HENRY’NİN KİTABI İYİLİĞİ YAYACAK



The Book of Henry, Gregg Hurwitz’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan filmde Henry karakteri üstün zekalı bir çocuğun etrafını nasıl etkilediğini konu alıyor. Henry, sadece zeki değil, aynı zamanda çok düşünceli. 

Filmin bazı sahnelerinde ağlamaktan duramayacağınız için, rahat olacağınız kişilerle izleyin. Çünkü, çok ağlayacaksınız. 

Çocukların, etraflarında olan kötü olaylara karşı tepki verdiğini ancak yetişkinlerin görmezden geldiğini işliyor. Henry, annesinin parasını yönetmekten kardeşinin ihtiyacı olanları planlıyor. Komşu kızının yaşadıklarını değiştirmek  için çaba sarf ediyor. 


Yazdığı bir kitap annesinin yolunu belirliyor. 

Bu filmi mutlaka izleyin. 
Continue Reading

MUCİZE İNSANLARI OLDUĞU GİBİ KABUL ETMEKTİR

Hayatımızda mucizeler olsun isteriz. Bu süreçte de çevremizdeki sevdiklerimizin bize birer mucize olduğunu hemen anlamayız. 


Dünyaya gelirken, herkesin farklı zorlukları olur. Kimi fiziksel kimi psikolojik kimi farklı şekilde zorluklar yaşar. İşte bu sorunları aklımıza takıp, insanlardan uzaklaşmak yerine daha çok insanla tanışmalıyız. 

2012’de R. J. Palacio’nun yazdığı romandan uyarlanan Mucize filminde fiziksel sorunlarla dünyaya gelen August Pullman’ın hikayesi anlatılıyor. Yıllarca geçirdiği ameliyatlar ve bu süreçte insanlardan uzak bir hayat yaşamasına neden olur. Beşinci sınıfa başladığında, yüz farklılıkları nedeniyle arkadaşları tarafından dışlanmasının ve bu zorlu süreci atlatmasını konu alır. 

Çocuklara, farklılıklar ya da hastalıklar nedeniyle kimseye kötü davranılmaması gerektiği öğretilmeli. Bu nedenle de bu filmi çocuklar mutlaka izlemeli. 

Auggie’nin, sessiz ve içe kapanık halleri insanın içini burkuyor. Böyle tepkilerle karşılaşan insanların nasıl bir ruh halinde olduğunu gösteriyor. Empati kurabilen her bireyin karşısındakini anlamaya çalışması gerekir. 

Ders niteliğindeki diyaloglar ve öğrenmek için nasıl gayret ettiğini izleyeceğiniz film, insanları olduğu gibi kabul etmenin güzelliğini anlatıyor. 

Çocuklarınızın hayallerini onları olduğu gibi kabul ederek ve cesaret vererek destekleyebilirsiniz. 
Continue Reading

GECEYİ AYDINLATAN MUCİT THOMAS EDİSON


Edison denince akla ilk Ampul gelir. 

Thomas Alva Edison 11 Şubat 1847 de Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’nun Milan kentinde doğdu. Yedi kardeşten, en küçüğüydü. İlkokula başlayan Edison, disleksi hastası olduğu için algı sorunları yaşıyordu bu yüzden okul yönetimi okuldan uzaklaştırma kararı aldı. Kanada’da öğretmenlik yapmış olan annesi Edison’un eğitimine evde devam etti. Edison 10 yaşına geldiğinde fizik ve kimya kitaplarını okuyordu.

Bu dönemde evinin bodrum katında küçük bir kimya laboratuvar kuran Edison, özelliklede volta kaplarından elektrik akımı elde etme üzerinde araştırmalar yapıyordu. Bu çalışmaları sırasında Edison, mors alfabesini öğrendi ve kendisi bir telgraf yaptı. O günlerde ağır bir ateşli hastalık geçirdi ve bu hastalık duyma yeteneğinin kısmi kaybına, zor işitmesine neden oldu.

12 yaşına geldiğinde trende gazete satmaya başladı. Trene yerleştirdiği bir tür baskı makinesi ile vagonda haftalık gazete çıkarıyor ve yine trende satıyordu. Laboratuvarının bir kısmını trene taşıdı. Bir yolculuk sırasında içinde kimyasal madde bulunan bir şişe devrildi, tren yandı. Edison hem trendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı.

Sokaklarda iş ararken, tren raylarına ayağı sıkışmış Jimmie Mackenzie’i kurtardı. Mackenzie’nin babası bir telgraf şirketinin müdürüydü. Bu sayede işe girdi ve 5 yıl boyunca telgraf operatörlüğü yaptı.

1868 yılında bir atölye kurdu ve elektrikli bir oy kayıt makinesi geliştirdi.  Elektrikli kayıt aletini kimseye satamadı. Araştırmalarına sesli telgraf üzerinde sürdürmeye devam etti. Karbondan iletici eklemesi ile birlikte telefonun temelini atmış oldu.

İlk ses kaydı
1877 yılında ilk ses kaydını gerçekleştirdi bu, gramofona giden ilk adımdı. Thomas Edison’un bu buluşu çok ses getirdi.

Altın borsasında kullanılan telgraf bozulunca çareyi Edison’dan yardım istemekte buldular. Edison’un cihazı çok iyi şekilde onarması üzerine Western Union Telegraph Company firması Thomas Edison’a bir öneride bulundu. Geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerine çalışmalar yapacaktı.

Edison bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte şirket kurdu ve patentlerini satmaya başladı. Bu işten çok iyi para kazanan Thomas Edison bu parayla New Jersey’ de telgraf ve telex makinesi üretimine başladı. Bir süre sonra buradaki iş yerini kapatarak New Jersey’ de bulunan Melon Park’ ta bir araştırma laboratuvarını kurdu. Yeni buluşlar yapmak için çalışmalarına yoğunlaştı.

1878 yılında, William Wallace’ in yaptığı 500 ampul gücündeki ark lambasına göre maliyeti daha düşük ve daha güvenli bir yöntemle çalışan bir elektrik lambasını geliştirme işine girdi. Bunun içi kampanya başlattı ve gerekli parasal desteği sağladıktan sonra Edison Electric Company adında bir şirket kurdu.

Havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı planlıyordu. 13 ay boyunca ampülü bulmak için uğraştı, arkadaşlarının sakallarını bile deneyen Edison, düğmesinin ipliğiyle elektrik iletmeyi başardı.

1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kâğıt flamanda karar kıldı.

1880 yılında evde güven içinde kullanılacak bir ampul icat etti.

“Hiç başarısız olmadım, sadece işe yaramayan 10000 yol buldum.”

Thomas Edison




1882 yılında New York sokakları ilk defa bu lambalarla aydınlığa kavuştu.

1883’te hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayılmasını buldu. Bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı. Bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

Edison’un en önemli keşfini ise Menlo Park New Jersey’de yer alan ilk endüstriyel araştırma laboratuvarın da gerçekleştirmiştir. Bu yer günümüz modern Araştırma geliştirme faaliyetlerinin yürütüldüğü ilk örnektir.

Edison 18 Ekim 1931 tarihinde New Jersey’de öldü. Ölümünün ardından tüm Amerika da elektrikler bir dakikalığına söndürülmüştür. General Electric, 1876 yılında Thomas Edison tarafından kurulan, bir dönem Amerika’nın elektrik dağıtımını tekelinde tutan dünyanın en büyük 4. şirketidir.

Unutmayalım ki başarısızlık yeniden deneyebilme fırsatları verir.
Continue Reading

MEDYA OKURYAZARLIĞI EĞİTİMİ ALAN ÇOCUKLAR DAHA SEÇİCİ

Medya okuryazarlığı konusunda yıllardır haberler yapıyorum. Bu konunun önemin dikkat çekmek için uzmanların uyarılarını gündeme getiriyorum. 

Medya okuryazarlığı alanındaki çalışmaları incelediğimde bir şeyi fark ettim. Medyanın içinde çalışan gazetecilere hiç söz hakkı verilmiyor. Sadece tek taraflı yapılan araştırmaların etkisinin olmayacağını, teorik ile pratik arasında kopukluk olacağını kimse sorgulamıyor. Yani iş, teorikte anlatıldığı gibi olmayabiliyor. Öyle örnekler çıkıyor ki, medya okuryazarlığı için uygulanacak adımlara uyuyor ancak bir noktada aslında hatalar gözden kaçabiliyor. Bu nedenle teorik ile pratik bir arada olmadıktan sonra yapılan çalışmaların anlamı yok. 

Medyadan uzak medya okuryazarlığı çalışmalarının işler olması mümkün değil. Bu işlerin düzenlenmesi için, gazetecilerin özlük haklarının düzeltilmesi ve uzmanlaşmaları için imkan tanınması gerekiyor. Şunu da unutmamak gerekir, birçok gazeteci medya okuryazarlığının ne olduğunu bilmiyor. 

Okullarda medya okuryazarlığı eğitimlerinin verilmesi güzel bir adım. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaklaşa yürüttüğü  Medya Okuryazarlığı Araştırması yapıldı. Çalışma, Türkiye genelinde 26 bölgede ve 37 il ve ilçe merkezinde Medya Okuryazarlığı Dersi alan 1273 ilköğretim öğrencisi ile gerçekleştirildi.

 Araştırma sonuçlarına göre öğrencilerin;

  •  %98’inin televizyon izlediği, televizyon izleme sürelerinin hafta içi ortalama 3 saat 34 dakika, hafta sonu ise 3 saat 59 dakika olduğu,
  •  Yaklaşık %57’sinin radyo dinlediği,
  •  %87’si için sahip olunan iletişim araçları arasında cep telefonunun kendileri için çok önemli veya önemli olduğu,
  •  %68’inin cep telefonun bulunduğu ve bunlardan %71’nin cep telefonundan internete erişim sağladığı sonucu çıkmış. 
Medya Okuryazarlığı Dersi alan öğrencilerin %52’sinin televizyon programlarında daha seçici davrandığı ve yaklaşık %61’nin bu dersin medya araçlarını eleştirel bir gözle incelemesini sağladığı yönünde görüş belirttikleri, tespit edilmiş.
  • Öğrencilerin önemli bir bölümü cep telefonu ve bilgisayarı vazgeçilmez olarak görmektedir.
  • Sosyal medya ağlarına bağlanma, öğrencilerin internet kullanımındaki öncelikli amacı ve en sık yaptığı aktivite konumundadır.
  • Öğrencilerin çoğunluğu Medya Okuryazarlık Dersini faydalı bulmakta ve ebeveynlerinin de medya okuryazarlığı eğitimi almalarını talep etmektedir.

Çocuklar seçerek yayınları takip ediyor. Bu işin öneminin farkında olmaları çok güzel. Çocuklara daha anlaşılır ve kullanabilecekleri şekilde konu anlatılırsa, etkisi daha da fazla olacaktır.  Bilinçli çocukların sunulan yayınları seçmesi, eleştirmesi ve ona göre tepki göstermesi için medya okuryazarlığını öğretmeliyiz. 

Continue Reading

MEDYA İLE İLGİLİ ÖĞRENDİĞİNİZDE HAYATINIZI DEĞİŞTİRECEK GERÇEKLER

Haberleri okurken ya da izlerken, “Söylenenler gerçek mi yoksa yalan mı?” diye düşünür müsünüz? Yalan olma ihtimalini düşünmeden hemen inanır mısınız?


Hayatımızın merkezinde olan ve yöneten medya hakkında belkide farkında olmadığınız bazı gerçekler var. Medyayı anladığınızı düşünürken bardağın boş tarafına bakmayı öneriyorum. Çünkü, bildiğimizi düşünmek, öğrenmemizi engelleyecektir. Belli bir noktaya kadar bilebiliriz, belli noktayı yukarı çıkartmak için bilgi eklemeye devam etmemiz gerekir. 

Kriptololji yani gizli şifreleri çözmek gibi, kelimelerin arkasında yatan gizli mesajı çözmektir medya okuryazarlığı. Gizli mesajı çözerek, medyanın bizi yönlendirmeye çalıştığı şeyi anlamış olacağız.         

Medya Okuryazarlığı nedir?

Medya okuryazarlığının çok farklı tanımları var. Bir tanımda; “toplum içinde medyanın nasıl bir rolü olduğunu anlayabilmek” olduğu söylenir. (Messaris,1998)

Medya okuryazarı; medyada yeniden kurgulanan iletileri ayırt edebilen ve al­gılayabilen, onunla ilgili yorumlarda bulunabilmek için ayrı bir beceri, altyapı bilgisi ve eğitsel organizasyon gerektiren bir eğitim sürecinin sonucu olarak medya yetkini sıfatını hak eden kişiyi betimleyen bir terim olarak algılanabilir. Bir başka görüşe göre de medya okuryazarı; basılı ve elektro­nik medyayı çözmek, değerlendirmek, analiz etmek ve üretmek yetilerine sahiptir *.                                                                                                                                                                           
Medya Okuryazarı olunca ne yaparız?

Korku filimi izlerken, müziğin ritminin değişmesi korku dolu sahnenin yaklaştığını anlatır. Reklamlarda, herhangi bir ürün tanıtılırken, aslında bir yaşam tarzının sunulduğu algısı oluşturulduğunu fark ederiz. 

Medya okuryazarlığının kapsamı şu şekilde sıralanıyor: 
  1. Bilgiye erişim
  2. Çözümleme
  3. Değerlendirme
  4. Üretme
Başka yazılarımda detaylandıracağım maddelere ek olarak Silverblatt (1995) Medya Okur-yazarlığının yedi temel ilkesini şu şekilde sıralıyor: 
  1.  Bireylere medya tüketimi konusunda bağımsız karar verme gücü aşılama, 
  2.  Medya iletişimi ile ilgili konulara odaklanma,
  3.  Medyanın bireyler ve toplum üzerindeki etkisi konusunda farkındalık yaratma, 
  4. Medya mesajlarının analizi ve tartışılması için stratejiler geliştirme, 
  5. İnteraktif medya içeriğini bir metin olarak çağdaş kültürümüze kazandırma konusunda farkındalık geliştirme 
  6. Medya içeriğini anlama ve takdir etme becerisi kazandırma  
  7. İnteraktif medya iletişimcilerini etkili ve sorumluluk taşıyan medya mesajları üretmeye teşvik etme. 
Medyada gördüğümüz her şeyi hemen tüketip, sindirme aşamasına geçmeden önce neler yapılacağına dikkat etmek gerekiyor. TEDX Bahçeşehir Üniversitesi’nde medya okuryazarlığını, sağlık okuryazarlığı açısından ele alan bir konuşma yapmıştım. Dedektif olup, elimizdeki haritadan ipuçlarını toplayarak bir oyun oynamıştık. Medya okuryazarlığı için de geçerli olan oyunun, farklı versiyonlarını hazırlayacağım.                                                                                                                                                                                                    

Continue Reading

HUYSUZ İNSANLARIN SORUNU ÇOCUKLUĞUNDA MI SAKLI?

Uzmanlar hep çocukluk döneminin çok önemli olduğunu
söyler. Bu nedenle de annelerin en az iki yaşına kadar çocuklarına bakmaları
tavsiye edilir. Çocukluk dö
neminde yaşanan travmalar tüm hayatlarını etkilediği
için, bu dönemde oluşan yaralar insanların geleceğini karartabilir.


Filmlerde özellikle de korku ve gerilim filmlerinde seri
katiller bulunduğunda hep karşımıza çocukluk döneminde yaşanan 
travma nedeniyle,
yetişkin olduğunda bunun intikamını alan karakterler çıkar. Yaşadığı
acıların, dönümüşü intikam olur. 



Tabii her travma sonrası böyle korku
filmlerine konu olan türden
 durumlar yaşanmaz, bu acılar başarı hikayelerinin doğmasına da yol açar. Mesela,
büyük başarılara imza atmış bilim insanları ve doktorlar,
genellikle çocukluk dönemlerinde yakınlarının 
yaşadığı sağlık sorunu sonrasında bu mesleği
seçip onlara yardım etmeye karar vermiş olduklarını anlatırlar. Yani kişilerin de travmayı karşılama ve tepki verme şekilleri farklı oluyor. Kısaca ç
ocukluk dönemi, bireyin hayatının rotasını belirliyor. 

Çocukken yaşadıklarını yetişkin olduğunda hala sindiremeyen ve hayatına yansıtan bir kişiden söz edeceğim: Mary Poppins kitaplarının yazarı  P. L. Travers. 


Walt Disney iki kızına  Mary Poppins kitaplarını beyaz perdeye taşımak için söz verir ve bunun için Travers’dan  izin almanın
peşindedir. 20 yıl süren bu mücadele Saved Mr. Banks filmine konu olur.

Travers, o kadar huysuzdur ki, insanları sürekli azarlar,
baskı yapar ve ezer hatta canlarından bıktırır. Çocukluğunda yaşadığı sancılı
süreci yazılarında anlatır, karakterlerine yaşatır ve filme çevri
lecek olan
kitabının karakterlerinden özellikle annesi ve babasına saygı duyulmasını
ister. Ancak çevresindekiler, onun içinde yaşadığı savaştan bihaberdir.  




Mary Poppins adında sihirli güçlere sahip bir dadının, Banks
ailesinin küçük çocuklarına bakma görevini üstlenmesiyle birlikte onlara
bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamasını konu alan kitabın senaryolaştırma süreci tam bir eziyete dönüşür. 


Filmin sonunda bu masalda anlatılanların Travers’ın hayatı
olduğunu anlayan 
Walt Disney, yanına gider ve çocukluğu ile hesaplaşıp, affetmesi
gerektiğini söyler. Yaşadığı 
olayları kendi hayatından örnekler vererek affettiğinde
hayatının güzelleşeceğini anlatır. Sonrasında gerçekten de affeden Travers,
küstüğü hayata yeni kitaplar yazarak sarılır.



Huysuz çocuk gibi davranan
yetişkin olmak yerine, hayatı anlamaya çalışan ve içindeki çocuğa da kulak veren bir yetişkine dönüşmek en güzelidir. Hayat gümüş tepsi ile fırsatları sunmuyor, tırmalamak ve tırmanmak 
gerekiyor. Özellikle de birçok filme konu olan ve haber yaparken konuştuğum uzmanların da söylediği gibi, çocukluk döneminde yaşanan sorunları çözemeyenler için tam bir kabusa dönüşüyor. Mutlu çocuklar yetiştirmek için, bilinçli ebeveynlere ihtiyaç var. Tabii ki, nitelikli uzmanların yardımıyla… 



Continue Reading

GÜZELLİK Mİ GÜÇ MÜ?

Masallarda “Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?” cümlelerini okuyarak büyüdük, Türk filmlerinde kendine güvenini yükseltmek isteyen kadınlar için ise, “Ben dünyanın en güzel kadınıyım” cümlesini motto edinmek gerektiği anlatıldı. Kadınlar kendilerine güvenlerini güzellikleri ile edinmeye çalışıp, yama yaparken kişiliklerine; erkekler dünyanın en güçlü kahramanı olduklarına inandırıldı. Yani kadınlar güzellikleriyle, erkekler ise güçleriyle yer buluyordu dünyada. 

Gereksiz şekilde kendini beğenme serüveni kitaplarda kişisel gelişim ile devam etti. İstesem her şeyi yaparım, istesem yeter. Sadece istemeyle olmayacağını anlatmadı kitaplar, bir plan, program yapıp çalışmak gerektiği gerçeğini sakladı, isteyerek uyuyakaldı insanlar. Uyandıklarında ise, hayatlarında değişen tek şey istemekle olmadığıydı ancak mucizeler peşinde koşmaya devam etti. 

Kitaplarda anlatılan “sen özel bir kişisin, teksin, biriciksin” kalıbı, insanlarda narsistik ve hastalıklı bir yapıya dönüştü. Bu zamana kadar tanışıp, gazeteci olduğumu söylediğim neredeyse herkesi, kendini ekranda program yapması gerektiği gerekçelerini anlatırken buldum. Ünlü olunca ne oluyor ki? Kimse seyretmek istemiyorsa ekranları, kendi hayatının baş rolünü oynamalı. 

Bu defa da sosyal medyada herkes ünlü edasıyla, paylaşımlarına devam etti. Hayatı sevdikleriyle paylaşıp, anı kalması için çekilecek karelerin 1-2 saniye sürmesi gerekirken, fotoğraf paylaşmaktan anı yaşayamaz oldu insanlar. Çünkü, eşsiz yapılarını hayranları ile buluşturmalıydı. Özellikle takipçi demek, insanlara değil kendine verilmeyen değerdi. 

Medyada yer alma şeklinin dışında insan ilişkilerine de yansıdı bu kendini çok beğenme hali. insanların, ne derece ham ya da ne derece olgun olduğunu görmek de kolaylaştı. Eğer sürekli kendini öven ancak övündüğü şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu bilmeyenler, Hint kumaşı olduklarına inanmış çevrelerini ikna çabasına başlamıştı. Kişiliği olgunlaşmış kişilerde ise, mütevazilikleri ile bilgi ve donanımlarının farkında olup, gelişmeleri, yapılacakları ve yapılması gerekenleri anlatıyordı. Yani kendi reklamlarının derdinde değillerdi.  

Hint kumaşı sananlar genellikle, oynuyorlardı. Yani oldukları ile olmak istedikleri çok farklı, en acısı da kendilerini aslında kandıramıyorlardı. 

Çocukluktan gelen ki, bu yanlış yönlendirme kadınlara “güzel olun kafanızı çalıştırmasanız da olur” mesajının yanında, erkeklere “güçlü olun başka bir şey gerekmez” düşüncesi günümüzde para ile karşılık buldu. İnsan olmanın güzellikleri atlandı.

Kadınlar manken olmak derdinde, erkekler ise paranın ve gücün peşinde her şey mübah diye düşünüyor. Güzellik, verdiğiniz emekte, değerde ve anılarda saklı, güç ise, karşınızdakine ayırdığınız zamanda, sevgide ve emekte saklı. İnsanlara kendimize olduğu kadar karşımızdakine de değer vermemizin önemi anlatılmalı. Mesela yolda giderken gördüğünüz solmuş bir gül sizin için bir şey ifade etmeyebilir, ancak sevdiğinizden gelen gülün solmuş hali bile güzellik katar hayatınıza. Yani aslında işin sırrı, iletişimde ve paylaşılan duygularda saklı…

Continue Reading

ÇOCUKLARA KAN BAĞIŞINI ÇİZGİ FİLMLERLE ÖĞRETELİM!

Kan bağışının önemi her geçen gün artıyor. Bağışlanan her kan bir hayata dokunuyor. Bunun bilincini de çocukluk çağından itibaren başlatmak için çizgi filmlerle anlatmak mümkün. Türk Kızılayı da bu nedenle çizgi film serileri hazırlamış.

Animasyon çizgi filmler içerisinde  ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’, ‘Keloğlan’, ‘Deli Dumrul’, ‘Alaaddin’in Sihirli Lambası’ var. Tabii senaryoları daha farklı olabilirdi. Çünkü, çizgi filmlerde çocuklara şiddet içerikli öğelerin sunulması kısmı olmamış. Özellikle ‘Deli Dumrul’ masalı, her işini şiddetle çözen bir kahramanın sunulması yerine, daha farklı hazırlanabilirdi.

Görsel Medyanın Çocuk Sağlığına Etkileri başlıklı makalede de değinildiği gibi: “Amerika’da 1937-1999 arasında yapılmış çizgi filmlerin tümünde şiddet öğesine yer verilmiş ve bu oran yıllar içinde de artış göstermiştir. Bazen medya haksızlığa karşı duran kahramanlar  aracılığıyla şiddeti haklıymış gibi sunmaktadır. Şiddete maruz kalma süresi uzadıkça bir hedefe ulaşmada ya da bir sorunu çözmede şiddete başvurmak giderek daha çok kabul gören bir davranış durumuna gelmektedir.” *

Çocuklara güzel alışkanlıklar edindirmek isterken, yanlış davranışları da vurgulamamak gerekir. Keşke bu güzel çalışmalara farklı yaklaşılsaydı. Bu nedenle en masum olanları bloğuma ekliyorum, keyifli seyirler diliyorum.

Continue Reading

SADELİK AKIMINDAN NELERİ HAYATIMIZA KATMALIYIZ?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım aradı ve bir kitap tavsiye etti. “Bu kitabı okumalısın, inanılmaz rahatladım ben” dedi. Ne olduğunu sorduğumda ise, sade yaşam felsefesini anlatan Fransız Blogger Francine Jay’ın  Azla Mutlu Olmak – Sade Yaşam Rehberi isimli kitap olduğunu söyledi. 

Bu kitabı henüz okumasam da arkadaşım uzun uzun överek kitaptan söz edince, bende sade yaşam felsefesi ile ilgili biraz araştırma yaptım. Gördüklerim, kısaca alışveriş kolik olup, mutluluğu eşyalarda aramak yerine kendi içimizde bulmaya dayandığını anladım. 

Sade bir hayat, az eşya, minimum alışveriş, huzurlu bir ortam ve dengeli bir ruh halinden söz ediyor. Hayatım boyunca kredi kartı kullanmaktan kaçmış, kullanmayacağım kıyafetleri almamış, alışveriş yapmayı sevmeyen tabii kitap sayılmaz biri olduğum için sade yaşam bana çok farklı gelmedi. Hatta son aylarda eşyalarımın hepsini düzenleyip daha efektif kullanırım diye odamı ve eşyalarımı düzenlemiştim. Yani anlayacağınız, bilmeden sade yaşıyormuşum. 

Konuya çok fazla enerji gönderip almalara bağlamadan benim de bazı önerim olacak. 

Kadın Olmak Güzeldir
Kadın olmak çok güzel bir duygu, mesela şıkır şıkır, ışıl ışıl giyinmeyi seviyorsanız, kendinizi şımartıp makyajı bazen abartabiliyorsanız, omuzlarınıza ağır gelen yük olduğunda ben taşıyamıyorum diyebiliyorsanız kadın olmanın güzelliklerini yaşıyorsunuz demektir. 

Neler çılgınlık olmamalı?
Alışverişte çılgınlıklar yapmadan kabul kitap olayını abartıyorum. Kitap konusu bence istisna olmalı, özellikle okumak yaşam tarzımızsa. Birde e-book olayına alışmış biri değilim, kağıdı koklamalıyım, çizmeli, notlar almalıyım. Yazıyı yazarken bile etrafımda 6 kitap var ki, masadaki kitap sayısını söylemeyeyim. Yatağımın başında da minimum 8 kitap olur. Bu nedenle artık beğendiğim kitapları da paylaşıyorum. İnsanlar kaliteli kitaplar okusun, kıymetli zamanımızı değecek işlere ayıralım. 

Medya bizim sade yaşamamızı ister mi?
Tüketim çılgınlığının çok arttığı günümüzde ihtiyacımız olmasa da alalım fikri beyinlerimize yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna karşın artık alışverişten sıkılan insanlar sadelik akımı başlatarak “hayatı kazanmak değil yaşamak istediklerini” dile getiriyorlar. “Şimdi alma seneye ödeme diyen” ilanlar görmek güzel .

Sosyal medyadan artık yediğini, içtiğini ve aldığını paylaşmak sonradan görmelik olarak yorumlanıyor. Çünkü tüketerek değil üreterek mutlu olabilir. Ürettikçe çoğalırız ve etrafımızı da buna teşvik ederiz. Bırakın o kare sanal dünyada yer almasın, sadece tadını çıkartın. 

Aileler Sade Yaşarken Nelere Dikkat Etmeli?
Sade yaşayanlar mahremiyet duygusunu da vurguluyor. Özel olanlar özel kalmalıdır. Her yerde herkese açık olduğunda değeri kalır mı? 

Mutluluğu yaşamıyoruz, mutlu görünmek için uğraşıyoruz. Sadelik akımında da mutlu hissetmek için kendimizi ve hayatımızı sakinleştirmemiz gerektiği söyleniyor. O nedenle hayatı seyretmek yerine yaşamaya başlamaya ne dersiniz? Bırakın sanal like’ları, gerçek sevgi koklamak, dokunmak ve görmek ister. Gerçek like’larla dolu günlerimiz olsun… 
Continue Reading

ÇOCUĞUNUZ KÜÇÜK ALBERT GİBİ OLMASIN!

Sosyal medyayı mantıklı şekilde kullanmak gerekiyor. Aklımıza gelen her şeyi paylaşmamalıyız. Özellikle de annelerin bebeklerinin her halini paylaşmaları ne kadar doğru hiç düşündünüz mü? Çocuğunuzun özel hayatına müdahale ettiğinizin farkında mısınız?

Paylaştığınız fotoğrafların çalınabileceğini ya da istemediğiniz yerlerde kullanılabileceği aklınıza geldi mi? Çocuğunuzu sevmek, öpmek yerine doğar doğmaz dijital kimliğini oluşturuyorsunuz. En kötüsü de gelecekte neler olacağını bilemezsiniz. 

Paylaşımcı Ebeveynler
“Sharenting” kelimesi share ve parenting kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Anlamı ise, sosyal medya ebeveynliği olarak tanımlanıyor. Çocuk, ebeveynlerinin yüzünü değil de ekrandan kalan kısımlarını görüyor. 

Michigan Üniversitesi tarafından yapılan “Sosyal medyada Ebeveynler: Sharenting beğeniler ve beğenilmeyenler (Parents on social media: Likes and dislikes of sharenting)” isimli bir araştırmanın sonucuna göre;
Annelerin yarısı ve babaların üçte birinden fazlası sosyal medyada ebeveynliği tartışıyor.
Ebeveynler için sosyal medyanın, en yararlı kullanımı kendilerini yalnız hissetmiyorlar.  (% 72) 

Çocuğunuz denek mi?
Bilimsel bir araştırma yapılsa, çocuğunuzun denek olarak araştırmada yer almasını ister misiniz? Emin olun herkes tepkili şekilde “hayır” der! Peki siz farkında olmadan denek olarak kullanıyorsanız?

Size John B. Watson,  isimli psikologdan söz edeceğim. Davranışçılığın kurucusu olarak tanınan Watson’ın,  “Davranışçı Görüşe Göre Psikoloji” başlıklı çalışması büyük ses getirdi. Bu araştırması sayesinde Watson Davranışçı Yaklaşım’ın ilkelerini ortaya koydu.

Küçük Emrah gibi Boynu Bükük Kalmasın!
Küçük Emrah ismi geçtiğinde hepinizin zihninde, yüzünde buruk bir ifade olan boynu bükük hüzünlü bir erkek çocuğu fotoğrafı canlanır. Bunun farklı versiyonunu Watson,  davranışçılığı savunurken farklı bir deneyde yapar. Watson, Küçük Albert Deneyi diye bilinen koşullanma sayesinde korku tepkisinin öğretilebileceğini göstermek ister.  Yaklaşık 9 aylık olan Albert ismiyle bilinen erkek bir çocuk, deney sürecinden önce beyaz fare, tavşan, maymun, maske ve yanan gazete gördüğünde hiçbir korkma tepkisi vermez. 

Sonrasında ise beyaz bir fare gösterilir ve bu gösterilme aşamasında bir yandan da demir parmaklara vurularak ses çıkartılır. Albert fareyi gördüğü an çıkarılan bu şiddetli ses nedeniyle, korku tepkisi oluşturur. Albert, bu aşamadan itibaren beyaz farelerden korkmaya başlar. 

Watson’ın deneyinde, koşullu tepki bir insanda oluşuyordu ve sadece fizyolojik değil, duygusal bir tepkiydi. Sonrasında  Albert sadece beyaz farelerden değil, beyaz tüm uyarıcılara karşı da korku tepkisini genelleştirdi. 

Çocuğunuz Küçük Albert gibi Olmasın!
Bu deney ile Küçük Albert’te bir korku tepkisi oluşturuldu, yani ona beyaz şeylerden korkması öğretildi. 

Küçük Albert’in başına ne geldiği bilinmiyor. Zaten bu deney bilim insanları tarafından etik olmaması konusunda çok tartışıldı. 

Peki siz sosyal medyada çocuğunuzun suratına sürekli telefon tutup, her anını video ya da fotoğraflarla çektikten sonra paylaştığınızda ona ne yaptığınızın farkında mısınız? Tüm hayatını saniye saniye kimlerin izlediğini bilmeden sosyal ortamda paylaşmak doğru mu? 
Sosyal medya kullanılmalı ancak dikkat edilmesi gereken sağlığınızı bozmadan ve kaliteli bir şekilde yaşamınızı sürdürmeniz önemli. Çocuğunuzun her anını diğer insanların görmesi yerine birlikte yaşamaya ne dersiniz? 
Continue Reading