İLK 1000 GÜN HAYATIMIZI ŞEKİLLENDİRİYOR

İnsan yaşamında ilk 1000 günün önemine dikkat çekmek ve bu hayati konuda çok daha bilinçli bir toplum yaratmak amacıyla her yıl Nisan ayında gerçekleştirilen “Geleceğin Ayak İzleri – İlk 1000 Gün Zirvesi”nin 2’ncisi düzenlendi. Yoğun katılımla gerçekleşen zirvede, uzman konuşmacıların katılımıyla aşıların değeri, önemi ve aşı takvimi, anne sütünün önemi ve ek gıdalara geçiş süreci, anne bebek beslenmesi, bebek bakımı ve hijyen, ebeveynlerin fiziksel ve ruhsal sağlığı konularını ele alan geniş bir perspektifle anne ve bebek sağlığı mercek altına alındı.

Sosyal medyada 3 milyon etkileşim gerçekleştiren zirve, online canlı yayında 15bini aşkın kişi tarafından izlendi. Zirve Başkanı Şebnem Öğredik Çavuşoğlu, sorularımı yanıtladı.
İnsan yaşamında ilk 1000 günün önemi nedir?
Hamileliğin ilk gününden bebeğin 2 yaşına kadar olan dönemine “ilk 1000 gün” diyoruz. İlk 1000 günde bebekler hiçbir dönemde olmadığı kadar hızlı büyür ve zihinsel kapasitelerinin önemli bir kısmına ulaşır.  Hayatın ilk 1000 gününde, uzun dönemde çocuğun hatta erişkinin sağlığını etkileyen bazı durumları engellemek veya azaltmak mümkündür. Bu dönemde gebelik ve doğum sonrası bebeğin beslenmesi, bebeğin fiziksel, ruhsal, zihinsel ve motor gelişimi çok önemli. İlk 1000 Gün konusunda özellikle ebeveynlerin son derece bilinçli ve duyarlı olması gerekiyor. Çünkü İlk 1000 gün birçok bakımdan hayati önem taşıyor.
Mottomuz ‘gelecekten sorumluyum’. İnsan hayatının İlk 1000 gününde fayda yaratmayı misyon edinmiş olan, ulaşabildiğimiz, bize ulaşabilen her markayı, kurumu ve kuruluşu İlk 1000 Gün Zirvesi ile buluşturabilmek ve her geçen gün bu proje ile sesimizi daha çok kişiye duyurmak ve daha fazla yaşama dokunmak için çıktığımız bu yolda, amacımız İlk 1000 gün kavramının toplumsal olarak benimsenmesi. Çünkü inanıyoruz ki, daha güzel yarınlar ve sürdürülebilir sağlıklı bir gelecek için öncelikle insan hayatının bu döneminde bir bebeğin yaşamına dokunan herkesin üzerine düşen bir sorumluluğu var. Sağlıklı nesillerin geleceği için ben ‘gelecekten sorumluyum’. Hepimiz sorumluyuz.
Toplumumuzun mental ve bedensel refahı yüksek bireylerden oluşumuna katkıda bulunmak adına yola çıktığımız Gelecekten Sorumluyum Platformu olarak, çalışmalarımızı bu yönde sürdürürken, toplumun bu ihtiyacını farkeden gelecek vizyonu ve toplumsal sorumluluğu olan kişilerin, markaların, kurum ve sivil toplum kuruluşlarının ortaya koyduğu projelerin ve ayırdığı kaynakların çok ciddi bir potansiyel olduğunu keşfettik. En iyiyi ortaya koymak için bu platformda dünyadaki örneklerinden ilham aldık ve global markalar, vizyoner kişiler ve sosyal değişim bilinci olan kurumların katkılarını önemsedik ve önemsemeye devam edeceğiz.
Neden böyle bir toplantı yapıyorsunuz?
Anne olduğum ilk günden itibaren, farkında olduğum ve içimde burukluk yaratan en önemli şey, kendi küçük dünyam dışında, dokunamadığım yerlerde bir şeylerin hep ters gidiyor olduğuydu. Görmezden gelmek, şikayet etmek, bir şeyler yapmaktan vazgeçmek ya da kabullenmek yerine, bir deniz yıldızı yaratmak ve bu deniz yıldızını denize kavuşturmak gerekliliğinin benim için bir sorumluluk olduğunu ve bu sorumluluğu hayata geçirmek için derin bir tutku duyduğumu fark ettim.
Geleceğin Ayak İzleri – İlk 1000 Zirvesi böyle bir sorumluluğun tutkuya dönüşme hali aslında. Kendi iç yolculuğumda bunun yaşam amacım olduğunu keşfetmem, bu keşfimi projelendirmem ve bu projeyi hayata geçirmemle doğdu. Bir anne olarak kendi çocuğum için en iyisini düşünür, planlar ve hayata geçirirken, kızım Alara dışında dokunabildiğim her çocuğun hayatını değiştirmek için “İlk 1000 Gün”de yaşadığı her şeyin sonraki yaşantısında etkisi olduğunu ebeveynlere, günde birden fazla bebeğe ulaşan profesyonellere ve aslında toplumun tümüne anlatarak yola çıkmaya karar verdim.
Zirveyi annelere annelik serüveninde yalnız olmadıklarını hissettirmek ve daha bilinçli bir annelik dönemi yaşamalarına destek olmak. Alanında uzman kişilerden öğrenilmesi gereken bilgilerle, bireylerin ilk 1000 günü daha güvenli yaşamalarına olanak sağlamak. Ebeveynler, uzmanlar, markalar, kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek ilk 1000 gün dönemindeki anne ve bebek sağlığına dikkat çekmek. İlk 1000 günün önemi hakkında farkındalık yaratan kişi ve kurumları ödüllendirmek amacıyla düzenliyoruz.
Kimler katılıyor?
İlk 1000 Gün Zirvesi ebevenyler, meslekleri gereği anne ve bebeklerle ilgilenen profesyoneller, sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri, etkileşimi yüksek sosyal medya kullanıcıları ve medya mensuplarına yönelik bilgilendirme amaçlı bir sosyal sorumluluk projesi olarak hayata geçiriliyor. Zirvenin katılımcılarını da bu kesimler oluşturuyor.
Konuşmaları ve konuları neye göre belirliyorsunuz? Her yılın farklı konsepti var mı?
İçeriği her yıl daha geliştirerek ve zenginleştirerek oluşturuyoruz. Bu yılki zirvemizde uzman konuşmacıların katılımıyla aşıların değeri, önemi ve aşı takvimi, anne sütünün önemi ve ek gıdalara geçiş süreci, anne bebek beslenmesi, bebek bakımı ve hijyen, ebeveynlerin fiziksel ve ruhsal sağlığı konularını ele alan geniş bir perspektifle anne ve bebek sağlığı mercek altına alındı.
Toplantıda aşılar ve anne bebek beslenmesi ile ilgili özellikle dikkat çektiğiniz noktalar nelerdir?
Bu önemli konular hakkında uzmanların katılımıyla bilimsel oturumlar, paneller düzenledik. Uzmanlarımız program akışı içinde gün boyunca sunumlarını gerçekleştirerek bilgilendirme yaptılar.
Continue Reading

SADELİK AKIMINDAN NELERİ HAYATIMIZA KATMALIYIZ?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım aradı ve bir kitap tavsiye etti. “Bu kitabı okumalısın, inanılmaz rahatladım ben” dedi. Ne olduğunu sorduğumda ise, sade yaşam felsefesini anlatan Fransız Blogger Francine Jay’ın  Azla Mutlu Olmak – Sade Yaşam Rehberi isimli kitap olduğunu söyledi. 

Bu kitabı henüz okumasam da arkadaşım uzun uzun överek kitaptan söz edince, bende sade yaşam felsefesi ile ilgili biraz araştırma yaptım. Gördüklerim, kısaca alışveriş kolik olup, mutluluğu eşyalarda aramak yerine kendi içimizde bulmaya dayandığını anladım. 

Sade bir hayat, az eşya, minimum alışveriş, huzurlu bir ortam ve dengeli bir ruh halinden söz ediyor. Hayatım boyunca kredi kartı kullanmaktan kaçmış, kullanmayacağım kıyafetleri almamış, alışveriş yapmayı sevmeyen tabii kitap sayılmaz biri olduğum için sade yaşam bana çok farklı gelmedi. Hatta son aylarda eşyalarımın hepsini düzenleyip daha efektif kullanırım diye odamı ve eşyalarımı düzenlemiştim. Yani anlayacağınız, bilmeden sade yaşıyormuşum. 

Konuya çok fazla enerji gönderip almalara bağlamadan benim de bazı önerim olacak. 

Kadın Olmak Güzeldir
Kadın olmak çok güzel bir duygu, mesela şıkır şıkır, ışıl ışıl giyinmeyi seviyorsanız, kendinizi şımartıp makyajı bazen abartabiliyorsanız, omuzlarınıza ağır gelen yük olduğunda ben taşıyamıyorum diyebiliyorsanız kadın olmanın güzelliklerini yaşıyorsunuz demektir. 

Neler çılgınlık olmamalı?
Alışverişte çılgınlıklar yapmadan kabul kitap olayını abartıyorum. Kitap konusu bence istisna olmalı, özellikle okumak yaşam tarzımızsa. Birde e-book olayına alışmış biri değilim, kağıdı koklamalıyım, çizmeli, notlar almalıyım. Yazıyı yazarken bile etrafımda 6 kitap var ki, masadaki kitap sayısını söylemeyeyim. Yatağımın başında da minimum 8 kitap olur. Bu nedenle artık beğendiğim kitapları da paylaşıyorum. İnsanlar kaliteli kitaplar okusun, kıymetli zamanımızı değecek işlere ayıralım. 

Medya bizim sade yaşamamızı ister mi?
Tüketim çılgınlığının çok arttığı günümüzde ihtiyacımız olmasa da alalım fikri beyinlerimize yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna karşın artık alışverişten sıkılan insanlar sadelik akımı başlatarak “hayatı kazanmak değil yaşamak istediklerini” dile getiriyorlar. “Şimdi alma seneye ödeme diyen” ilanlar görmek güzel .

Sosyal medyadan artık yediğini, içtiğini ve aldığını paylaşmak sonradan görmelik olarak yorumlanıyor. Çünkü tüketerek değil üreterek mutlu olabilir. Ürettikçe çoğalırız ve etrafımızı da buna teşvik ederiz. Bırakın o kare sanal dünyada yer almasın, sadece tadını çıkartın. 

Aileler Sade Yaşarken Nelere Dikkat Etmeli?
Sade yaşayanlar mahremiyet duygusunu da vurguluyor. Özel olanlar özel kalmalıdır. Her yerde herkese açık olduğunda değeri kalır mı? 

Mutluluğu yaşamıyoruz, mutlu görünmek için uğraşıyoruz. Sadelik akımında da mutlu hissetmek için kendimizi ve hayatımızı sakinleştirmemiz gerektiği söyleniyor. O nedenle hayatı seyretmek yerine yaşamaya başlamaya ne dersiniz? Bırakın sanal like’ları, gerçek sevgi koklamak, dokunmak ve görmek ister. Gerçek like’larla dolu günlerimiz olsun… 
Continue Reading

ÇOCUK DOKTORLARI EBEVEYNLERLE NASIL İLETİŞİM KURMALI?

Çocuklar hasta olduğunda ebeveynleri daha da çok telaşlanıyorlar. Canlarından parçaları, en değerli varlıklarının hastalanması onları paniğe sürüklüyor. Durum böyle olunca da çocuk doktorlarının ebeveynlerle iletişimi ayrı bir önem kazanıyor. 

Kalp hastalıklı çocukların ebeveynleri ile konuşurken dikkat edilecek hususları Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kalp Hastalıkları öğretim üyesi Prof. Dr. Serdar Kula ile konuştuk. 

Çocuklarının hastalığı olduğunu öğrenen aileler nasıl tepki veriyor?
Ebeveynler çocuklarında kalp hastalığı olduğunu öğrendiklerinde şok ve çaresizlik duygusuyla sarsılırlar. Hiçbir şey bir ebeveyni bebeğinin kalbinde ters giden bir şey olduğu bilgisine hazırlayamaz. Her ebeveyn, görünüşte sağlıklı bir bebek büyütürken sıradan bir ateşlenme, nezle ya da karın ağrısı gibi bir sorunla doktora gittiğinde, hatta aşıları ve normal sağlam çocuk kontrolleri sırasında bu kötü haberi alabilir. 

Biz hekimlerin bu noktada biraz daha anlayışlı olması gereklidir. Bebeğin kalbinde bir sorun olduğunu öğrendiği andan itibaren o ebeveyn kaygılarının esiri olmuş ve algıları neredeyse tümüyle körelmiş olarak karşımızdadır. Bu öyle kolayca yönetilebilecek bir kaygı değildir.

Aileler öğrendiklerini internetten araştırırken nelere dikkat etmeli?
Çocuğun geleceği ile ilgili kaygı bir süre sonra süreklilik kazanır. Sağlık sorunu tamamen çözülünceye kadar ebeveynler büyük bir boşluk içerisindedir ve gelecek ile ilgili hiçbir plan yapamazlar. İnkar mekanizmasının da etkisiyle bilgi arayışına başlarlar ve bu süreçte en büyük bilgi kaynağı olan internette “bilgi kirliliği”  tuzağına düşerler.

Ebeveynler doktorun kendilerine açıklama yaparken kullandığı kelimelerden akıllarında dikkat çekici olarak kalan bazılarını; üfürüm, delik, kaçak, kilo almak v.b. internet aramalarında esas olarak kullanırlar.

Tahmin edileceği üzere bu genel kavramlar dramatik-abartılı öyküler, bilimsel gerçeklikten uzak yorumlar ve kaygıyı daha da artıran resimlerle arama sonuçlarına yansır. Sonuçta ebeveynin kaygıları artarak pekişir. Kendini, eşini, çevresini ve hatta doktorları dahi bu noktada suçlayabilir.

Bu durumda hekim ne yapılmalı?
Böyle durumlarda ebeveynlerin kaygılarını azaltmak ve süreci daha etkin yönetmek için biz hekimlerin yapabileceği çok önemli şeyler olduğunu unutmayalım. Bizim için önemsiz ya da küçük sayılabilecek ayrıntılar hasta ve yakınlarının yaşamında büyük etkilere sahip olacaktır. İyi bir dinleyici olmak, yeterince zaman ayırmak, aşırıya kaçmayan benzetmeler ile yalın bir dil kullanmak gibi  yapılacak bazı şeyler olduğunu unutmamalıyız.

Hekimler hastaları yeterince dinliyor mu?
Ebeveyne çocuğunun kalbinin hasta olduğunu söyledikten sonra çok fazla detaya girmeden önce bir süre beklenmeli. Bu süreçte ebeveyn olayın şoku altında olacağından hekimin vereceği ek detay bilgileri kavramakta zorlanacaktır. Sorularını bekleyip, soracağı soruları küçümsemeden anlam sırasına sokarak tek tek yanıtlamalı. Bazı soruların yanıtlarının zaten sizin vermek istediğiniz detay bilgileri gerektireceğini göreceksiniz. Bu anda gereği kadar paylaşılan detay hedefine daha etkin ulaşacaktır.

Ailelere yeterince zaman ayrılıyor mu?
Ne yazık ki hemen her 6 dakikada bir hastanın muayene edildiği günümüz sağlık sisteminde hastalara bilgi vermek için yeterli süre ayırmak pek de mümkün görünmüyor. Hastanın şikayetlerini dinlemek, soyunup giyinme, muayene, kan basıncı ve nabız ölçümü, sağlık bilgilerinin hastane yönetim sistemine eksiksiz kaydı, reçete yazımı ve sağlık durumu hakkında hastaya bilgi vermek için gereken sürelerin her birine birer dakika ayırsanız – ki yetmez – en az sekiz dakika gerekir. Söz konusu çocuk olunca bu bahsedilenlerin birer dakikaya sığamayacağını her anne baba bilir. 

Oysa hastanın en büyük ihtiyacı sağlık durumu hakkında tatmin olacağı bilgi almaktır. Hele hasta olan çocuğu ise kaygıların giderilmesi için oldukça uzun zamana ihtiyaç var.  Bu konuda her hekim kendi çalışma koşulları dahilinde ebeveynlere ayırabileceği maksimum süreyi planlamalıdır. Sağlık otoritelerinin de bu konuyu dikkate alarak planlamaları bu yönde yapması en önemli unsur olacaktır.

Hekim hastasıyla nasıl konuşmalı?
Ebeveyn, ağzınızdan çıkacak her kelimede yeni bir tehlike arayışı içindedir. Ebeveynleri sakinleştirmek ve konuşulanları daha anlaşılır kılabilmek adına sakin ve tane tane konuşmak çok önemlidir.

Terimler yerine benzetmeler kullanılabilir mi?
Bazı durumlarda tıbbi bilgileri ebeveynlerin daha iyi anlayabilmesi için yaşamımızdaki güncel durumlarla benzetme yoluna gidebiliriz. Ancak unutmamalıyız ki, sizin için mükemmel sayılabilecek benzetmeler beraberinde başka tehlikeler taşıyabilir. Ekokardiyografide bir bebeğin kalbinde görülecek olan küçük bir “ekojenite artışını” “kalp kasında küçük bir yoğun bölge var ve bu da ekoda beyaz renkli olarak görülüyor” yerine bu beyaz görüntüyü “kalbinde kireçlenme var” diyerek aktarmak ebeveynde yoğun bir kaygıya sebep olacaktır.

Seçilen kelimelere dikkat edilmeli mi? 
Hasta ve hasta yakınlarıyla sağlık ile bilgi aktarımı yapılırken seçilecek kelimeler de önem taşımaktadır. Teknik terimler kesinlikle kullanılmamalı yerine ebeveynlerin anlayabileceği güncel terimlere yer verilmelidir. Kullandığımız kelimenin Türkçe olması onun doğru kelime olduğu anlamına gelmez.  

Örneğin, “bebeğinizin kalbinde üfürüm var” ifadesindeki “üfürüm” kelimesi hastalar tarafından tehdit içerikli bir terim olarak algılanmakta ve bir hastalık adı olarak yer bulmaktadır. Oysa “üfürüm” yerine “Bebeğinizin kalbinde bir ses var.” dediğimizde daha düşük bir kaygı düzeyi oluşturacağımızı unutmayalım. Bunun gibi “açıklık”, “yırtık” gibi kelimeler de ilk bilgi aktarımında kullanılmaması gerekenlerdendir. 

Bir anne “bebeğimin kalbindeki delik kilo almazsa kapanmazmış” bilgisinin kendisine bir hekim tarafından aktarıldığını söyledi. Bu bence hekim – ebeveyn iletişimindeki aksamalara çarpıcı bir örnek. Yüksek olasılıkla meslektaşım “Bebeğinizin kalbindeki delik kilo almasını engelleyebilir, bu sebeple kilo alıp almadığının takibi önemli. Eğer kilo almamaya başlarsa bu delik için müdahale etmemiz gerekebilir” bilgisini ebeveynle paylaşmış ancak ebeveyn kaygılarıyla farklı bir anlam çıkarmıştır.

Her durumu açıklamak zorunda da değiliz. Aniden ayağa kalkınca bayılma yakınması olan bir hastanın annesi daha önce gittiği doktorun kendisine “Çocuğun kulağının arkasındaki sıvı kalpten önce salınınca bayılıyor.” dediğini iddia ediyordu.  Hiçbir hekimin böyle bir ifade kullanmayacağı açıktır. Ancak anlatılmak istenilen mekanizma oldukça karmaşıktır ve kullanılan ifadeler de anlaşıldığı üzere yetersizdir. 

Sağlık okuryazarlığı konusunda önerileriniz nelerdir?
Öncelikle sadece sağlık okuru terimin kullanmayı tercih ederim. Sağlık konusunda yetkin olmayan kişilerin bu konuda yazmasının doğru olmayacağı düşüncesindeyim. Sağlık hizmetinin kusursuzlaşması yolundaki en büyük kazanım bilinçli sağlık okuru toplumla olacaktır. Sağlık okuyuculuğu konusunda sağlık kurumlarının düzenli küçük grup çalışmaları yapması önemlidir. Bu konuda hastalarımıza önerebileceğimiz basılı ya da internet kaynakları çok önemlidir. Doğru ve yeterli içeriğe sahip kaynakların doktorlar tarafından üretilmesi ve güncellenmesi öncelik taşımaktadır.

Prof. Dr. Serdar Kula kimdir?
Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1991 yılında mezun olduktan sonra, bir yıllık bir mecburi hizmetin ardından Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanlık eğitimini 1997 yılında tamamladı. Aynı ünitede çocuk kardiyoloji yan dal eğitimini 2002 yılında bitirmiştir. 2006 yılında doçent ve 2012 yılında profesör unvanlarını alan Dr. Serdar Kula, halen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı’nda çalışmaktadır. Girişimsel kardiyoloji ve pulmoner hipertansiyon ilgi alanlarıdır. 

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinin yanı sıra 2007 yılından bu yana yüksek lisans dersleri verdiği Gazi Üniversitesi Bilişim Enstitüsün Sağlık Bilişimi Anabilim Dalı’nda 2010 – 2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütüyor. Dr. Serdar Kula, 2007 yılından bu yana uzaktan eğitim  teknolojilerinin tıp eğitiminde kullanılmasına yönelik birçok projeyi başlatmış ve bu konuda uluslararası yayınlar yapmıştır.
Continue Reading

ÇOCUĞUNUZ KÜÇÜK ALBERT GİBİ OLMASIN!

Sosyal medyayı mantıklı şekilde kullanmak gerekiyor. Aklımıza gelen her şeyi paylaşmamalıyız. Özellikle de annelerin bebeklerinin her halini paylaşmaları ne kadar doğru hiç düşündünüz mü? Çocuğunuzun özel hayatına müdahale ettiğinizin farkında mısınız?

Paylaştığınız fotoğrafların çalınabileceğini ya da istemediğiniz yerlerde kullanılabileceği aklınıza geldi mi? Çocuğunuzu sevmek, öpmek yerine doğar doğmaz dijital kimliğini oluşturuyorsunuz. En kötüsü de gelecekte neler olacağını bilemezsiniz. 

Paylaşımcı Ebeveynler
“Sharenting” kelimesi share ve parenting kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Anlamı ise, sosyal medya ebeveynliği olarak tanımlanıyor. Çocuk, ebeveynlerinin yüzünü değil de ekrandan kalan kısımlarını görüyor. 

Michigan Üniversitesi tarafından yapılan “Sosyal medyada Ebeveynler: Sharenting beğeniler ve beğenilmeyenler (Parents on social media: Likes and dislikes of sharenting)” isimli bir araştırmanın sonucuna göre;
Annelerin yarısı ve babaların üçte birinden fazlası sosyal medyada ebeveynliği tartışıyor.
Ebeveynler için sosyal medyanın, en yararlı kullanımı kendilerini yalnız hissetmiyorlar.  (% 72) 

Çocuğunuz denek mi?
Bilimsel bir araştırma yapılsa, çocuğunuzun denek olarak araştırmada yer almasını ister misiniz? Emin olun herkes tepkili şekilde “hayır” der! Peki siz farkında olmadan denek olarak kullanıyorsanız?

Size John B. Watson,  isimli psikologdan söz edeceğim. Davranışçılığın kurucusu olarak tanınan Watson’ın,  “Davranışçı Görüşe Göre Psikoloji” başlıklı çalışması büyük ses getirdi. Bu araştırması sayesinde Watson Davranışçı Yaklaşım’ın ilkelerini ortaya koydu.

Küçük Emrah gibi Boynu Bükük Kalmasın!
Küçük Emrah ismi geçtiğinde hepinizin zihninde, yüzünde buruk bir ifade olan boynu bükük hüzünlü bir erkek çocuğu fotoğrafı canlanır. Bunun farklı versiyonunu Watson,  davranışçılığı savunurken farklı bir deneyde yapar. Watson, Küçük Albert Deneyi diye bilinen koşullanma sayesinde korku tepkisinin öğretilebileceğini göstermek ister.  Yaklaşık 9 aylık olan Albert ismiyle bilinen erkek bir çocuk, deney sürecinden önce beyaz fare, tavşan, maymun, maske ve yanan gazete gördüğünde hiçbir korkma tepkisi vermez. 

Sonrasında ise beyaz bir fare gösterilir ve bu gösterilme aşamasında bir yandan da demir parmaklara vurularak ses çıkartılır. Albert fareyi gördüğü an çıkarılan bu şiddetli ses nedeniyle, korku tepkisi oluşturur. Albert, bu aşamadan itibaren beyaz farelerden korkmaya başlar. 

Watson’ın deneyinde, koşullu tepki bir insanda oluşuyordu ve sadece fizyolojik değil, duygusal bir tepkiydi. Sonrasında  Albert sadece beyaz farelerden değil, beyaz tüm uyarıcılara karşı da korku tepkisini genelleştirdi. 

Çocuğunuz Küçük Albert gibi Olmasın!
Bu deney ile Küçük Albert’te bir korku tepkisi oluşturuldu, yani ona beyaz şeylerden korkması öğretildi. 

Küçük Albert’in başına ne geldiği bilinmiyor. Zaten bu deney bilim insanları tarafından etik olmaması konusunda çok tartışıldı. 

Peki siz sosyal medyada çocuğunuzun suratına sürekli telefon tutup, her anını video ya da fotoğraflarla çektikten sonra paylaştığınızda ona ne yaptığınızın farkında mısınız? Tüm hayatını saniye saniye kimlerin izlediğini bilmeden sosyal ortamda paylaşmak doğru mu? 
Sosyal medya kullanılmalı ancak dikkat edilmesi gereken sağlığınızı bozmadan ve kaliteli bir şekilde yaşamınızı sürdürmeniz önemli. Çocuğunuzun her anını diğer insanların görmesi yerine birlikte yaşamaya ne dersiniz? 
Continue Reading

İDEALLERİNE TUTKUYLA BAĞLI ÇOCUKLARIN YOLLARINDAN ÇEKİLİN!

Bir çocuk yaşadıklarını anlatıyordu. Kendi ağzından kendi hayat hikayesiydi. Daha minicik parmakları, düşünceli bakışları arasında hesaplarla ve bilime olan tutkusunu dile getiriyordu. Kahraman Çocuk (The Young and Prodigious T.S. Spivet) ismiyle  yayınlanan T.S. Spivet filminde kahramanımızın yaşadıklarını izliyoruz. 

Filmi özellikle farklı bir gözle seyretmenizi isteyeceğim. Neden mi?

Biyolog bir anne ile kovboy bir babanın, üçüncü ve en küçük çocuğu olan 12 yaşındaki T.S. Montana’daki bir çiftlikte yaşamaktadır. Manken olmak isteyen bir ablası ile filmin ilerleyen dakikalarında bir kaza sonucu kaybettiği diğer kardeşi kendisini anlamaz. 

Annesi zooloji ve botanik alanında yeni türler keşfetmeye çalışırken, babası doldurulmuş hayvanlardan oluşan bir odayı müze olarak kurgular. Bu süreçte küçük Spivet, bir bilimsel toplantıya katılır. Orada yapılan konuşmaya coşkuyla eşlik eder. Kendisini keşif yapmak için adayacağının sözünü verir. Gün geçtikte de harita yapımı ve keşifler konusunda daha da yetenekli hale gelir.
Ancak, Spivet’in yaptığı çalışmaları anlayacak kapasiteye sahip olmayan öğretmeni tarafından kendisiyle alay edilir. Hatta çalışmalarına kusurlar bulan öğretmenine, yazısının ünlü bir dergide yayınlandığını gösterince sınıfta küçük düşürücü cümlelere maruz kalır. Öğretmeni, bilimsel yeteneği olmadığını resmen baskı yaparak dile getirir. İşte burada dayanamayıp içimden şunları geçirdim: Böyle kişiler dünyanın neresinde olursa olsun öğretmenlik yapmamalı. Kendi küçük beyinleri içinde sıkışıp kalırken, çocuklara zarar vermemeli. Yeniliklere açık, üreten, düşünen ve en önemlisi öğrencilerini değer vererek dinleyen öğretmenler olmalı. 

Bir gün Smithsonian müzesinden beklenmedik bir telefon gelir. Son yaptığı keşif prestijli Bair Ödülü’ne layık görüldüğü söylenir. Spivet ödül törenine gitmesi ve bir konuşma yapması için davet edilir. Hiç kimseye haber vermeden valizini hazırlar, yanına annesinin günlüğünü de alır.  Washington’a giden bir trene binmek için büyük tehlikeler atlatır. Küçükcük bedeniyle oradan oraya kocaman valizini taşır. Sonunda trendeki bir karavana yerleşir, aç ve susuz bir yolculuk sürer. Yalnızdır, kendisini kimsesiz hisseder. 

Washington’a gittiğinde de bir polis ile karşılaşır. Çocuğa hesap soran bir yaklaşımla resmen egosunu tatmin etmek için yaklaşır. Spivet’in kaçmasıyla da kovalamaca başlar.  Kaçmayı başarırken ancak, polis yaralanmasına ve kaburgalarının kırılmasına neden olana kadar kovalar. Filmin bu sahnesinde polislere karşı da bir kızgınlık oluşuyor. “İnsanlara yardım etmek için yaklaşmak yerine, neden ego tatmini yapar gibi davranırlar?” sorusu akıllara takılıyor.

Yolun devamını gitmek için otostop yapan Spivet, kamyon şoförünün dostane yaklaşımı ile hedefine ulaşır. Ödülünü almak için çabaları, davet edenlerin onu bir yem gibi görüşü ve sonunda ailesinin sahip çıkması ile biten filmden alınacak çok ders var. 

İlgisiz anne ve babaların, kendi dünyalarında yaşamadan önce çocuklarına zaman ayırmaları gerektiği vurgusu yapılıyor. Ne kadar kendi hayatını yaşasa da herkes, çocuklara zaman ayırmak gerekiyor. Onları dinlemek, sorunlarına çözüm bulmak ve yollarındaki engelleri kaldırmalarına yardım etmek çok önem taşıyor. 

Çocuklarınızın okulda yaşadığı zorluklar olduğunda mutlaka kulak verin. Öğretmeninden memnun değilse, değiştirin. Hedefleriyle sakın dalga geçmeyin ve sizin için değerli olduğunu hatırlayın. İdeallerine tutkuyla bağlı çocuğunuza yapacağınız en büyük iyilik, yanında olup destek vermektir. Gerisini o başarır zaten… 
Continue Reading

ÇOCUKLAR BİLİM İNSANI GİBİ DÜŞÜNÜRSE NELER OLUR ?

Çocukken, bilim insanı olmak amacıyla biyoloji okumaya karar verdim. Laboratuvarda gece gündüz demeden araştırma yapıp, yeni keşiflere imza atacaktım. Aynı Marie Curie gibi! İnsanlık tarihini değiştirecek çalışmaların peşindeydim.

Nobel ödülünü iki kez alan ve büyük keşiflere imza atarken çocuklarını da özveriyle yetiştiren örnek bir bilim kadını! Hayat hikayesini öğrendiğim gün bilim alanında kadınların da neler yapabileceğini anladım.

Bilimin pırıltısının yayıldığı, mütevazi ve ilmek ilmek dokunan o harika çalışmaları ve bu büyük başarıların arkasında nasıl bir hayat hikayesi olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Eğitim hayatında yaşadığı zorluklarla mücadelesi sadece örnek alınabilir. Çünkü üniversite eğitimini alabilmek için eğitim hayatına ara verir. Önce ablasının masraflarını karşılayabilmek için çalışır  ve ablası mezun olduktan sonra matematik ve fizik eğitimine başlar.

Üniversiteye gittiğinde de yine zorluklarla karşılaşır. Hem okur hem de masraflarını karşılayabilmek için çalışır. Sonrada bilim kadını olmaz diye bir düşüncenin olduğu dönemlerde Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanı olan Pierre Curie ile tanışarak azimle çalışmalarını ispat eder. Sonrasında da çalışmalarına eşlik eden Pierre Curie ile evlenir. Birlikte radyoaktivite üzerine çalışarak Uranyum ve Toryum’u keşfettiklerini ilan ederler. İsmini Marie’nin vatanı olan Polonya’dan esinlenerek koyarlar.
Böylece 1904 yılında Nobel Fizik ödülünü alarak Nobel ödüllü ilk kadın olur. Ayrıca Marie, doktorasını vererek Fransa’da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadındır!

Nasıl etkileyici bir hayat hikayesi değil mi?

Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldükten sonra iki çocuğu ile kocasının öğretmenlik görevini sürdürerek Sorbonne’daki ilk kadın profesör olur.

Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfeder. Toryumun radyoaktif özelliğini bularak, radyum elementini ayrıştırır.

Böylece 1911 yılında Nobel Kimya ödülü sahibi olur.  Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü’nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk bilim insanıdır.

Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çeken Marie,  I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara X ışını teknolojisini öğretir. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterir. Bu esnada maalesef yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kalır.

Çalışmaya devam eden ve yılmayan Marie’nin hayatında hüzünlü birçok olay olur. 1934 yılında Fransa’nın Savoy kentinde kan kanserinden hayatını kaybeder. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlanır. Bu yüzden ona “bilim için ölen kadın” denilir.

Ölümünden sonra yaşadığı evi müze haline dönüştürürler. (http://en.muzeum-msc.pl/) Curie’nin not defterleri o kadar radyasyona maruz kalır ki, kurşun kaplı bölmelerde tutulup radyoaktif koruma altında incelenebiliyor.

Hayatı ile ilgili o kadar güzel kaynaklar var ki, mesela Kentler ve Gölgeler isimli belgesel izlenmeye değer. (https://www.youtube.com/watch?v=M44FrSVp3oE) Ayrıca hayatını konu alan çizgi filmi çocuğunuzla birlikte izleyebilirsiniz. ( http://www.izlesene.com/video/neler-olmus-baksana-marie-curie/7117445 )

Bilim insanı olmak için nasıl mücadele verdiğini çocuklar da öğrenmeli.  Hayatta çalışarak, emek harcayarak  ve zorluklarla mücadele ederek istenilen hedefe ulaşıldığı öğretilmeli.  Ulaşılmayan her şeye şiddet uygulayarak elde edildiğini konu alan çizgi filmlerin, geleceğimize yönelik zarar verdiği unutulmamalı.

Üreten beyinler geleceğimize ışık tutacaktır. Bilgi pırıltıları ile gerçekleri göreceğiz. Aynı Marie Curie’nin o harika konuşmasında söylediği gibi:  Bilginin meşalesini alın,  geleceğin sarayını inşa edin!
Continue Reading

SOSYAL MEDYADAKİ YANLIŞ BİLGİLERLE ÇOCUĞUNUZA ZARAR VERMEYİN!

Yıllar önce internetin ülkemizde ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde web siteleri çok değerliydi. Herkes site açamazdı, bir sitede köşe yazmak çok zordu. Yazı yazmanız için bazı kriterler aranıyordu. O dönemlerde Biyotürk isimli bir sitede köşe yazmaya başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2002 olmalıydı. İnternette bilgi aramak için çok az kaynak vardı. 

Sonraki yıllarda blog diye bir açılım oldu. Ben de böylelikle Türkiye’deki ilk bloggerlardan biri oldum. Yazanların çoğunluğu yurt dışındandı. O dönemki bloğum durmuş olsaydı çok farklı içeriklerle paylaşımlarıma devam ediyor olacaktım. Günlük şeklindeki bloglar ilgi çekiyordu.

Zamanla günlük yazmanın ötesinde bloglar içeriklerine göre ayrıldılar. O süreçte de gazeteciliğe adım atmakla birlikte yaptığım haberlerimi bloğuma eklemeye başladım. Böylece Türkiye’deki ilk sağlık blog yazarı oldum. Moda ve yemek blogları çok ilgi çektiği için sağlıkla ilgili özel olarak yazan bloglara rastlamak zordu. Sonra zamanlarda ise anne bloggerların yazıları dikkatimi çekti. Anneliğin hikayesini yazmaları doğalken, sağlıkla ilgili öğüt verdiklerini fark edince çok şaşırdım. 

Blog yazmak gerçekten önemlidir. Sorumluluk bilinci olmalıdır, kalemin gücünü görsellikle artırırsınız. Sizi siz olduğunuz için okurlar. Sağlık hakkındaki yazılar,  blogger’ın vicdanına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu nedenle blogger kelimesi daha yeni yeni benimsenirken, anne bloggerların sağlıkla ilgili neler yaptığını bilimsel bir çalışma ile Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Eda Turancı ile birlikte objektif şekilde mercek altına aldık. 

Sevgili Eda ile bildiri için yapılması gereken aşamalarda çok dikkatli ve akademik sürecin gerektirdiği kurallara uygun şekilde çalıştık. Sonucu objektif olarak, verilere göre analiz ettik.  

İşte sonuç bölümünde yer alan bazı maddeler:
Analiz edilen blogların 2 tanesinde okuyucuya yönelik uyarı metinlerinin bulunması, blogların okuyucular üzerindeki potansiyel etkileri açısından dikkat çekicidir. 
Bloglarda genel olarak içeriklerin, blog yazarı tarafından oluşturulduğu, ancak bazı durumlarda ya da özellikle sağlık ile ilgili içeriklerde uzman görüşlerine de yer verildiği görülmektedir.
Bloglarda sıklıkla ürün/marka isimlerine yer verildiği bu durumun da, dolaylı olarak reklam kapsamına girdiği söylenebilmektedir.
Blogların biri hariç hepsinde, okuyucu yorumları dikkati çekerken, genel olarak okuyucu yorumlarının sağlık içeriklerinde sayıca fazla olduğu görülmektedir.
Son olarak ise, bloglarda sıklıkla yönlendirici linklerin kullanıldığı ve kullanılan linklerin hem kendi bloğuna hem de ürünlere ilişkin linklere erişim sağladığı görülmektedir. 

Peki, çocuğunuzun sağlığını tek vasfı annelik olan ve interneti iyi kullanan kişilere güvenerek onlara emanet etmek ne  kadar doğru? Uzmanları bile sorgularken, uzman olmayan birini dinlemek ne kadar akıllıca? Sağlığımız hayatımızdaki en değerli varlığımızken, onu korumak ve sağlıklı yaşamak için uzmanlara kulak vermeye ne dersiniz? 
Sağlıkla ve sevdiklerinizle kalın… 
Continue Reading

ÖRNEK OLMAK GEREKİR ÖRDEK DEĞİL!

Çocukken, çok çalışan bir öğrenci değildim. Hatta çalışmak yerine, çantayı fırlatıp, üstümü değiştirip yemeği aceleyle yedikten sonra oyun kaçmasın diye soluğu sokakta alırdım. Parkımız vardı, iki salıncaklı bir parktı. Arkadaşlarımla orada soluğu almakla kalmaz, tüm sokakları dolaşırdık. Hatta zillere basıp kaçan çocuklardandım ben. Yaramazlıklarımızın arasında, telefonla arayıp ki o zamanlar daha yeni yeni evlerde telefonlar yer alıyordu. Arayıp, teyzeeee diye abuk sabuk konuşur sonrada dakikalarca gülerdik. Evet biraz yaramazlık yapmışlığım vardır. 

Bisikletimle sokak sokak gezerdim. Hatta annemlerle bir yere giderken, şurada şu var diye ben söylerdim. Annem tek kaşı kalkmış şekilde, “sen nereden biliyorsun” diye sorardı. Ne bilsin, ağaçlara tırmanıp, sokak sokak dolaşıp etrafı keşfetme merakımı. Çocukluk anılarım çok maceralıdır benim. Farklı yazılarda anlatırım. Dergi, televizyon ve gazete kurmuşluğumuz var. O zamanlardan geliyor bu medya meraklarım… 

Çocukluk dönemimde sevmediğim yer okuldu. Hele öğretmenlerimi pek sevmezdim. İlkokulda zorlu bir süreç yaşayınca da sonraki öğretmenleri de sevmiyor insan. Hal böyle olunca, bir öğretmene kızıp bir sene dersime geldiği halde konuşmamışlığım vardır. Dersi nasıl anladım derseniz, aynı branştan başka bir hocaya sorardım anlamadıklarımı. Öğretmen önce öğretmen gibi davranmalı. 

Öğretmen örnek insan olmalı. Öğrenciye nasıl yaklaşacağını bilmeli. Biri yanlış davrandığında da tüm öğretmenlerden acısını çıkartıyor insan. Tabii tüm eğitim sürecim böyle geçmedi, çok sevdiğim değer verdiğim öğretmenlerim oldu ki, bir Türkçe öğretmenim benim hayatımda kırılma noktası oldu. Kendisi öğretmenliğin yanında hukuk okuyordu. Herkese aynı şekilde yaklaşırdı, ancak benim tedirgin olduğum yönlerimin üzerinde dururdu. Ben panikledikçe daha da çok uğraştı benimle, hatta topluluk  karşısında konuşmaktan çekindikçe daha çok konuştururdu. Başta “bu nedir, neden benimle uğraşıyor” derken zamanla bana yaptığı iyiliği anladım. Hatta sınavlarda notum istediğim gibi olmayınca, beni çağırıp kağıdımı inceleyip hatalarımı göstermiştir. O hocam benim için çok çok özeldir. Her daim de öyle kalacaktır. 

Birde İngilizce öğretmenim vardı, “sen hayalimdeki öğrencimsin” derdi. Dil öğrenmeye meraklı olup, sınavlarından hep en yüksek notları alıp, çatır çatır İngilizce konuşuyordum. “Dil alanında eğitim almalısın” diyordu, ben sayısalca oldum. 

Öğretmenlerimle güzel diyaloglarım olmuştur, fizik dersinde uzay, evren, kara delik konusunda saatlerce tartışmışlığım olurdu. Tabii fizik öğretmeni değişince de baktım bilmiyor konuları. En iyi bildiğim ve benim için basit olan fizik sorularını hocaya sorar dersi kaynatırdım, hoca ders boyunca soruyu çözmeye çalışırdı. Öyle de kötü huylarım vardı. 
Üniversite yıllarımda öğretmenlik alanında okuyanları gördüğümde “Bunlar mı öğretmen olacak?” derdim. Yaptıkları bazı davranışları görünce, “Bunlar mı yetiştirecek bizim gelecek nesillerimizi?” diye üzülürdüm. 

Zaman ilerledi, şimdi internette öğretmenlerin paylaşımlarını görünce ne derece şaşırdığımı tarif edemem. Öğretmen demek için bin şahit gerek diyeceğim bir tavır sergileniyor. Öğretmenlik garanti meslek, tatilleri de var algısında rehavetle, ders anlattım bitse de gitsek modunda bir kesim var. Öğretmenlik öğretirken öğrenmek, kendini geliştirmek ve öğrencilerine örnek olmayı gerektirir. Sürekli selfie çekip, sevgililerine gönderme yapmak ya da sorumsuzca davranmak değildir. Öğretmen değil, konuşmaya tenezzül etmeyeceğim kişilere mi çocuklar emanet ediliyor. 

Milli Eğitim Bakanlığı, buna ne zaman müdahale edecek. Yıllardır sağlık camiasının içerisindeyim, sağlık çalışanlarına getirilen şartlar neden öğretmenlere getirilmiyor?
En basit tavsiyelerim:
Dersi veririm biter düşüncesi yerine performans sistemi gelmeli
Tatil günlerini hesaplamak yerine üretmeleri gerekmeli
Kafalarda garanti meslek algısı yerine, gelişen meslek olmalı
Sosyal medyada hal ve hareketlerine dikkat etmeliler. 
Meslekten men gelmeli. 

Sağlık camiası daha çok üretelim diye hayıflanırken, tatil günleri diye halay çeken öğretmenleri görmek çok vahim! 

Sosyal medya ilerleyen dönemlerde insanların karakterlerini daha da ortaya koyacak. Takip ettiğiniz kişiler sizin bilinç altınızı ortaya kokuyor, yazdıklarınız ve paylaştıklarınızla nasıl bir insan olduğunuzu farkında olmadan gösteriyorsunuz. 

İş hayatında ve işe alımlarda sosyal medyalarınız detaylı şekilde inceleniyor. Bir zahmet okullar da öğretmenlerini incelesin. Özel ve devlet okulları tamamı bu kapsamda daha profesyonelce hareket etmeli. Örnek olacak bir mesleğin mensuplarının havuzlarda oyuncak niyetine kullandıkları sarı ördek durumuna düşmemeleri için yapılmalı. 

Her mesleğin mensuplarının farklı sorumluluğu vardır. Bu meslek mensupları da gereğini yerine getirmek zorundadır. Gelecek nesillerimizin sağlıklı, üreten ve sorgulayan şekilde düşünmesi için bir gazetecinin gözlemlerini yazması gerektiğini hissettim. 

Dilerim bilinçli, kaliteli ve üreten gerçek öğretmenler bu sorumluluklarını yerine getirmelerinin yanında, sözde öğretmenlerden kurtulmak için adım atarlar… 
Continue Reading

“ÇOCUK NÖROLOJİSİ HASTA POTANSİYELİ YÜKSEK BİR ALAN”

Çocuk Nörolojisinin, Pediatri içerisindeki en köklü ve en önemli yan dal uzmanlık alanlarından biri olduğunu belirten Türkiye Çocuk Nörolojisi Dernek Başkanı Prof. Dr. Kürşad Aydın, “Yeniliklere açık, hasta potansiyeli yüksek, mesleki tatmin hissi üst düzeyde bir branştır” dedi.


Çocuklar en değerli varlıklarımız. Büyüme süreçlerinde yaşadıkları her süreç de çok önemli. Durum böyle olunca, çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlığı birçok branşa göre zorlu bir eğitim ve çalışma hayatını da beraberinde getiriyor. Ancak hem mesleki tatmin hem de gelişmelerle bu alana ilgi artıyor. Eğitimle ilgili amaçlarını büyük oranda yerine getirdiklerini söyleyen Türkiye Çocuk Nörolojisi Dernek Başkanı Prof. Dr. Kürşad Aydın, “Her yıl yapılan ulusal kongremiz içerisinde yeterlilik sınavı yapılmaktadır. Bugüne kadar yaklaşık 160 uzman bu yeterlilik sınavına katılarak, başarılı olmuştur” diye konuştu. 

Aydın, Çocuk Nörologlarının yaşadığı sorunlar, eğitim süreci ve dernek çalışmaları hakkında soruları yanıtladı. 
Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneğinin oluşum tarihi ile ilgili bilgi verir misiniz? 
Dünyada 1950’li yıllardan sonra ülkemizde ise Çocuk Nörolojisi 1960 yılından beri bağımsız bir bilim dalı olarak hizmet vermektedir.  1963 yılından itibaren eğitim verilmeye başlanmış, 1973 yılından itibaren de Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmıştır. 

Derneğin kuruluş hikayesini anlatır mısınız?  Kaç üyesi var ve faaliyetleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Branşlaşma ve dernekleşme çalışmaları ilk kez Ankara’da Profesör Dr. Yavuz Renda ve Profesör Dr. Kalbiye Yalaz, İstanbul’da ise Prof. Dr. Selçuk Apak tarafından yürütülmüş ve 1980 yılında Çocuk Nörolojisi Derneği kurulmuştur. Halen 220 üyesi bulunan derneğin esas faaliyet amacı alanında eğitim çalışmalarını destekleyerek eğitim standardizasyonunu geliştirmek, ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılar düzenlemek, genç araştırmacıları desteklemek olarak özetlenebilir.

Türkiye’de tıpta uzmanlık dernekleri misyonlarını yeterince yerine getirebiliyor mu? 
Eğitimle ilgili amaçlarını büyük oranda yerine getirdiği söylenebilir. Ancak eğitim süreleri, eğitim verebilecek kurumların yeterliliği, kadro ve standartları çoğunlukla uzmanlık derneklerinin görüşü alınmadan Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenebiliyor.

Yeterlilik sınavlarını nasıl yapıyorsunuz?
Derneğimiz eğitici kadrosu içerisinden oluşturulmuş yeterlilik komisyonu tarafından, yine eğiticilerden elde edilmiş soru bankasından hazırlanmış sorular ile gerçekleştirilmektedir.

Yeterlilik sınavı ile ilgili aktif bir uygulamanız var mı? Bu zamana kadar kaç kişi yeterlilik sınavını başarıyla tamamladı? 
Her yıl yapılan ulusal kongremiz içerisinde yeterlilik sınavı yapılmaktadır. Bugüne kadar yaklaşık 160 uzman bu yeterlilik sınavına katılarak, başarılı olmuştur.


Ulusal müfredatınız hakkında düşünceniz nedir? 
Müfredatımız ve eğitim koşullarımız Amerika ve Avrupa programlarına benzer şekilde hazırlanmış ve Avrupa Çocuk Nörolojisi Derneği (EPNS) eğitim komisyonu tarafından denetlenmiş ve onaylanmıştır.    

Eğitim veren kurumların müfredatınızı tam olarak uyguladığını düşünüyor musunuz?
Büyük oranda uygulandığını düşünmekle birlikte, genel anlamda ülkemizdeki eğitim kadro ve standardizasyonundaki aksaklık ve hızlı değişkenlikler bizim alanımıza da olumsuz yansıyabiliyor.

Uzmanlık eğitiminin sonunda tüm yeni mezunlar aynı standartta mezun olabiliyor mu?
Bunu sağlamak için dernek olarak başlıca temel alanlarda sürekli ve güncel eğitim programları ve kurslar düzenlemekteyiz. Her üye bu kurslara katılmak durumundadır.

Tıbbiyeli ve doktorların bu branşı tercih etmeleri için neler önerirsiniz?
Pediatri içerisinde en köklü ve en önemli yan dal uzmanlık alanlarından birisidir. Yeniliklere ve gelişmelere açık, hasta potansiyeli yüksek, mesleki tatmin hissi üst düzeyde bir branştır. 

Bu branşın hekimleri, hasta ve hasta yakınlarından neler bekliyor?
Genel olarak zor hastalıklarla uğraşılan bir alan olduğu için, aileler açısından da önemli zorluklar içermektedir. Sabırlı ve ümitle emeklerinin karşılığını alabileceklerini belirtmek isterim.


Bu branşın hekimlerinin yaşadığı sorunlar nelerdir?
Tanı ve tedavi süreçlerini yönetmek için önemli teknolojik cihaz, laboratuvar ve altyapı gerekmektedir. Her kurum ve hekimin bu imkanlara sahip olamaması hizmet standartlarını olumsuz etkileyebilmektedir.

Branşınızın günümüzdeki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Aslında tıp alanında diğer branşlarda olduğu gibi bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel bizim alanımızda da önemli gelişmeler olmaktadır. Genetik alandaki gelişmeler en önde gibi görünüyor. Geçmiş yıllarda tanı konulamayan ve tedavi edilemeyen pek çok hastalık genetik alandaki gelişmelerle çözümlenme imkanına kavuşmuştur.

Yurt dışındaki derneklerle ortak çalışmalar yapıyor musunuz?
ILAE (Uluslararası Epiepsi ile Savaş Derneği), ICNA (Dünya Çocuk Nörolojisi Derneği), EPNS (Avrupa Çocuk Nörolojisi Derneği) ve AOCNA (Asya-Okyanusya Çocuk Nörolojisi Derneği) gibi derneklerle yakın işbirliği içerisindeyiz ve ortak bilimsel toplantılar düzenlemekteyiz.
Yurt dışındaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce örnek alınacak çalışmalar var mı? 
Özellikle araştırma fonları ve destekler çok daha iyi durumda ve daha yüksek bütçeli destekler sağlanmakta. Ancak ülkemizde de Çocuk Nörolojisi alanında bilimsel çalışmalarımız uluslararası standartlarda sürdürülmektedir.

Derneğiniz genç hekimleri nasıl destekliyor?
Ulusal ve uluslararası bilimsel toplantı düzenlemek ve katılımlarını sağlayarak destekliyoruz.

Bu alanda yapılan yeni bilimsel çalışmalardan çarpıcı örnekler nelerdir?
Epilepsi ve kas hastalıklarının tedavisinde yeni ilaç geliştirme çalışmaları, tüm gen dizileme yöntemiyle yeni hastalıklar tanımlanması veya yeni genlerin bulunması, bazı nörometabolik hastalıklarda enzim ve gen tedavilerinin geliştirilmesi sayılabilir. 

Kongreleri düzenlerken özellikle nelere dikkat ediyorsunuz?
Güncel ve yeni gelişmeleri gündeme taşımak, nadir hastalıklar yanında sık görülse de önemli sorunları tartışmaya açmak ve fikir alışverişinde bulunmaya imkan sağlıyoruz. Ayrıca genç araştırıcıların sunumlarına yer veriyoruz. 

Sağlık haberleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Sağlık haberleri toplum sağlığı ve sağlığın geliştirilmesi için büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde de sağlık haberleri genel olarak büyük ilgi görmekte ancak çoğu kez bu fırsat olumsuz kullanılmaktadır. Bu durumu üç boyutta ele almak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi bilimsel gelişmelerle ilgili olanlar genellikle abartılı sunulmakta, gerçekçi olmayan beklentiler veya hayal kırıklıkları oluşturulmakta. Sağlık profesyonelleri ile ilgili olanlar ise kurumsal olmaktan ziyade medyatik hekimler üzerinden, popülist söylemler veya reklam amacı güder şekilde olmaktadır. Hastalarla ilgili olanlar ise genellikle ön yargılı, gerçekten uzak ve hekimleri suçlayıcı bir tavırda sunulmaktadır.

Gazetecilerden branşınızla ilgili ne gibi konulara dikkat etmelerini bekliyorsunuz?
Branşımızın epilepsi, otizm ve serebral palsi gibi sık görülen ve toplumsal boyutları da önemli konuları hakkında farkındalığı artıracak çalışmalarda bulunmaları yararlı olabilir.

Sağlık iletişimi alanında çalışmalarınız var mı? Varsa detaylandırabilir misiniz?
Dernek web sayfamızda aileler için bilgilendirme çalışmalarımız var.

Sosyal sorumluluk projeleri hazırlıyor musunuz?
Bilimsel toplantıların dışında hasta ailelerine yönelik ulusal ve bölgesel toplantılar, resim yarışmaları gibi aktivitelerimiz olmaktadır.

Sosyal medyada ne gibi etkileşimde bulunuluyor? Bu alanda ne gibi planlarınız var?
Derneğimize ait Facebook sayfası bulunmakta, burada bilimsel duyuru ve paylaşımlar yanında sosyal paylaşımlarda yer almaktadır.

İletişim bilgileriniz nelerdir?
Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneği www.cnd.org.tr 
Continue Reading

ANNE ÇOCUĞUNDA ALERJİ İLE İLGİLİ HANGİ BELİRTİLERE DİKKAT ETMELİDİR?

Alerji birçok insan için zor olurken, çocukların hayatını kabusa çevirebiliyor. Bu süreçte de doğru uzmana gitmek ve nasıl bir yol izlenmesi gerektiği bilinmeyebiliyor. 

Medyada ve sosyal medyada yer alan alerji haberlerine ve yazılarına karşı dikkatli olmak gerekiyor. Çocuklarda alerjinin nedenleri, hangi durumda olduğu ve ne gibi tedavi yöntemleri uygulanacağı ile ilgili bilgi kirliliği içerisinde ebeveynler bazen çaresiz kalabiliyorlar. Bu durum ile başa çıkabilmenin en iyi ve sağlıklı yolu ise gerçek uzmanlara danışmaktır. Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Enis Şekerel, alerji ile ilgili merak edilen soruları yanıtladı. 

Alerji nedir? 
Vücudumuzun hem bakteri, virüs, parazit gibi dış etkenlere hem de kanser gibi iç etkenlere karşı korunması bağışıklık sistemi denen bir sistem ile sağlanmaktadır. Bağışıklık sistemi, vücudumuz için zararlı bir etken ile karşılaştığında onlara karşı güçlü tepkiler verir ve onları ortadan kaldırarak bize zarar vermelerine engel olur. Bu tepkiler genelde vücudumuz için rahatsızlık verici niteliktedir ve tepkinin gerçekleştiği bölge veya sistemde yoğun olarak hissedilir. Ayrıca vücut sıcaklığının yükselmesi, kırgınlık ve iştahsızlık gibi genel belirtilerde bu yerel bulgulara eşlik edebilir.  Oysa bağışıklık sistemi, vücudumuz için zararlı olmayan yabancı bir etken ile karşılaştığında tepkileri çok daha ölçülüdür ve bunlar kişiye rahatsızlık vermez. 

Alerji, vücudumuz için zararlı olmayan yabancı bir maddeye karşı bağışıklık sistemimizin gereğinden fazla tepki vermesidir.  Alerjik bünye ise, bağışıklık sistemimizin bu hatalı tutum ve davranışa sahip olması olarak tanımlanabilir.  

Anne çocuğunda alerji ile ilgili hangi belirtilere dikkat etmelidir?
Alerjik hastalık belirtileri çok farklı şekillerde ortaya çıkar. Çünkü alerjik reaksiyonda değişik organ ve sistemler farklı derecelerde etkilenebilir. Etkilenen organ veya sisteme ait bulgular reaksiyonun şiddetine göre değişiklik göstermekle birlikte bunlar alerjen maruziyeti ortadan kalktığında kaybolma eğilimindedir. Bu yakınmalar, cilt etkilendiğinde döküntü, kızarıklık, kabarıklık, şişlik ve kaşıntı ile seyrederken sindirim sistemi etkilendiğinde bulantı, kusma, gaz sancısı, kabızlık ve ishal şeklindedir. 

Solunum sistemi etkilenmesi durumunda uzun süren ve gece artış gösteren öksürük, göğüsten gelen hırıltı, hışırtı, nefes darlığı, burun akıntısı ve tıkanıklığı, aksırık, tekrarlayan orta kulak ve sinüzit sorunları şeklinde ortaya çıkar. 

Dolaşım sistemi etkilenmesi ise, doğrusu hiç hoşumuza gitmeyen bir durumdur. Ani gelişen yüzde solgunluk, tansiyon düşmesi ve çarpıntı şeklinde gerçekleşir. Bazen birden fazla sistemin etkilenmesine bağlı olarak bu yakınmaların çoğu ve hatta tümü birden görülebilir.

Ne gibi durumlarda hangi uzman hekime başvurulmalıdır?
Öncelikle rutin olarak her çocuğun bir alerji uzmanına muayene edilmesine ve alerji için test yapılmasına gerek yoktur. Ama alerjik hastalıklar toplumda en yaygın görülen sorunlardır ve yaklaşık çocukların 4’te birinin alerjik olduğu bilinmektedir. Ebeveynlerin, çocuklarında standart tedavilere yanıt vermeyen veya yanıt verse de tekrarlama özelliği gösteren yakınmalar varlığında alerjiden şüphelenmeleri ve bir alerji uzmanının görüşünü almaları yerinde olacaktır. 

Alerji teşhisinde kullanılan test ve yöntemler nasıl uygulanır?
Alerji tanısını koymada uzun yıllar cilt testleri ve kan testlerinden yararlandık ve hala daha yararlanıyoruz. Bu testlerden cilt testleri çok ucuz, pratik, hızlı, basit ve güvenilirdirler. Kan testleri ise nispeten daha pahalı ve daha fazla zaman alan testlerdir. Genelde her ikisi de hastaya fazla sıkıntı vermeyen tetkiklerdir. 

Bugün bu testlerin yanında özelleşmiş test ve yöntemlerden özellikle alerjen ile hastayı karşılaştırma uygulamalarından çok daha fazla yararlanıyoruz.  Çünkü cilt ve kan testleri pozitif olmasına karşın hastanın alerjeni tolere ettiğini veya testler negatif olduğu halde hastanın alerjeni tolere etmeyebileceğini biliyoruz. Bu uygulamada hastayı giderek artan dozlarda o alerjene maruz bırakıp vücudun verdiği tepkileri çok yakından takip ediyor ve ortaya çıkacak alerjik reaksiyonu erkenden ve şiddetli olmadan kontrol altına alabiliyoruz. Böylece hastalarımızın hayatlarını bir kabusa çeviren kısıtlamaları azaltabiliyor ve sorunların gerçek nedenini bularak, hayat kalitesini artırabiliyoruz. Ancak bu karşılaştırma testlerin, sahip oldukları riskler nedeniyle, özelleşmiş, deneyimli, yetkin ve donanımlı merkezlerde yapılması gerekiyor. 

Continue Reading