bu tür bağlantıların başlangıcını oluşturuyor.
 
Genç hekimlerimiz dış dünya ile temas konusunda çok şanslı olduklarının farkındadır umarım. Örneğin resimlemesini yaptığım ve geçen yılın sonlarında Springer tarafından dünya piyasasına çıkarılan bir göğüs cerrahisi kitabı var. Bu kitabın farklı bölümlerini yazan 25 hekimin iki tanesi Türk. Genç hekimlerimiz dünya pazarına daha fazla çıktıkça, bundan sonra yayınlanacak bu tür temel kitapların yazar kadrosunda aynı şekilde yer almaları mümkün olacak.
 
Avustralya’da sağlık haberciliği açısından Türkiye ile karşılaştırabilir misiniz? Sağlık okuryazarlığı bilinci ne durumda? Sağlık iletişimine önem veriliyor mu?
Nüfusu sadece 23 milyon olan Avustralya’da pratisyen hekimler ve öteki uzmanlık dallarının hem kendi aralarında hem de kamuoyu ile iletişim kurmak için çok etkin, saygın yayınları olduğunu görüyoruz. Ayrıca hastane ve muayenehanelerde hastalar kafalarına takılan her konuda açıklayıcı yayınlara kolaylıkla ulaşabiliyorlar.
Sağlık alanında inanılmaz atılımlar içinde olan Türkiye’de, Bakanlığın, özel tedavi kurumlarının ve uzmanlık dallarındaki odaların sağlık iletişimine daha etkin bir şekilde eğilmesi gerektiğini düşünüyorum.  
  
Continue Reading

CAMBRİDGE’DE NÖROBİLİM ÜZERİNE DOKTORA YAPAN DR. MUZAFFER KASER

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ 

İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde Nörobilim alanında araştırmalarını sürdüren Dr. Muzaffer Kaser, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Cambridge Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’nde Nörobilim Doktorası yapan Dr. Muzaffer Kaser, temel bilimde geliştirilen bir modeli sağlıklı kişilerde test ederek, beyin fonksiyonları ile ilgili elde edilen verileri hastalar üzerinde uygulayabildiklerini belirtti. Hastaların hangi işlevlerinde sorun olduğunu görebildiklerini ve bu şekilde uyarlama çalışmaları yapabildiklerini dile getiren Kaser, Cambridge Üniversitesi’ndeki çalışmaları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
İngiltere Cambridge Üniversitesi Psikiyatri Kliniğinde Nörobilim Doktorası yapıyorum. Psikiyatrik hastalıklarda bilişsel işlevler üzerine çalışıyorum. Daha önce Türkiye’de ve burada Obsesif Kompulsif hastalıkla ilgili çalışmıştım. Yine şizofreni ile ilgili bir araştırmamız oldu geçen yıl, şu anda doktora süreci boyunca depresyondaki bilişsel bozukluklar üzerinde yoğunlaşmayı planlıyorum. Depresyonda bilişsel bozukluklar uzun zamandır, tanımlanmış durumda fakat depresyonda bu boyuta yönelik tedaviler açısından iyi durumda değiliz. Depresyonda olan bilişsel bozuklukları daha iyi tanımlamak ve bunlara yönelik alternatif tedaviler geliştirmek üzerine araştırma yapacağım. 
Bu anlamda özellikle bilişsel işlevleri değiştirebileceğini düşündüğümüz veya bununla ilgili verileri olan ilaçlarla ilgili araştırmalar var. Yine depresyondaki kişilerin beyin fonksiyonlarını nöropsikolojik testler ve  beyin görüntüleme yöntemleri ile değerlendirerek bilişsel sorunların beyindeki karşılıklarını araştıracağız.  Diğer araştırma alanım Obsesif Kompulsif Bozukluk ile ilgili çalışmalarda  hastaların klinik değerlendirmelerini yapıyorum. 

Obsesif Kompulsif Bozukluk Araştırmaları Klinik Temele Dayalı
Araştırmalarımız daha çok klinik temeline dayalı. Bunun yanı sıra laboratuvar araştırmalarıyla birlikte translasyonel yani temel bilimde geliştirilen bir modeli, sağlıklı kişilerde test ederek beyin fonksiyonları ile ilgili elde edilen verileri, hastalar üzerinde uygulayıp hastaların hangi işlevlerinde sorun olduğunu saptama olanağı elde ediyoruz. Bu şekilde uyarlama çalışmaları yapılıyor. 

OKB’lerin Karar Vermedeki Zorlukları
İlk olarak ziyaretçi araştırmacı olarak gelmiştim. Ziyaretçi araştırmacı iken yaptığımız araştırma zamanında yayınlandı. Pişmanlık duygusu ve Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarının karar verme süreçlerine etkilerini  araştırdık. Geliştirdiğimiz test modeli, OKB hastalarında sağlıklı kişilere göre farklılık gösterdi. OKB’si olan kişiler sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında daha fazla pişmanlık yaşamıyorlar fakat yaptıkları bir hareketten sonra yaşadıkları olumsuz duyguları bir sonraki hareketlerine transfer etmekte zorluk yaşıyorlar. Bu da OKB’de gördüğümüz bir kısır döngünün oluşmasına etkisi oluyor. OKB hastalarında en fazla gördüğümüz şeylerden bir tanesi, bir seri kompulsif davranışa takılıp kalmak ve bunu bir sonraki aşamaya götürememek. Yani bir davranıştan sonra  başka bir eyleme yönelememek i. Bununla ilgili başka araştırmalarda devam ediyor. 
Bu araştırmada hastaları bazı testlerle belirledik. Araştırmaya 22 hasta ve 22 sağlıklı kontrol katıldı.  Bazı nöropsikolojik testleri bir takım bilgisayar modellemeleri ile destekleyerek daha rafine veriler elde edebildiğimiz için bilimsel anlamda geçerliliği olan bir model oldu. 



 Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde psikiyatri ihtisasımı tamamladım. İhtisasım sırasında kısa bir süre Cambridge Üniversitesi Psikiyatri bölümüne geldim. Şu an  çalıştığım hocam ile bir çalışmaya katıldım. O zaman OKB üzerine araştırmayı yürüttük. Bakırköy’deki araştırmamda da karar verme süreçleri üzerine tez yaptım. Uzmanlık bittikten sonra Cambridge’ye başvurdum ve master programına kabul aldım. Master programını geçen yıl tamamladıktan sonra bu yıl doktoraya kabul aldım. PHD’ye devam ediyorum. Klinik psikiyatri ve nöropsikiyatri alanında dünyaca ünlü Profesör Barbara Sahakian ile çalışıyorum. 

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Cambridge ‘deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Çok istisnai bir yerdeyim. Cambridge Üniversitesini başka yerlerle kıyaslamak çok zor. Buradaki çalışmalara katkıda bulunmak heyecan verici. Burada devam etmeyi isterim ancak, çağımız uluslararası iş birliklerinin çağı, hiçbir proje ve araştırma tek başına bir kurumdan çıkmıyor. Yaptığımız araştırmaları Avrupa’nın farklı ülkelerinden bilim insanları ile birlikte yürütüyoruz. 

Türkiye’deki daha önce çalıştığım iletişimde olduğum kişilerle birlikte araştırma ve daha fazla üretim yapmak istiyorum. Bahçeşehir Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olduğum için orada da nörobilim araştırmalarına devam etmeyi planlıyoruz . Cambridge’de bilimsel araştırmalara destek vermek çok önemli bir kültürün ürünüdür. Burada araştırmalara devam etmek çok keyif verici ve çok zenginleştirici. Doktora öğrencileri çok önemli yer tutuyor, araştırmaların bir anlamda lokomotifini oluşturuyor. Ana araştırmacılar doktora öğrencileriyle beraber üretimde bulunuyorlar ve çok fazla doktora öğrencisi var. Değişik alanlarda büyük bir bilgi birikimine neden oluyor. En ilgi çekici taraflarından bir tanesi de sadece kendi uzmanlık alanlarınızda değil,   farklı alanlardan aynı olgulara değişik boyutlarda bakan kişilerle de bir araya gelme şansının olması.  Onlarla da iş birliği halinde onların bakış açılarını da ekleyerek yeni ürünler verme şansınız oluyor. O yönden burası önemli bir merkez. 

Türkiye’de psikiyatri alanında çok fazla çalışan bilim insanları var ancak ürün verebilmek  kendi kişisel zamanlarından çok fazla fedakarlık yaparak mümkün olabiliyor. 



Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz? Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Meraklarının peşinden gitsinler. Bazı kongrelerde tanıştığımız tıp öğrencileri oluyor. Onları görünce, eski halimi görmüş gibi oluyorum. Bilimsel araştırmaya katılmak için katılmasınlar, neyi merak ettiklerini kendilerine sorsunlar. Beyinin işleyişi mi kalp mi veya başka bir soru mu? Önce kendi ilgi alanlarını belirlesinler. Kendilerini teşvik edecek kişilerle irtibata geçsinler, bu isim çok önemli. Kendilerini ketleyecek kişi ile birlikte olurlarsa  bilimsel merak ve üretim potansiyeli yitirilebiliyor. 

Türkiye’deki akademik ortamların çoğunda özellikle tıp fakültelerinde belli bir dereceyi alana kadar bir üretim söz konusu oluyor. Hatta üniversitede konuşan bir tıp profesörünü görmüştüm. Televizyonda bir programda konuşurken şöyle demişti: “İnsan tıp profesörü olunca araştırma için motivasyonu kalmıyor.” Bilime bakış açısı ya da kemikleşmiş sistemden de kaynaklanıyor olabilir. Eğer tıp fakültesindeki hocanın merakı yoksa o öğrencinin merakını nasıl canlı tutacak? Özellikle meraklı öğrenciler yılmasın. 

 Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Biological Psychiatry / British Journal of Psychiatry / Psychological Medicine / JAMA Psychiatry

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, Google Scholar, Medscape

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Oliver Sacks, “Mars’ta Bir Antropolog” kitabını okumalarını öneririm. 

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? 
Charles Darwin’in, “Türlerin Kökeni” kitabını tavsiye ederim.  

Cambridge’de hekimlik ve araştırma yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Standartların yüksek olduğu bir yer.  Araştırmalarınızın ne kadar atıf aldığı gibi standartlar önemli. Ama bir taraftan da herkesin kendini öncelikli olarak yaptığı iş ile tanımladığı yerdesiniz. Bu çok önemli bir farktır. İnsanlar kendilerini isimlerinden sonra hangi araştırmayı yaptıkları ya da hangi alanda çalıştıklarıyla tanımlıyorlar. Bu özellikle Türkiye’de pek sık gözlemlemediğimiz bir durum. 

Cambridge bir proje merkezi ve 800 yıllık bir geçmişi var. Üniversite şehrindeyim. Dolayısıyla yaşam şartları, üniversitenin örgütlenmesi ve bütün kurumsal yapı araştırmayı artırmak üzerine kurulu. Alt yapının sağlam olduğu ve araştırma kültürünün yerleşmiş olduğu noktada her şey daha düzenli gidiyor. Beklenmedik sorunlarla ve keyfi durumlarla çok fazla uğraşmıyorsunuz. Halen tam zamanlı araştırma yapıyorum. Aktif hasta görmüyorum sadece araştırma bağlamında klnik değerlendirme için hasta görüyorum. 



Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de şu andaki sağlık durumunun iyi gittiğini düşünmüyorum. Özellikle sağlık hizmetinin kalitesi ikinci planda kaldı. Tıp eğitimi ile ilgili de şu anda tıp fakültesinde doğrudan bulunmadığım için bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak tıp fakültelerinin sayısının arttığı ve kalitesinin giderek düştüğüne dair bir takım bilgiler geliyor. Öncelikle Türkiye’de belki kaliteyi gündeme getirmemiz gerekiyor. Nitelikten çok niceliğe odaklanmış sağlık sistemi var. Bunun ürettiği insanlar olacak. Dolayısıyla bu çok büyük bir zorluk getiriyor. 
Psikiyatri ihtisasımı Türkiye’nin en yoğun hastanelerinden birinde yaptım. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, benim için çok zenginleştirici bir deneyimdi. Psikiyatride neredeyse görülebilecek her tür durumu görme şansı yakaladım. Kriz çözme becerilerini de beraberinde getirdi. Sorunlar arasında uzmanlık eğitimi süresi 4 ya da 5 yıl diye sürekli değişmesi yer alıyor. 4 yıllık uzmanlık eğitimi süresinde, sorunları çözme yollarını öğretmek gerekiyor. 
8 dakikada bir hasta görme üzerine eğitim alıyorlar. Fakat bu insanlar 4 yıllık uzmanlık eğitiminden sonra nereden baksanız 30-35 yıllık uzmanlık dönemi yaşayacaklar. Siz eğitim döneminde bu insanlara 8-9 dakikada hasta görmenin eğitimini verirseniz daha sonraki hayatlarında yeterli kalitede hasta değerlendirme yapmaları mümkün olamıyor. 

Eğitim programında siz kaliteyi ön plana almazsanız, nicelik ön planda olursa, eğitim sisteminizi de buna göre kurgulamazsanız, daha sonra eğiteceğiniz kişilerde bu kaliteyi artırma yetisinden uzak kişiler olacak. Dolayısıyla bunun tekrardan ele alınması gerekiyor. 

Cambridge’de hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır? Cambridge’de kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mı?
Dünyanın her yerinden insanlar var. Burada geldikleri ülke, derisinin rengi ya da başka özelliklerinin çok etkisi yok. Çünkü o kadar farklı milletlerden o kadar farklı yerlerden gelen insanlar var ki, nereden olduğunuz çok fazla dile gelen bir durum değil. 

Üniversitenin kendi içinde ötekileştirme, mobbing (yıldırma) ve etnik kökenden dolayı olan ayrımcılığa yönelik bir politikası var. Gerek işe alımlarda gerekse de çalışma ortamında bunun koruyucusu ve sağlayıcısı üniversite. Bununla ilgili her hangi bir sorun yaşandığında üniversite hemen devreye girebiliyor. 

Belki bu durum İngiltere’nin kültürü ile ilgili olabilir. Bu konu ciddiye alınıyor ve üzeri ört bas edilmiyor, ciddi bir şekilde üzerinde duruluyor. Bir kişiye etnik kökeninden veya vatandaş olduğu ülkeden dolayı her hangi bir olumsuz muamele yapılırsa, bu yapan kişi açısından çok büyük bir sorun oluyor. Üniversitenin kurumsal yapısı ile güven altına alınması önemli 

Cambridge’e eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün mü?
PHD, bilim doktorası. Hangi bilim dalında olursanız olun, branşınızdan bağımsız olarak aldığınız bilimsel unvan anlamına geliyor. Örneğin klinik çalışmalar yaparken, biyoinformatik ile ilgili daha çok istatistiksel yöntemlerle veya modellemelerle uğraşan bir kişi de gelip psikiyatride doktorasını yapabiliyor. Buradaki araştırma grubunun ihtiyaçları ve süpervizörün kararı ile şekilleniyor. 

Ziyaretçi araştırmacı olarak geldiğim dönem benim için belirleyici oldu. İlk hedefim bir bağlantı kurmak ve araştırmalarımı yaparken ufkumu genişletecek bir ortamdı. Burada daha uzun süre kalmanın bilimsel çalışmalarım açısından çok daha iyi olacağını düşündüm. Supervizörüm ve çalışma arkadaşlarım da destek verdiler. Başvurularda bulundum. 
Burada kabulde bir takım standartlar var. O standartları sağlanması için referanslarınız, araştırma projeniz ve daha önceki deneyimleriniz  önemli rol oynuyor. 
Kabul edilme zamanındaki o bekleme aşaması en zor olan kısmı. Yeterince kararlı olurlarsa ve ne istediklerini net olarak ortaya koyarlarsa girilmeyecek hiçbir üniversite yok. 



 Cambridge’de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Avrupa’da çalışan Türk Sağlık Elemanları Derneği var. 

Cambridge’deki Türk hekimlerin diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumda?
Psikiyatri alanında dünya çapında tanınan ve araştırmaları saygı gören bilim insanlarımız var. Burada araştırma kültürünün getirdikleri var. Bunu kişilere atfetmek çok doğru değil. Elbette buradaki kişiler de fark yaratıyorlar. Aslında bir ekip işi olarak ortaya çıkıyor. Bireysel karşılaştırma yapmak çok uygun olmayabilir. Türkiye’de psikiyatri ve nörobilim alanında en üst düzey bilimsel dergilerde yayın sayısı çok fazla değil. Bu belki bir ölçüt olabilir. Bunun tek bir nedeni yoktur. Bir kurumun saygınlığı üst düzey dergilerde yayın yapma konusunda kolaylıkta sağlıyor olabilir ama bireysel bir farklılık değil kurumsal bir farklılık. Buradan bir kişi bir ürün ortaya koyduğu zaman o ürün kurumun ürünü oluyor. Yönetimsel aşamasındaki elemanlarından tutun da bilimsel hipotezi üreten, teknik işleri yapanlara kadar hepsinin ürünü oluyor. Dolayısıyla karşılaştırırken bilim insanları değil de bilimsel üretimleri karşılaştırmak daha doğru olabilir.   

Araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Bürokrasi önemli kısmı kaplıyor hatta Türkiye’den daha fazla bürokratik işlem var. Özellikle etik kurul onayları araştırmanın planlanması ve bütçelendirilmesi  uzun süreç gerektiriyor. Daha sonra araştırmanın bütün önerileri, yöntemi daha önceden planlanıyor, kayıt altına alınıyor ve ona göre yol çiziliyor. Araştırma aşaması klinik aşaması ile ilgili, klinik üniversitenin kendisine bağlı olan, üniversite ile ilişkili olan ruh sağlığı hizmeti veren kurumlar var. Oradaki klinik alanda çalışan ve bağlantısı olan kişiler araştırma ekipleri sadece araştırma yapanlardan oluşmuyor aynı zamanda zamanının bir kısmını klinikte bir kısmını araştırmada geçirenler de var. Klinik araştırmada depresyonu olan, OKB’si olan bir hasta klinikte görüldüğü zaman bir araştırmacı da klinisyene eşlik ediyor ve araştırması hakkında bilgilendiriyor. Hasta bu araştırmaya katılma konusunda kararını belli bir süre sonra bildiriyor. Araştırmacı bu kişi ile görüşme yapıyor daha sonra ve hangi yöntemini kullanacaksa bir seans ayrılıyor. Daha sonra elde edilen verileri değerlendiriyoruz. 

Şöyle özetleyebiliriz: 3 ana aşama var, ilki bürokratik ve yönetimsel kısmı, ikincisi daha çok alanda klinikten araştırmaya hasta sağlama ve son olarak da verileri istatistiksel değerlendirme ve bilimsel yayın haline getirme Günlerim bu üç aşamanın içinde geçiyor. 
Ayrıca bilimsel etkinliklere katılıyorum, hem görüş alışverişi hem de dünyaca ünlü isimleri dinlemek için fırsat oluyor. 
Continue Reading

MCGİLL ÜNİVERSİTESİ’NDE YUMURTALIK KANSERİ ERKEN TEŞHİS TARAMA TESTİ ARAŞTIRMALARI YAPAN OP. DR. ALPER MUMCU

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ
7 yıldır arka arkaya Kanada’nın en iyi tıp fakültesi seçilen McGill Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekolojik Onkoloji Bölümünde yumurtalık kanserinin erken teşhisine yönelik bir tarama testi üzerine çalışan Op. Dr. Alper Mumcu, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.
Yumurtalık kanserinin erken teşhisine yönelik bir tarama testi üzerine çalışan Op. Dr. Alper Mumcu, Kanada McGill Üniversitesi tüp bebek merkezinin kurucusu Doktor Seang Lin Tan  ile 3 yıl boyunca çalıştıktan sonra 7 yıldır arka arkaya Kanada’nın en iyi tıp fakültesi seçilen McGill Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekolojik Onkoloji Bölümündeki araştırma projesine dahil oldu. Bu alandaki önemli isimlerden biri olan Dr.Lucy Gilbert ile çalışan Mumcu, yeni bir gelişme ile  Montreal’den Ottawa’ya taşındığı için merkezden ayrılma kararı aldı.

Röportajı yayınlayacağımız hafta üniversiteden kendi kararı ile ayrılan Op. Dr. Alper Mumcu ile, bu üniversite hakkında bilgi almak isteyenler için yazıyı yayınlama kararı aldık.

Yumurtalık kanserinde erken teşhis tarama testleri üzerine  Kanada’nın en iyi tıp fakültesinde çalışmalar yapan Op. Dr. Alper Mumcu, Kanada’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Uzmanlık alanım kadın hastalıkları ve doğum, yaklaşık 10 yıl kısırlık ve tüp bebek tedavileri ile ilgili çalıştım daha sonra Kanada’ya geldim ve 3 yıl yine bir tüp bebek merkezinde görev yaptıktan sonra 2014 yılının Ocak ayında McGill Üniversitesi’nde yumurtalık kanserlerinin erken dönemde teşhisi ile ilgili bir araştırma projesinde çalışmaya başladım.
Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
1998-2013 yılları arasında kadın hastalıkları ve doğum ile ilgili bütün hastalıkları tedavi ettim, Binlerce bebeğin doğumunu gerçekleştirdim, yüzlerce hastanın tüp bebek tedavisi ile çocuk sahibi olmalarına yardımcı oldum ancak şu anda hasta bakmaktan ziyade araştırma ile ilgileniyorum
Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Yumurtalık kanserleri tıp camiasında “sessiz katil” olarak bilinen, son dönemlerine kadar hiçbir belirti vermeyen ve tanı konulduğunda genelde tedavi edilme şansı son derece azalmış ve ne yazık ki son döneme  erişmiş kanserlerdir.
Hastalığın “sessiz katil” olarak adlandırılmasının nedeni erken dönemlerde görülen yakınmaların genelde hafif ve bu hastalığa özgü olmamasıdır. Pek çok iyi huylu hastalıkta görülen yakınmalar hastalar ve doktorlar tarafından ihmal edilir ve bu nedenle hastalık sinsice ilerler. Bu aşamaya ulaşmış bir yumurtalık kanseri çok yoğun operasyon ve kemoterapiye rağmen yüzde 50 olasılıkla 2 yıl içinde tekrarlar ve hastaların yüzde 80’i, 5 yıl içinde  kaybedilir.
Erken dönemde yakalandığında özellikle birinci evrede tanı konduğunda yaşam şansı yüzde 90’lara kadar çıkmaktadır. Oysa hastaların yüzde 70’inde tanı, hastalık üçüncü ya da dördüncü evreye ulaştığında konabilmektedir ve bu da tedavi için oldukça geç bir dönemdir
Maalesef bu kanser türünün erken dönemde hatta daha hastalık başlamadan yakalanmasını sağlayacak bir tarama testi yok. İşte araştırma projemiz hastanın öyküsü, ultrason bulguları ve bazı kan tahlilleri ile hastalık daha başlamadan yüksek riskli hastaları tespit edip yumurtalık kanseri olmalarını engelleyecek şekilde tedavi etmeyi amaçlıyor.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Yumurtalık kanseri diğer bazı kanser türlerinin aksine ırka ve etnik kökene bağlı olarak farklı oranlarda görülür. En sık beyazlarda en az ise Asya kökenli kadınlarda ortaya çıkar.  Tıbbi konularda ilgili istatistikler Amerika Birleşik Devletleri’nde çok detaylı olarak tutulmaktadır. Buna göre 2013 yılında yaklaşık 22 bin kadına ilk kez yumurtalık kanseri tanısı konmuş ve yine yaklaşık 14 bin kadın bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Kadınlardaki tüm kanserler içerisinde yüzde 3’lük bir orana sahip iken bir kadının tüm hayatı boyunca yumurtalık kanserine yakalanma riski 72 de birdir. Yine Amerikan verilerine göre kadın kanserleri arasında dokuzuncu, kansere bağlı kadın ölümlerinde ise beşinci sıradadır.
Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı verilerine göre her yıl yaklaşık 4 bin yeni yumurtalık kanseri saptanmaktadır.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1969 Ankara doğumluyum.  ilkokul ve lise eğitimimi Ankara Koleji’nde tamamladım. Daha sonra üniversite sınavındaki ilk tercihim olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İngilizce bölümünü bitirdim. Ardından İzmir’e taşınmaya karar verip Tıpta Uzmanlık Sınavında ilk tercihim olan Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi kadın hastalıkları ve doğum bölümünü bitirdim. Askerliğimi İstanbul Gülhane Tıp Akademisi’nde yaptıktan sonra İstanbul’un büyüsüne kapılarak burada kalmaya karar verdim. 2010 yılına kadar Amerikan Hastanesi kadın hastalıkları ve doğum bölümünde görev yaptım. Ardından Kanada’ya geldim 3 yıl süreyle özel bir tüp bebek merkezinin kuruluşunda görev aldıktan sonra şu anki işime başladım. Hacettepe’den arkadaşım diş hekimi İpek Elgin Mumcu ile 1993 yılından beri evliyiz. Alp ve Arda isimli ikiz oğullarımız var
İş ve aileden arta kalan zamanda fotoğraf ile ilgileniyorum. Türkiye’deyken fotoğraf sanatçısı sevgili dostum Muammer Yanmaz’dan temel ve ileri düzey fotoğrafçılık eğitimi almıştım. Kendime kalan zamanın büyük kısmını fotoğrafa ayırıyorum. Onun dışında yemek yapmayı çok seviyorum yaptığım yemekleri oğullarım sevip tekrar yapmamı istediklerinde çok mutlu oluyorum. Son zamanlarda bu  iki ilgi alanımı birleştirip yemek fotoğrafçılığı üzerine denemelere başladım. Önce yapıyor ardından fotoğraflıyorum. https://www.flickr.com/photos/alpermumcu
Ayrıca iyi bir sinema izleyicisi sayılırım. Eşimle beraber vizyondaki  filmleri kaçırmamaya çalışıyoruz. Bunun yanı sıra son zamanlarda bir kitap üzerinde çalışıyorum belki önümüzdeki yıl içerisinde yayınlanması gündeme gelebilir. Yine arta kalan zamanlarımda 1998 yılında açtığım Türkiye’nin ilk Türkçe kadın hastalıkları ve doğum sitesi olan web sitemin güncellemeleri ile ilgileniyorum.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi tartışmasız hala Türkiye’nin en iyi tıp fakültesi. Uzmanlık eğitimi aldığım Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi de yine bence Türkiye ortalamalarının üzerindedir. Ancak benim en büyük şansım Amerikan Hastanesi kadın hastalıkları doğum ve tüp bebek merkezi ekibinin bir üyesi olarak çalıştığım yıllardır. Burada hem tıbbi açıdan, hem teknik açıdan, hem de tıp etiği açısından mükemmel bir eğitim aldığımı düşünüyorum. Amerikan Hastanesi’nde çalıştığım süre boyunca tıp pratiğinin bireysel bir çaba değil bir takım oyunu olduğunu  kavradım. Amerikan Hastanesi hem hastane olarak hem de üyesi olarak çalıştım kadın doğum ekibi olarak gelişmemde çok büyük bir öneme sahiptir.
Kanada’ya geldikten sonra dünyada tüp bebeğin kurucularından ve İngiltere’deki ilk uygulayıcılarından, aynı zamanda 17 yıl önce dünyanın sayılı tüp bebek merkezlerinden biri olan McGill üniversitesi tüp bebek merkezinin kurucusu Doktor Seang Lin Tan  ile 3 yıl boyunca çalıştım. Bu benim için oldukça önemli bir deneyim oldu. 
Ardından 7 yıldır arka arkaya Kanada’nın en iyi tıp fakültesi seçilen McGill Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekolojik Onkoloji Bölümündeki araştırma projesine dahil oldum ve şu anda bu alandaki önemli isimlerden biri olan Dr.Lucy Gilbert ile çalışıyorum.
Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Hacettepe üniversitesi Tıp Fakültesi bence dünya çapında. Orada aldığımız temel eğitim bana göre Amerika da dahil olmak üzere dünyadaki pek çok tıp fakültesinden daha ileri düzeyde. Ancak dediğim gibi bulunduğum konuma gelmemde en büyük katkı Profesör Doktor Bülent Urman başta olmak üzere Amerikan Hastanesi Tüp Bebek, Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümünde çalışan doktor, hemşire, embriyolog ve tüm yardımcı sağlık personelidir.
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Kanada’daki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Jinekolojik onkoloji Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Türkiye’de bence hemen hemen benzer durumdadır. Dünyada sözü geçen pek çok jinekolog onkolog hocamız vardır.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye’deki sistem ile kuzey Amerika’daki sistem birbirinden çok farklı. Burada gündelik işler daha ziyade hemşireler ve yardımcı sağlık personeli üzerinden yürüyor. Türkiye’de ise tam tersine bütün yük hekimlerin üzerine biniyor.
Kanada’da özel sağlık sistemi olmaması bence ciddi bir sorun ve çoğu zaman işlerin tıkanmasına neden oluyor buradaki hastanelerin durumuna baktığımda istanbul’daki büyük sağlık merkezleri sanki gözüme uzay üssü gibi görünüyor
Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Hekimlik bir meslekten ziyade bir yaşam tarzı dolayısıyla bu yaşam tarzına kendilerini mutlaka  hazırlamaları gerekir. Eğer olanakları varsa uzmanlık eğitimi için yurtdışına gitmenin yollarını aramalarını öneririm.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Fertility and Sterility, RBM online ve  Obstetrics and Gynecology
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Herkes gibi benim de en fazla ziyaret ettiklerim Uptodate, pubmed ve webmd. Ancak çok iyi bir internet ve sosyal medya kullanıcısıyım ve web siteleri dışında branşım ile ilgili pek çok twitter hesabını takip ediyorum bence sosyal medya şu anda güncel takip etmek için en kolay yol
Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Hangi ülkede yaşarsanız yaşayın mezun olduğunuz ülke dışında tıp pratiği yapmak çok zor. Bunun tek istisnası sanırım yurtdışından doktor ithal etmeyi düşünen Türkiye’dir
Yurtdışında doktorluk lisansı almak bütün sınavları geçseniz bile çok kolay değil üstelik genel tıp yaklaşımları kültürler arasında farklılık gösterebiliyor bu nedenle eğer mümkünse yurtdışında ihtisas yapmak önemli
Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Bence Türkiye’de  tıp Avrupa’nın pek çok ülkesinde hatta Amerika’nın bile pek çok orta düzey bölgesinden çok daha ileri düzeyde.  Temel tıp eğitiminin Türkiye’deki köklü tıp fakültelerinde oldukça iyi verildiğini düşünüyorum bu nedenle tıp eğitimini ülke dışında almak pek mantıklı değil ama ihtisas ve üst  ihtisas için gerekli.
Kanada’daki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?
Burada özel sağlık sistemi olmadığı için durum biraz farklı. Hastalar daha sabırlı. Muayene için saatlerce beklemek gerekiyor tabii bundan önce randevu almak oldukça büyük bir olay. Bazı ameliyatlar için bekleme süreleri 6- 7 yıla kadar uzayabiliyor.
Noel gibi yoğun dönemlerde acil servislerde muayene olabilmek için 48 saate kadar bekleyen hastalardan söz ediliyor tüm bunlara rağmen hekime karşı şiddet hiç duymadığım bir şey
Kanada’daki kurumların yabancı doktorlara karşı özel bir tutumu var mıdır?
Daha önceden buraya fellow olarak gelen Türk hekimleri gerek, bilgileri gerek, kişilikleri gerekse çalışkanlıkları ile çok güzel izlenimler bırakmışlar. Bu yüzden benim gördüğüm kadarıyla burada yani Montreal’de Türk hekimlerine karşı bir sempati söz konusu bu çok mutluluk verici bir durum.
Kanada’daki ünlü tıp kurumlarına ya da hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Elbette ki mümkün ancak bu çok mücadele gerektiren bir durum ancak olanaksız değil
Kanada’da Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Burada çok yeni olduğum için çok fazla Türk hekim tanımıyorum ancak tanıdığım kadarıyla ilişkilerin ve dayanışmanın iyi olduğu izlenimini edindim
Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nelerdir?
Halen yumurtalık kanserinin erken teşhisine yönelik bir tarama testi üzerine çalışıyoruz.
Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Çalışmalarımız McGill Üniversitesi Sağlık Merkezi Araştırma Enstitüsü bünyesinde gerçekleşiyor. Değişik özelliklere ve bilimsel geçmişe sahip yaklaşık 15 kişiden oluşan bir ekip ve ekibimizin başında bu konuda saygınlığı oldukça fazla olan Dr. Lucy Gilbert var. 
Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Ekibimizin önemli bir kısmı yumurtalık kanseri ve çalışmamız hakkında halkı bilgilendirmek ve çalışmaya dahil edilebilecek kriterlere sahip hastaları seçmek ile uğraşıyor, biz ise hastaların takiplerini gerçekleştiriyoruz. Ben  aynı zamanda çalışmanın web sayfası, facebook, twitter ve instagram gibi sosyal medya yönetimini de yürütüyorum.
Continue Reading

BORDEAUX ÜNİVERSİTESİ’NDE FARMAKOEPİDEMİYOLOJİ ALANINDA ÇALIŞMALARINI SÜRDÜREN DR. SİNEM EZGİ GÜLMEZ

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Fransa’nın en saygın kurumlarından biri olan Bordeaux Üniversitesi’nde Farmakoepidemiyoloji alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Sinem Ezgi Gülmez, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Epidemiyolojik analiz tekniklerinin farmakolojiye uygulanarak, ilaç etkilerinin, yan etkilerinin, ilaç güvenliğinin büyük popülasyonlar üzerinde araştırıldığı bir dal olan Farmakoepidemiyoloji, ABD’de ve Avrupa’da gelişmiş ve büyük araştırmaların yapıldığı bir alan. Ülkemizde öneminin henüz anlaşılmadığını belirten Bordeaux Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı Farmakoepidemiyoloji Biriminde çalışan Dr . Sinem Ezgi Gülmez, “Hangi branşta olursa olsun, mesleğimizi icra ettiğimiz sürece kendimizi geliştirmeye, yetiştirmeye, alanımızdaki yenilikleri, bilgileri takip edip, özümseyip uygulamaya devam etmemiz gerekiyor. Ancak sadece “sürekli eğitimin” yeterli olmayacağını, genç meslektaşlarımızın Tıp dışındaki konularla ilgilenmelerini, hobileri olmasını öneririm” dedi. 
Farmakoepidemiyolojik çalışmalarını sürdürürken Fransa’nın bilimsel tarafını da keşfettiğini söyleyen  Dr. Sinem Ezgi Gülmez,  Fransa’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Tıbbi Farmakoloji uzmanıyım. Ancak ilgi ve çalışma alanım klinik farmakoloji, daha özelde, son 9 yıldır farmakoepidemiyoloji. Farmakoepidemiyoloji, epidemiyolojik analiz tekniklerinin farmakolojiye uygulanarak, ilaç etkilerinin, yan etkilerinin, ilaç güvenliğinin büyük popülasyonlar üzerinde araştırıldığı bir dal. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Ankara’da doğdum ve büyüdüm. İlköğrenim, lise, üniversite ve uzmanlık eğitimlerimi de Ankara’da tamamladım. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 2000 yılı mezunuyum, yani “Milenyum mezunları”ndanım! Tıbbi Farmakoloji uzmanlığımı da yine Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Farmakoloji Anabilim Dalı’nda yaptım.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
2005 yılında uzmanlığımı aldıktan sadece bir hafta sonra Danimarka’ya gittim ve 2 yıl, Odense’de University of Southern Denmark, Klinik Farmakoloji Araştırma Birimi’nde çalıştım. Farmakoepidemiyoloji alanındaki çalışmalarım, Prof. Jesper Hallas süpervizörlüğünde Danimarka’da başladı. Danimarka, farmakoepidemiyolojik çalışmalar ve eğitim faaliyetleri açısından kalitesi çok yüksek bir ülke. Yepyeni bir bilimsel alanı seçen bir bilim insanı olarak, temelimin bu denli sağlam olmasından dolayı ayrıca mutluyum. 
Danimarka’da çalışırken Prof. Nicholas Moore’dan, kendisi ile birlikte çalışmam için davet aldım. Danimarka’dan ayrılmak ve Fransa’ya yerleşmek pozitif ikilemini, Fransa’ya taşınmaya karar vererek çözdüm ve 2007 yılında Bordeaux’ya taşındım. 
2010 yılında, Türkiye’de, Farmakoloji Bilim alanında “Üniversite Doçentliği”mi aldım.
2007 yılında Bordeaux (Segalen) Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Farmakoloji Anabilim Dalı’nda “araştırmacı” olarak başladığım kariyerim, “Öğretim Üyesi” olarak devam etmekte. 
19 Aralık 2013 tarihinde de, Fransa’da en yüksek akademik diploma olan HDR (Habilitation Diriger de Recherche) aldım. 
Eylül 2013’den itibaren de, 3 yıl sürecek, Eu2P Programı ile farmakoepidemiyoloji alanında PhD’ye başladım (Eu2P: European Programme for Pharmacoepidemiology & Pharmacovigilance; Avrupa Farmakoepidemiyoloji ve Farmakovijilans Master ve PhD Programı).

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Farmakoloji ve klinik farmakoloji eğitimimi, Türkiye’nin bu alandaki en güçlü Anabilim Dallarından birinde, üstelik kendi “yuva”mda almış olmam, hem bilimsel ve mesleki temel bakımından beni güçlü kıldı, hem de yurtdışında çalışma fırsatını yakalayıp alanında isim yapmış bilim insanlarıyla tanışmama olanak sağladı.
Farmakoepidemiyoloji temelim, Danimarka’da, bu alanda çok güçlü, kaliteli çalışmalar yapan Prof Jesper Hallas sayesinde çok sağlam. Kendisiyle hep iletişim içindeyim. “Mentor”um olduğunu içtenlikle söyleyebilirim.

Fransa’daki Bilimsel Yaşamı Daha Yakından Tanıma Fırsatı Buldum 
Şu anda çalıştığım kurumu birincil olarak ben seçmedim; Prof. Nicholas Moore tarafından kendisi ve ekibiyle çalışmam için davet edildim. Hem farmakoepidemiyoloji çalışmalarıma, bu alanda güçlü bir ülke ve ekiple devam etmek hem de dilini konuştuğum, kültürüne, tarihine, yaşam biçimine hiç de yabancı olmadığım Fransa’nın bir de bilimsel tarafını keşfetmek için, bu değerli ve güzel fırsatı değerlendirip Fransa’ya taşındım.

Bordeaux Üniversitesi’nin Yıllık Bütçesi 528 Milyon Euro
Bordeaux Üniversitesi, bin 878’i doktora, 6 bin 221’i de yabancı olmak üzere 50 binden fazla öğrenci, 2 bin 924’ü eğitimci-araştırmacı ya da araştırmacı, 2 bin 711’i de teknik olmak üzere 5 bin 635 personel ile 980 “barındırılan” personel (CNRS, INSERM vb) olan; 4 Yüksekokul (19 eğitim birimi ve 5 Enstitüyü kapsayan), 3 IUT, 1 Öğretim ve Eğitim Koleji (ESPE), 8 Doktora Okulu, 3 Araştırma Birimi, 70’den fazla sertifikalı laboratuvar, birçok kurum ve kuruluş (CNRS, INSERM, INRA, INRIA, IRSTEA, IFREMER, CEA…) ile birkaç federal yapıdan oluşmaktadır. 542 bin 372 m²’lik bir alan üzerinde kurulmuş olup, yıllık bütçesi 528 milyon €’dur. http://www.u-bordeaux.fr

Farmakoloji Anabilim Dalımız, Avrupa İlaç Ajansı (EMA; European Medicines Agency) tarafından koordine edilen ENCePP (The European Network of Centres for Pharmacoepidemiology and Pharmacovigilance) partnerlerinden bir tanesi. Anabilim Dalımızda Farmakoepidemiyoloji ve Farmakovijilans Master ve PhD programı yürütülmekte. Bunun yanı sıra Eu2P programının da koordinatörü. Yani, böylesine büyük ve başarılı bir Üniversite’de ve Anabilim Dalı’nda çalışma, araştırma yapma ve kendimi geliştirme fırsatını kaçıramazdım.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki (ya da diğer ülkedeki) durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Farmakoepidemiyoloji, ABD’de ve Avrupa’da da özellikle İskandinav ülkelerinde, İngiltere, Hollanda ve Fransa’da yıllar önce oturmuş, gelişmiş ve büyük araştırmaların yapıldığı bir alan. Önemi, ne yazık ki Türkiye’de halen kavranabilmiş değil. Ayrıca araştırma olanakları da çok sınırlı. Bu alanda araştırma yapan bilim insanlarımızın sayısı da yeterli değil. Ancak ben umutluyum. Türkiye’deki meslektaşlarımla iletişim ve işbirliğimi sürdürüyorum ve farmakoepidemiyoloji’nin ülkemizde de hak ettiği önem ve düzeye gelmesi için katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye’de uzmanlığımı aldıktan sonra hiç çalışmadım. Bu nedenle tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri açısından kurumlar arasındaki farkları karşılaştırmam doğru olmaz. 

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Kesinlikle ilk önerim, İngilizceyi iyi düzeyde konuşup, anlayıp ve yazabiliyor olmaları. İngilizce artık bir “yabancı dil” olma konumundan uzun zaman önce çıktı. Ayrıca ikinci bir yabancı dil bilmek, onları her zaman bir adım daha önde tutacaktır. 

Uzmanlık ve hatta daha tıp eğitimleri sürerken, olanakları varsa ve kısa süreli de olsa, mutlaka yurtdışı deneyimi edinmeye çalışsınlar. Genç hekimlerimiz, branşlarıyla ilgili önemli kongrelere katılmaya, araştırma yapanlar da çalışmalarını sunmaya gayret etsinler. Kongrelerde yabancı meslektaşlarımızla iletişim ve işbirliği kurmaya çalışsınlar.
Biz hekimlerin eğitimi, ne fakülteden mezun olduğumuzda ne de uzmanlık eğitimimizi tamamladığımızda sona eriyor. Hangi branşta olursa olsun, mesleğimizi icra ettiğimiz sürece kendimizi geliştirmeye, yetiştirmeye, alanımızdaki yenilikleri, bilgileri takip edip, özümseyip uygulamaya devam etmemiz gerekiyor. Ancak sadece “sürekli eğitimin” yeterli olmayacağını, genç meslektaşlarımızın Tıp dışındaki konularla ilgilenmelerini, hobileri olmasını öneririm.



Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Hepsini olmasa da, özellikle izlediğim birkaç önemli bilimsel dergiyi sıralayabilirim: Pharmacoepidemiology & Drug Safety, Drug Safety, British Journal of Clinical Pharmacology, European Journal of Clinical Pharmacology, British Medical Journal, JAMA, JAMA Internal Medicine, Clinical Pharmacology and Therapeutics, Basic & Clinical Pharmacology & Toxicology.

Ayrıca Avrupa İlaç Ajansı (EMA; European Medicines Agency), FDA, Fransa Yüksek Sağlık Otoritesi (HAS; Haute Autorité de Santé) ile Fransa İlaç Ajansı (ANSM; Agence National de Securité du Médicament et des produits de santé / the French National Agency for the Safety of Medicines and health products), duyurularını ve uyarılarını özellikle takip ettiğim sağlık otoriteleri.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
EMA, ANSM, HAS, WHO, EACPT

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Kenneth J. Rothman (2012), “Epidemiology: An Introduction”, (2nd Edition). New York, NY: Oxford University Press.
Kenneth J. Rothman, Greenland, S., & Lash, T.L. (2008). “Modern Epidemiology”, (3rd Edition). Philadelphia, PA: Lippincott, Williams & Wilkins.
Brian L. Strom (Editor), Stephen E Kimmel (Editor), Sean Hennessy (Editor) (February 2012). “Pharmacoepidemiology”. (5th Edition). ISBN: 978-0-470-65475-0. Wiley-Blackwell

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? 
Sanırım önce kendi branşlarındaki büyük bilim insanlarının yaşam hikayelerini okuyarak başlayabilirler. Ayrıca branşlarının tarihçesi hakkında bilgi sahibi olmak da ilginç ve yararlı olacaktır kanısındayım.

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Branşım nedeniyle klinik hekimlik yapmadığım için bu soruyu pratik anlamda yanıtlamam olanaklı değil. Ancak tıp eğitimlerini Türkiye’de tamamlayıp yurtdışında klinik hekimlik yapan meslektaşlarımdan edindiğim deneyim, en önemli sorunun tıp fakültesi diplomalarının denkliğini almanın zorluğuna işaret ediyor.
Yurtdışında araştırma yapmanın sıkıntılarına kısaca değinecek olursak, en önemlisinin araştırma yapmak için maddi kaynak bulmak olduğunu söyleyebilirim. Fransa ve Danimarka gibi gelişmiş ülkelerde çalışma deneyimi olan bir akademisyen olarak, kimi zaman araştırma bütçesi elde etmekte güçlükler yaşadığımızı belirtebilirim.

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıp eğitiminin kalitesinin giderek yükseldiğini görmekte ve bundan büyük mutluluk duymaktayım. Mezun olduğum Fakülteyi örnek vermekten mutluluk duyuyorum ki, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet öncesi eğitimi, Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu (UTEAK) tarafından resmen akredite olarak tıp eğitimindeki kalitesini belgelemiş oldu. Yani tıp eğitimi almak isteyen gençlerimizin mutlaka yurtdışında eğitim almaları gerektiğini düşünmüyorum. Bu bir tercih elbette. Ancak ilerde Avrupa’da ya da ABD’de uzun süreli ya da kalıcı olarak hekimlik yapmayı düşünüyorlarsa, önce tıp fakültesi diploma denkliklerini almaları gerekiyor. Gelecekte bunu planlayan gençlerimizin yurtdışında tıp eğitimi alma seçeneğini daha başlangıçta düşünüp değerlendirmeleri, ilerisi açısından yararlı olabilir. 

Fransa’daki ünlü tıp kurumlarına,  hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Evet, Fransa’daki tıp fakültelerine eğitim ve araştırma amaçlı gelinebilir. Ancak başvuru yapmadan önce, hem Fransa’nın hem de gelmek istedikleri Tıp Fakültesi’nin bu konuda aradıkları koşulları ayrıntılı olarak incelemelerini öneririm. Ayrıca, çeşitli burslara da başvurabilirler. Hem Türkiye’deki hem de Fransa ya da Avrupa’daki burs olanaklarını araştırmalarını öneririm.



Fransa’da Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Bildiğim kadarıyla, Fransa’da 200’den fazla Türk doktor var. Paris ve Strazburg’da Türk hekimlerinin kurduğu dernekler mevcut. 2010 yılında Dr. Serdar Dalkılıç, “Türk Fransız Sağlık Vakfı”nı kurdu ve Vakfın Başkanı. TFSV, bütün sağlık çalışanlarına açık. Ben de Vakfın Başkan Yardımcılarından biriyim. Vakıf, Fransa’da yaşayan ve Türkçe konuşan toplumumuzu, Fransa’daki sağlık hizmetlerinden en iyi şekilde yararlanabilmelerini sağlamak, ayrıca Fransız sağlık sistemi ve genel sağlık konularında bilgilenmeleri için medya kuruluşları aracılığıyla ve halk konferansları düzenleyerek gerçekleştiriyor. Bunu, Fransa’daki Sivil Toplum Kuruluşları ile ortak çalışmalar yaparak gerçekleştiriyor. Sağlık konferansları hakkında toplumumuzdan o kadar güzel geri bildirimler aldık ki, konferanslarımızı tüm Fransa’da gerçekleştirmeye karar verdik. Hatta Paris dışındaki ilk konferansımızı, 14 Eylül 2013 tarihinde Bordeaux’da, T.C. Bordeaux Başkonsolosluğumuz himayesinde gerçekleştirdik, yine Bordeaux’daki çeşitli Sivil Toplum Kuruluşları ile işbirliği içinde olarak. Kendilerine bir kez daha içtenlikle teşekkür ediyoruz. 2014 yılından itibaren Lyon, Strasburg, Marsilya, Rouen ve hatta Fransa’daki diğer şehirlerde de sağlık konferansları düzenlemeyi planlıyoruz. Vakfın gelecekteki amaçlarından birisi de, Fransa’da önce Türkçe hizmet verecek bir poliklinik, daha sonra Franco-Turc bir hastane ile Fransa’da kalan emekli insanlarımız için bir emekliler evi (maison de retraite) açmak. Ayrıca Türk Fransız Sağlık Vakfı, 2010 yılında, Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere ve Kuzey Kıbrıs’taki benzeri kurumlarla beraber Avrupa Türk Sağlık Elemanları Federasyonu’nu (ATSEF) kurdu. ATSEF, 14 Mart 2011’de Paris’te ilk Tıp Bayramı kutlamasını gerçekleştirdi. 

“Fransa ve Avrupa’da Sağlık ve Sosyal Güvenlik Sistemi” Sempozyumu Yapıldı
Vakfımız, Strazburg’da, Avrupa Parlamentosu’nda, 12 Şubat 2014 tarihinde, “Fransa ve Avrupa’da Sağlık ve Sosyal Güvenlik Sistemi” temalı bir Sempozyum düzenledi. Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, İsviçre ve İtalya’dan davet ettiğimiz konuşmacılarımız, kendi ülkelerindeki Sağlık ve Sosyal Güvenlik Sistemini anlattılar. Ben de Fransa’dan bahsettim. Ayrıca Dr. Dalkılıç ve Dr. Reginato (FEMS Başkanı) birlikte bir sentez yaptılar. Avrupa’daki Türk meslektaşlarımız ve Türk aydınları için, bu sempozyumun bir mihenk taşı olacağına inanıyoruz. TFSV, daha kapsamlı sempozyum ve konferanslar düzenlemeye devam edecek.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Şu anda yürüttüğüm projeler, ilaçların karaciğer toksisitesi üzerine. Bununla ilgili olarak EMA tarafından yapılması istenen ve 7 Avrupa ülkesindeki karaciğer nakil merkezlerinin dahil edildiği projeyi tamamladım. Hem bu projenin ileriki etaplarını, hem de diğer projelerimi yine bilimsel koordinatör olarak yürütmeye devam ediyorum. 

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları, Bordeaux Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı, Farmakoepidemiyoloji Biriminde yürütüyorum. Farmakoepidemiyoloji Birimi’mizde 40’tan fazla kişi çalışıyor. Farmakoepidemiyolojik çalışmaların gerçekleştirilmesi için profesyonel bütün gereksinimler ve alt yapı bulunmakta. Ekibimizin çoğunluğu en az “Bilim Master 2” ya da “PhD” diplomasına sahip. Araştırma projelerinin yanı sıra, düzenli eğitim-öğretim aktivitelerine katılıyor; örneğin Farmakoepidemiyoloji-Farmakovijilans Master 2 programı, DIU-PEP. 

Birimimizin 10 yıldan uzun süredir deneyimi var. Bugüne kadar da 50’den fazla farmakoepidemiyolojik çalışma gerçekleştirildi ya da halen sürüyor. Hem Fransa’da ulusal, hem de Avrupa düzeyindeki uluslararası projeleri, en iyi düzey, yönetim ve kalitede gerçekleştiriyoruz. 

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Rutin bir günümüz yok aslında. Projelerin zamanında ve en yüksek kalitede ilerlemesi ve tamamlanması için, herkes kendi sorumluluğundaki görevlerini yerine getiriyor. Her projenin ekibi, en yüksek bilimsel sorumludan en alt elemana kadar kesintisiz, hiyerarşik ve düzenli bir iletişim içinde. Ayrıca düzenli olarak toplantılar da gerçekleştiriyoruz.
Continue Reading

NATİONAL CANCER INSTİTUTE’DE PROSTAT KANSERİ GÖRÜNTÜLEMESİ EŞLİĞİNDE HEDEFLİ BİYOPSİ VE FOKAL TEDAVİLER ÜZERİNE ÇALIŞAN DR. BARIŞ TÜRKBEY

Amerika’nın en saygın kurumlarından biri olan National Cancer İnstitute (NIH)’de prostat kanseri üzerine tedavi odaklı araştırmalarını sürdüren Dr. Barış Türkbey, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Prostat kanseri görüntülemesi, görüntüleme eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedavi üzerine uzun yıllardır çalışmalarını yürüten Ulusal Kanser Enstitisünde (National Cancer İnstitute) Moleküler Görüntüleme Programı’nda doktor ve araştırmacı olarak çalışan Dr. Barış Türkbey, “Klasik random prostat biyopsilerini, tıbbi GPS sistemiyle çalışan hedefli biyopsi sistemine dönüştürdük. Uygun hastalarda prostat kanseri tedavisini, MRG kılavuzluğunda lazer kullanarak yapıyoruz. Sonuçlarımızı da yakında tıp dünyası ile paylaşacağız” dedi. 

Prostat kanseri görüntülemesi eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedaviler üzerine çalışmalarını sürdüren Dr. Barış Türkbey, Amerika’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Uzmanlık alanım radyoloji, odaklandığım konu ise kanser görüntülemesi. Kullandığımız belli başlı görüntüleme teknikleri arasında multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve pozitron emisyon tomografisi bilgisayarlı tomografi (PET/BT) var. MRG oldukça yüksek uzaysal çözünürlüklü bir yöntem ve bu teknik sayesinde çeşitli organ ve vücut sistemlerinin hem anatomik hem de fonksiyonel değerlendirmesini yapabilmekteyiz. PET/BT tekniğinde ise tümörlerin yapısında bulunan tümöre özgül molekülleri hedefleyen radyofarmasötik ajanlar kullanarak tümör metabolizmasını diğer manada tümör biyolojisini görüntüleyebiliyoruz. Aslında ideal olan yüksek anatomik çözünürlüklü MRG ile oldukça özgül olan PET’i birleştirebilen bir teknik olan MRG/PET’i kullanmak ancak bu teknoloji henüz tam randımanlı olarak kullanımda değil.

Bahsettiğim teknikler artık pek çok hastalığın tanı, tedavi ve takibinde bir kılavuz olarak rol oynamakta hatta ötesinde bu teknikler biyopsi hatta tedavi işlemleri esnasında gerçek zamanlı yol haritası vazifesi görmekte. 

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Üzerinde çalıştığım başlıca kanser çeşidi prostat kanseri. Prostat kanserinde MRG, PET/BT ile görüntüleme ve görüntüleme yöntemleri kılavuzluğunda biyopsi ve fokal tedavi, bilhassa prostat kanserini daha iyi çözümleyebilmek için yoğun mesai harcamaktayım. Benzer şekilde böbrek kanseri konusunda da hedefe yönelik görüntüleme konusunda çalışmaktayım.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Mesaimin önemli bir kısmını prostat kanserine ayırdığım için bilhassa prostat kanseri konusunda bildiklerimi aktarmak istiyorum. Prostat kanseri erkekler arasında en yaygın kanser çeşididir. İstatistiksel veriler uyarınca her 6 erkekten birisi prostat kanserine yakalanmakta ve bunlardan 36’da bir tanesi hayatını kaybetmektedir. Prostat kanseri, çoğunlukla tarama testlerinde ki günümüzde bir laboratuvar kan testi olan prostat spesifik antijen (PSA) ve rektal muayeneden bir veya ikisinde rastlanan anormal bulgular sonucunda gerçekleştirilen biyopsilerle tanı almaktadır. Ancak bazı hastalar üriner sistem bulguları veya hastalıkları çok ileri safha ise tutuluma bağlı bulgularla örneğin, kemik tutulumu varsa ağrılı semptomlarla başvurabilirler.
Bölgesel pratikler arasında farklılıklar olabilmekle birlikte bir genellemeye gidecek olursak ö günümüzde prostat kanseri tedavisinde cerrahi, radyoterapi gibi yöntemler hastalık prostat bezinde sınırlanmış ise uygulanıyor. İleri safhadaki prostat kanserlerinde ise hormon preparatları içeren sistemik tedavi yöntemleri kullanılıyor. Ancak günümüzde hastalığın gidişatına göre bu tedavi yöntemleri birbirleriyle kombine edilebiliyor. Son olarak bu aşamada deneysel olmakla birlikte fokal tedavi (laser, kryoablasyon) veya immünoterapi gibi yöntemler de belli protokoller çerçevesinde uygulanabiliyor.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistiki bilgileri paylaşabilir misiniz?
Kanser istatistiklerinin en sağlıklı tutulduğu ülke ABD, bu bilgi ışığında 2013 yılında ABD’de yaklaşık 240 bin kişi daha yeni prostat kanseri tanısı alacak ve maalesef 30 bin kişi prostat kanseri yüzünden hayatını kaybedecek.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Ben Ankara’da doğdum, ailem Ankaralı. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da okudum. Üniversite sınavında ilk tercihim olan Hacettepe Üniversitesi İngilizce Tıp Bölümünü kazandım. Tıp fakültesi eğitimimi ve radyoloji ihtisasımı Hacettepe Üniversitesi’nde tamamladım. 6 yılı aşkın bir süredir ABD’de Ulusal Kanser Enstitisü (National Institutes of Health – NIH) bünyesindeki Ulusal Kanser Enstitüsünde (National Cancer İnstitute) Moleküler Görüntüleme Programı’nda doktor ve araştırmacı olarak çalışmaktayım. Başlıca ilgi alanım prostat kanseri görüntülemesi, görüntüleme eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedavi. Hedefli biyopsileri NIH bünyesinde Philips ile ortaklaşa yaptığımız çalışmalar sonucunda geliştirdik, bir nevi tıbbi GPS sistemiyle çalışan bu sistemi bine yakın olguda başarıyla kullandık ve o sistem şu anda ticari kullanıma hazır hale geldi. Fokal tedavi ise MRG kılavuzluğunda lazer kullanarak yapmaktayız ve bu konudaki sonuçlarımızı da yakında tıp dünyası ile paylaşacağız.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Tıp fakültesini Hacettepe İngilizce grubunda okudum, 2003 mezunuyum. Mezuniyet sonrasındaki ilk TUS’ta Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı’da ihtisasıma başladım. Sonrasında ise NIH maceram başladı. Kısacası Hacettepe ve NIH bugüne kadar çalıştığım kurumlar.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Radyoloji konusunda bildiklerimi Hacettepe Radyoloji’ye borçluyum, orada uluslararası standartlar denkliğinde bir eğitim aldım. Çalışma ortamı yoğun olmasına karşın hocalarımız eğitimimize oldukça fazla önem verirlerdi. Vaka çeşitliliği, zengin makine parkımız ve hocalarımız avantajlarımızdı. Hacettepe Radyoloji’de ilginç bir başka nokta ise bizden önceki jenerasyonlardaki pekçok hocamızın yurtdışında üst ihtisas düzeyinde eğitim almış olmasıydı. Bu çok önemli bir noktaydı, çünkü o örneklere bakarak neler başarabileceğimizi görebilme fırsatım olmuştu. Yine Hacettepe Radyoloji’de araştırmalar fazlaca teşvik edilirdi, bu konuda yeterli destek ve özgürlük mevcuttu, zaten benim NIH gibi bir kurumu seçmemdeki temel neden de araştırmalarımı daha ileri safhaya taşıyabilmekti. Dışarı çıktığımda Hacettepe Radyoloji’de aldığım eğitim ve nosyonun ABD standartlarına oldukça yakın olduğunu daha iyi fark ettim.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Bu şekilde bir karşılaştırma ne kadar sağlıklı olabilir bilemem, çünkü NIH AR-GE odaklı kurum, Türkiye’de karşılığı tam olarak yok maalesef. Ancak radyoloji açısından bir karşılaştırma yapmayı denersem, diyebilirim ki pratikte Türkiye’de şu an bazı sorunlar var. En temelinde performans sistemi iş yükünü en üst noktaya çekmiş durumda, buna karşın düşük puanlama nedeniyle görüntüleme tetkik kantitesi artarken, kalitesinde önlenemeyen düşüşler görülüyor. Maalesef bu sistem içerisinde AR-GE’ye yoğunlaşmak sanırım her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu bağlamda sadece kendi branşımı değerlendirebildiğimi belirtirken maalesef Radyoloji için şartlar Türkiye’de ABD’ye kıyasla daha da zor. Ancak tüm bunlara karşın hemen her kurumdaki meslekdaşım elinden gelenin fazlasıyla çalışmakta, bunu onlarla olan diyaloglarımda çokça duyuyorum.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Rekabet şartları oldukça çetin, bu nedenle çok çalışmalarını, yurt dışındaki gelişmeleri yakından takip etmelerini öneririm. İnternet ve iletişim olanaklarının artmasıyla bunu yapmaları mümkün. Tıp fakültesi konusunda ana yargı eğitimin ezbere dayalı olduğu şeklinde, ancak ben buna katılmıyorum. Bence her konuda sorgulayıcı olmalılar, verilen bilgiyle yetinmeyip araştırmalılar ve sormalılar ancak bu şekilde iyi bir bilim insanı olmanın temelini atabilirler. Ve elbette kariyer planlamalarını orta uzun vadeleri hedefler doğrultusunda yapmalarını tavsiye ederim.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Belli başlı tüm radyoloji dergilerini, yanı sıra Science, NEJM gibi ana dergileri takip ederim. Pubmed arama motorunda ilgilendiğim 10 temel konuda çıkan haftalık yayınlar her pazartesi e-maille bana gelir. Bu ücretsiz sunulan bir hizmet ve literatürü takip etmeme çok yardımcı oluyor, kesinlikle tavsiye ederim.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Direkt ziyaretten ziyade ben twitter’da takip ediyorum onları, RSNA (Radiologic Society Of North America), AUA (American Urology Association), ACR (American College of Radiology) en sık takip ettiklerim.


 Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
En önemli sorun olarak, diploma ve eğitim denkliği sıkıntıları ile karşılaşıyorsunuz. Bunu gidermek zaman alıcı olabiliyor. Hastalarla iletişimde bazı farklılıklar doğabiliyor çünkü farklı kültürlerden geliyoruz, bunların dışında bir zorluk yaşanma ihtimali az. Ancak herşeyi zamanla aşıp hedefinize yürümeniz mümkün.

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıp alanında olumlu işler yapıldı ve halen de yapılmakta ancak bazı politikalar maalesef tıp çalışanlarını olumsuz etkiliyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse, oldukça çok sayıda yeni tıp fakültesi açılıyor. Evet doktor açığı olabilir ama bunun çözümü için başka yollar denenebilir. Yine, performans sistemi nedeniyle AR-GE’ye zaman ayırma konusunda sorunlar yaşanabilir ki bu durum literatüre orijinal katkının ve yeni icat-patentlerin sekteye uğramasına neden olabilir. Elbette sağlık hizmetinin vatandaşlara etkin ve hızlıca ulaştırılması önemlidir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta da “her doktorun belli aralıklarla bilgilerini yenilemesi için bilimi, literatürü ve dünyayı takip etme” gerekliliğidir. Sistemdeki düzenlemeler bu gerçeğe göre yapılırsa çok daha iyi olabilir.

ABD’deki kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Hayır, bu konuda hiç bir özel tutumla karşılaşmadım, çünkü bu konuya ABD’de azami dikkat gösterilmektedir.

ABD’deki ünlü tıp kurumlarına ya da hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Bu mümkün, yeter ki bu konuda gerekli araştırmaları zamanında yapın ve gerekli kişilere ulaşın. Bilhassa internet çağında bu tip olanakları daha kolay bulabilirsiniz.

ABD’de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Türk meslektaşlarımızdan bir kaç tanesiyle ortak çalışmalarımız var. Hatta son iki yıldır bu ve benzeri iletişim olanaklarının oluşması için RSNA (Radiology Society of North America) kongresinde toplanmaya gayret ediyoruz. Ancak, iş yoğunlukları ve farklı iş programları bu tip dayanışmalara engel olabiliyor.

ABD’de Türk hekimlerin diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumdadır?
Belirli bir oran vermekte zorlanırım ama hemen her merkezde bir Türk radyologa rastlamak mümkün.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konular nelerdir?
Şu anda prostat kanserine ilaveten yoğun olarak lenfatik sistem görüntülemesi konusunda araştırmalar yapıyorum. Amacımız kanseri drene eden lenf düğümlerini elimizdeki yeni kontrast maddelerle tespit etmek ve kanserli olgulara ve hekimlerine daha fazla yardım edebilmek.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları kendi bölümümüzde yapıyoruz. Ekibimizde bir hemşiremiz, bir MRG teknisyenimiz, bir MRG fizikçimiz var. Bakıldığında küçük bir ekip olarak görülebilir ama o kadar uzun zamandır birlikte çalışıyoruz ki, uyumumuz çok iyi. Elbette bize yardımcı olan cerrahlarımız, onkologlarımız da mevcut. Kısacası multi-disipliner bir ekibiz ve gücümüzü çeşitliliğimiz ve uyumumuzdan alıyoruz.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Bizim hastanemizin yapısı diğer hastanelerden belli farklılıklar göstermekte. Hastanemiz tam anlamıyla bir AR-GE hastanesi ve tüm hastalarımız etik kurul onaylı bilimsel protokollerin katılımcıları. Protokollerimiz herkese açık kaynaklarda, bilhassa internette, erişilebilir. Bu bilgilere ulaşan hastalarımız hemşiremizle iletişime geçerek protokol veya protokoller için gerek şartları sağlayıp sağlamadıkları konusunda değerlendirilirler. Bu aşamada hemşiremizin rolü çok büyüktür, çünkü bilimsel protokolü en ince detaylarına kadar bilir ve hastaya aktarır. Şayet hasta uygunsa hemşiremiz bizimle ön görüşme için toplantı tertip eder, bu toplantıda hasta ve yakınlarının tüm sorularını yanıtlamaya gayret ederiz. Ancak bu işlemde objektif olmak ana şartımız, çünkü bazı hastalarımız aşırı motive şekilde çalışmalara dahil olmak isteyebiliyorlar ki o anda hastayı bu durumdan korumak da bizim görevimizdir. Hastamız uygun şartları sağlayıp çalışmaya dahil olmayı kabul ederse gerekli laboratuvar incelemeleri yine hemşiremizin desteğiyle yaparız ve bu sonuçların uygunluğu tasdiklediğini tespit ettikten sonra görüntüleme işlemini kendi MRG ve PET/BT makinamızda kendi teknisyenlerimizle yaparız. Bu nokta çok önemli çünkü kendi makine parkımıza sahip olmamız bizi AR-GE konusunda daha rahat hareket etme özgürlüğünü vermekte. Görüntüleme datası elde olunduktan sonra yoğun bir multidispliner çalışma dönemi başlar. Bu aşamada radyologlar olarak cerrahlar, tıbbi onkologlar, radyasyon onkologları, patologlar, moleküler biyologlar, fizikçiler ve mühendisler ile, ki bunların çoğu farklı bölüm ve birimlerde çalışan ekip arkadaşlarımızdır, birlikte yaptığımız görüntülemenin üzerinde maksimum veriyi toplamak için mesaimizi harcarız. Bu heterojen ekipte her disiplinin önem ve görevleri eşit derecede olmakla birlikte bunlardan bir parçası dahi yanımızda olamazsa çalışmamızda aksama hissedilir. 

Bana bir günümüzü sordunuz ama bunu bir gün şeklinde anlatmak yerine size bir hastanın bizimle olan zamanını özetlemeye gayret ettim. Her hasta bizim için önce klinik anlamda daha sonra ise bilgi ve AR-GE anlamında çok önemlidir, her hastanın hikayesi farklıdır, her hastamızın bizimle ilk görüşmesinden data analizine kadar olan süreçte öğrendiklerimiz bizim için çok fazla önem arzeder.

İlginç olarak çekirdek ekibimiz çok az sayıda kişiden oluşmaktadır ama diğer disiplinlerle olan işbirliği ve uyumumuz başarımızın belki de esas sırrıdır. Eklemek istediğim son nokta ise tüm bunlar olurken ekipler arası diyaloğun maksimum düzeyde olmasıdır. Hemen her aşamada ekipler toplantı yaparlar, bu sayede herkes birbirinin dalı konusunda daha fazla bilgi sahibi olur ve hata, aksilik olasılıkları minimuma indirgenir. 

Med-Index
Continue Reading

AMERİKA’NIN EN ÖNEMLİ DERNEKLERİNDEN SOCİETY OF MATERNAL FETAL MEDİCİNE TARAFINDAN ÇALIŞMASI BİRİNCİ SEÇİLEN İLK TÜRK DR. ÖZHAN M. TURAN

Society of Maternal Fetal Medicine Kongresinde Ödül Alan İlk Türk olan ve araştırması NIH’in yüksek bütçeli çalışmalarında yer alan University of Maryland Riskli Gebelik Uzmanı Dr. Özhan M. Turan, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Amerika’da riskli gebeliklerle ilgili tüm politikaları belirleyen Society of Maternal Fetal Medicine, doktorların riskli gebelik üst ihtisaslarını kontrol eden, yaptırdığı yayınlar ile perinatoloji ile ilgilenen hekimlerin günlük hasta bakarken kullandıkları standartları belirleyen bir kuruluştur. Society of Maternal Fetal Medicine, tarafından ödüllendirilen Dr. Özhan M. Turan, ödül alan çalışmasında adrenal gland fetal zone aktivasyonunu belirleyerek erken doğumun tanınabileceğini gösterdi. Metodu günlük kullanıma da uygun bir şekilde geliştirdiği için National Institutes of Health (NIH)’in yüksek bütçeli çalışmalarından birinde risksiz hasta grubunda erken doğumun tanınması için halen deneniyor

Yüksek riskli gebeliklerle ilgili çalışmalarını sürdüren Dr. Turan, Amerika’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyım. Riskli gebelikler (high risk pregnancy) diğer adi ile perinatoloji konusunda üst ihtisas yaptım. Esas ilgi alanlarım erken doğum, bebeklerin anne karnındaki gelişme geriliği ve intrauterine fetal surgery (anne karnında cerrahi girişimler). 

Society of Maternal Fetal Medicine Ödülü Alan İlk Türk
Amerika’da riskli gebeliklerle ilgili tüm politikaları belirleyen Society of Maternal Fetal Medicine (SMFM, Riskli Gebelikler Derneği), doktorların riskli gebelik üst ihtisaslarını kontrol eden, yaptırdığı yayınlar ile perinatoloji ile ilgilenen hekimlerin günlük hasta bakarken kullandıkları standartları belirleyen bir kuruluştur. Hatta hangi muayene ya da işlem yapıldığında ne kadar ücret alınacağına bile bu kuruluş karar verir.
Bu kuruluş her yıl bir kongre düzenler. 2010 yılında 30. kongre düzenlendi. O yıl kongreye bin 600 civarında bildiri yollandı. Bu bildiriler ciddi bir elemeden geçirilir. En değerli olan ilk 8’i planery oral session denilen bölümde tüm katılımcıların önünde kongrenin ilk günü sunulur. Genellikle de bu ilk 8 sunum, sağlık ve hizmet standartlarını belirlemeye yönelik çalışmalardır. Genellikle çok yüksek bütçeli (milyon dolar) “ National Institutes of Health”in yönettiği çalışmalardan oluşur. O yıl benim araştırmam bu ilk 8 içine girdi. Sunum sonrasında da SMFM kongresinden bir jüri, bunları sunumun orijinalliği, nasıl yapıldığı ve çalışmanın bilimsel değerine göre değerlendirir ve kimin birinci olacağına karar verir ki, o yıl benim çalışmam birinci oldu. Şu ana kadar dünya da bu ödülü 33 kişiye verildi. 


Metodum NIH’in Yüksek Bütçeli Çalışmalarından Birinde Risksiz Hasta Grubunda
Çalışmamı sunmak için dünyada pek çok ülkeden davet aldım. Türkiye’de de Ekim 2012’de davetli olarak geldiğim Perinatoloji Derneği toplantısında sundum. Şu anda bu çalışma ile tanımladığım metodum NIH’in yüksek bütçeli çalışmalarından birinde risksiz hasta grubunda erken doğumun tanınması için deneniyor.

Bebek Ne Zaman Dünyaya Geleceğine Kendi Karar Verir
Çalışmama gelecek olursak; normalde anne karnındaki bebek ne zaman dünyaya geleceğine kendi karar verir. Aslında sanki doğum annenin doğum ağrıları başlayınca olur gibi görünse de bu ağrıların ne zaman başlayacağına bebek karar verir. Plasenta dediğimiz bebeği anne karnında besleyen organın bir diğer görevi de bazı hormonları salgılamak ya da onların yapımını kontrol etmektir. 

CRH’nin Görevi Kortizon, Dihidro Epiandesteron ve Dihidroepiandesteron Sülfat Üretmek
1960’lardan beri bilinen fizyolojiye göre CRH (Kortiko Tropin Relezing Hormon) denilen hormon, plasentadan sürekli olarak üretilir. Ancak, hemen yanında yapılan ve de onu bağlayan bir proteine bağlanarak aktif hale gelmeden plasentadan uzaklaştırılır. CRH’nin en önemli görevi adrenal glandı (böbrek üstü bezi) uyarıp oradan kortizon, dihidro epiandesteron ve dihidroepiandesteron sülfat dediğimiz ara hormonların yapılmasını sağlamaktır. Bu hormonların yapımından bezin iç kısmında bulunan fetal zon sorumludur. Bu maddeler de plasenta ve membranlarda rahim kasılmasını sağlayan prostaglandin ve östrojene dönüşür. Doğum zamanı yaklaştığında CRH’yi bağlayan protein yapımı durduğu için plasenta bol miktarda CRH yapar ve böbrek üstü bezinin fetal zonunu aşırı şekilde uyarır, bu bezde daha fazla ara hormonlar yapılmasına yol açarak rahim kasılmalarının sıklığını ve gücünü artırır, sonuçta da doğum gerçekleşir.

Erken Doğan Bebeklerin Böbrek Ustü Bezi Hacimlerinin Zamanında Doğanlara Nazaran Çok Daha Büyük Olduğunu Gösterdim
İnsan vücudunda herhangi bir hormon üreten bezi aşırı uyardığınızda da o bez (gland) boyutlarını artırıp kendini büyütür. Günümüzün ilerleyen teknolojisi ultrason ile bebeğin böbrek üstü bezini ve onun ara hormonlarını yapan fetal zonu görüntüleyebilmemize olanak sağladı. Ben öncelikle 3 boyutlu ultrason kullanarak fetal adrenal glandin hacmini ölçtüm. Erken doğan bebeklerin böbrek üstü bezi hacimlerinin zamanında doğanlara nazaran çok daha büyük olduğunu gösterdim. 

Bebeklerin Böbrek Üstü Bezinin Bu İşten Sorumlu Olduğu İspat Edildi
Erken doğum tüm dünyada en büyük sağlık sorunlarından birisidir. ABD’de görülme sıklığı yüzde 12 civarındadır. Erken doğumlar bebek ölümlerinin ve sakatlıkların birinci derecede sorumlusudur. O nedenle bunu engelleyebilmek ya da erken doğumu durdurabilmek için milyonlarca dolarlık çalışmalar yapılmaktadır. Böbrek üstü bezinin bu işten esas sorumlu organ olduğunu ispat edene kadar, tıpta erken doğum hep anneden aldığımız örneklerle veya anneyi muayene ederek tanınmaya çalışıldı. İşte bu nedenle benim çalışmam erken doğumun tanınmasında yeni bir çığır açmış oldu. Özetlersek çok yüksek bir tanı değeri ile bebeği muayene ederek onun ne zaman doğacağını söyleyebiliyoruz. 



ABD’de Erken Doğum Riski ile Hastaneye Yatan 7-10 Gebeden Sadece 1’i Erken Doğumla Sonlanıyor
Eğer elinizde bir hastalığı doğru tanıyacak metot yoksa doğru hasta seçimi yapılamadığı için gerçek anlamda ne yapılması gerektiğini gösterecek çalışma yapmanızda mümkün değildir. İşte bu nedenle bu zamana kadar dünya da yapılan çalışmaların büyük bir kısmında bir takım ilaçlar etkin bulunurken aynı ilaç başka bir grubun çalışmasında etkisiz bulundu. Bugün ABD’de erken doğum riski ile hastaneye yatırdığımız her 7-10 gebenin sadece 1 tanesi erken doğumla sonlanıyor. Yani şu anda kullandığımız metotlar gerçek erken doğumu tanımada son derece kötü. Bu öncelikle hastaneye yatış masraflarını artırıyor, ayrıca kimin gerçekte doğum yapacağını bilemediğimizden pek çok gereksiz tedaviyi herkese uygulamamıza yol açıyor. Ayrıca gerçekten erken doğum yapacak olanı da tanıma da yetersiz kalıyoruz. 

Iki Boyutu Ultrasonu Kullanarak Tanımayı Hedefleyen Başka Bir Metot Geliştirdim
İlk tarif ettiğim 3 boyutlu hacim ölçüm metodu, maalesef çok yaygın kullanım alanı bulamadı. Çünkü 3 boyutlu ultrason her yerde yok, olsa bile hacim ölçümü herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Bunun üzerine bunun iki boyutlu ultrason (her muayenehane de var olan) ile tanımayı hedefleyen başka bir metot geliştirdim. Bu metot ile böbrek üstü bezi fetal zonunun derinliğini ölçüp, bunu tüm bezin derinliği ile orantıladım. Böylece ortaya çıkan oran bize fetal zonun tüm bez içerisinde yüzde kaç yer işgal ettiğini gösterdi ki bu metot daha önce tanımladığım 3 boyutlu ultrason metodu ile aynı duyarlılıkla etkindi. İşte ödül alan çalışmada böbrek üstü bezi fetal zone aktivasyonun erken doğumu tanımada, günlük kullanımda olan diğer tekniklerden nasıl daha üstün olduğunu gösteren çalışmaydı.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Anne veya bebekte herhangi bir sorun olan tüm gebeler benim ilgi alanıma giriyor. Anne karnındaki bebeğe kan transfüzyonu yapmaktan, ultrasonla anormal bebeğe tanı koymaya, ikiz gebelilerde plasentayı lazerle kesmekten, kromozomal hastalık için tarama yapmaya kadar geniş bir yelpaze. Ayrıca annede herhangi bir tıbbi sorun varsa yani şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, tiroit hastalığı gibi, tüm bu hastalıkların tedavisi de benim tedavi ettiğim hasta grubuna giriyor. 

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Erken doğum dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisi.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? 
2012 yılında yapılan bir araştırma erken doğumun değişik toplumlardaki sıklığına baktı. Bu çalışmaya göre Avrupa ülkelerinde erken doğum sıklığı yüzde 10’un altında. ABD’de bu oran yüzde 12. Bazı Afrika ülkelerinde, Endonezya, Pakistan’da yüzde 15’in üstünde. Türkiye ile ilgili tam bir bilgi yok ama bu araştırmaya göre yüzde 10-15 arasında. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Gaziantep’te doğdum, ailemle ile birlikte küçük yaşta İstanbul’a taşındım. İlk ve ortaokulu İstanbul’da bitirdim. Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı olarak liseye gittim. Doktor olmak istemiyordum ama Türkiye’deki sistemin bir sonucu olarak üniversite sınavında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Aslında kalp damar cerrahi olmak istiyordum ama Tıpta Uzmanlık Sınavına girdiğim yılda maalesef Türkiye’de kalp damar cerrahi kontenjanı açılmamıştı. Ben de ikinci tercihim olan kadın doğumu seçtim. Yani yine sistem sayesinde kadın doğumcu oldum. Şimdi düşündüğümde kader gibi görünen mecburiyetlerin aslında hayırlı olduğunu söyleyebilirim. 
Asistanlığım süresince de bilimsel çalışma ve araştırmalara meraklıydım, 4’u uluslararası 8’i yurt içi dergilerde olmak üzere 12 araştırma yayınladım. Bir süre Amerika’da Mayo Clinic’e gidip endoskopik pelvik cerrahi çalıştım. Askerliğimi Gölcük Deniz Hastanesinde yaptım. Mecburi hizmetimi Niğde Devlet Hastanesinde tamamladım. Arkasından İstanbul’a geri döndüm önce Süleymaniye Devlet Hastanesi’nde baş asistanlık yaptım daha sonra da Acıbadem Hastanesi Tüp Bebek Merkezi’nde çalıştım. Bir yanda da İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deneysel Araştırma ve Tıp Merkezi’nde (DETAM) moleküler tip doktorası yaptım. 
3 yıl süre ile yüksek riskli gebelik üst ihtisası yapmak üzere Londra’da King’s Collage Hospital’a kabul edildim. Orada konusunda dünyanın en önemli önderlerinden olan Prof. Nicolaides ile çalıştım. Oradan sonra da Amerika serüveni başladı. Önce Yale Üniversitesi perinatoloji bölümüne kabul edildim. Arkasından da University of Maryland’a geçtim. Son 8 yıldır da burada çalışmalarıma devam etmekteyim. Evliyim eşim Dr Şifa Turan ile birlikte aynı merkezde çalışıyoruz. Çalışmalarımızın büyük kısmı ortak. Şu anda 15 yaşında olan bir oğlum var. 


Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? 
Tıp fakültesini İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp fakültesinde bitirdim. Kadın doğum uzmanlığı sonrasında bir süre Amerika’da Mayo klinikte çalıştım. Daha sonra İstanbul’a geri döndüm önce baş asistanlık yaptım. Bu arada Moleküler Biyoloji konusunda PhD yaptım. Daha sonra bir özel hastanede çalıştıktan sonra 2003 yılında Londra’ya gidip King’s College’da perinatoloji üst ihtisası yaptım. 2006 yılında önce Yale üniversitesinde, 2007’den beri de University of Maryland’da çalışmaktayım.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Dünyada benim uğraştığım konuda önde gelen pek çok kurumda çalıştım. Yeni ihtisasımı bitirdiğim dönemde ABD’de Mayo Klinik’te Prof. Javier Magrian ile endoskopik pelvik cerrahi çalıştım ki bugün yaptığım fetal cerrahiye bu eğitimin etkisi büyük oldu. Perinatoloji (yüksek riskli gebelik) konusunda üst ihtisası İngiltere’de King’s College’da yaptım. Bu merkez dünyada en önemli merkezlerden birisi olup, tüm gebelikte kromozomal hastalık taramalarının, fetal cerrahinin başlatıldığı yerdir. Bugün başarılarımda tabi ki o merkezde Prof. Nicolaides’le çalışmamın yeri büyüktür. 
ABD’ye ilk geldiğim yıl Yale Üniversitesinde Prof. Joshua Copel, Catalin ve Irina Buhimschi gibi araştırma bazında çok önemli beyinlerle çalıştım. Özellikle ilk adrenal gland çalışmalarını bu merkezde başladım. Şu anda çalıştığım merkezde de kendi alanlarında dünya çapında isimlerle birlikte çalışıyorum. Bu merkezi seçme sebebim biraz da çalışan isimler oldu. Aynı zamanda benim ilgilendiğim alanda rahat çalışma imkanı verilmesi de seçme nedenlerinden birisidir.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Riskli gebelikler, perinatioloji ABD‘de çok uzun yıllar önce üst ihtisas olarak kabul edilip sınırları belirlenmiş. Buna karşın Türkiye’de perinatolojinin üst ihtisas haline gelmesi ancak yakin zamnada gerçekleşti. Tabi aslında Türkiye’de de uzun yıllar sadece bu işi yapan, bu konuda kendini yurt dışı eğitimi ile geliştirmiş isimler var. En önemli fark bence ABD’de annedeki tıbbi problemler riskli gebelik uzmanın görevidir. Yani hastanın şeker, kalp, kan, bağırsak vs hastalığı varsa bunların hepsinin tedavi ve takibi perinatolog tarafından yapılır. Türkiye’de ise bu daha çok o branşa ait uzmanla ortak olarak yapılır. 

Genellikle Yüksek Doz Magnezyum Sülfat Kullanarak Ya Da Başka Ajanlarla Bunu Kombine Ederek Erken Doğumu Durdurmaya Çalışıyoruz 
Erken doğum konusunda sanırım dünyanın her yerinde aynı problem var. Gerçek erken doğumu tanımayı bilemememiz. Benim çalıştığım hastanede hastaların bazı özellikleri sebebi ile (obezite, siyah ırk, düşük sosyo-ekonomik seviye gibi) erken doğum riski Amerika’nın en yüksek yerlerinden birisi. Türkiye’den farklı olarak herhalde burada daha çok hastaneye yatırarak tedavi ve değişik ilaçlar kullanıyorum. Sonuca baktığımızda Türkiye’den çok da farklı olduğunu söyleyemem. Biz kendi hastanemizde adrenal gland ölçümünü kullanarak tanımladığımız gerekçelerle erken doğum riski olan hastaları oldukça agresif şekilde tedavi etmeye çalışıyoruz. Genellikle yüksek doz magnezyum sülfat kullanarak ya da başka ajanlarla bunu kombine ederek erken doğumu durdurmaya çalışıyoruz. Herhalde dünyada bizim kadar magnezyumu yoğun kullanan ve başka ajanlarla kombine eden bir yer yoktur. Bunun dışında genel kural olarak, steroid vererek bebeğin doğum öncesinde akciğerlerini geliştirmeye çalışıyoruz, enfeksiyon var mı ve eğer tedavi edilebilecek bir yerde ise (idrar yolu enfeksiyonu gibi) tedavi ediyoruz. 
Fetal cerrahi konusunda; sanırım artık Türkiye’de de bunu yapan merkezler var. Şu anda bizim ünitemizde yapılabilecek her şey yapılıyor. Türkiye’de nelerin yapıldığı ile ilgili çok fazla bilgim yok.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Hangi branş olursa olsun, bana göre doktorların verdiği sağlık hizmetinin yüzde 50 ‘sini bilim, geri kalanını ise diğer faktörler belirler. Diğer faktörlerden kastım; hasta grubunun özellikleri, çalışılan ülkenin koşuları, sosyo-ekonomik seviye, toplumun değer yargıları, sağlık politikası, doktorun kendi deneyimi gibi. Bu nedenle aslında çalışılan kurumları kıyaslamak çok da doğru olmayabilir. Ancak sağlık personelinin aldığı eğitim ve sorumluluk konusunda farklar bence daha belirgin. Özellikle de yardımcı sağlık personeli Türkiye’de olmadığı kadar bize yardımcıdır. 

Hemşirelerin ABD’de Çok Ciddi Hasta Tedavisinde Rolü Vardır
Hemşirelerin ABD’de çok ciddi hasta tedavisinde rolü vardır. Hastayı muayene ederler, yapılanları kontrol ederler. Hatta eğer yapılan şeyi uygun görmezler ise doktorları uyarmaktan çekinmezler. Doktorların bir başka yardımcısı da Physician assistant denilen doktor yardımcıları. Bunlar doktorun altında çalışırlar, hasta muayene eder, konsültasyon yapar, gerekirse reçete de yazabilirler. Ama bir doktorla birlikte çalışmadan kendi başlarına görev yapamazlar. 

Her Aşamada Yapılanlar Kontrol Edildiğinde Sağlık Hizmetinin Kalitesi Artar ve Hata Yapma Riski Azalır
Ebeler de ABD’de başlı başına bağımsız olarak çalışırlar. Hatta gebeyi takip edip doğurturken yardım istemedikleri sürece (doğumda sorun olursa) doktorların onlara karışma hakkı bile yoktur. Türkiye’de ise doktor hasta ile baş başadır. Hemşireler doktordan bağımsız olarak fonksiyon görmesi diye bir şey yoktur. Her ne kadar pek çok kişi doktorun işine karışıyormuş gibi dursa da her aşamada yapılanlar kontrol edildiğinde sağlık hizmetinin kalitesi artar ve hata yapma riski azalır. 

ABD’de Yüksek Riskli Gebelik Uzmanları, Kadın Gebe Kaldığı Andan Doğum Sonrası 6 Haftaya Kadar Var Olan Tüm Tıbbi Hastalıkları Tedavi Etmekle Yükümlüdür
Perinatoloji eğitimindeki en önemli fark ise daha önce de belirttiğim gibi ABD’de yüksek riskli gebelik uzmanları, kadın gebe kaldığı andan doğum sonrası 6 haftaya kadar var olan tüm tıbbi hastalıkları tedavi etmekle yükümlüdür. Türkiye’de ise tıbbi sorunlar daha çok ilgili branştaki doktor tarafından yapılır ya da birlikte takip edilir.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Genç arkadaşlarıma öncelikle hekim olmanın ne demek olduğunu iyi algılamalarını öneririm. Hekimlik sadece bir meslek değil aynı zamanda bir “zanaat”tır. Yani kendi içinde eğitim ile öğrenilen öğelerin deneyimle geliştirilip hasta bazında kişiselleştirilmesidir. Ben buradaki kendi asistanlarıma da bunu anlatırım. Sadece kitapta yazılanları bilmek ya da nasıl doğum, ameliyat yapacağını öğrenmek sizi çok iyi bir teknisyen yapabilir ama doktor olmak farklı bir şeydir.

3 E Kuralını Uygulayın
Benim 3E kuralı diye asistanlarıma anlattığım kendilerini geliştirip iyi hekim olmalarını sağlayacağını düşündüğüm 3’lü kuralım var ki burada onu da belirtmek isterim. 1. E’nin anlamı: Effective (etkinlik), ne yaparsanız yapın yaptığınız iş işe yaramalı. 2. E’nin anlamı: Economy (Ekonomiklik), ne yaparsanız yapın yaptığınız iş gereğinden daha uzun sürmemeli. 3. E’nin anlamı Elegant (göze hoş gözükme), ne yaparsanız yapın sizi izleyenler; hekim aarkadaslariniz, hastanın kendisi, yakınları vs yaptığınız işin düzgünlüğünden etkilenmeli.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
American Journal Obstetrics and Gynecology, Journal ultrasound in Obstetrics and Gynecology ve Obstetrics and gynecology, Obstetrics and Gynecology, Fetal theraphy and diagnosis

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, Medscape ve Up to date 

Med-Index

Continue Reading

JAPONYA’DA TUS SINAVINI GEÇEN OFTALMOLOJI ALANINDA İLK TÜRK OLARAK HASTA MUAYENE EDEN VE OPERASYON YAPAN DR. MURAT DOĞRU

Japon TUS’unu geçen ilk  yabancı doçent ve oftalmolojideki ilk Türk olmayı başaran Keio Üniversitesi ve Tokyo Dental College’de öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Doğru, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Keio üniversitesi ve Tokyo Dental College’de öğretim üyesi olan Doç. Dr. Murat Doğru, Japonya’ da oturma izni hakkı almasının yanında iki aşamalı Japon Tıpta Uzmanlık Sınavını geçerek bir ilke imza attı. Göz kuruluğu üzerine çalışmalarını sürdüren Doğru, Japonya’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Kornea ve ön segmenti üzerine çalışıyorum. Kuru göz ve alerji üzerine uzmanlık yaptım. Yeni tanı teknikleri geliştirilmesi yani gözyaşı miktarı ve gözyaşı kalitesinin tanımlanması ile ilgili diyagnostik tetkikler üzerine araştırmalarımı yürütüyorum. Gözyaşı bezi ile ilgili temel çalışmalarım var. Yeni göz damlalarının geliştirilmesi üzerine fare deneylerim var. 

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz? Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Göz kuruluğu olan hastaları tedavi ediyoruz. Hafif olgulara prezervan içermeyen suni gözyaşı göz damlalarını tercih ediyoruz. Çünkü prezervan madde içeren gözyaşı damlaları bir süre sonra özellikle sık kullanımda kornea ya da konjonktivada epitel üzerinde hasar yapıyor. Toksik bir etki oluşuyor. Bu damla ile epitel iyileştirme yönünden istenilen etkiyi elde edememişsek. Hiyaluronik asit içeren göz damlaları kullanıyoruz. Ona da cevap vermeyen olgularda “otolog serum” denilen, kişinin kendi serumundan göz damlası hazırlanıyor. 

Göz Kuruluğuna “Otolog Serum” Yöntemini Uludağ Üniversitesi’ne Getirdim
Kişinin kendi kanında yara iyileştirici birçok madde var. Kuru gözü ya da iyileşmeyen yarası olan hastalara kullanıldığında çok güzel yanıt alınıyor. Türkiye’ye döndüğümde 2000 yılında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bu yöntemi getirdim. Bu yöntem artIk bir çok Üniversitemizde yapılıyor. 

“Punktum Tıkaçları” ile Gözyaşı Kanallarını Tıkıyoruz
Gözyaşı kanallarını tıpa gibi maddelerle kapatarak da tedavi edebiliyoruz. Gözyaşı bezlerinden yeterli miktarda gözyaşı salgılayamayanlarda ve kuru göz hastalarında gözyaşı kanallarını “Punktum Tıkaçları” ile tıkıyoruz. Gözyaşı salgılanıyor, bu salgı kanallardan gitmiyor ve bu şekilde gözün nemli kalması sağlanıyor. 

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
“Japonya’da 20 milyon kişi kuru göz hastası” diye bir bilgi var. Büyük çapta epidemiyolojik çalışmalarım var. Ofis çalışanlarında 40-70 yaşa arasındaki 4 bin 300 kişi üzerinde bir araştırma yaptım. Ofis çalışanları günde 4 saat üzerinde bilgisayar kullanacak olursa, kuru göz gelişmesi için önemli bir risk faktörü oluşturur. Ofis çalışanlarının yaklaşık yüzde 20’si kuru göz hastası. Sadece ofis çalışanları için değil, liselerde Japonya’da yaptığımız büyük bir çalışma var. 20 yaş altındaki 3 bin çocuğa baktık, 5 kişiden 1’i kuru göz hastası, gençlerde de çok sık karşılaşılıyor. 60 yaş üzerindeki büyüklerde de yine gözyaşı kalitesinin bozukluğuna bağlı olarak kuru göz görülüyor. 
Türkiye’de çok net bilmiyorum. Ancak, Hacettepe’den Prof. Dr. Murat İrkeç hocamızın değerli epidemiyolojik çalışmaları olduğunu biliyorum. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1965 Ankara doğumluyum, ilköğretim Namık Kemal, sonra Ankara Koleji’nde ortaokul ve liseyi birincilikle bitirdim. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Tıp Fakültesi mezunuyum. Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda (TUS) Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz hastalıklarını kazandım. 



Her Hafta Sonu Japonca Dersi Aldım
Japonya’ya neden ilgi duyduğumu bilemiyorum. Bazı teorilerim var; Japonların ünlü çizgi filmi Atom Karınca’yı çok severdim. İlkokulda sıra arkadaşım Key Reşit Erer’in annesi Japon, babası Türk’tü. Onun etkisi olmuş olabilir. Lisede Ankara’da ilk defa elçilik bünyesinde bir Japonca dil kursuna başladım. Zor bir dildi ve sınıfta en son ben kaldım. Hocamız Akira Ogawa’ya rica ettim ve üniversite boyunca her cumartesi özel ders aldım. Japonca yazmayı öğrendim. Japoncanın 200 harfini ve Çin alfabesini ezberledim. Hocam, “ Artık geri kalanını Japonya’da gördükçe öğreneceksin” dedi. Onun etkisi olabilir.

Uzmanlıktan Sonra Japonya’da Eğitim Almak için Başvurdum
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Japonya’ya gelmenin en iyi yolu olarak gördüğüm, Elçilik ile Milli Eğitim Bakanlığı ortak sınavına girdim. Burslara başvurdum, projemi beğendiler ancak uzman olduktan sonra tekrar sınava girmem söylendi. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde asistanlık sürecimde bölüm başkanı olan hocam Prof. Dr. Hikmet Özçetin, uzmanlık eğitimimden sonra Japonya’da eğitim almamın daha uygun olduğunu söyledi. Hocam, Singapur’da katıldığı göz kongresinde tanıştığı bir hocanın adresini bulmamı istedi. Avrupa göz kongresi asistan hekim eğitimlerine katıldım. Bu kongreye, Türkiye’deki asistanların da mutlaka katılmasını öneririm. Japon firmalarının standına, hocanın adını verdim. Onların yardımıyla hocayı buldum. 
Uzmanlığımı aldıktan sonra tekrar Milli Eğitim Bakanlığının sınavlarına girdim. 4 yıl sonra yeniden proje hazırladım. O sırada, “Beni hatırladınız mı” dedim. Japon Elçiliğinden iki kişi, “Hatırlıyoruz” dediler ve aday olarak kabul edildim. 

Kobe Üniversitesi’nde Ön Segment Kornea Hastalıkları Üzerine Doktoramı Yaptım
Bir hafta sonra 1993 Ekim ayında uzmanlığımı alıp bir buçuk yıllığına Japonya’ya araştırma öğrencisi olarak gittim. Bir yıl sonra Hocamız Prof. Dr. Misao Yamamato, “Çok güzel şeyler yapacağına inanıyorum. Doktora sınavına gir” dedi. O zamanlar PhD kavramı Türkiye’de oftalmoloji alanında çok fazla yaygın değildi. Türkiye’deki hocamdan izin aldım ve 4 sene kadar doktora için Kobe Üniversitesi’nde eğitimime başladım. Kobe Üniversitesi’nde Ön segment kornea hastalıkları üzerine doktoramı yaptım. 
Bir yıl boyunca 40 eyaletten biri olan Kobe çevresinde araştırma yaptım. Hocam, excimer lazer aracı geleceği için sistemin kurulmasına yardımcı olmamı istedi. Bir sene Kaisei Hastanesi’nde excimer lazer ile ilgili araştırma yaptım.


Amniyon Zar ile Göz Ameliyatlarını Getirdim
Hikmet hocam, Türkiye’ye çağırdı. 2000 yılında döndüm ve doçentliğimi aldım. 2 sene içerisinde amniyon zar ile göz ameliyatları ve kornea transplantasyonları yaptım. ABD’de yapılan Temel Göz Kongresinde (ARVO) şimdiki hocam Prof. Dr. Kazuo Tsubota ile karşılaştım. “Eğer dönmek istersen yanımda yerin var” dedi. 

İki sene sonra, tekrar kararımı verdim ve “Dönmek istiyorum” dedim. Hocam, 10 dakika içinde cevap verdi. Japonya’da bir Bilim Kuruluşunun ( Japan Society for Promotion of Science), araştırmacısı olarak görev aldım. Tokyo Dental College İchikawa Hastanesinde göreve başladım. 
Japonya Sağlık Bakanlığına başvurdum, ameliyat ve hasta görmek için, en az 10 yıl klinik deneyimi ve yayını olan yabancı öğretim üyelerine, belli hocaların altında hasta bakma ve ameliyat yapma hakkı verdiler. Bu hastanede hem hasta bakıyorum hem de araştırma yapıyorum. Hocamla, burada 2 sene birlikte çalıştık. 

Biz Türkiye’de tıp fakültesinden mezun olunca TUS’a girmek zorundayız. Japonya’da da böyle bir sistem var. Kobe Üniversitesine başladığımda ülke yabancılara kapılarını açmamıştı. Bu sınavlara girmek için ya Japon olmak ya da Japon ile evlenmek gerekiyordu. 
2002 yılında da henüz lisans sınavlarına yabancıların girme hakkı yoktu. 10 bin Japon yeninin üzerinde resmi olan Fukuzawa、Japonya’nın çok meşhur eğitimcisinin kurmuş olduğu Keio Üniversitesinde hocam profesörlük sınavını kazandı ve 2004 yılının Ekim ayında beni yanına aldı. 

2006 Yılında Japonya’da Doçentliğimi Aldım
Tokyo’ya taşındım. Keio Üniversitesinde hem eğitim hem de araştırma yapıyorum. 2006 yılında Japonya’da da doçentliğimi aldım. Keio Üniversitesi ve Tokyo Dental College’de öğretim üyesiyim. 


2009 Yılında Japonya’da Oturma İznimi Aldım
2009 yılında Japonya’da 17 yılı doldurdum ve oturma iznine başvurdum, kolay kolay onay vermiyorlar. 4 ay içerisinde karar verdiler, 2009 yılında izin aldım. Oturma izinleri 3 yılda bir başvuru ile otomatik olarak yenilenir, bir de ilk başvuruda hangi hastanede çalışacağını belirtmek gerekiyor. 
Hocam 2009 Yılında, ben oturma izni alınca Japonya’da Sağlık Bakanlığına danıştı, 2007 yılında Japonya sistemi değişmiş. Artık oturma ya da çalışma izni olan Japon olmayanlar da bu sınava girebiliyor. Hocam, “Bu sınavlara girebilirsin” dedi. 

Japon TUS’unu Mart Ayında Geçtim
Japonca TUS sınavları oldukça zor bir sınav. Bu sınavı Mart ayında geçtim. Şu anda da göz dışında bütün branşlarda hasta bakabiliyorum ve bütün Japonya’da da geçerli. Yabancılar için iki aşamalı olan bu sınavın ilk aşamasında Sağlık Bakanlığına gidiliyor, Türkiye’de aldığımız eğitim detaylı inceleniyor. Bir sözlü ve pratik sınava giriliyor, onu geçebilirsen Japon TUS’una girme hakkına sahip oluyorsun. Japonya’da ilk oldu bu, doçentliğini almış ve ayrıca oftalmoloji bransinda ilk yabancı ve ilk Türk oldum. 

Japonya’da 3 Türk Doktor Var
Şu anda benim bildiğim Japonya’da Wakayama Üniversitesinde bir KBB uzmanı ve Hacettepe Tıp Patoloji’den hocamız Ayşe Ayhan, Hiroşima’da bulunuyor. Japonya’da Türk doktor olarak benimle birlikte sadece üç kişi var. Japonya’ya alışınca peri masalı gibi geliyor. Herkes çok nazik, zor durumda herkes yardıma koşuyor. 

Dr. Doğru’nun çalışma arkadaşları 
Türkiye göz alanında klinik ve araştırmalar açısından karşılaştırabilir misiniz?
Ülkemizde göz alanı çok iyi durumda, özellikle cerrahi alanda, özellikle yeni teknolojilerde eksiğimiz yok. Ancak temel araştırma alanında eksiklerimiz var. İmkanların yeterli olmadığı için böyle bir durum oluyor. İsteyen kişiler tek üniversite çatısı altında kolaylıkla gerçekleştiremiyorlar. Bu kadar fona sahip üniversitemiz yok. Üniversite bünyesindeki araştırmalar yapabilirler ancak Amerika’ya kıyasla da daha zor durumda. Yalnız TUBITAK in bizim ve yurt dışındaki üniversiteler ile ortak çalışma fonları oluşturduğunu hocamız Dr.Murat İrkec’ten duymuşluğum var.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Daima alçak gönüllü olmak ve bir ideali belirleyip asla o idealden vazgeçmemek. Japonya’da TUS’a 3 kez girdim, 2 kez kaldım ve sonunda kazandım. İnanç ile devam etmeli, azim, alçak gönüllü olup, içlerindeki sevgiyi her gün çevreleri ve hastaları ile paylaşmalarını öneriyorum. 

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Göz alanında; Investigative Ophthalmology and Visual Science, Ophtalmology, American Journal of Ophtalmology, The Ocular Surface , British Journal of Ophtalmology
Birçok sistemik hastalıklar bulgularini gözde gösteriyor. Göz dışındaki dergileri de takip ediyorum. Nature Medicine, Lancet, Science ve Mucosal Immunology i takip ederim.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, TFOS, Türk Oftalmoloji Derneği



Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
The Cornea kitabını mutlaka okumalılar. Kuru gözle ile ilgili The Guar Eye kitabını okumalarını tavsiye ederim. 
2004-2007 yıllarında Dry eye Workshop kuru göz çalışma grubu, kuru göz alanında yapılmış olan tüm çalışmalar tetkik ve tedavileri rapor halinde yayınlandı. Kuru göz alanının incili diyorlar. Detaylı bilgiler var ve The Ocular Surface de 2007 yılında çıktı. 17 dile çevrildi.
Londra’da 2007 yılında Meibom bez ile ilgili kuru göz alanında bir çalışma grubu kuruldu. 
Gözyaşı lipid, su ve en altta musin karışımıdır. Bir gözyaşı içindeki yağlar, meibom bezlerden salgılanır. O konu ile ilgili tetkik ve tedaviler olsun. Ortak bir karar yoktu. Çalışmaya başlayan grup 2007 yılında başladı, 2011 yılında IOVS’de yayınlandı. Haziran 2013 den itibaren IOVS in kuru göz, alerji ve ön segment alanında editörlüğünde seçildim. Türkiye’den de bu alanlar da bir çok yayını bu dergide görmek isterim.

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? 
Bir göz hekiminin mutlaka sanat ile uğraşması ve dil eğitimi alması gerekir. İngilizce Time, Newsweek, CNN ve BBC izlerim. 
Okuduğum Kolejden Kıvılcım Kamgözen hocamızın aşıladığı bir alışkanlık vardı; her hafta İngilizce kitap okurduk. Jane Austen, Thomas Hardy, ve son zamanlarda akıcı olduğundan Dan Brown gibi yazarların, yabancı dilde kitapları okunmalı. 

Japonya’da hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Japonya’da hekimlik yapmanın en sıkıntılı yönü, dildir. Japonca dil sınavını geçmek çok zor. Japonya ya geldiğimde Kobe üniversitesinde 1 yıl boyunca her gün, sonrasında haftada 3 gün ders almıştım. 4 senemi aldı. Haftada 2 gün akşam okuluna gittim. Japonca gazete okumak ve bilimsel yayınları takip etmeyi başardım. 


Japonya’da Kalp Kırmak Bedel Ödetir 
Sabır gerekiyor, Japoncada saygı seviyeleri farklı. Hocalarınla ve imparator ailesi ile hitap farklı şekilde oluyor. Bu insanın üzerine büyük stres yüklüyor. Japonya’nın belli bir dini yok, Japonya’nın dini ahlaktır. Son derece ahlaklı bir toplum ve saygılı olup çevrendeki kimseyi kırmamak temel kuraldır. Çevrendeki birini kırdığında kanunen bir bedel ödeniyor. Buna “isharyo” deniyor. Kalbimi kırdı diye biri sizi mahkemeye verebilir. Hatta ironik bir yönü de var. Gecenler de TV’de izledim; nişanlısının cimri olduğunu gerekçisiyle, “Kalbini kırmadan bu bedeli ödemeden ayrılabilir miyim?” diye soruyor.
Afetlerin sık yaşandığı bir ülke. Bunlara hazır olmak gerekli. En zor durumlarda bile Japonya’da tanımadığınız insanlar size yardım ediyor. 

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Bu durum kimler için daha uygundur?
Türkiye tıbbi eğitim açısından iyi durumda. Hacettepe’de Pediatrik enfeksiyondan Prof. Dr. Güler Kanra hocamız, Dahiliyeden Hasan Telatar hocamız, Emin Kansu ve Tülay Kansu hocalarımız, bizi o kadar iyi yetiştirmişler ki, 24 yıl sonra TUS’u geçtim. 24 yıl geçmiş olmasına rağmen, o bilgileri canlandırmak zor olmadı.. Bizim hocalarımız dünya çapında. 

Türkiye’ye yılda bir kez geliyorum. Oftalmoloji kongresine katılıyorum. Bir memnuniyetsizlik var ancak şu anki üniversitelerimizin durumunu bilmiyorum. İçinde yaşamadığım için bilemiyorum. Kendisini geliştirmek isteyenlerin, belirli sureyle yurt dışında eğitim almanın gerekli olduğunu düşünürüm. Japonya da ben de varım. Araştırma yapmak isteyen oftalmologlarımız her zaman gelebilirler.

Japonya’da hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları var?
Japonya atom bombasını yaşamış tek ülkedir. Japonlar göz ve cilt alerjisine yatkınlar, astım görülme oranı fazla. ABD ve Türkiye’ye göre daha sık alerji hastaları rastlandığı için tedavisi açısından çok daha ileri durumda. Japonya’da Behçet hastalığı ve oto immun hastalıklar daha fazla. 
Hekime şiddet olayına 20 yıldır Japonya’dayım, 1 kez rastladım. Genç doktorlardan birine hasta yakını tarafından şiddet oldu. Ve sonra doktordan özür dilediler. Hastalar çok saygılı olurlar. Üç yaşındaki çocukları bile gelse eğilerek Japon selamı ile saygı gösterir. 

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Temel olarak yaptığım çalışmam hızlı yaşlanan bir fare modelim var. Belli enzimleri bloke ettiğimiz bir fare türü. Hızlı yaşlandığı içinde, çok fazla kuru göz görülen bir model. 
Ayrıca IPS kök hücrelerinden gözyaşı bezini geliştirmeye çalışıyoruz. 

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Keio Üniversitesinde Tetsuya Kawakita ve Yoko Ogawa ile birlikte yürütülen bir çalışma. 

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Haftanın 2 günü Keio’dayım. 3 günü de Ichikawa Hastanesindeyim. Sabah 9’da güne başlarım, maillerimi okurum sonra, bilimsel araştırma ile ilgili toplantı yapılır. 
Araştırmam için birçok konuda çalışıyorum. Perşembe günleri polikliniğe gidip hastalara bakıyoruz. Akşam çalışma toplantıları oluyor. İş günü çok uzun, sonra birlikte yemeğe gidiyoruz. Japonlar o şekilde sosyal oluyorlar. Gün içinde oluşan stresleri birlikte yenilen neşeli aksam yemeklerinde atıyoruz. Klinik olarak büyük bir aile gibiyiz. 
Zamanımın büyük kısmı araştırmalarla geçiyor. Hafta da bir gün poliklinik yapıyorum. 
Continue Reading

MARYLAND ÜNİVERSİTESİ’NDE YÜKSEK RİSKLİ GEBELİKLERDE FETAL KARDİYOLOJİ BÖLÜMÜNÜ KURAN VE ABD’DE İLK KEZ ILK TRIMESTER‘DE KALP ANOMALİLİLERİNİN TANISINDA RUTİN TARAMA YAPAN YRD. DOÇ. DR. ŞİFA TURAN

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLERİ VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Amerika’da Fetal Kardiyoloji alanında bölüm kuran ve yeni uygulamalar geliştiren Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Şifa Turan, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili genç meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.


Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Perinatoloji bölümünde “Fetal Kardiyoloji” bölümünü kuran ve Amerika’da ilk trimesterde Eko’yu konjenital kalp hastalıklarının taranmasını 4 boyutlu ultrasound kullanarak yapan ilk merkez haline getiren Yrd. Doç. Dr. Şifa Turan,  üniversitedeki akademik kariyerinin yanında “American Registry of Diagnostic Sonography“ kuruluşunda, Amerika’daki fetal eko standartlarını belirleyen komitede görev alıyor. Yrd. Doç. Dr. Turan, Tıp fakültesinde Anatomi Anabilim Dalında Kalp Embriyolojisi derslerinden, Kadın Doğum Bölümü’nde de Kadın Doğum ve Perinatoloji yan dal yapan asistanların bu konudaki didaktik ve pratik eğitiminden sorumlu. Yrd. Doç. Dr. Turan, çalışmaları, bulunduğu farklı ülkelerdeki eğitim sistemleri ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini DSA’ya anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Benim branşım perinatoloji yani yüksek riskli gebelikler. Buna ek olarak Fetal Kardiyoloji özel ilgi alanım ve daha çok çalışmalarımı yaptığım bir yan dal diyebilrim.   Fetal kardiyoloji aslında Kadın Doğum Anabilim dalında, perinatloji yan dalında yeni bir branş. Bugüne kadar fetal kalp hastalıkların tanısı ile daha çok pediatrik kardiyologlar ilgilenmiş. Ama teknolojinin ilerlemesi ile fetal ultraosund’un prenatal tanıda yaygın olarak kullanılması, fetüsün çok erken dönemde perinatologlar tarafından değerlendirme imkanının gelişmesi sayesinde fetal kalp hastalıklarının tanınması günümüzde yavaş yavaş perinatologların işi olamaya doğru gidiyor diyebiliriz.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Konjenital kalp hastalığı olan fetüslerin tanısı ve tedavisi esas ilgi alanım. Konjenital kalp hastalıkları fetal anomaliler içerisinde en yüksek insidansa sahip. Yaklaşık 7/1000 oranın da gözükmekte. En önemli anomalilerin başında sol kalp hipoplazisi (HLH),  büyük arterlerin transpozisyonu (TGA). Çift çıkışlı sağ ventrikül ( DORV) , konotrunkal anomaliler, aort ve pulmoner stenoz, ventriküler ve atriyal septal defektler gelmekte.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Konjenital kalp defektleri fetal ultrasound sırasında teşhis edilebilir. Bu defektler kendilerini farklı zamanlarda farklı şekillerde belli edebilir. Örneğin ilk trimesterde yani 12. haftada yapılan sonografide fetüsün ense kalınlığı dediğimiz Nukal kalınlığın artmış olarak ölçülmesi özellikle de 3.5 mm üzerinde olması o gebelikte konjenital kalp defekti riskini ciddi oranda artırır. Bu tip hasta grubuna ilk trimester de fetal eko yaparak, kalpteki 4 odacık ve ana damar çıkışlarının gösterilmesi mutlaka gerekmektedir. Eğer birinci trimester de değil de hasta size ikinci trimesterde gelmişse rutin yapılan sonografide kalp anomalileri farkedilebilir ve eğer bilir kişi tarafindan eko yapılırsa tam olarak tanısı konulabilir. Konulan bazı konjenital  defekt tanıları örneğin “ Aort Stenozu”, ” Pulmoner stenoz” gibi sorunlar intrauterin olarak balonla dilatate edilip, anomalinin ilerlemesine fetusun tek ventrikül onarıma girmesine engel olunabilir veya tek ventrikülle sonuçlanan anomalilerde özellikle de sol kalp hipoplazisinde sağ atriyumdan doku alınarak operasyonda kullanılmak üzere stem cell transplantasyonu gerçekleştirip dominant ventrikül olması gerek sağ ventrikülün stem cell transplantasyonu ile ejeksiyon fraksiyonunun ciddi oranda artması ve yeni doğanını geçireceği 3 aşamalı, yüksek mortalite ile sonuclanan  ( ortalama %40); Norwood operasyonun başarı oranın artması bile sağlanabilir.

Bu hastalığın Dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Konjenital kalp hastalıkları konjenital anomaliler içerisinde en sik insidansı olan grup. Görülme sıklığı yaklaşık 7/1000.  Risk faktörlerine bakacak olursak maternal, fetal ve çevresel faktörler olarak genel anlamda 3’e ayrılabilir. Maternal fakörlerden maternal diyabet buna sebep olan hastalıkların başında geliyor. Ama yüzde 75 konjenital kalp hastalıkları da düşük riskli popülasyonda görüldüğü için düşük riskli hastaların bile taranması en sık görülen konjenital anomalinin tanınmasında büyük rol almakta. Bu nedenle düşük riskli hasta grubunun da taranması daha çok konjenital kalp anomalisinin in-utero tanısında önemli.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
23 Mayıs 1971’de Kıbrıs’ta doğdum. İlköğrenimimi ve liseyi Kıbrıs’ta bitirdim. Üniversite eğitimime lise sonrası kazandığım bursla Sovyetler Birliğinde başladım. İlk yıl Ukrayna’da Lvov Ivana Franko devlet üniversitesinde Rusça öğrendim. Daha sonra Kiev Tıp fakültesinde tıp eğitimime başladım. Tıp fakültesi ikinci sınıftan sonra eğitimime İstanbul Tıp fakültesinde devam ettim. Süleymaniye Doğum Evin’de Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlığı üzerine ihtisas yaptım. İhtisas sonrası bir yıl genel kadın doğumcu olarak çalıştıktan sonra üst ihtisas yapmak için İngiltere’ye gittim. King’s College Hospital, Harris Birthright araştırma merkezinde 3 yıl “Fetal Tıp“ dalında üst ihtisas yaptım. İngiltere’den sonra Amerika’da Yale Üniversitesinde Perinatoloji bölümünde çalıştıktan sonra, Maryland Üniversitesi Tıp fakültesinde Yardımcı Doçent olarak çalışmaya başladım. Burada Perinatoloji bölümünde “Fetal Kardioloji “ bölümünü kurdum. Özellikle de ilk trimester Eko’yu konjenital kalp hastalıkların taranmasında rutin hale getirdim. Bunu kolaylaştırıp daha yaygın uygulanabilirliğini sağlamak için 4 boyutlu ultrasound kullanarak tarama tekniğini standardize ettim. Şu anda Amerika’da ilk trimesterde bu teknikle konjenital kalp hastalıkların taramasını yapan ilk merkez haline geldik. Üniversitedeki akademik kariyerimin yanında “Amerikan Registry of Diagnostic Sonography“ kuruluşunda,  Amerika’daki fetal eko standartlarını belirleyen komitede görev almaktayım. Buradaki Tıp fakültesinde Anatomi Anabilim Dalında Kalp Embriyolojisi derslerinden, kadın doğum bölümünde de kadın doğum ve perinatoloji yan dal yapan asistanların bu konudaki didaktik ve pratik eğitiminden sorumluyum.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
İlkokul ve Lise eğitimimi Kıbrıs’ta, Tıp fakültesi eğitimi İstanbul’da Çapa Tıp Fakültesinde tamamladım. Kadın hastalıkları ve Doğum uzmanlığımı Süleymaniye Doğumevi, İstanbul’da 2000 yılında bitirdikten sonra, iki yıla yakın Acıbadem Sağlık Grubu’nda Kadın Doğum uzmani olarak çalıştım. 2002-2005 yılları arasında King’s College, Harris Birthright Research Center’de perinatoloji yan dal uzmanlığı yaptım. 2005 de Amerika’ya yerleştim. 2005-2006’da Yale School of Medicine’da, 2006 yılından bu yana da University of Maryland School of Medicine görevimi sürdürmekteyim.  2009’dan bu yana da University of Maryland School of Medicinda Kadın Doğumda Yardımcı Doçent olarak çalışmaktayım.

Eğitim aldığınız kurumların  bulunduğunuz mevcut konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
King’s Collage Hospital, Harris Birthright araştırma merkezi dünyada fetal tıp konusunda sanırım ilk sırada yer alıyor. Bu merkezde üç yıl yan dal yaparak bu konuda deneyim kazanmam, Amerika’da Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde de çalışmama olanak sağladı. Orada da çok değerli perinatologlarla çalışıp çalışmalar yapmam, bana özellikle Amerika’da çok yaygın olmayan, ama Avrupa’da daha sıklıkla uygulanan ilk trimester fetal ekonun şu anda çalıştığım kurumda Maryland Üniversitesi ıip Fakultesi, Kadın Doğum Anabilim dalında perinatolojinin bir yan dalı olarak” fetal kardiyoloji” bölümünü kurmamı sağladı. Şu anda çalıştığım kurum benim özel ilgi alanım olan 3-4 boyutlu ultrasound ile fetal ekonun yaygın olarak kullanabilmemi ve bu konuda araştırmalarıma devam etmemi sağladı. Ayrıca bu kurumdakideneyimlerim ve gelistirigidim teknik sayesindeAmerika’nın diğer eyaletlerinde, gerekli ekspertizin olmadığı hastanelerde bir çok farklı kurum tarifinden 3-4 boyutlu USG ile görüntülerin alınıp, telemedicine sistemi online olarak bilir kişiye gönderilmesine neden oldu.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Fetal kardiyoloji,  teknolojinin gelişmesi ile günümüzde çok popüler bir branş.  Konjenital kalp hastalıklarının prenatal tanısı gittikçe ciddi oranda artıyor. Sanırım iki ülke arasındaki en önemli fark, Amerika’daki aileler herhangi bir konjenital hastalığı olan fetüsü dünyaya getirme eğilimindeler. Oysa Türkiye’de aileler bu tip problemlerle karşılaştıkları zaman daha çok terminasyon seçeneğini seçerler. Türkiye deki konjenital kalp hastalığı ile doğan bebeklerinin çoğunun tanısının prenatal dönemde değil de postnatal dönemde konulduğu kanısındayım. Dolayısı ile hem geç dönemde terminasyonu ve beraberinde getireceği komplikasyonları minimuma indirmek için ilk trimesterde erken taninin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Burada aileler bu çocukları dünyaya getirdikleri taktirde ciddi olarak manevi ve maddi destek ile karşılaşmaktadırlar. Oysa Türkiye’de bu durum daha çok ailenin bireysel çabalarına bağlı kalmaktadır. Bu çocukların okul cağında özel olarak gidebilecekleri bir eğitim sistemi de bulunmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı burada konjenital kalp hastalıklarını daha sıklıkla görüp gebelik süresinde takip etme imkanımız sanırım Türkiye’den daha fazla sayıda olabilir.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Sanırım daha çok araştırmaya yönelik ve araştırmaların ışığında elde edilen sonuçların neticesinde bir yol izleniyor daha çok burada. Genelde de genel bir konsensüs oluşuyor ve hekimler o genel, standartize edilmiş tedavi yöntemlerini kullanıyor. Türkiye’deki kurumlarda ise daha çok hekimin kendi kendine, kendi deneyimleri ile elde ettiği bir pratik uygulama var. Daha farklı olması için de gereken yaptırımlar henüz yok. Onun dışında pratik uygulamada çok da büyük farklılıklar olduğunu zannetmiyorum.


Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Öğrendikleri her şeyi sorgulamayı öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Neden ve nasıl olmuş sorularını sık sık sormalarını. Birkaç kaynaktan okuyarak merak ettikleri soruları öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Ezbere yönelik eğitim sisteminden çıkıp daha araştırmacı bir yapıya sahip olmanın yollarını aramalarını tavsiye ediyorum.
12. haftada kalbin normal ya da anormal anatomisini gösteren teknik.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Ben daha çok kendi alanımla ilgili dergileri takip ediyorum.
1)      Ultrasound Journal of Obstetrics and Gynecology
2)      Pediatric Cardiology
3)      American journal of Obstetrics and Gynecology
4)      New England Journal

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz internet sitesi nedir?
www.pubmed.com ve www.uptodate.com


Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
1)Textbook of Fetal Cardiology ( L. ALLEN )
2) Fetal Cardiovascular Imaging : A Disease based appraoch ( J.Raychik, Z.Tian)
3) A Practical Guide to Fetal Echocardiography: Normal and Abnormal Hearts (Abuhamad)
4) Fetal Echocardiography: A Practical Guide ( L Allan )

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Tıp fakültesi eğitiminiz dışında tüm eğitiminizi tekrarlamanız gerekiyor. En azından Kadın Doğum dalında. Buradaki sisteme Türkiye’den mezun olan bir doktor olarak girmeniz de zaman alabiliyor. Bunun için çalıştığınız ortamlarda belki de herkesten daha fazla çalışıp kendinizi ispat etmeniz gerekebilir çoğu zaman.

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıbbın durumu, genel olarak hekimlerimizin yaklaşımını son derece iyi buluyorum. Eğer hayatlarını Türkiye’de kendi ülkelerinde geçireceklerine eminlerse ülke dışında tahsil yapmaları çok da gerekmemektedir. Ama gelip görmelerini belli bir dönem kendi konuları ile ilgili bir kurumda yurt dışında zaman geçirmelerini ileride kendilerini geliştirme imkanı sunması acısından tavsiye ediyorum.

ABD’deki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?
Hasta popülasyonu çok farklı. Burada çok fazla obez ve kötü beslenme alışkanlığı olan bir hasta grubu ile çalışıyoruz. Dolayısı ile bu grup hastada her türlü komplikasyon çıkma olasılığı daha yüksek.


ABD’deki kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Bence bu konuda dürüst olmak gerekirse hem Avrupa’da hem de Amerika’da çalışan bir hekim olarak dünyanın neresine giderseniz gidin, Türk olduğunuz için değil de sadece başka bir eğitim sisteminden geldiğiniz için, yaklaşımda ilk başta farklılıklar mutlaka olur. Kendinizi ispat ettikten sonra çok önemli farkların olmadığı kanısındayım. Bunun içinde hem efor hem de zaman gerekli sadece.

ABD’deki ünlü tıp kurumlarına / hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Çok kompetitif olmasına rağmen mümkündür. Sadece ne istediğinizi bilmeniz ve isteğinizde kararlı olmanız gerekmektedir.

ABD’de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Burada kendi aramızda iyi bir dayanışma olduğunu düşünüyorum. Genelde sistem maddi olarak kimseyi çatıştırmadığı için birbirimize her konuda her zaman rahatlıkla destek olabiliyoruz.
ABD’de Türk hekimlerin orası diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumdadır?
Avrupa’da oran az. Amerika’da Türk hekimlerinin oranı diğer yabancı hekimlerle kıyaslandığında sanırım eşdeğer durumdadır.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nelerdir?
Konjenital kalp hastalıkların erken tanısı ve Konjenital kalp hastalıkları olan fetüslerin intrauterine beyin gelişimi.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Anabilim Dalında araştırmalarımı sürdürmekteyim. Ekibimde iki perinatolog, beş ultrasound teknisyeni ve bir tane araştırmacı hemşire bulunmaktadır.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Genelde konjenital kalp problemi olan hastalar kliniğimizde her iki hafta da bir fetal eko ile takip edilir.  Bu fetüslerin beyin gelişimi de yakin bir şekilde USG ile longitudinal olarak monitorize edilir.  Yılda bu problemle bize başvuran hasta sayısı refere merkez olduğumuzdan dolayı çok fazla olduğu için genellikle günümüz yeni hasta kabul etmek onları değerlendirip takip protokolü hazırlamakla ve mevcut hastaların takibini yapıp onların tüm ekibin hazır olduğu bir günde doğumlarını gerçekleştirmekle geçiyor.
Continue Reading

AKCİĞER NAKLİ İLE İLGİLİ YAPTIĞI BİLİMSEL ÇALIŞMALARLA BAŞARILI OPERASYONLARA İMZA ATAN İSVİÇRE ZÜRIH ÜNIVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ GÖĞÜS CERRAHİSİ KLİNİĞİNDEN DOÇ. DR. İLHAN İNCİ

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI
ÖYKÜLERİ

Akciğer transplantasyonu ile
ilgili hem deneysel araştırmalar yapan hem de yaptığı başarılı operasyonlar
ile  çok değerli bilimsel çalışmalara
imza atan İsviçre Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinden
Doç. Dr. İlhan İnci, İsviçre Zürih’de çalıştığı klinikten deneyimlerine dair
genç meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Ülkemizde ve İsviçre’de
verilen tıp eğitimi arasında kıyaslama yaparak, ülkemizde çok iyi hekimler
yetiştirildiğini belirten Doç. Dr. İlhan İnci, “Türkiye’de tıbbın durumu, hem teknolojik hem de
lojistik bakımdan pek çok ülkeye göre iyi bir durumda” dedi. Türkiye’de
hedeflenen aile hekimliği uygulamasının da yaygınlaşmasıyla sağlık alanında
hizmet kalitesinin yükselebileceğini vurgulayan Doç. Dr. İnci, İsviçre’deki
sağlık hizmeti, yaşam koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki
görüşlerini Esra Öz’e anlattı.

Ne üzerine
çalışıyorsunuz?
Ben göğüs
cerrahisi uzmanıyım, akciğer, plevra ve thorax (göğüs kafesinin) ile ilgili
olan cerrahi hastalıkları üzerine çalışıyorum.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Akciger ve plevra
zarının cerrahi tedavisini gerektiren hastalıklar; Örneğin: akciğer kanseri,
plevra zarı kanseri (mezotelioma), cerrahi gerektiren enfeksiyöz hastalıklar (
bronsiektazi, tüberküloz) ve thorax ile ilgili cerrahi gerektiren şekil
bozuklukları (pectus carinatum ve pectus excavatum) ve thorax travmaları da bizim
tedavi alanımıza girmektedir. Son 6 yıldırda akciğer transplantasyonu yapmaktayım.
Şu anda deneysel alanda aktif olarak çalıştığım konu; akciğer transplantasyonu
yapmadan önce bu değerli organı optimal bir şekilde nasıl koruyabilir ve nasıl
en az hasarla hastaya nakil edebiliriz? Şu anda bu konuda devam eden ve bu  alana gerçekten ışık tutacak çalışmaların sürdüğünü
size sevinerek söylemek isterim. 

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri
hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?

Hemoptizi ve öksürük şikayetleri ile geldiğinde hele öyküsünde bir de
sigara kullanım öyküsü var ise akla ilk gelen tanı tabiiki akciğer kanseri
olmakta ve bazen cerrahi olarak bile geç kalınmaktadır. Bazen bu şikayetlerin
ikisi bile bir arada bulunmadan da hasta bize gelmekte ve kanser tanısı almaktadır.
Cerrahi sonrası prognozları hastalığın tipi ve evresi gibi pekçok faktöre bağlıdır.

Bunun yanında
yine öksürük ile gelen bir kişide ampiyem ve akciğer kist hidatiği Türkiye`deki
kadar sıkça olmasa da çalıştığım klinikte karsılaştığımız hastalıklar arasında
yer almaktadır. Bu hastalar cerrahi tedavi sonrası tam olarak sağlıklarına kavuşabilmektedirler.

Yine genç
hastalar göğüs ağrısı nedeni ile bize başvurduklarında normal akciğer grafisi
ve oskültasyon ile pnemothorax tanısı konmakta ve tedavi hastaya göre düzenlenmektedir.
Bu hastalıkların
cerrahi tedavisi yeninde ayrıca akciğer transplantasyonu ünitesinde multidisipliner
bir ekiple beraber akciğer transplantasyonundan sorumlu hekim olarak Ana Bilim
Dalı Başkanımız Prof. Dr. Walter Weder ile birlikte çalışıyorum. Bu grupta daha
çok; kistik fibrozis, amfizem (kronik obstrüktif akciğer hastalığı), idiopatik
pulmoner fibrozis ve sarkoidozis tanısı almış ve de transplantasyon programına
dahil edilmiş hastalarımız var. Bu tanıyı almış hastalar transplantasyon
programı çerçevesinde en son bizim ünitemize gelerek kendilerine uygun akciğerin
çıkmasını beklemektedirler.

Bu
hastalığın  dünyada ve Türkiye’de görülme
sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Akciğer kanseri bugün tüm dünyada ve
Türkiye‘de birinci sırada yer alan kanser 
türündendir. Yine akciğer kist hidatiği, ampiyem ve mezotelyoma
Türkiye‘de en sık karşılaştığımız hastalıklar arasında yer almaktadır.

Çalıştığım klinikte izlediğimiz
transplantasyona aday hasta grupları Türkiye`de de sıkça karsılaştığımız hastalıklardır.  Yine ülkemizde akciğer transplantasyonu alanında
yapılan ameliyatlarında çok başarılı olduğunu duymaktayım ve bu konuda emek
veren değerli arkadaşlarıma başarılarının devamını dilemekteyim.


Kısaca
kendinizden bahsedebilir misiniz?
6 Şubat 1964
tarihinde Eskisehir’in Sivrihisar ilçesinde doğdum. Tıp Fakültesi ve uzmanlık
eğitimim dahil tüm ögrenimimi Türkiye‘de tamamladım. 2005 yılından beri
Isviçre  Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi
Göğüs Cerrahisi Kliniğinde Doçent  olarak
calışmaktayım.

Bugüne kadar
eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? 

İlkokul eğitimimi Batman‘da, ortaokul öğrenimimin bir kısmını Diyarbakır
Anadolu Lisesi, diğer bölümünü lise eğitimim ile beraber Izmir Bornova Anadolu
Lisesi‘nde tamamladım. 1988 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini
bitirdikten sonra 1989 yılında TUS ile Diyarbakir Tıp Fakültesi Göğüs Kalp
Damar Cerrahisi Bölümüne asistan olarak girdim. Buradan uzmanlığımı aldıktan
sonra aynı Üniversitede 4 yıl akademik kadroda uzman ve yardımcı doçent olarak
çalıştım. Daha sonra Eylül 1997‘de Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp
Fakültesinde Gögüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı‘nı kurdum. 1999-2001 yılları arası
Zürih Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde 
research fellow, akciğer transplantasyonu üzerinde deneysel çalışmalar
yaptım. 2001 yılında Türkiye’ye döndükten sonra 2002 tarihinde Doçent unvanımı
aldım ve 2005 yılına kadar Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim
üyesi ve bölüm başkanı olarak görevimi sürdürdüm.



Eğitim aldığınız
kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda
çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Türkiye’de eğitim aldığım ve çalıştığım tüm
kurumların benim bugün burada bulunduğum pozisyona olan katkıları tabi ki göz
ardı edilemez. Bu katkılar benim kişisel çabamı bütünledi. 2001 yılında
Türkiye’ye döndükten sonra aslında amacım burada edindiğim bilgi ve deneyimi
ülkeme taşımaktı. Ancak amaçladığım ve hayal ettiğim bu görevi uygulamaya
geçirmekte bir takım engellerle karsılaştığım anda Zürih Üniversitesi’ndeki
Sayın Hocam Prof. Dr. Walter Weder’den Zürih’e geri dönmek icin davet aldım ve
2005 yılında tekrar buraya dönerek görevime başladım.

Halen pratiğini
yaptığınız branşın Türkiye ve Isviçre’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Göğüs cerrahisi ile ilgili hastalıkların
tedavisi yanında, akciğer transplantasyonundan sorumlu öğretim üyesi olarak
çalışmaktayım. Türkiye’de de akciğer transplantasyonu ile ilgili sevindirici
haberleri hem medya hem de meslektaşlarım aracılığı ile takip etmekteyim. Bu
dalda çalışmak ve başarılı olmak için gerekli olmazsa olmaz 3 öğe: üst düzey
özveri, üst düzey eğitimli bir takım ve finansal destek.

http://en.wikipedia.org  

Halen çalışmakta
olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve
sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir
misiniz?
Ülkemizdeki tıbbi eğitim ve pratik açısından
buradaki kurumlar ile karşılaştırma yapıldığında, bizim çok iyi hekimler olarak
yetiştirildiğimiz konusunda şüphe yoktur. Şu anda Türkiye’de hedeflenen aile
hekimi uygulaması yaygınlaştıkça sağlanan sağlık hizmetleri kalitesinin de
yükseleceği bir gerçektir.

Türkiye’de halen
eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Benim genç meslektaşlarıma önerim, bu meslek
yeterince zor ve özveri isteyen bir meslek. Kimsenin tesiri altında kalmadan
kesin ve net olarak, ne yapmak istediklerini bilmeleri ve bu yaptıklarından
mutlaka zevk almaları!

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Takip ettiğim
bilimsel dergiler: Journal of Heart and Lung Transplantation, Transplantation,
Transplant International, Annals of Thoracic Surgery, Jounal of Thoracic and
Cardiovascular Surgery, Chest, European Jornal of Cardiothoracic Surgery

Mesleğinizle
ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
CTS-Net, Pub-Med

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka
okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Textbook olarak General Thoracic Surgery
(Editör: Shields TW).

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka
okumalarını tavsiye ettiğin bir kitap
lar hangileri?
 Çalıştıkları konulardaki temel ve text-bookları
okumalarını tavsiye ederim.

Yurt dışında
hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?

İnsanın hangi meslekten olursa olsun kendi
anadili ve kültüründen farklı bir ülkede yaşaması ve çalışması bence en büyük
zorluklardan birisidir. Özellikle cerrahi bir branşta çalışıyorsanız işiniz
daha da zordur çünkü kendinizi kabul ettirmek zorundasınızdır.



Türkiye’de tıbbın
durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha
uygundur?
Türkiye’de tıbbın durumu, hem teknolojik hem
de lojistik bakımdan pek çok ülkeye göre iyi bir durumda. Yurt dışında tahsil
almak konusuna gelince, kişi yurt dışında sürekli çalışacak ise, bu eğitim
gerekli ve kişiye büyük bir avantaj sağlar. Ancak kişinin özellikle araştırma
alanında bilgi ve deneyimlerini arttırması açısından yurt dışında eğitim veren
merkezlerde, belirli sürelerde çalışmasının faydalı olacağı görüşündeyim.

İsviçre’deki
hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne
gibi farkları vardır?

Benim branşımda bu merkezdeki hasta popülasyonu Türkiye ile aynı durumda.
Tek fark akciğer transplantasyonu endikasyonu olan kistik fibrozis vakaları ile
daha çok karşılaşıyor olmamdır. Ayrıca akciğer amfizemi nedeni ile volüm
küçültücü cerrahi tedavi endikasyonu alan hastalarda diğer farklı hasta
popülasyonunu oluşturmaktadır.



İsviçre’deki
kurumların yabancı doktorlara karşı özel bir tutumu var mıdır?
Benim çalıştığım merkezde sizin ifade
ettiğiniz şekilde herhangi farklı bir tutum yok.
 
İsviçre’deki ünlü
tıp kurumlarına veya hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün
müdür?
Eğer meslektaşlarım araştırma amaçlı belli
bir konuda çalışmak isterlerse çalışmak istedikleri bölümün sorumlu hocası ile
kontakt kurup belli bir zaman dilimi içinde burada çalışabilirler ancak, finansal
olarak kendi olanaklarını kullanmaları gerekmektedir. Bu şekilde Türkiye’den de
pek çok meslektaşımızın burada misafir konumunda çalıştığını ve kazandıkları
deneyimlerini paylaşmak üzere Türkiye`ye geri döndüklerini belirtmek isterim.

İsviçre’deki Türk
hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Bu merkezde çalışan çok fazla Türk hekim yok.
Az sayıda olan Türk meslektaşlarım ile de dayanışma içindeyiz.  

Halen üzerinde
çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Şu anda üzerinde çalışmakta olduğum araştırma
konuları: Akciğer transplantasyonu sonrası primer graft disfonksiyonu, ex-vivo
akciğer perfüzyonu ile marginal donor akciğerinin kullanılabilir hale
getirilmesi, non-heart beating donor (donation after cardiac death).

Bu çalışmaları
hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları Zürih Üniversitesi Tıp
Fakültesi Cerrahi Araştırma Bölümünde Göğüs Cerrahisi kliniği adına
yapmaktayım. Ekibimde bir veteriner, iki teknisyen ve üç tane araştırma görevlisi
bulunuyor.

Bize araştırma
ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Yapılacak projeye bağlı olarak deney hayvanı
olarak genellikle domuzlarda çalışmaktayım, uyutulup deneysel ameliyathaneye
getirilir. Daha sonra ekip olarak projeye uygun akış içinde deney tamamlanır.
Bu işlem sabah 6.30’dan aksam 20.00-20.30’a kadar sürer.
Continue Reading

KURDUĞU SENDİKA İLE YABANCI HEKİMLERİN HAKLARINI KAZANMASINI SAĞLAYAN, AGMF YÖNETİCİSİ, TÜRK-FRANSIZ SAĞLIK VAKFI BAŞKANI VE PARİS BÖLGESİNDEKİ TEK TÜRK JİNEKOLOG OLAN DR. SERDAR DALKILIÇ

DÜNYA’DA
TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Yabancı
diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmesi için 1997 yılında
kurduğu sendika, Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline gelen, yabancı
doktorların tüm hakları elde etmesi için büyük mücadeleyi kazanan,  AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yönetici,
Türk-Fransız Sağlık Vakfı Başkanı, Paris’te bulunan  Longjumeau Hastanesi Kadın Hastalıkları ve
Doğum ve Pediatri kliniklerinin Bölüm Başkanı olan Dr. Serdar Dalkılıç,
Fransa’da eğitim almak ve çalışmak isteyenlere rehber olacak bilgiler verdi.

Paris bölgesinde tek Türk jinekolog olan
Longjumeau Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Pediatri kliniklerinin
Bölüm Başkanı ayrıca aynı hastanenin yöneticisi olan Dr. Serdar Dalkılıç,
yabancı diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmek için başlattığı
mücadele sonuç veriyor hem de Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline
geliyor.  AGMF (Fransız Doktorlar
Birliğinde) yönetici olan Dr. Dalkılıç, Avrupa Doktorlar Federasyonu (FEMS)’te
İstanbul Tabipler Odasının alınmasına katkıda bulunuyor, şimdilerde de KKTC
Tabipler Odasının alınması için çalışmalarını sürdürüyor. Türk-Fransız Sağlık
Vakfı Başkanı, olan Dr. Serdar Dalkılıç, Fransa’daki sağlık hizmeti, yaşam
koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü
Esra Öz’e anlattı.

Ne
üzerine çalışıyorsunuz? Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanıyım.  Uzmanlığımla ilgili tüm konularda teşhis ve
tedavi uyguluyorum. Ancak kısırlık tedavisi konusunda da üst ihtisas yaptım.
Öte yandan Paris bölgesinde tek Türk jinekolog olmam nedeniyle bazen
hastalarımın başka konularda gelen şikâyetleriyle de ilgilenmek durumunda
kalıyorum. Gastrit, ulser, romitizma ve benzeri gibi.

Bu
hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler
verebilir misiniz?
Kısırlık sorunları batı dünyasında giderek
artmakta olan bir sorun. Bunda kadınların giderek daha ileri yaşlarda çocuk
sahibi olmaları, erkeklerinde sperm kalitesinin giderek düşmesi rol oynuyor.
Fransa’da kadınların ortalama ilk çocuk sahibi olma yaşı 30’un üzerine çıktı.
Erkeklerin sperm kalitesi ise son 40 yılık sperm bankası kayıtlarına göre
yaklaşık yüzde 50 azaldı.
Kadınlar yaş ilerledikçe yumurtlama
sorunlarıyla karşılaşıyorlar. Eğer erken menopoza girme gibi bir sorun yoksa
elimizdeki modern ilaçlarla bunun çözümünü bulabiliyoruz. Erkeklerde sperm
kalitesi düşük olursa aşılama ve benzeri yöntemlere başvurabiliyoruz. Türk
hastalarda özellikle akraba evliliklerinden kaynaklanan sürekli düşük yapma
sorunlarında ise bir takım özel tedaviler uygulayabiliyoruz.

Bu
hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî
bilgileri paylaşabilir misiniz?
Fransa’da her altı çiftten biri kısırlık
tedavisi için doktora başvuruyor. Bu oran giderek daha da artmakta. Türkiye’de
bu oranın yüzde15 civarında olduğu söyleniyor.


Kısaca
kendinizden bahsedebilir misiniz?
Bursa Mustafakemalpaşa’da doğdum.
İlköğrenimimi ve liseyi Ankara’da bitirdim. Üniversiteyi Bursa’da okudum.
Üniversite üçüncü sınıfta öğrenimime bir sene ara verip, Paris’te Sorbonne
Üniversitesinde Fransızca öğrendim. Tıp Fakültesini bitirdikten sonra da
Paris’te Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlığı üzerine ihtisas yaptım. Daha
sonra endoskopik ve vajinal cerrahi, ultrason ve infertilite konuları üzerinde
üst ihtisas yaptım.
Fransa’da yabancı diplomalı doktorların tüm
çalışma haklarını alabilmesi için 1997 yılında bir sendika kurdum ve
başkanlığını yaptım. Kısa zamanda bu sendika Fransa’nın en büyük doktor
sendikası haline geldi ve 2 sene sonunda tüm haklarımızı elde ettik.
Daha sonra medikal kariyerime devam ederken
sendikal ve politik çalışmalarımı da sürdürdüm.107 bin doktorun üyesi olduğu
AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yöneticilik yapıyorum. Ayrıca Avrupa
Doktorlar Federasyonu (FEMS)’te Fransa’yı temsil ediyorum. Bu bağlamda bu
Federasyona İstanbul Tabipler Odasının alınmasına katkıda bulundum. Simdi de
KKTC Tabipler Odasının alınması için çalışmalarımı sürdürüyorum.
Eğitim
aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir,
şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Şu an çalıştığım hastane Paris’in Essonne
bölgesindeki Longjumeau Hastanesi. Bu hastane bir bölge hastanesi olmakla
birlikte hem üniversite öğrencilerine hem de ihtisas öğrencilerine eğitim vermektedir.
Ben bu hastanenin Kadın hastalıkları ve doğum ve Pediatri kliniklerinin bölüm
başkanıyım. Aynı zamanda 6 senedir bu hastanenin üç doktor yöneticisinden
biriyim.

Halen
pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Fransa’daki durumunu karşılaştırabilir
misiniz?
Gerek Kadın Hastalıkları ve Doğum konusunda
gerekse infertilite konusunda hem Türkiye hem de Fransa oldukça iyi
seviyedeler. Ancak her iki ülkede de özellikle kısırlık tedavisi konusunda bir
takım yasal sorunlar oluyor. Örneğin yumurta nakli tekniği Fransa’da mümkün
olmakla birlikte yasal düzenleme o kadar zor ki, hastalar genellikle İspanya
veya Belçika’ya gidip tedavi olmayı tercih ediyorlar.

Halen
çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi
pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlarla
karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye’de tıp fakültesini bitirdikten
sonra hiç çalışmadım. O yüzden kurumlar arasında bir karşılaştırma yapmam pek
mümkün değil. Bizim eğitim aldığımız dönemde öğrenci sayısı çok azdı, sadece 65
kişiydik. Hocalarımız da çok kaliteliydiler ve bizimle birebir
ilgilenebiliyorlardı. Dolayısıyla o dönemde çok iyi bir eğitim aldığımızı
düşünüyorum. Fransa’da gerek tıp fakültesi öğrencileri gerekse ihtisas
öğrencileri daha otonomlar.
Gerek intörnlük döneminde gerekse ihtisas
öğrenimi boyunca öğrenciler stajlarını 4 veya 6 aylık sürelerle kendileri
seçiyorlar ve stajdan sonra staj gördükleri kliniklere not veriyorlar. Bu da
öğretim veren kliniklerin öğretim kalitesini sürekli yüksek tutmasına neden
oluyor.

Türkiye’de
halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler
önerirsiniz?
En az bir veya iki yabancı dili iyi
konuşmalarını ve değişik ekollerde tıp mesleğinin nasıl icra edildiğini görmek,
bilgi ve deneyimlerini artırmak için yabancı ülkelerde muhakkak bir süre
çalışmalarını öneririm. Ayrıca branşlarıyla ilgili kongrelere düzenli bir
biçimde katılmalarını, bilimsel yayınları da düzenli bir biçimde takip
etmelerini öneririm.
Tıp Fakültesindeyken hocalarımızdan biri, “iyi
doktor olmanın sadece iyi mesleki bilgiyle olmayacağını” söylemişti. Ben de iyi
bir doktor olmak için Tıp dışındaki konularla da ilgilenmelerini, dünyaya,
değişik düşüncelere, değişik alanlara açık olmalarını öneriyorum.

Hangi
bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
American Journal of Obstetrics and
Gynecology, Fertility and Sterility, Journal de Gynécologie et Obstétrique,
Ultrasound in Obstetrics&Gynecology



Mesleğinizle
ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Le Quotidien du Médecin, CNGOF, CFEF

Yurt
dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Fransa’da ve tüm Avrupa’da doktorluk yapmak
için en büyük sıkıntı tıp fakültesi diplomasının denkliğini alabilmek.

Bulunduğunuz
ülkenin vatandaşı olmanız ya da bu ülkede ihtisas yapmış olmanız bu güçlüğü
değiştirmiyor.Türkiye’de tıbbın durumu nedir?
 Ülke
dışında tahsil yapmak gerekli midir?
Kimler
için daha uygundur?
Türkiye’de eskiden üniversite seçme
sınavlarında en başarılı öğrenciler tıp fakültelerini tercih ederlerdi. Hala
öyle midir, bilmiyorum. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyanın her yerinde çok
iyi Türk doktorlar var. Türkiye dünyanın tıp alanında en ileri ülkelerinde
bulunan teknolojiye sahip ve mevzuat sorunu olmadığı zaman hemen tüm teknikleri
kullanabiliyor. Sağlık sisteminde son yıllarda yapılan reformlar benim
dışarıdan gördüğüm kadarıyla, halkı memnun etmiş. Ancak doktor arkadaşlarımız
özel sektörde olsun, devlet sektöründe olsun durumlarından oldukça şikâyetçi.
Oysa doktorların mesleklerini gerçekten iyi icra edebilmeleri için hem tedavi
ettikleri insanlar hem de devlet tarafından sevgi ve saygı görmeleri
gereklidir.
65 milyonlu Fransa’da yaklaşık 220 bin
doktor var ve Fransa’da hala doktor açığı olduğundan bahsediliyor. Buna
karşılık 75 milyon nüfuslu Türkiye’de sadece 110 bin doktor hizmet veriyor. Bu
da Türkiye’de doktorların ne kadar büyük bir özveriyle çalıştığını gösteriyor.
Buna rağmen yapılan anketlerde halkın
doktorlara pek güvenmediği ve doktorların taleplerine pek destek olmadığı
görülüyor. Doktorların imajının iyileştirilmesi hem doktorlar hem de onların
tedavi edecekleri kişiler yani toplum açısından iyi olacaktır. Ben bu konuda
medyaya da büyük görev düştüğünü düşünüyorum.

Fransa’daki
hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne
gibi farkları vardır?
Fransa’da popülasyon Türkiye’ye göre daha
yaşlı. O yüzden Fransa’da “Gériatrie” (geriatri) denilen, yaşlıların sağlık
sorunlarıyla ilgilenen dal giderek daha yaygınlaşıyor ve hastanelerde
kendilerine daha fazla yer buluyor. Doğurganlık oranı açısından Fransa
Avrupa’nın diğer ülkelerine göre oldukça iyi. Bu oran Fransa’da 2 civarında
yani nüfus artmıyor ama azalmıyor da. Türkiye’de ise bu oran 2,43 civarında
yani OECD ülkeleri içinde Türkiye nüfusu hala en fazla artan ülke.

Fransa’da
kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var
mıdır?
Yabancı doktorlar Fransa’da 1996 yılına
kadar ancak yardımcı doktor statüsünde çalışabiliyorlardı. Ben 1995 yılında
ihtisasımı tamamladıktan sonra özel nedenlerden dolayı Fransa’da kalmak
istedim. Fransa’da o zaman yaklaşık 8 bin yabancı diplomalı doktor çalışıyordu
ve bunların pek çoğu Kuzey Afrika ya da Kara Afrika’dan eski Fransız
kolonilerinden gelen doktorlar ve Orta Doğu’dan Lübnan ve Suriye’den ve Latin
Amerika’dan gelen doktorlardı. Yardımcı doktor statüsünde çalışıyor ve
hemşirelerden daha az maaş alıyorlardı. Türk doktorların sayısı ise ihtisas
yapanlar dışında 20’yi geçmiyordu.
Fransa’da kalmaya karar verdikten sonra
toplam 17 doktor arkadaşımla ki bunların 4’ü Türk idi, bir sendika (SNPAC)
kurduk. Kısa sürede, o zamanlar yeni kullanılmaya başlayan internet sayesinde
Fransa’nın tüm bölgelerindeki yabancı diplomalı doktorlara ulaşabildik ve
Sendikamızı Fransa’nın en büyük doktor sendikası düzeyine getirdik. Medyayı da
arkamıza alarak yaptığımız çeşitli eylemlerle, 1999 yılında Fransa’da tüm
haklarımızı aldık.  Ancak doktor açığı
devam ettiği için Fransa’ya çeşitli yollardan yabancı diplomalı doktorlar
gelmeye devam etmekte. Federasyona (FPS) dönüşen sendikamız da onların
haklarını almaları için mücadelesini sürdürüyor.
Yabancı diplomalı doktorlar diploma
eşdeğerliğini aldıktan sonra mesleki kalitelerine göre değerlendiriliyorlar.
Tabii ki kariyer yapmak yabancı diplomalı doktorlar açısından yerli doktorlara
göre biraz daha zor. Türklere ve Türkiye’ye karşı son 5-10 sene içinde
siyasetçilerin oy kaygısıyla körüklediği bir negatif önyargı gelişti. Ancak
Fransa’da Türk toplumu nüfusu 500 bini geçti. İkinci ve üçüncü nesil
çocuklarımızın oldukça çalıştıklarını görüyorum ve Fransız toplumunda hak
edecekleri yeri alacaklarına inanıyorum.

Fransa’da
ünlü tıp kurumlarına veya hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün
müdür?
Fransa’ya ihtisas yapmak için iki yolla
gelinebiliyor. Birincisi tüm ihtisası yapmak için bir yarışma sınavıyla
başlanabilen DES sınavı. Bu sınava başvurular Türkiye’deki Fransız Elçilikleri
aracılığı ile yapılabiliyor. Başvuru süresi 1- 31 Mart tarihleri arasında
oluyor. Sınav başarılırsa ihtisas süresi boyunca asistanlar Fransız
asistanlarının sahip olduğu tüm haklarla uzmanlık eğitimlerini alıyorlar.
İkinci yol ya Türkiye’de ihtisas yaparken
bunun bir kısmını Fransa’da yapmak (DFMS) ya da ihtisası bitirdikten sonra bir
süre Fransa’da yüksek ihtisas yapma yolu (DFMSA). Bu prosedürlerde sınav yok.
Ancak adaylık için doktorun Türkiye’de bağlı bulunduğu üniversitenin iznini
alması ve dosyasının Fransa’da Strasbourg Üniversitesi tarafından incelenip
kabul edilmesi gerekiyor. Bu prosedüre başvurular her sene 15 Ocak’tan önce
yapılıyor.

Fransa’daki
Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Fransa’da yaklaşık 200 kadar Türk hekimi
var. Bunların büyük kısmı öğrenimlerini Fransa’da yapmış doktorlar. Türkiye’den
gelip henüz tüm haklarını alamamış hekim arkadaşlarımız da var.Paris’te ve
Strasbourg’ta Türk hekimlerini bir araya getiren iki dernek var. Ayrıca
kurucusu olduğum ve halen başkanlığını yaptığım Türk-Fransız Sağlık Vakfı
sadece hekimlere değil tüm sağlık çalışanlarına açık. Türk-Fransız Sağlık
Vakfı, Almanya, Avusturya, İngiltere, Hollanda ve Kuzey Kıbrıs’taki benzeri
kurumlarla birlikte Avrupa Türk Sağlık Elemanları Federasyonunu (ATSEF) kurdu.
ATSEF ilk toplantısını Viyana’da yaptıktan sonra, 2011 senesinde 14 Mart için
Paris’te ilk Tıp Bayramı organizasyonunu düzenledi. Bu sene ise aynı
organizasyon Londra’da yapıldı.
Continue Reading