BİLİM İNSANLARI ZAMANI GERİYE ALDI MI?

Geçtiğimiz günlerde, “Bilim insanları kuantum bilgisayarıyla yapılan deneyde ‘zamanı geriye aldı‘” başlıklı haberle birlikte herkesin hayali olan bir konu konuşulmaya başladı.

Bilimsel ve akademik bir dergi olan ‘Scientific Reports’ta yayımlanan araştırmanın makalesi kaynak gösterildi.

Bilim haberciliğinde ilerleme var, artık insanlar makaleleri kaynak gösteriyor ne güzel diye düşünerek sevinmeye başlamıştım ki, mutluluğum kısa sürdü.

Tüm dünyada manşetler inanılmaz şekilde atıldı.

Peki aslında durum neydi?

Gerçekte olan ise, bilim insanları zamanı geriye almadılar, kuantum bilgisayarla zamanın tersine çevrilmesini simüle etmişlerdi!

Geleceğe Dönüş filminden hatırlarız, herkesin böyle bir hayali vardır.  Ancak gerçek öyle olmuyor.

Bu tür başlıklar insanların bilime olan bakışına zarar veriyor. Sansasyonel süsleme ile gerçek arasındaki uçurum arttıkça, bilim, sağlık ve teknoloji haberlerindeki bilgi kirliliği de artıyor. Lütfen okuduklarınıza inanmadan önce araştırın.

Continue Reading

İNTİHAL KOKAN ARAŞTIRMALARDAN ÖZGÜN VE NİTELİKLİ ÇALIŞMALARA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ?

Akademik dünyada bilimsel çalışmalar yaptığınız sürece yükselebilirsiniz. Bu yükselme sırasında etik ve ahlaklı bir yol izleyerek, özgün ve nitelikli çalışmalara imza atanların yanında intihal yapanlarla da karşılaşmak mümkün. 

İntihal ile sadece akademide değil, her alanda karşılaşılıyor. Bir kişinin üzerinde çalışıp, emek verdiği ve özgün şekilde ortaya koyduğu araştırmayı, çalmaya intihal diyoruz. Herkes hayatında emek hırsızlarıyla karşılaşabilir. Bu intihaller küçük ya da büyük çaplı olabilir. 

Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (BEPAM), 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere toplam 600 tezi inceleyerek, Türkiye’de Akademik Yazı: İntihal ve Özgünlük başlığıyla yayınladı. Araştırma sonucuna göre; yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde ‘ağır intihal’ yapıldığını ortaya koydu.

Benzerlik indeksinde  dünya ortalaması yüzde 15 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 28.5. Yani Türkiye’de yapılan çalışmaların yaklaşık üçte birinde yeni bir bilgi ortaya koyma ya da yeni bilgi üretme noktasında yetersiz kalıyor. 

Hemen akıllara efsane tez olarak gelen doktora tezini de hatırlatmakta fayda var, bakınız. 

Özgün içerik üretmek zordur. Ancak eğer bir alanda çalışıyorsanız, ortaya yeni bir şeyler koymanız gerekir. Yoksa, akademik çalışmaların bir anlamı kalmaz. Sadece akademide değil her iş alanında durum böyledir. 

İntihallerle hiçbir şekilde ilerleyemeyiz, kuramsal teorilere sıkışıp kalan akademik hayatla da bir yere varamayız. Teorik ile pratiğin birleştiği bir ortak payda da buluşmalıyız. Ayrıca her konuda konuşanlar değil de belli konularda kendini geliştiren, özgün ve nitelikli çalışmalar ortaya koyan akademisyen ve bilim insanlarına ihtiyacımız var. 

Continue Reading

STEPHEN HAWKİNG NASIL BAŞARILI OLDU?

Her Şeyin Teorisi (The Theory of Everything), fizikçi Stephen Hawking’in hayatı işleniyor. 


🌀Gözyaşlarınızı tutamayacağınız bir film. İzlerken sürekli ağladım, süper bir film süper!



🌀Dahi bir bilim insanının hayatının perde arkası konu alınıyor. 



🌀Eşinin aşkıyla ve desteğiyle neler yapılacağını izliyorsunuz. 


🌀Tüm zorluklara rağmen yaşamının sonuna kadar çalıştı.



🌀ALS hastalığı teşhisi konduğunda 2 yıl biçilen ömrü geçtiğimiz günlerde 76 yaşında son buldu.



Konuşma yeteneğini kaybettikten sonra kitap yazdı.

Stephen Hawking, kadar eşinin yaptıkları da takdire şayan.
Continue Reading

MARİE CURİE NASIL BAŞARILI OLDU?


⚗️Bilim dünyasında gezmek ister misiniz? Curie çiftinin yanında Einstein da var. 

⚗️Marie Curie, eşi öldüğünde tek başına erkeklerin egemen olduğu bilim camiasında çok çalışarak neler başarmış.

⚗️Soğuk demişler, ruhsuz demişler, işkolik demişler! Hiçbirine kulak asmamış. Sadece çalışmış. 

⚗️Özel hayatıyla ilgili çalkantılı durum dışında kadın olmasının zorlukları da filmde işlenen konulardan.

🔬İkinci Nobel ödülünü almadan önceki konuşmasında; 
İnsanları tanımak için daha az, düşüncelerini bilmek için ise daha meraklı olmalıyız. Bilginin reddi ve yaratıcı düşünme korkusu kayıp toplumlara yol açar. İnsan hayatta hiçbir şeyden korkmamalıdır ancak anlamak için gayret göstermelidir. Meraklı bir zihnimiz olmadan kim olurduk? Ben, bilimi güzelliğin bir ifadesi olarak gören kişilerden biriyim. Hayatımı evrenin gizemini keşfetmeye adayabildiğim için mutluyum. 


⚗️Radyumun bulunuşunun 25. yılında yaptığı konuşmada;
“Daha fazlasını yapamasak da, belki herbirimiz bir parça bilgi parıltısı yakalayabilirsek, insanlığın gerçek hakkındaki rüyası hakkındaki rüyasına mütevazi ve yetersiz olan birşeyler katabiliriz. Karanlığımız içinde görünen evreni şekillendiren büyük planın belirsiz ışıkları, bize parça parça gösterilen, bu küçük mumlar sayesinde olacaktır. Bilimin öyle güzelliklere sahip olduğuna ve ruhani bir gücünün, bir gün dünyayı, şeytanlardan, cahilliğikten, fakirlikten, hastalıklardan, savaşlardan ve ızdıraplardan kurtaracağını düşünenlerdenim. Gerçeğin belirgin ışığını arayın, belirgin yeni yollar arayın, insanlığın görüş alanı çok uzak olmasa bile. İlahi adalet bizi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayacak. Her çağın kendi rüyası vardır. O halde dünün rüyalarını bir kenara bırakın. Bilginin meşalesini alın, geleceğin sarayını inşa edin.” 

⚗️Kızı İrene’de annesinden sonra Nobel ödülü alan ikinci kadın bilim insanı oldu. 

⚗️Filmin çekim kalitesi, mekanlar, ışık kesinlikle harika. Mutlaka izleyin!
Continue Reading

GECEYİ AYDINLATAN MUCİT THOMAS EDİSON


Edison denince akla ilk Ampul gelir. 

Thomas Alva Edison 11 Şubat 1847 de Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’nun Milan kentinde doğdu. Yedi kardeşten, en küçüğüydü. İlkokula başlayan Edison, disleksi hastası olduğu için algı sorunları yaşıyordu bu yüzden okul yönetimi okuldan uzaklaştırma kararı aldı. Kanada’da öğretmenlik yapmış olan annesi Edison’un eğitimine evde devam etti. Edison 10 yaşına geldiğinde fizik ve kimya kitaplarını okuyordu.

Bu dönemde evinin bodrum katında küçük bir kimya laboratuvar kuran Edison, özelliklede volta kaplarından elektrik akımı elde etme üzerinde araştırmalar yapıyordu. Bu çalışmaları sırasında Edison, mors alfabesini öğrendi ve kendisi bir telgraf yaptı. O günlerde ağır bir ateşli hastalık geçirdi ve bu hastalık duyma yeteneğinin kısmi kaybına, zor işitmesine neden oldu.

12 yaşına geldiğinde trende gazete satmaya başladı. Trene yerleştirdiği bir tür baskı makinesi ile vagonda haftalık gazete çıkarıyor ve yine trende satıyordu. Laboratuvarının bir kısmını trene taşıdı. Bir yolculuk sırasında içinde kimyasal madde bulunan bir şişe devrildi, tren yandı. Edison hem trendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı.

Sokaklarda iş ararken, tren raylarına ayağı sıkışmış Jimmie Mackenzie’i kurtardı. Mackenzie’nin babası bir telgraf şirketinin müdürüydü. Bu sayede işe girdi ve 5 yıl boyunca telgraf operatörlüğü yaptı.

1868 yılında bir atölye kurdu ve elektrikli bir oy kayıt makinesi geliştirdi.  Elektrikli kayıt aletini kimseye satamadı. Araştırmalarına sesli telgraf üzerinde sürdürmeye devam etti. Karbondan iletici eklemesi ile birlikte telefonun temelini atmış oldu.

İlk ses kaydı
1877 yılında ilk ses kaydını gerçekleştirdi bu, gramofona giden ilk adımdı. Thomas Edison’un bu buluşu çok ses getirdi.

Altın borsasında kullanılan telgraf bozulunca çareyi Edison’dan yardım istemekte buldular. Edison’un cihazı çok iyi şekilde onarması üzerine Western Union Telegraph Company firması Thomas Edison’a bir öneride bulundu. Geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerine çalışmalar yapacaktı.

Edison bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte şirket kurdu ve patentlerini satmaya başladı. Bu işten çok iyi para kazanan Thomas Edison bu parayla New Jersey’ de telgraf ve telex makinesi üretimine başladı. Bir süre sonra buradaki iş yerini kapatarak New Jersey’ de bulunan Melon Park’ ta bir araştırma laboratuvarını kurdu. Yeni buluşlar yapmak için çalışmalarına yoğunlaştı.

1878 yılında, William Wallace’ in yaptığı 500 ampul gücündeki ark lambasına göre maliyeti daha düşük ve daha güvenli bir yöntemle çalışan bir elektrik lambasını geliştirme işine girdi. Bunun içi kampanya başlattı ve gerekli parasal desteği sağladıktan sonra Edison Electric Company adında bir şirket kurdu.

Havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı planlıyordu. 13 ay boyunca ampülü bulmak için uğraştı, arkadaşlarının sakallarını bile deneyen Edison, düğmesinin ipliğiyle elektrik iletmeyi başardı.

1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kâğıt flamanda karar kıldı.

1880 yılında evde güven içinde kullanılacak bir ampul icat etti.

“Hiç başarısız olmadım, sadece işe yaramayan 10000 yol buldum.”

Thomas Edison




1882 yılında New York sokakları ilk defa bu lambalarla aydınlığa kavuştu.

1883’te hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayılmasını buldu. Bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı. Bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

Edison’un en önemli keşfini ise Menlo Park New Jersey’de yer alan ilk endüstriyel araştırma laboratuvarın da gerçekleştirmiştir. Bu yer günümüz modern Araştırma geliştirme faaliyetlerinin yürütüldüğü ilk örnektir.

Edison 18 Ekim 1931 tarihinde New Jersey’de öldü. Ölümünün ardından tüm Amerika da elektrikler bir dakikalığına söndürülmüştür. General Electric, 1876 yılında Thomas Edison tarafından kurulan, bir dönem Amerika’nın elektrik dağıtımını tekelinde tutan dünyanın en büyük 4. şirketidir.

Unutmayalım ki başarısızlık yeniden deneyebilme fırsatları verir.
Continue Reading

AKADEMİSYENLİK MEMURLUK DEĞİLDİR!

İş hayatından kiminle konuşsam, yoluna taş koymaya çalışanlar olduğundan dert yanıyor. Entrika üreten bu güruh, medyada gördüklerini gerçek hayatlarında uygulayıp iş yaptırmadığı gibi her şeyin engellenmesi için uğraşıyor. İş dünyasındaki bu parazitler, akademik camiada da var. Akademisyenliği, memurluk olarak görenler yüzünden de üniversiteler gelişemiyor. 

Kaliteli ve nitelikli eğitim veren üniversiteler olsun
İnsanların üretmemesinin nedenlerinden biri de medyada yer alan haber kaynaklarının niteliksiz olmasından. Reyting uğruna herkesi ekrana çıkartır ya da haber yaparsanız, insanların aklı da üretmeye değil, entrika yapmak için çalışmaya başlar. Çünkü, insanları buna yönlendirirsiniz. 

Eğitimini aldığı alanda konuşmak şöyle dursun, uzaydan sağlığa her konuda konuşan sözüm ona  konuklar, bilmedikleri konunun uzmanı gibi konuşup dururlar. Bu kişiler, “diplomayı çöpe atın” der. Oysa, “Nitelikli eğitim veren üniversiteler ve üreten akademisyenler olsun” demek asıl söylenmesi gerekendir. Bu dönemde, üniversite mezunu cahillerin olduğunu da unutmamak gerekir, akademide olduğu gibi…

Üniversitelerin durumu içler acısı hale geldiği için Yükseköğretim Kurulu yeni kararlar aldı. Özellikle bilim üreten, öğrenci yetiştiren akademisyenler olması istenirken, mobbing uygulamalarının da takipçisi olunacak. Öğrencilerine ya da üniversite çalışanlarına sözlü şiddet uygulayan akademisyenler, uyarılacak hatta işlerine son verilebilecek.


“Üniversite personeli YÖK Kanunu ve 657 sayılı kanuna tabi… Ayrıca “Yüksek Öğretim Kurumları, Yönetici Öğretim Elemanı ve memurları Disiplin Yönetmeliği’ var.  Yönetmeliğe göre 20 gün mazeretsiz bir şekilde görevli olduğu fakülteye gelmeyen akademisyenlerin ilişiği kesiliyor.  Ayrıca 657 sayılı kanuna göre de 10 gün boyunca izinsiz-mazeretsiz bir şekilde görevine gelmeyen memur,  görevden çekilme talebinde bulunmuş kabul ediliyor. Dolayısıyla üniversitedeki akademisyenlere de bu kanun uygulanıyor.  YÖK’ün gündemine aldığı bir diğer konu ise üniversitelerdeki mobbing ve taciz olayları…” 

Haberin detayında, akademisyenin öğrenci yetiştirme görevi hatırlatılıyor. Üniversitelerde kıskançlık yapıp, kısıtlı bilgisini saklayan, öğrencilere ve çalışanlara sözlü saldırılarda bulunan, bilimsel çalışma üretmeyen, kapasitesiz akademisyenlerin kadroları işgal etmesinin önüne geçilmesi hedefleniyor. Kadroların işgal edilmesi nedeniyle; akademide çalışamayan, üretmek, faydalı olmak, araştırma yapmak isteyenlere imkan tanınmalı. Çünkü, ülkemizi üst sıralara taşıyacak nitelikli ve gerçek bilim insanlarına ihtiyacımız var. 

Köle, efendi ilişkisi içerisinde olduğunu düşünen, entrika düşkünlerinin üniversitelerden en kısa zamanda gitmesi beklenirken, bunun gibi uygulamaların iş hayatına da  yansıması merakla bekleniyor. 


Continue Reading

DİYET ÖNEREN YAZAR GÖRDÜĞÜNÜZDE YAPMANIZ GEREKENLER


Yaz aylarının vazgeçilmez konusu diyettir, zayıflamadır. İnsanlar tatile gitmeden zayıflayıp, tatil dönüşü aldıkları kiloları vermek için yine panik halde diyete sarılır. Arkadaşlar seslenir, “Kilo değildir o, ödemdir ödem detoks yaparsan geçer.” 

Detoks tarifleri verilir, kendi uydurduğu ya da gazeteden okuduğu diyeti uygulayanlar en büyük akıl hocası olur. Diyetisyene ne gerek var, gidip gelip kendi bedenindeki değişimi öğreneceksin. Nasıl bakmışsın kendine, nasıl özen göstermişsin kim uğraşacak. Kendine o kadar değer veren olsa, ona buna akıl sormaz. Hatta endokrinoloji uzmanlarına kontrole gittikten sonra diyetisyene gitmek gerekir. Bunları kim yapacak!

Bugün haberleri ve köşe yazılarını okurken, bir yazı dikkatimi çekti. Biz millet olarak başlıktan haberin içeriğine karar verip, ona göre yorum yaparız. Yapmamız gereken ise, haberin detaylarını okumaktır. Çünkü, başlıklar tıklanması için atılır, yani okumaya teşvik için yapılır. Gazeteciler, haberlerini okutmak için uğraşır. 

Köşe yazısına geri dönelim, başlıkta  “diyetin derhal bırakılması emrediliyor.” Yanlış duymadınız, uzman edasıyla, bunun kalp hastası var, diyabet hastası var, çölyak hastası var. Ancak hiç düşünmeden emir veriyor. Tam bir sorumluluk sahibi insan örneği değil mi?

Kendi metabolizması ve yaşam şeklinin en doğrusu olduğunu savunarak, nelerin yenmesi gerektiğini sıralıyor. Herkesin vücudu ve beslenme şekli de bu kişiyle aynı olmalı, aksi zaten düşünülemez. Ve sanki tıp tarihinden bir bilgi yağmuru ile yazı devam ediyor. Tabii bu bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeyip, yerseniz. 

Sonuç olarak, bir bakıyoruz ki, yaz aylarının vazgeçilmez konusu olan diyet ve beslenmede bir level daha atlıyoruz. Bilimsel bilgiyi okumuş, otoriteyi belirlemiş. Kendisi sağlık ya da bilim yazarı değil ancak çok güzel şekilde bilgi kirlilliğine katkıda bulunmuş. Bu yazıda emeği geçen ki, bu kadar çalışmayı kendisinin araştırmadığı ortada, gizli reklam yazıları gibisi yok. Atalım oradan bilgi kirliliğine bir tık.  

Yazıktır, bu insanlara yapılacak en büyük kötülüktür. İşin uzmanı olmadan nasıl insanlara beslenme tavsiye ediyorsunuz. Bilip bilmeden, her söylenenin yapılması için uzman öneriyorsunuz. İşte tam bu yaşanan bilgi kirliliğin önlenmesi için medyaya destek verin. Alanında uzman sağlık ve bilim habercilerinin olması, bu alanda kendilerini geliştirmesi için imkan tanınsın. Bu işin şakası olmaz, sonucu sağlığınızla hatta hayatınızla ödersiniz. İşte yıllardır tüm çabam bundan…


Continue Reading

SINIRLARI AŞAN KADIN MATEMATİKÇİ

Matematiğin Nobel’i kabul edilen Fields Ödülü’nü alan ilk kadın matematikçi Maryam Mirzakhani, hayatını kaybetti. 40 yaşında meme kanseri nedeniyle hayatını kaybeden Meryem Mirzakhani’nin hastalık kemiklerine kadar yayıldığı belirtildi. (*)


Hiperbolik geometri, ergodik teori, simplektik geometri ve Teichmüller teorisi üzerinde çalışan Mirzakhani, çalışmalarında özellikle “Riemann yüzeyi” olarak adlandırılan şekilleri temel alıyordu. (*)


Matematiğin erkeklere özgü bir alan olduğu kanısını değiştiren Meryem Mirzakhani, sınırları aşarak imkansızlıklar içerisinde başarılara imza atmış.  



Meryem Mirzakhani’nin hayatı matematik alanında birçok başarıya imza atıp,32 yaşında hayatını kaybeden başka bir matematikçiyi aklıma getirdi. Sonsuzluk Teorisi (The Man Who Knew Infinity ) isimli filmde hayatı konu alınan Srinivasa Aiyangar Ramanujan’un matematik alanında ispat edilmemiş birçok formülün altına imza atar. Aynı Mirzakhani gibi genç yaşında yakalandığı verem hastalığı sebebiyle 18 ayını bir sanatoryumda geçirmek zorunda kalır. Hindistan’a döndükten bir sene sonra da hayatını kaybeder. Bu filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin.


 

 




Matematik ve felsefe konularına bakışınızı değiştirecek olan Logıcomix çizgi serisini aklınızda tutun. Çocukluğundan itibaren hayatı konu alınan Prof. Bertrand Russell, kitapta mantık bilimini kullanarak birçok soruyu yanıtlamaya çalışıyor. Mantık insanlığın ebedi sorunlarına çare olabilir mi? Çocuklara nasıl bir eğitim vermeliyiz? Evlilik, âşık olmak nedir? Bizi doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa katılmalı mıyız? 



Kitap, ünlü İngiliz filozof Bertrand Russell’in hayat hikayesinin üzerinden felsefe, mantık, matematik ve ünlü filozofların ispatları ve paradoksları üzerine kurgulanıyor. Eğer okumadıysanız, kesinlikle okumanız gereken kitaplar listesine ekleyin. 

Dilerim yakın zamanda Meryem Mirzakhani’nin hayatını hem filmlerde hem de kitaplarda görürüz. Keşke yaşarken yapılsaydı da kendisi de görebilseydi, matematiğin kadın öncüsü…


Continue Reading

BEYİNİN GİZEMLERİNİ ÇÖZEN BİLİM KADINI

ABD’nin en saygın eğitim kurumlarından Chicago’daki Northwestern Üniversitesi Les Turner ALS Araştırma Laboratuvarı’nın kurucu başkanı olan Dr. Hande Özdinler, dünyada ilk defa beyindeki motor nöronları (sinir hücrelerini) ‘Floresan Yöntemiyle’ izole ederek görmeyi sağlayan çalışmayı gerçekleştirdi. Bu, Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) ve diğer tüm sinir hücre hastalıkları için önemli bir buluş olarak kabul edildi.


Bu çalışma ile hücrelerin hücresel, genetik ve mekanizmasal ölüm nedenleri büyük bir titizlik ve doğruluk payıyla incelenebilecek ve hastalıklarda neden bu hücrelerin öldüğü bulunacak. Buluş Nature Neuroscience’da, Journal of Neuroscience ve Cerebral Cortex dergilerinde yayınlandı ve Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tarafından 2,5 milyon dolarlık rekor destekle ödüllendirildi.

Hareketimizi sağlayan beyindeki ve omurilikteki sinir hücrelerini öldürerek felce neden olan ALS hastalığında, beyindeki diğer hücreler benzer oranda zarar görmediği için, hastanın hafızası, düşüncesi, algılaması değişmiyor. 

Beyin motor nöronlarını izole ederek kültür ortamında çalışan ilk bilim insanı olan Dr. Hande Özdinler, çalışmasında şunları yaptı: Beyin motor nöronları hasta olan hayvan modelleri geliştirdi ve  bu nöronları florasan olan ilk motor nöron transgenik modelini yaptı. Beyin her ne kadar kompleks ve karışık olsa da virüsleri kullanarak beyinde diğer nöronları etkilemeden sadece genetik tedaviye ihtiyaç duyan motor nöronlarının genetik yapısını değiştirmenin yolunu. Geliştirdiği florasan motor nöronlar sayesinde yepyeni ilaç keşif yöntemlerini buldu.  

Dr. Özdinler bu birbiri ardına gelen buluşlarından sonra International Innovation Dergisi tarafından 2015 yılında Dünyanın En İyi Buluş Yapan 10 Kadın Bilim Akademisyeninden biri seçildi. Çok prestijli bir ödül olan Harvard Center for Nervous System Repair ödülünü de alan ilk ve tek Türk oldu. 

“Yenilgi yemeğin tuzu biberidir. Bir yenilgi sizin o yaptığınız şeyi ne kadar istediğinizin testidir” diyen Türkiye’nin ilk moleküler biyologlarından biri olan Dr. Hande Özdinler ile ilham veren öyküsünü konuştuk

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Çok mutlu bir çocukluğum oldu. Sevgi ile dolu bir evde büyüdüm annem ve babamın birbirlerine olan aşkları belki bugün masallarda bile yoktur. Zaten babam vefat edince annemin kalbi dayanmadı ve 100 gün sonra annemi de kaybettik.  Kardeşim de daha çok gençken 23 yaşında vefat etti, beyin kanaması geçirdi, birden aniden gitti ve ailemiz korkunç bir hüzüne büründü. Ben o sırada Amerika’da doktora yapıyordum. Kardeşim vefat edince konumu, üniversiteyi her şeyi değiştirdim ve sinir bilimlerine yöneldim. 

20 seneden fazla süredir Amerika’dayız. Babama “Babacım gideceğim doktoramı alıp geleceğim, söz” dediğim yolculuk uzadı da uzadı, doktora, post-doc, şimdi profesörlük derken bir de baktık ki burada kaldık.  Şimdi hele kardeşim, annem ve babam da vefat ettiği için Türkiye benim için çok hüzünlü bir yer oldu. 

Nasıl fark yaratırsınız?
“Nasıl fark yaratayım?” diye düşünmedim hiç.  İçimden geldiği gibi, doğru olduğuna inandığım gibi davranırım. Doğru ve açık sözlüyümdür, babama söz verdiğim üzere her zaman doğruya doğru yanlışa yanlış deme cesaretini gösteririm. Öyle olunca bir de bakmışım ki fark yaratmışım. 

Bilim dünyasında fark yaratmamı ise meraklılığıma ve inatçılığıma borçluyum. Çıkmayan hiç bir deney beni yıldırmaz hatta daha çok meraklandırır,  ille anlayacağım ille bulacağım hiç ucunu bırakmam, bütün ipuçlarını büyük bir titizlikle toplarım sanki Sherlok Holmes gibi çalışırım. Çünkü bilinmeyen bir biyolojiyi çözmeye ve sistemi anlamaya çalışıyoruz.  Laboratuvarda sabahladığım birçok gece olmuştur, eve gitmeyi unuttuğum çok olmuştur. Deney yapmak bambaşka bir şey bir kere bir buluşun heyecanını yaşayan insan, artık normal bir insan olamaz. 


Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Ben hiç bir şeyi yenilgi olarak görmem.  “Yenildim” dediğiniz anda yenilirsiniz, neden kendime yenildin diyeyim ki. Hep kendime “Aferin” derim, “İyi dayandın, çok iyi denedin, bundan da bir ders çıkar. Hadi bakalım yola devam üzülmek yok, topla kendini.” Böyle şeyler söylerim kendime.  

Beni üzen yenilgiler değildir, beni üzen haksızlıklardır. Haksızlıklar karşısında çok sinirlenirim ama yenilgi, yemeğin tuzu biberidir. Bir yenilgi sizin o yaptığınız şeyi ne kadar istediğinizin testidir. Eğer ilk yenilgide geri adim atıyorsanız, çok da istemiyormuşsunuz demektir. 

Yenilgi aslında bir kamçıdır, ikinci raundun başlama gongudur. Ben yenilgilerden aslında biraz da mutluluk duyarım, her istediğini ilk seferde elde eden insan mutsuz ve doyumsuz olur. Yenilmeli insan büyük büyük yenilmeli ve daha büyük başlayabilmeli ki çok büyük başarılara imza atsın. Yenilmekten korkan birisi başarılı olmak nedir hiç bir zaman öğrenemez.

Schopenhauer’un sözü çok hoşuma gider: “Yenil, yine yenil, öyle güzel yenil ki artık yenilmek mümkün olmasın.”  Ben en büyük buluşlarımdan birini bu motto ışığında yaptım. Tam 3 sene boyunca her deneyimde yenildim ama işin ucunu bırakmadım. Dünyada beyin motor nöronlarını kültürleyebilen ilk insan oldum.

Sizin için para nedir?
Babam bana zengin ve varlıklı arasındaki farkı çok küçük yaşta anlattı. Ben hiçbir zaman zengin olmadım, zengin olmak için bir isteğim de olmadı ama her zaman varlıklı olmak isterim.  Şükür ki varlıklı bir hayatım var. Biliyorsunuz varlıklı insan elindeki imkanla en çok fark yaratandır, başkalarına faydası olandır.  Ben çok mütevazi ve gösterişsiz bir hayat sürerim, cebimde bazen hiç para tutmam, hiçbir gereksiz harcama yapmam, ama bazı şeyler vardır ki harcama yaparken fiyatına bile bakmam anında öderim. Örneğin, gitmem gerektiğini düşündüğüm bir konferansın kayıt ücreti,  yayınladığımız yayının halka açık olması için ödenen fark, konferanslara giderken uçak biletleri ve bazı konser biletleri gibi.  
Bir arkadaşım bana demişti k; “Para kadın gibidir onun peşinden koşarsan ve amacın onu elde etmek olursa, senden kaçar. Ama eğer bir amaç belirlersen hayatın için para seninle ortak olmak ister, o gelir seni bulur. Para güzel projeleri sever.”  Şu anda da benim paraya ihtiyaç duyduğum proje ALS ilaç projesi. Bu sene içinde 5 milyon Dolar bulmam gerekiyor, bakalım dediği doğru çıkacak mı ve para beni bulacak mı? 


Kendinize hedef koydunuz mu?
Evet, daha 13 yaşındayken moleküler biyoloji ve genetik okuyacağım diye ilk hedefimi koymuştum ki o zaman Türkiye’de daha moleküler biyoloji eğitimi veren bölüm ve üniversite yoktu. Sonra 15 yaşındayken gen mühendisi olacağım diye bir hedef belirlemiştim.  Bu iki hedefime de ulaştım. Şu anda gen mühendisliği teknikleri kullanarak hastalıklara hayvan modelleri geliştiriyoruz ve ben de Türkiye’nin ilk moleküler biyologlarından biri olarak Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldum. 

Şimdiki hedefim ALS hastalığını bitirmek ve görün bakın ki bitireceğiz, kaçışı yok elimizden.  Her zaman 3 senelik 5 senelik ve 10 senelik planlar yaparım. Hatta şu anda Allah uzun ömür verirse hayatımın planını da yaptım. ALS’ye ilaç bulduktan sonra kendimi resimlerime ve kitap yazmaya vereceğim. Resim sergileri açacağım, kitap imza günleri yapacağım, daha çok çocuk okutacağım ve böyle sakin sessiz ama internet bağlantısı güçlü bir yere yerleşmek istiyorum eşimle. Öyle planlarım var. 

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Ben birçok ipte tek başına yürüyen bir akrobat gibiyim.  Hem anneyim, hem eşim, hem büyük bir laboratuvarım var, birçok farklı projelerimiz var, Türkiye’deki ALS hastalarına özellikle kendimi çok yakın hissediyorum elimden geldiğince onların sorularını cevaplamaya çalışıyorum.

Şimdilerde bir de ressamlığa başladım. Kanvas üstüne ebru tekniği geliştirdim, şimdi bu yeni resim yapma tekniğini OzdinART ismi ile patent altında korumaya aldım. Yakında resim sergileri de açmak istiyorum. Resimlerimi satıp bilime bütçe yaratmaya çalışacağım.  Bunun yanında eskiden şiir yazardım veya yazdıklarımın şiir olduğunu zannederdim. Şimdilerde de kısa hikaye denemelerim var. 

“Aklıma Geliyor İşte” isimli bir kitap üzerinde çalışıyorum. Hayatımda bana anı olmuş anları derlediğim bir kitap.   Birçok dalı olan bir ağaç gibi hissediyorum bazen kendimi ama ağaç bence nasıl dallarımı dengede tutuyorum diye düşünmez sanırım, ağaç olmaya devam eder.  

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Esas yarıştığım kişi kendimim, kendim dışında pek bir rakibim yoktur. Ama böyle bana saldıran beni yok etmeye çalışan, küçük düşürmeye ve etkisiz eleman kılmaya çalışanlar oluyor arada. Onlar için çok üzülüyorum enerjilerini benimle uğraşmaya harcayacaklarına kendilerini iyileştirmeye harcasalar daha iyi olur.  

Benim şimdiye kadar rekabet içine girdiğim birisi sanırım olmadı, ama sürekli bir yarış içindeyim daha hızlı, güzel ve etkili yapma bir önce yaptığımdan daha iyi yapma. Böyle konularda kendimle yarış içindeyim genelde. 

Çocukken kendi kendime satranç oynardım.  Ben beyaz olurdum, karşı taraf da siyah olurdu, ben beyaz olarak planlı bir şekilde oyun kurardım. Siyah da beyazın yarattığı boşlukları doldurur, oyun kurmaz ama hatalar ve açıklar üzerinden anlık oynardı. Böylece kendi kendime satranç oynardım, bazen siyah kazanırdı çok sinirlenirdim.  


Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Maalesef çok dikkat etmiyorum.  Eşimle göl kenarında koşmak, yüzmeye gitmek çok hoşuma gidiyor ama spor yapmaktan hele de böyle kapalı yerlerde makine üzerinde koşmaktan hiç hoşlanmıyorum ve spor salonlarına giden birisi bir türlü olamadım, oysa her ay düzenli üyelik aidatımı ödüyorum..  Çocukken düz duvara tırmanan o küçük cılız kızın şimdiki bana nasıl dönüştüğünü anlamak zor.  Sağlığıma daha çok yediklerime dikkat ederek katkıda bulunuyorum sanırım. 5 seneden beri vejetaryenim ve onun çok büyük faydalarını gördüm yakında Vegan da olmak istiyorum, ama yavaş yavaş bir geçiş olacak sanırım. 

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Ben hep sevdiklerimi kaybettim önce kardeşim, babam, annem, Gamze ablam ve iki çocuğumu da doğuramadan kucağıma alamadan kokusunu duyamadan kaybettim.  Bu dünyada bir insanın sevdiğini kaybetmesi kadar korkunç bir duygu yok. Belki o yüzden ALS hastalarına ve onların akrabalarına kendimi çok yakın hissediyorum. Onlar da sevdiklerinin gözlerinin önünde yavaş yavaş hastalandığını görüyorlar ve bir şey yapamıyorlar.  Benim de babam, beyin kanaması geçirdiğinde ben ki beyin ile ilgili çalışıyorum, hiçbir şey yapamadım.   Ama sonra ne yapabileceğimi anladım. Onların aslında ölmediklerini ve hep benimle olduklarını fark ettim ve hayatım değişti. 

Bence bir insan sadece ümidini kaybettiği zaman artık hayatının bir anlamı olmaz, onu kaybetmediği sürece her şeye yeniden başlayabilir.  Ben de içimde daha güzel, herkes için daha güzel, bir hayat yaratma umudunu canlı tutup ölüp ölüp yeniden doğma yetisi geliştirdim. 

Continue Reading

SİNEK ROBOTLAR HAYATI NASIL DEĞİŞTİRECEK?

File photo shows an insect-sized spy drone
İzlerken
öğreten, öğretirken de düşündüren dizi Elemantry’nin bir bölümünde sinek
robotlar uçup görüntüleri kaydediyordu. 

Önce inanamadım, sonra araştırdığımda
Harvard Üniversitesi’nden Dr Kevin Ma ve doktora öğrencisi Pakpong
Chirarattananon’un bulunduğu araştırma ekibi, dünyanın en küçük uçan robotunu
ortaya çıkardıklarını belirtiyor.

Bir
sinek boyutunda ve böceklerin çevik manevralarını taklit edebilen bu robot ile
ilgili araştırma, Bilim dergisi Science’da yayımlandı. Araştırmaya göre, bu tür
robotların gelecekte arama kurtarma çalışmalarında kullanılabileceğini
belirtiyor.

Karbon
elyaftan üretilen ve bir gramdan çok daha hafif olan bu uçan robotun kanatları
güçlü elektronik kaslarla
hareket ettiriliyor. 

Nano
teknolojik ile üretilen sinek robotlar, Gerçek sinek gibi saniyede 120 kez
çırpabiliyor ve giremeyecekleri bir yer yok gibi.

Kullanım
alanları içerisinde arama kurtarma çalışmalarında, enkazlarda ya da insan
sağlığı için tehlikeli ortamlarda, bitkilerde tozlaşma ve döllenme için de
faydalanılabileceğini söylense de casus sinek robotlar olarak da anılıyorlar.
Dizide de zaten casusluk yaparak, görüntü kaydediyor ve anında müdahale ederek
istediklerine zehirleyebiliyorlar.

İnsanlar
neler üretiyor, biz neler konuşuyoruz? Bilim vizyon geliştirir! Bilim konuşalım, çalışalım ve üretelim!

Kaynaklar

Kevin Y. Ma, Pakpong
Chirarattananon, Sawyer B. Fuller, and Robert J. Wood. Controlled Flight of a
Biologically Inspired, Insect-Scale Robot. Science, 3 May 2013: 603-607 DOI:
10.1126/science.1231806  


Continue Reading