BEYİN ALIŞKANLIKLARI SEVER Mİ?

Alışkanlıklarla ilgili size ilginç bir örnekten söz edeceğim, tıp literatürüne girmiş “E.P.” ile tanıştıracağım. 


Nörobilimciler, beyninin önemli bölümlerine zarar verdikten sonra derin hafıza kaybından muzdarip bir amnezik vakasının temel nörobiyolojisini, ayrıntılı olarak ilk kez açıklamışlardır. 

1993 yılında Eugene Pauly adlı yaşlı bir adam, mide krampları, kusma ve  yüksek ateş şikayetleriyle  San Diego yakınlarındaki acil servise götürüldü. Eugene’nin beynini etkileyen ensefalitten muzdarip olduğu ortaya çıktı. 

On gün boyunca komada kaldı ve Eugene  uyandığında karısı Beverly’nin artık onun olmadığı bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Hala konuşabilse de, haftanın hangi günü olduğunu hatırlayamıyordu, konuşmaları hatırlamakta zorlanıyordu.

Bir taramada, virüsün medial temporal lobunu neredeyse tamamen tahrip ettiğini, bu da geçmişin ve duygusal düzenlemenin hatırlanması gibi tüm hayati işlevlerden sorumlu olduğunu ortaya çıkardı.

Eugene ve Beverly, kızlarının yanında olmak için yeni bir bölgeye taşındılar ve günlük rutininin önemli kısımlarından biri de evin etrafında yürüyüş oldu. Doktorlar Beverly’ye kocasını sürekli olarak izlemesi gerektiğini söyledi. 

Bir sabah, Beverley her zamanki gibi sabah yürüyüşlerinden önce giyindi ve Eugene’yi bulmaya gitti.

Eugene evde yoktu.

O ortadan kayboldu.

Dehşete kapılan, Beverley mahallede dolaşıp adını seslendi, ancak onu bulamıyordu. 

Perişan ve ne yapacağını bilmez şekilde eve döndü.

Kocasını televizyon izlerken buldu. Masada kocasının yürüyüşünde topladığı bir yığın çam kozalağı da vardı.


Bunu nasıl yapmıştı? Tekrarlama sayesinde! 

Bir eylemi yeterli sayıda tekrarlayın ve “yığınlama” olarak bilinen bir süreç gerçekleşir, burada beyin bir dizi bilinçli eylemi otomatik bir rutine dönüştürür. 

Beynin kısayolları sevmesinin sebebi, hayatta kalmak için iyi olduklarını bilmesidir.


Neyi tekrar ederseniz, bu beyinde otomatik hale gelir. Beyin işlevini aşırı derecede bozan bir adam için bile çalışır.

Eugene Pauly nörobilimciler tarafından yoğun bir araştırmaya konu oldu, çünkü bu seviyede bir beyin hasarı geçirmiş olan kimsede beklemedikleri potansiyelin çok üstünde gördüler. Alışkanlıkların gerçekten zahmetsiz ve otomatik hale geldiğini gösteren ilginç bir vakaydı. 

Ne dersiniz, beyin alışkanlıkları sever mi?

Kaynaklar:
https://medium.com/@PRHDigital/the-power-of-habit-64e8a3d42abd
http://www.theshiftinside.com/pauly/
https://sites.google.com/a/janesville.k12.wi.us/janesville-free-press/articles/habit-loop 

Continue Reading

PARKİNSON’U KOKLAYARAK TEŞHİS EDİYOR

Fotoğraf: The Telegraph

Parkinson hastalığını kokladığını keşfeden Joy Milne, bilim
insanlarının ön tanı testi geliştirmesine yardımcı oluyor.

Parkinson hastalığı Türkiye’de 150 bin, dünya genelinde ise
7.5 milyon insanı etkiliyor. Birçok hasta hareket etme zorlukları, titreme,
depresyon, bilişsel sorunlar ve uyku bozuklukları ile mücadele ediyor. Parkinson
hastalığını koklayan İngiliz kadın, bilim insanlarının hastalık daha kendini
göstermeden tanı koyduracak testlerin geliştirilmesi için yardımcı olabilecek
10 ayrı molekülü keşfetmelerine yardımcı oldu. Bu araştırma dünyaca ünlü tıp
dergilerinden Lancet’te yayınlandı.

İskoçya’nın Perth şehrinde yaşayan Joy Milne, Parkinson
hastalığı teşhisi almadan altı yıl önce, kocası Les’in kokusunda bir değişiklik
bulduğunu iddia ettiğinde Manchester Üniversitesi’ndeki araştırmacılar hastalığın
belirgin bir kokuya sahip olabileceğini düşünmeye başladı.

67 yaşındaki Joy Milne, kocasının kokusunun, hastalık
belirti vermeden birkaç yıl önce değiştiğini ileri sürdü. Kocası Milne, 2015’te
Parkinson hastalığı nedeniyle 65 yaşında vefat etti.

Araştırmacılar Joy Milne ile yaptıkları testler sonucunda,
cilt bezlerini koklayarak Parkinsonlu kişileri diğerlerinden ayırabildiğini
tespit ettiler. Hiçbir belirtisi olmayan bir kişinin Parkinson hastası olduğunu
öngören Joy Milne, kocasının kokusunda tanıdan altı yıl önce duyduğu “odunsu,
misk kokusu”nu hastalarda da algıladı.  Misk erkek ceylan, keçi gibi çeşitli hayvanlarda bulunan ‘misk bezi’nin
çıkardığı güzel kokulu bir
maddedir.
Joy Milne, yapılan kontrollü bir deneyde Parkinson hastalığı
olan ve olmayan gönüllüler tarafından giyilen 12 tişört arasından Parkinson
hastalarına ait olanları doğru olarak tespit etti.

Dr Tilo Kunath ve ekibi Edinburgh Üniversitesi’nde
yaptıkları çalışmalar sonucunda Milne’nin Parkinson hastalığını yalnızca
kokudan algılama yeteneğini doğruladı.
Michael J Fox Vakfı ve Parkinson UK tarafından finanse
edilen ortak bir programda, Manchester Biyoteknoloji Enstitüsü’nden araştırmacılar,
sebumdan (ciltte bulunan yağlı bir madde) yeni bir küçük molekül tanımlamak
için araştırmalar yapıyorlar. Araştırmacılar, Parkinson hastalarının erken
safhalarında ince fakat benzersiz bir koku yaydıklarını tespit ettiler. Bilim
insanlarına göre moleküller doğru tanımlanırsa, kütle spektrometresi gibi
yöntemlerle hastalığın erken teşhisi sağlanabilir. Alternatif olarak koku alma
yeteneği keskin olan köpekler hastalığı koklamak için eğitilebilir.

Not: Haberi ileten ve hazırlanmasında destek olan Dr. Gürdal Şahin’e teşekkür ederim. 

Kaynaklar

Continue Reading

KARARLARIMIZI KENDİMİZ Mİ VERİRİZ?

Kararlarını kendi veren insanlar, her daim daha karakteri
oturmuş gelir bana.  Ancak hep aklıma takılan sorulardan biri “Kendi irademizle mi
karar veririz?”. Medya hayatımızı yönetirken, seçeceğimiz
kıyafetten, okuyacağımız kitaba kadar her şeyi medyanın yönlendirmesine
bırakmışken, kendi kararlarımızı alabilmemizi merak ediyorum.
Trend dışı olanların eziklendiği sosyal medyada, herkesle
aynı zamanda aynı şekilde yaşamak sessizce baskılanıyor. Şu dönemde de tatil
trendi var, çalışanlar için herkes üzülüyor. Peki, hep tatilde olup hiç
çalışmayanlar ne olacak? Hani onlar sosyal medyadan örnek gösteriliyor ve
fenomen oluyorlar. Kadınların yeni gözde fenomenleri zaten, hiç çalışmayan
kadınlar. Biz karar vermeyi, almayı konuşuyorduk. Farklarına da bakalım mı?

Karar vermek, tekil bir eylemdir, aniden olur ve tercihtir. Karar almak ise, genellikle bir grubun ortak iradesi sonucu yapılan, eylem için kullanılır.  Yeni bir prensip kazandırmaktır, taşların yerine oturması gerekir. Karar; sunulan seçenekler üzerinden verilir ve seçeneklerden bağımsız olarak alınır. *  Yanlışım varsa düzeltin lütfen.

Şimdi çoğunluğu seçtiği bu kararlar doğru olan mı oluyor? Ya
da çoğunluğun dediğinin zıddı yanlış mı oluyor? Bir ara alışveriş yapmak
modayken, şimdi sadeliğin suyunu çıkartan koçlarımız oldu. Beynimiz kararlarımızın neresinde yer alıyor?
Beynimizin karar verme ya da alma konusunda nasıl davrandığını, ilginç bir vakadan söz ederek ele alacağım. David Eagleman’ın, Incognito kitabında anlatılan vakanın yaşadıkları şu şekilde: 

Charles Whitman, 1966 Ağustos’unun sıcak ve nemli ilk
gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına
götürecek olan asansöre bindi. 25 yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu
silah ve cephaneyi de peşinden sürükleyerek üç kat merdiven çıktı ve gözlem
alanına ulaştı.
Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü,
ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en
sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk
kadın hamileydi. ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından
nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen
ambulans şoförleri.
“Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. aklı
başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman
başladığım hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantıksız düşüncenin kurbanı
olmuş durumdayım.”
Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis
memurları da yerleşkeye yönlendirildi. birkaç saat sonra üç memur ve hızla
görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında
öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öldürülmüş, otuz üç kişi de
yaralanmıştı.
Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı.
polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır
olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce
annesini, ardından da uykusunda bıçaklamak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu
ilk cinayetlerden sonra intihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla
devam etmişti.
“Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok
uzun süre düşündükten sonra karar verdim. onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin
düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana. Bunu yapmama neden olacak
mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma.”

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir
sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste
binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak çalışmış,
ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin izcileri 5. grup izci başılığı
için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden
aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. bu nedenle
Teksas Üniversitesi kulesinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı
saldırının ardından, herkes bir açıklama bekler olmuştu.
Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar
notunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını belirlemek
üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan
kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona
çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiğimi anlatmaya
çalıştım. o seanstan sonra doktoru bir daha görmedim. O zamandan beri bu
zihinsel çalkantıyla tek başıma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir
yararı yok.”

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik
testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor,
beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu
tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve
amigdala olarak bilinen üçüncü bir yapıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle
de korku ve saldırganlık merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının
düzenlenmesinden sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacılar
amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahatsızlıklar yaşandığını
keşfetmişlerdi.
Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri, beynindeki
bir şeylerin davranışlarını değiştirdiği gerçekten de son derece isabetliydi.

“Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi
göründüğümü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım
yalnızca. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı
ödeyin. Geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna
bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda
önlenebilir.”

Whitman olayı,  biyolojimizin
kararlarımızda nasıl etkili olduğunu gösteriyor. Peki biyolojik sorunu olup,
vahşet yapanlar masum mu kabul edilecek? Ya da toplumun aksine davranmak yanlış
mı? Doğrular kime göre ve neye göre olmalı?

Sizce kararlarımızı  kendimiz
mi alıyoruz ya da veriyoruz?

Continue Reading

KÖTÜ ANILARI OKSİTOSİN Mİ SİLİYOR?

Sevdiğimiz insanlara karşı güven duygumuzun nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? En çok sevdiklerimiz en çok kırıldıklarımızdır aslında! Kırılmalarımız, küskünlüklerimiz yerini kısa sürede tekrar sevgiye ve güvene bırakır. Çünkü kötü anılarımız silinir! 


Kötü anılarımızı kısa süreli hafızadan silen ise Oksitosin adındaki bir hormondur. Oksitosin ile ilgili uluslararası indeksli dergilerde 70’den fazla yayını bulunan ve beynimizin çalışması üzerine çok farklı araştırmalara imza atan İstanbul Bilim Üniversitesi Deneysel Tıp ve Ar-Ge Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, bu hormon hakkında çok farklı bilgiler verdi. 

Oksitosin nedir? 
Oksitosin, kelime anlamı olarak hızlı doğum demektir. Beynimizde bulunan hipofizden salınan bir hormondur. Hipofiz beynimizde, iç salgı bezlerini kontrol eden organdır. Burnumuzun arkasında iki bölümü vardır, ön ve arka hipofiz olarak adlandırılır. Oksitosin, arka kısmından salınıyor. 

Ne zaman salgılanır?
Oksitsoin’in, doğum yaklaşırken kanda oranı yükselir. Rahim (Uterus) kasılmasını sağlar ve doğum gerçekleşir. Mesela, Hipofizi çıkarılan hayvan doğum yapamaz.
Doğum sonrasında da Oksitosin’in görevi bitmiyor. Memedeki süt yapan bezleri kasıyor, böylece sütün bebeğin ağzına gelmesini sağlıyor. 

Oksitosin’in iki görevi var. Biri doğumu gerçekleştirmek, diğeri de sütün çocuğun ağzına gelmesini sağlamaktır. Oksitosin sütü yaptırmaz sütü fışkırtır, sütü yapan Prolaktin hormonudur. 
Erkeklerde ejekülasyonda Oksitosin salınır. Orgazm sırasında Oksitosin seviyesi pik yapar. 

Oksitosin ne zaman artar, ne zaman azalır?
Sosyal etkileşim sırasında kanda oranı artar. İnsanlar sosyal yaşamak zorunda. Ancak yeni görülen nesnelere karşı korku duyarız. Bu da strestir, her yenilik bir strestir. Yeni ortam ve yeni insanlar da birer strestir. Streste her türlü hormon artar kanda; İnsülün de artar, Kortizol da artar, Oksitosin de artar. 

Oksitosin stresi önlüyor mu?
Oksitosin stres devrelerini baskılıyor, güven ortamı oluşturuyor. Eğer güven ortamı oluşması gerekiyorsa, ortamda korkulacak bir şey olmadığını söyleyecek şey Oksitosin’dir. Onun için yeni bir ortama girildiğinde, can sıkıcı her hangi bir olay yoksa anksiyete hissedilmiyorsa Oksitosin artıyor. Çünkü Oksitosin stres devrelerini kapatıyor. 

Kadın erkek ilişkilerinde ya da farklı ortamlarda Oksitosin artıyor, korku devrelerini kapatıyor ve stres ortadan kalkıyor. Stres devreleri kapanınca da aynı yerde oturulabiliyor. Oksitosin olmasaydı stres devreleri kapanamazdı. 
Yeni bir insan ile tanıştığınızda ve stres olduğumuzda bütün hormonlar artar, Oksitosin’in buradaki önemli görevi “güven” yanıtını oluşturmasıdır. 

Güven duymak için unutmamızı nasıl sağlıyor?
Oksitosin kısa belleği siliyor. Kötü bir davranışta bulunan arkadaşın ya da sevgilinin hatasını Oksitosin siler. Yeni doğum yapan annelerde Oksitosin yüksektir, sonra çektiği acıyı unutuyor. Güvenmek için acı veren anıların silinmesi gerekiyor.  Oksitosin, bir bireyin uzun dönem güvenmesini sağlıyor. Stresi baskılıyor ve kısa dönem belleği siliyor. 

Oksitosin doğal yolla nasıl artar?
İnsanların birbiriyle tokalaşması, sarılmaları Oksitosin’i artırır. Anneanne, babaanne, dedelerin olduğu büyük ailelerde yaşayan kişilerde daha fazla Oksitosin salgılanır. Oksitosin vücutta stresi azaltıp, huzuru artırdığı için iltihabi hastalıkları da azaltır o nedenle büyük ailelerde damar sertliği gibi hastalıklar daha az görülür.  Bu da yaşamın uzamasında en önemli faktördür.  

Oytun Erbaş kimdir?
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesinde Yardımcı Doçent olarak görevine devam etmektedir. Ayrıca Bilim Üniversitesi Deneysel Cerrahi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olarak görev yapmaktadır. Çalışma alanları inflamasyon ve psikiyatrik ilişkiler, oksitosin, epilepsi, metabolik sendrom ve diyabetik komplikasyonlardır. Esas çalışma alanları oksitosin, psikiyatrik hastalıkların mekanizmaları, otizm, hayvan modelleri ve ilaç araştırmaları, EEG, EMG, EKG ve diyabet ve metabolik hastalıkların semptomlarıdır. 

Continue Reading

KOKULAR BEYNİMİZİ NASIL ETKİLİYOR?

Beynimizi nasıl kullandığımız ile ilgili yıllar önce bir kitap okudum. Kitapta yazılanların içinde, Einstain yüzde kaçını kullanmış, yüzde yüzünü kullansa neler yapardı şeklinde bir yazının aslında yanlış olduğunu öğrenmiş. Sonrasında da bu konu üzerine araştırma yapmaya başladım. Beynimizin çalışması ve yapısı ile ilgili haber yaptıkça konunun gizemi ve güzelliğine hayran kaldım. Bu alanda haber yapmanın ötesinde daha da derinlemesine araştırmalar yapmaya başladım. Bazen gecenin bir yarısı kalkıp aklıma takılan bir konuyu saatlerce araştırıyordum. Yetinmeyip o alanda çalışan bilim insanları ile irtibata geçiyordum. O zamanlar karar verdim, sağlık ve bilim yazarı olmayı. Bilim çok eğlenceli bunu herkes anladığında nelerin başarılabileceği üzerine çalışmaya devam ettim…

Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp araştırmalarına devam ederken, bir gün telefon geldi. Koku ile ilgili haber serimi çok beğendiklerini ve genişleterek kitap olarak yayınlamak istediklerini söylediler. Sanırım telefonu kapatınca attığım mutluluk çığlığına annem ve babamın şaşkın bakışları ile konuşmayı anlatışım unutamayacağım hayatımın kırılma noktalarındandı. Yıllarca hayalini kurduğum çalışma için ilk adım atılmıştı. Kokuyla Keşfet isimli kitabım hem benim için hem de alanında ilk oldu. 

Koku hayatımızı nasıl etkiliyor, hiç düşündünüz mü?
Hamilelik sürecinde duyulan kokuların önemli çünkü hafızamıza kodlanan ilk o zaman kokular yerleşiyor. Doğduğumuzda da duyulan kokularla birlikte anılar birleşiyor ve bu nedenle bir kokuyu tekrar duyduğumuzda bizi ilk o kokuyu duyduğumuz andaki ruh haline götürüyor. Buna koku hafızası deniyor ve en güçlü hafızamız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 
Tüm duyularımız beynimizde bir bekçi gibi göre gören talamus denetiminden geçerken, evin yaramaz çocuğu gibi denetimden geçmeyen tek duyumuz da koku! Böylece de çevremizdeki kokunun değişimini hemen algılayabiliyoruz. Tabii koku körlüğü diye bilinen bir durum yaşanmıyorsa. Bazı insanlar koku almazlar ki grip ya da nezle olduğunuzda koku alamadığınızı düşünün. Bu kısa süreli yaşanan durumu uzun süreli yaşayanlar da var. Bu gibi durumlarla karşılaşıldığında hekime başvurmalıdır. 

Koku Parmak İzi gibi!
Parmak izimiz eşsizdir. Kimlik belirlemede de bu nedenle kullanılır. Kokumuz da aslında eşsiz. Her insanın kokusu parmak izi gibi, tektir. Bu durum aslında eş seçimini de etkiliyor. Çünkü sevdiğiniz insanın ten kokusunu sevmeniz, ileri dönemde çocuğunuz olduğunda onun daha sağlıklı genlere sahip olmasını sağlayabiliyor. Nasıl mı? Kokusu güzel gelen karşı cinsin, sizdeki farklı bir MHC genine sahip olduğunu gösteriyor. 
Her iki ebeveynde bulunan MHC geni ne kadar farklı olursa, doğacak olan çocuğun hastalıklara karşı direnci o kadar fazla olmaktadır. Elbette ki genlerdeki dizilimi gözle görmek ve ona göre eş seçmek imkansız. Ancak,  kişiye has olan bu kokuyu, MHC geni veriyor. Aslında eş seçimini genlerimizin kontrol ettiğini söyleyebilir. 

Koku aşk hayatımızı da etkiliyor!
Koku ve aşk ile ilgili konu geçtiğinde çok sık dile getirilen bir araştırma vardır. 49 kadın ve 44 erkek seçilir, erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi. 

İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel ve seksi geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.

Kokular bunların dışında birçok alanda hayatımızı etkiliyor. Sağlığımız, alışverişimiz, ilişkilerimiz ve beynimizi… Hayatı kokuyla keşfetmek için bakmanız dileğiyle… 

Continue Reading

SİRKE SİNEKLERİNDEKİ KEŞİF NÖROLOJİK HASTALIKLARI AYDINLATABİLECEK

Sirke sineklerinin sinir hücrelerindeki sentrozomin, mikrotübüllerin, dolayısıyla dendritlerin oluşumunu düzenlenmesi üzerine araştırma yapan Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde sürdüren Dr. Çağrı Yalgın, başarılı keşfi ile Nature Neuroscience dergisinde yer aldı.

 
Nörobilim alanında etik ve başarılı çalışmaları ile Japonya RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’ndeki araştırmalarını Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde sürdüren Dr. Çağrı Yalgın, yeni bir yayına daha imza attı. Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan araştırma ileri dönemde mikrosefali gibi bazı nörolojik hastaların aydınlatılmasında ışık olabilir.
 


Şekil 1


Sinir hücreleri, uyartıyı dendrit ve akson adlı uzantıları ile alır ve iletir. Dolayısıyla, hareket, bilişim gibi sinirsel işlevlerin doğru yerine getirilebilmesi için gelişim esnasında akson ve dendritlerin doğru oluşması ve doğru hedeflere varması şarttır. Bunun, çok değişik akson ve dendrit şekline sahip olabilen her bir nöron  için geçerli olduğunu kaydeden Dr. Yalgın, “Özellikle, her hücrede bir tane bulunan aksonların şekline ve uzanmasına etki eden birçok etken, 20 yıldır süren araştırmalarla belirlenmişti. Bunların öncüsü, sirke sineği Drosophila melanogaster ile yapılan araştırmalar olmuştu. Ancak, bir hücrede birden çok sayıda bulunabilen dendritlerin oluşumu yeni yeni anlaşılıyor olduğundan, doktoramı yaptığım Japonya’daki RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’ndeki laboratuvarımızda sirke sinekleriyle bu alanda çalışmaya karar verdik.”

 

Şekil
2. Kaynak: HHMI / Jan Lab.


Hücrenin Çekirdeğinden Dendrit Oluşumuna Nasıl Etki Ediyor?
Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan araştırmada Drosophila melanogaster larvasını çevreleyen nöronları model olarak kullandıklarını belirten Yalgın, “Bunlardan bazıları az sayıda ve basit şekilli dendritlere (Şekil 2’de yeşil renkte) sahipken bazıları yüzlerce sayıda ve çok karmaşık dendritlere (Şekil 2’de kırmızı renkte) sahiptir. Basit şekilli dendritlerin şeklinden “Abrupt” isimli bir proteinin sorumlu olduğunu önceden biliyorduk. Ancak bu protein dendritte değil, hücrenin çekirdeğinde bulunmaktaydı. Hücrenin çekirdeğinden dendrit oluşumuna nasıl etki ediyordu? Ortada bir aracı bulunmalıydı.
Biz bu aracının sentrozomin adlı bir protein olduğunu bulduk. Sentrozomin proteinini üretemeyen, genetiği değiştirilmiş sinek larvalarını inceledik. Normalde basit dendritlere sahip olması gereken hücrelerin daha karmaşık, ve yaklaşık yüzde 50 daha çok dendrite sahip olduğunu gördük” dedi.  (Şekil 3)

 
 
Şekil 3.
Kaynak: C. Yalgin, A. W. Moore


Dendritlerde Sentrozomin Neleri Düzenliyor?
İşin ilginç yanının, sentrozominin daha önce sentrozom denen merkezi yapılarda bulunan bir protein olduğunu dile getiren Yalgın, şu bilgileri verdi: “Sentrozom, ismini de buradan alıyordu. Oradaki görevi, hücre iskeletinin mikrotübül denen yapılarına zemin oluşturmaktı. Dendritler de mikrotübül açısından zengin olduğuna göre, sentrozomin orada da aynı işi yapıyor olabilir diye düşündük. Nitekim böyle çıktı: Dendritlerde bulunduğu birkaç yıl önce keşfedilmiş olan Golgi aygıtı parçalarına yerleşen sentrozomin, mikrotübüllerin, dolayısıyla dendritlerin oluşumunu düzenliyordu.


Bu Keşif Nelerin Yolunu Açabilir?
Biz araştırmamızda sirke sineği kullandık. Ancak bu tür düzenekler evrim sürecinde korunmuş olduğundan insanda bile böyle işliyor olabilir. Bunun böyle olup olmadığını farelerdeki in vivo ve insan hücrelerindeki in vitro deneylerle sınayabileceğiz. Nitekim, sinekteki sentrozomin geninin insandaki homologu olan CDK5RAP2 geninin mutasyonunun mikrosefaliye sebep olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu keşfin bazı insan hastalıklarının aydınlatılmasına da yardımcı olacağını umuyoruz.”

 
Continue Reading

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARINA FARKLI BİR PENCEREDEN BAKIŞ

 Inspired by Prof. Jim van Os

Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist Dr. Sinan Gülöksüz, Hollanda Maastricht Üniversitesinde tamamladığı doktora tezine konu olan duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi araştıran araştırma sonuçlarını değerlendirdi.

 
İnsanlar son yıllarda mutsuzluklarını gidermek için farklı seçeneklere başvuruyor. Mutsuzluk düşüncesi insanları ilaca yönlendirirken, sanki ilacı alınca tüm acılarının dindiğini düşünüyorlar. Peki aslında mutsuzluk ile depresyonun arasindaki fark nedir ve bu ilaçlar hangi durumlarda bir seçenek olmalıdır? Bağışıklık sistemimizin depresyonla iliskisi var mi?
 
Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Sinan Gülöksüz, yaptığı araştırma hakkında soruları yanıtladı. 
 
Depresyon nedir? İki uçlu bozukluk nedir?
Depresyon, klinik tabiriyle Major Depresif Bozukluk, bireylerde yoğun ve sürekli (günün büyük bir kısmını kaplayacak düzeyde) olan mutsuzluk, umutsuzluk ve çökkünlük halinin hakim olduğu, uyku ve iştah problemleriyle seyreden, ve bireyin gündelik, mesleki ve sosyal yaşantılarını etkileyen bir tablo olarak tanımlanabilir. Şiddetli seyreden tablolarda yaşamak istememe ve özkıyım (intihar) davranışları görülebilir.

İki uçlu bozukluk ise depresyon ile birlikte genel olarak depresyonun tam tersi belirtiler (aşırı mutluluk, kendini aşırı önemli ve büyük hissetme hali, az miktarda uykuya rağmen aşırı enerjik olma, taşkınlık, ve risk içeren davranışlara yatkınlık gibi) olarak tarif edebileceğimiz taşkınlık (mani) dönemleri görülür. Depresyon ve iki uçlu (bipolar) bozukluk genel olarak duygudurum bozuklukları başlığı altında toplanırlar.
 

Duygudurum bozukları pek çok bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyor. Ömür boyu görülme sıklığı kabaca %10-20 arasında değişen Major Depresif Bozukluk, son yayınlanan Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre gelişmiş ülkelerde tüm hastalıklar arasında yeti yitimi sıralamasında beşinci sırada yer alıyor. İki uçlu bozukluk, görülme sıklığı görece daha az olmasına karşın, intihar riski sıralamasında yaklaşık %30 ile ilk sırada yer alıyor. Her iki psikiyatrik tablonun da tedavisinde –gerek farmakolojik (ilaç ile tedavi) gerek psikoterapi (konuşma ile tedavi)– son yıllarda önemli yol katedilmekle birlikte tedaviye yanıtsızlık veya kısmi yanıt oranları halen oldukça yüksek seyrediyor. Duygudurum bozuklarının oluşum düzeneklerinin henüz yeterince anlaşılamamış olması bu konuda önemli rol oynuyor.
 
Duygudurum bozukluklarının tedavisi hakkında bilgi verir misiniz?
Antidepresanlar, duygudurum dengeleyiciler, antipsikotikler başta duygudurum bozuklukları olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde kullanılan farklı etki mekanizmalarına sahip ilaclardir. Psikiyatrik rahatsızlıklar sonucunda beyin kimyasında gelişen değişikliklerin (serotonin, dopamin gibi beyin fonksiyonları açısından gerekli kimyasal maddelerin oranlarında artma veya azalma) giderilmesi için kullanılırlar.

 

Tedaviye dirençli depresyon ve iki uçlu bozuklukta farklı ilaçlara ihtiyaç var mı?
Günümüzde, duygudurum bozuklukları yeni kuşak antipsikotikler, antidepresanlar ve duygudurum dengeleyiciler kullanılarak daha az yan etki ile daha etkin tedavi edilebilmekte; ancak, mevcut tedaviye yanıt vermeyen hastaların oranı halen oldukça fazla seyrediyor. Geniş örneklemli, Amerikan Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsünün finansal desteği ile yürütülen  ve ilaç endüstrisi destekli olmayan, STAR-D çalışması depresyon hastalarının yarısından fazlasının ilk reçetelenen antidepresana yanıt vermediğini ve tedaviye yanıt oranının tekrarlayan tedavi girişimleri sonrası giderek azaldığını gösteriyor.
 
Farklı etki mekanizmalı ilaçlara ihtiyaç duyuluyor mu?
İki uçlu bozukluğun, özellikle iki uçlu depresyonun, etkin tedavisinde zorluklarla karşılaşılıyor. Bu bilgiler, nörotransmitterler (ör. serotonin, dopamin) üzerinden etki eden  mevcut tedavi seçeneklerinin  yetersiz kaldığı durumların olduğunu ve farklı etki mekanizmalı ilaçlara ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
 
Duygudurum bozukluklarının oluşum düzenekleri anlaşılmalı  mı?
Farklı etki mekanizmalarına sahip ilaçların üretilmesi için duygudurum bozukluklarının oluşum düzeneklerinin anlaşılması gerekiyor. Son yıllarda artan bilgi birikimi ve gelişen teknolojik olanaklar bu karışık yapbozun kayıp parçalarının bulunmasında önemli rol oynamakta ve yapbozun parçaları kimi zaman bağışıklık sistemi gibi beklenmedik yerlerden çıkabiliyor.
 
Bağışıklık sistemindeki bozulma depresyonun oluşumunda rol oynayabilir mi?
Epidemiyolojik çalışmalar bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarda duygudurum bozukluklarının görülme sıklığının arttığını doğrular niteliktedir.  Geçmişte, depresyonun bağışıklık sisteminin direncinin düşmesine yol açtığı düşünülüyordu. Ancak, Ronald Smith, o güne kadar tamamlanmış çalışmaları ayrıntılı bir şekilde değerlendiren 1991 tarihli makalesinde depresyonda makrofaj teorisini ortaya attı. Bu teoriye göre, depresyon bağışıklık direncinin düştüğü bir durum olmanın aksine bağışıklık sisteminin fazla çalışarak vücuda zarar verdiği diğer otoimmun hastalıklar (romatoid artrit, multiple skleroz) gibi artmış ve bozuk işleyen bağışıklık yanıtının (inflamasyon) görüldüğü bir tablo olarak nitelendirilir.  İlerleyen yıllarda bu teoriyi destekleyen pek çok çalışma yapıldı.
 
Bağışıklık sistemi ile merkezi sinir sistemi etkileşiyor mu?
Geçmişte, Merkezi Sinir Sistemi’nin (MSS) kan beyin bariyeri nedeniyle bağışıklık sistemi elemanlarından etkilenmediği düşünülürken, günümüzde bağışıklık sisteminin MSS’nin anne karnındaki (embriyolojik) gelişiminde rol oynadığı ve hatta hayatın ilerleyen döneminde bağışıklık sistemi ile MSS arasında etkileşim olduğuna dair kanıtlar mevcut. Ayrıca, bağışıklık sistemi hastalıklarıyla depresyon sık olarak birliktelik gösteriyor. Klinik gözlemler ve bunlara dayanan klinik çalışmalarda, bağışıklık sisteminden köken alan hastalıkların (ör. Crohn hastalığı, romatoid artrit) yorgunluk, enerji kaybı, iştah azalması, uyku düzensizlikleri gibi bazı belirtilerinin depresyonun çekirdek bedensel belirtileri ile ortak olduğu ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar ilaçların (ör. adalimumab, etarnecept) hastalığın bedensel belirtilerinden bağımsız olarak depresyon belirtilerinde azalmaya yol açtığı gözlemlenmektedir. Hepatit gibi viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılan bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar (ör. interferon), özellikle yatkın bireylerde, depresyona yol açabilir. Epidemiyolojik çalışmalar bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarda duygudurum bozukluklarının görülme sıklığının arttığını doğrular niteliktedir.
 
Duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemi aktif hale geliyor mu?
Klinik gözlem ve epidemiyolojik çalışmaların yanı sıra hücresel düzeyde yapılan çalışmaları ve bu çalışmalardan çıkan sonuçları test eden ve kliniğe aktarılmasını hedefleyen translasyonel çalışmalar bağışıklık sistemi ile duygudurum bozuklukları arasında bir ilişki olabileceğine işaret ediyor. Duygudurum bozukluklarında noröendokrin sistemin düzenlenmesinde önemli rol oynayan hipotalamik-pitituer-adrenal aksın işleyişinin bozulması, inflamatuar sitokinlerde (bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde önemli rol oynayan küçük proteinler) aktivite artışı, inflamasyonla tetiklenen triptofan yıkım yolağının fazla çalışması elde edilen önemli bulguları oluşturuyor.  Çalışmaların bütünü değerlendirildiğinde duygudurum bozukluklarinda, en azından belirli bir alt grupta, bağışıklık sisteminin aşırı aktif çalıştığı bir yangı (inflamasyon) tablosunun olduğu, ve bunun MSS üzerindeki yıkıcı etkisinin depresyon tablosununun oluşumunda rol oynayabileceği düşünülebilir.
 
Depresyona kıyasla iki uçlu bozuklukta veriler daha az mı?
Depresyon ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar oldukça fazla olmasına karşın, iki uçlu bozuklukta, özellikle ötimik (hastalık belirtilerinin görülmediği) ve depresif dönemdeki çalışmalar şu an için yetersiz sayıdadır. Ayrıca, mevcut çalışmaların çoğunluğu kandaki bağışıklık sistemi belirteçlerinin (biyomarker) değerlendirilmesine dayanıyor. Hem MSS hem de periferdeki bağışıklık sistemi yanıtlarını eş zamanlı değerlendiren çalışmalara ihtiyacımız var.
 
İki uçlu bozukluğun belirtisiz dönemlerinde bağışıklık sistemi sağlıklı bireylerle benzer mi?
İki uçlu bozukluğun ötimik (belirtisiz) döneminde yapılan kısıtlı sayıdaki çalışmanın sonuçlarının oldukça çelişkili olduğunu ve farklılıkların tedavide kullanılan ilaçların bağışıklık sistemi üzerindeki karıştırıcı (çeldirici) etkilerinden kaynaklanacağını düşünerek iki uçlu bozukluğun otimik (belirtisiz) döneminde görülen bağışıklık sistemi değişikliklerini farklı gruplarda değerlendirmeyi hedeflediğimiz bir calışma planladık. İki uçlu bozukluğun ötimik (belirtisiz) döneminde kandaki sitokin seviyelerini (interferon alfa (IFN-γ), tümör nekrotizan faktor alfa (TNF-α), interlökin (IL)-2, IL-4, IL-5 ve IL-10) değerlendirdiğimiz çalışmamızda, lityumun (iki uçlu bozuklukta sık kullanılan hastalık dönemlerinden koruyan duygudurum dengeleyici ilaçlardan biri) sitokin seviyeleri üzerine etkisini de görmek amacı ile yaşları ve cinsiyetleri eşlendirilmiş olmak üzere sadece lityum kullanan ötimik iki uçlu hastalar, ilaç kullanmayan otimik iki uçlu hastalar ve sağlıkli bireylerden olusan üç grup aldık. Çalışmamızın sonuçları, ilaç kullanmayan ötimik iki uçlu hastalarla sağlıklı bireyler arasında sitokin seviyeleri açısından fark olmadığını gösterdi. Öte yandan, lityum kullanan otimik iki uçlu hastalarda hem anti-inflamatuar [aktive olmuş bağışıklık sistemi döngüsü basamaklarını (inflamatuar kaskat) düzenleyen, baskılayan, tersine çeviren] sitokin IL-4’ün, hem de pro-inflamatuar (bağışıklık sistemi döngüsünü aktive eden) sitokin TNF-α’nin, hem ilaç kullanmayan otimik hastalara hem de sağlıklı bireylere göre artmış olduğunu gösterdik. Çalışmamızın sonuçlarını değerlendirdiğimizde iki uçlu hastalığın belirtisiz döneminde kanda ölçülebildigi kadarı ile bağışıklık sistemi yanıtının sağlıklı bireylerle benzer olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmamızın kesitsel bir desene sahip olması dolayısıyla neden-sonuç ilişkisini kurmak zor olsa da lityumun bağışıklık yanıtı üzerinde hem arttirici hem de azaltıcı etkisinin (dengeye getirici) olduğunu ve bu etkinin duygudurum dengeleyici etkisinde rol oynayabileceği tahmininde bulunabiliriz. Öte yandan, bu konuda daha fazla hasta sayısına sahip geniş orneklemli takip çalışmaları gerekiyor.
 
İki uçlu bozuklukta inflamatuar sitokinler artıyor mu?
Ötimik dönemdeki eşik altı belirtilerin (hastalık dönemi ölçütlerini karşılamayan manik veya depresif belirtiler) dolaşımda çözünür halde bulunan sitokin reseptörleri üzerine etkisini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, bağışıklık sistemi aktivasyonuna işaret eden tümör nekrotizan faktör-1 reseptörünün (sTNF-R1) ve interlökin-2 reseptörünün (sIL-2R) hem eşik altı belirtileri olan hem de belirti göstermeyen ötimik iki uçlu bozukluk hastalarında sağlıklı bireylere göre artmış olduğunu gösterdik. Öte yandan, eşik altı belirtileri olan hastaların çözünür sitokin reseptör düzeyleri belirti göstermeyen hastalardan farklı değildi. Çalışmamızın sonuçlarını değerlendirdiğimizde eşik altı belirtilerin beklenenin aksine artmış bağışıklık yanıtı ile ilişkili olmadığını, ancak her iki hasta grubununda da kandaki bağışıklık yanıtı belirteçlerinin artmış olduğunu görüyoruz. Ancak hastaların çoğunluğunun ilaç kullanıyor olması ve ilaçların kandaki bağışıklık sistemi belirteçleri üzerinde net olarak açıklanamayan etkilerinin olması nedeniyle bu durumun iki uçlu bozukluğun kendisinden mi yoksa kullanılan ilaçlardan mi kaynaklandığını öngörmek zor.

Bağışıklık sisteminin aşırı çalışması iki uçlu bozuklukta lityum tedavisine yanıtsızlık ile ilişkili midir?
Lityum, iki uçlu bozuklukta etkinliğini kanıtlamış, çok uzun yıllardır kullanılan bir duygudurum dengeleyicidir. Ancak bir grup hastada lityumun ataktan koruyucu özelliği yetersiz seyrediyor. Buradan yola çıkarak, uzun dönemde lityumun koruyucu etkinliğinin kandaki TNF-α seviyeleri ile ilişkisini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, uzunlamasına lityum yanıtı ile TNF-α seviyelerinin zıt ilişkili olduğunu gösterdik. Lityum yanıtı kötü olan hastaların TNF-α seviyeleri, lityuma iyi yanıt gösterenlere göre daha yüksekti. Lityumun bağışıklık sistemi üzerinde etkileri olduğu çok iyi biliniyor, çalışmamızın sonuçları lityum yanıtı ile bağışıklık sistemindeki değişikliklerin ilişkisi olabileceğini göstermekle birlikte daha kesin yorumlar yapabilmek için takip çalışmalarına ihtiyaç var.
 

İki uçlu bozuklukta bağışıklık sistemi rol oynayabilir mi?
Bu çalışmalardan edindiğimiz sonuçlar, mevcut bilgiler ışığında değerlendirildiğinde, iki uçlu bozukluğun oluşumunda bağışıklık sisteminin rol oynayabileceğini gösteriyor. Ayrıca, bağışıklık sistemi üzerine etkileri kanıtlanmış olan lityumun iki uçlu bozukluktaki koruyucu etkinliğinin altında yatan düzeneklerin arasında bağışıklık sistemini düzenleyici etkisinin de olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan, bağışıklık sisteminin işleyişindeki bozulmanın sadece hastalık dönemlerinde mi görüldüğü, yoksa süregiden bir durum mu olduğu sorusunu yanıtlamak için daha fazla çalışma gerekiyor. İki uçlu bozukluğun döngüsel oluşu ve psikiyatrik ilaçların etkileri gibi pek çok karıştırıcı etmen, çalışmaların sonuçlarını değerlendirirken zorluk yaratıyor.

 

Crohn hastalığı tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar tedavi depresif belirtileri azaltıyor mu?
İki uçlu duygudurum bozukluklarında sitokin düzeylerini değerlendirdiğimiz çalışmalarımız dışındaki başka bir çalışmamızda bağışıklık sistemi ile depresyon arasındaki ilişkiyi farklı bir çerçeveden incelemek amacıyla bağışıklık sistemi hastalığı olduğu iyi bilinen Crohn hastalığını ele aldık. Crohn hastalığı, sindirim sisteminde ataklar halinde giden ve kronik bir seyir izleyen bir çeşit özbağışıklık (otoimmun) hastalığı olarak tanımlanabilir. Crohn hastalığında bireyin bagışıklık sistemi kendi dokularını yabancı olarak algılayıp artmış bağışıklık yanıtı ile cevap verir. Crohn hastalığında depresyonun görülme sıklığı yüksek seyreder. Buradan yola çıkarak Crohn hastalığında artmış bağışıklık yanıtını baskılamak için kullanılan ve antidepresan olmayan farklı bir ilaç grubunun, Crohn hastası bireylerdeki depresif belirtilere etkilerinin bağışıklık sistemi yanıtı ile ilişkisini inceledik. Crohn hastalığı tedavisinde kullanılan infliximabin (TNF antagonisti anti-inflamatuar) depresif belirtilerde azalmaya yol açtığını gösterdik. Depresif belirtilerdeki düzelme, Crohn hastalığının diğer belirtilerindeki düzelmeden bağımsızdı. Ayrıca, depresyon tanılı Crohn hastalarındaki bağışıklık sistemi aktivasyonunun, depresyon tanısı almamış Crohn hastalarına göre daha fazla olduğunu bulduk. Bu çalışmamız, bağışıklık sistemi ile depresyon arasındaki ilişkiyi doğrularken, aynı zamanda artmış bağışıklık yanıtını baskılayan tedavilerin depresyon tedavisinde kullanilabileceğine dair bilgiler sunuyor.
 
Elektrokonvulsif terapinin bağışıklık sistemi üzerinde etkileri var mı?
Elektrokonvulsif terapi (hastaya uygun tıbbi koşullar altında elektrik akımı verilmesiyle suni nöbet oluşturulan tedavi şekli) özellikle yoğun intihar düşünceleri ile seyreden depresyon başta olmak üzere tedaviye dirençli psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılan oldukça etkili ancak olası yan etkileri nedeniyle son seçenek olarak düşünülen bir yöntemdir. Elektrokonvulsif terapi (EKT) yaklaşık bir asırdır kullanılıyor olmasına karşın henüz etki düzeneği hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. Calışmalarımız sırasında, özellikle dirençli depresyon tedavisinde kullanılan en etkin tedavi yöntemi olan EKT ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkinin yeterince değerlendirilmemiş bir alan olması dikkatimizi çekti. Bugüne kadar yapılan çalışmaları gözden geçirdiğimizde, yeterli çalışma olmamasına karşın, EKT’nin etki düzeneğinde bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerinin de rol oynayabileceğini gözlemledik. Buradan yola çıkarak yürüttüğümüz çalışmada, EKT’nin depresyonda pro-inflamatuar sitokin (TNF, IL-1 ve IFN) artışı ile tetiklenen triptofan [serotonin öncülü esansiyel (sentezlenemeyen, dışardan alınması gereken) aminoasit] yıkımı sonucu açığa çıkan ve nöronlar üzerinde zararlı (toksik) etkileri olan metabolitlerin (kinurenin), nöronları koruyucu etkileri olan metabolitlere (kinurenik asit) olan oranını azalttığını gösterdik.
 
Bağışıklık sistemindeki değişiklikler duygudurum bozuklukları için biyolojik belirteç olarak kullanılabilir mi?
Çalışmalarımızın sonuçlarını toparladığımızda, duygudurum bozukları ile bağışıklık sistemindeki bozulmanın ilişkili olduğu düşünülebilir. Ancak, bu teorinin kesin olarak doğrulanması ve klinikte kullanımı için geniş örneklemli, birçok karıştırıcı etmeni göz önünde bulunduran takip çalışmalarına ihtiyaç var. Ayrıca, duygudurum bozukluklarının heterojen olduğu ve bağışıklık sistemindeki bozulmanın bir grup, özellikle mevcut tedavilere yanıt vermeyen hastalar, için önemli bir rol oynayabileceği dikkate alınmalı. Günümüzde, psikiyatrik görüşme dışında psikiyatrik hastalıkların tanısını doğrulamaya yönelik (diğer tıbbi durumları dışlamak için kullanılan tanı araçları dışında) ölçüm aracı mevcut değil. Çalışmalar umut vermekle birlikte, şu an için ölçülen bağışıklık sistemi belirteçleri pahalı, özgül değil ve pek çok karıştırıcı etmenden etkileniyor. Dolayısıyla, şu an icin klinikte kullanmaya elverişli değiller. Ancak, duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemindeki bozulmanın gelecekte daha iyi anlaşılması ile ayırıcı tanı, tedavi yanıtı, hastalık gidişi ile ilgili öngörüde bulunmayı kolaylaştıracak biyolojik belirteçler (biyomarker) keşfedilebilir.
 
Bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların duygudurum bozukluklarında etkinliğini değerlendiren çalışmalar umut vaad ediyor mu?
Yakın tarihli bir çalışmanın sonucları antidepresanlara infliximab eklenmesinin tedaviye dirençli depresyonda (iki uçlu ve tek uçlu) özellikle bağışıklık sisteminde aktivasyon görülen hastalarda (tedavi öncesi TNF-α ve C-Reaktif Protein seviyeleri artmış olan grup) etkili olabileceğini gösteriyor. Benzer şekilde minosiklinin de psikotik belirtili depresyonda etkili olabileceğine dair açık çalışma gözlemleri var. Ek olarak, selekoksib (seçici non-steroid anti-inflamatuar) ve asetil salisilik asidin (aspirin) de duygudurum bozukluklarında güçlendirme tedavisinde faydalı olabileceğini gösteren çalışmalar var. Tedavi çalışmalarının sayısı giderek artıyor. Ancak bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların yan etkilerinin fazla olması klinik pratikteki kullanımlarını kısıtlıyor. Yeni kuşak, özgül ve daha az yan etkili anti-inflamatuar tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi özellikle tedaviye dirençli duygudurum bozukluğu (depresyon ve iki uçlu bozukluk) hastaları için bir umut ışığı olabilir.
 
————————————————————————————————————————–

Duygudurum bozukları (depresyon ve iki uçlu bozukluk) toplumda sık görülür ve yaşam kalitesini ciddi olarak etkiler. Tedavide son yıllarda önemli yol katedilmekle birlikte tedaviye direnç oranı halen oldukça yüksek seyrediyor. Mevcut tedavilere ek olarak farklı etki mekanizmalarına sahip yeni ilaçların geliştirilmesi, tedavi yanıtının biyolojik belirteçler (biyomarker) ile öngörülmesi ve takibi duygudurum bozukları tedavisinde başarı oranını önemli ölçüde arttıracaktır.

Çalışmalar, duygudurum bozukluklarında, özellikle tedavi yanıtının yetersiz olduğu hasta grubunda, bağışıklık yanıtındaki bozulmanın rol oynayabileceğini gösteriyor. Güncel dizin ve özetlediğimiz çalışmalarımızın sonuçları duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sisteminin bozukluğu arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor: 1-Bağışıklık sisteminden köken alan hastalıklara (ör. Crohn hastalığı, romatoid artrit) duygudurum bozuklukları diğer kronik hastalıklara kıyasla daha sık eşlik ediyor; 2- Bu hastalıkların tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar ilaçlar hastalığın bedensel belirtilerinden bağımsız olarak depresyon belirtilerinde azalmaya yol açıyor; 3- Viral enfeksiyonların (ör. hepatit) tedavisinde kullanılan bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar (ör. interferon), özellikle yatkın bireylerde, depresyon riskini artıyor; 4-Duygudurum bozuklarında, özellikle alevlenme döneminde ve tedavi yanıtı yetersiz olgularda, kanda bağışıklık sistemi belirteçleri artıyor; 5- Duygudurum bozukları tedavisinde kullanılan tedavilerin çoğunluğu, örneğin lityum ve elektrokonvulsif terapi (EKT), bağışıklık sistemini etkiliyor ve bu etki duygudurum bozuklukları tedavisinde rol oynayabilir.

Sonuçlar umut vaad edici olmakla birlikte duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var. Henüz klinik pratikte kullanmaya elverişli olmamakla birlikte duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemindeki bozulmanın gelecekte daha iyi anlaşılması ile ayırıcı tanı, tedavi yanıtı, hastalık gidişi ile ilgili öngörüde bulunmayı kolaylaştıracak biyolojik belirteçler (biyomarker) keşfedilebilir. Hastalık gidişinin öngörülmesi ve tedaviye yanıtın düşük olabileceği olguların belirlenmesi, başlangıç tedavi planında zaman kaybetmeksizin ek (güçlendirme) ilaçların kullanılmasına olanak verebilir. Çalışmalar bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların duygudurum bozukluğunda etkin olabileceğini gösteriyor. Yeni kuşak, özgül ve daha az yan etkili anti-inflamatuar tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi özellikle tedaviye dirençli duygudurum bozukluğu hastaları için bir umut ışığı olabilir.

 
————————————————————————————————————————–
 

Kaynakça
1- Guloksuz S, Arts B, Walter S, Drukker M, Rodriguez L, Myint AM, Schwarz MJ, Ponds R, van Os J, Kenis G, Rutten BP. The impact of electroconvulsive therapy on the tryptophan-kynurenine metabolic pathway. Brain Behav Immun. 2015. pii: S0889-1591(15)00072-0.
2- Guloksuz S, Wichers M, Kenis G, Russel MG, Wauters A, Verkerk R, Arts B, van Os J. Depressive symptoms in Crohn’s disease: relationship with immune activation and tryptophan availability. PLoS One. 2013; 8(3):e60435.
3- Guloksuz S, Rutten BP, Arts B, van Os J, Kenis G. The immune system and electroconvulsive therapy for depression. J ECT. 2014; 30(2):132-7.
4- Cetin T, Guloksuz S, Cetin EA, Gazioglu SB, Deniz G, Oral ET, van Os J. Plasma concentrations of soluble cytokine receptors in euthymic bipolar patients with and without subsyndromal symptoms.  BMC Psychiatry. 2012; 12:158.
5- Guloksuz S, Altinbas K, Aktas Cetin E, Kenis G, Bilgic Gazioglu S, Deniz G, Oral ET, van Os J. Evidence for an association between tumor necrosis factor-alpha levels and lithium response. J Affect Disord. 2012; 143(1-3):148-52.
6- Guloksuz S, Cetin EA, Cetin T, Deniz G, Oral ET, Nutt DJ. Cytokine levels in euthymic bipolar patients.  J Affect Disord. 2010; 126(3):458-62.
Continue Reading

KİMSENİN BİLEMEYECEĞİ ŞEYLER NELER?

Beyinle ilgili bilmek istediğiniz birçok bilginin yer aldığı kitap “Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler” Doç. Dr. Sinan Canan, tarafından herkesin okuyabileceği bir dille hazırlandı. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?” gibi başlıklar yer alıyor.
 
Ülkemizde nörobilim alanında çalışan ve bu alanda “Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler” kitabıyla beyin araştırmalarına farklı bir boyut kazandıran Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, kitabında beyin ile ilgili merak edilen birçok konuyu ele alarak açıklıyor. Kitap, anlaşılır bir dille hazırlandığı için herkesin okuyabileceğini söyleyen  Canan, “bir bilim adamının ilginç bulduğu meseleler hakkındaki düşünceleri”ni ele aldığını kaydediyor. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?”, Ne istiyorsunuz? gibi başlıklar yer alıyor.
 
Kitabınızın adı ne anlama geliyor?
Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, yaklaşık 10 yıl kadar önce yazdığım bir yazımın başlığı idi. Bu yazı, biraz genişletilmiş haliyle kitabın son bölümlerinde de yer alıyor. Yazının konusu, özellikle kaos kuramı ve karmaşıklık bakış açısıyla, daha önceden zamanla bilinebileceğine inandığımız bir çok şeyin neden “bilinemeyeceği” üzerineydi. Bu başlığı kitaba isim olarak seçmemiz de özellikle bu fikrin kitabın ana temalarından birisini oluşturmasından dolayı oldu. Yoksa kitapta “kimsenin bilemeyeceği şeyleri” yazmak gibi bir iddiam yok, zira ben de bir kimseyim neticede…
 
Bir sinirbilimci olarak neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz?
Sadece sinirbilimci değil, köken olarak bir biyolog, okumaya meraklı bir insan ve kendini sürekli eksik hisseden birisiyim. Bu eksikliğimi tamamlamak için bildiğim en iyi yol okumak, düşünmek, yazmak ve diğer insanlarla konuşmak. Bu kitap da yıllar içinde bu amaçla aldığım notların derlenmiş hali aslında. Amacım, özellikle gençlerin, başta din-bilim meselesindeki kafa karışıklığına kendimce bazı çözümler önermek, bilimi olabildiğince çok insana, özellikle de bilimle ilgilenmeyen insanlara sevdirmek, inançlı insanların esas görevinin araştırmak ve bilmek olduğunu hatırlatmak ve nihayet, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen bilimsel dönüşümlerin düşünce dünyamız üzerine yapması gerektiğini düşündüğüm etkileri olabildiğince hızlandırmaktan ibaret. Cevaplardan ziyade üzerinde düşünülebilecek sorular sormaya, düşünmeye yatkın zihinlere ileride büyük fikirlere sebep olabilecek küçük düşünce tohumları atmaya çalışıyorum aslında.
 
 
Kitabınıza olan ilgi sizce nasıl?
Kitaba olan ilgi benim tahminlerimin oldukça üzerinde başladı. Çıkalı iki ay geçtiğinde üçüncü baskımızı yapmak üzere hazırlıklar başladı. İnşallah böyle devam eder ve ümit ediyorum ki ben de bu ilgiye layık bir çizgide devam edebilirim. Aldığım geri bildirimlerden anladığım kadarıyla kitapta en çok ilgi çeken konu, öncelikle yazılış üslubuyla ilgili. Konuştuğum gibi yazmaya gayret ediyorum ve yaklaşık 10 yıldır sürekli yaptığım halka açık konuşma ve konferansların neticesinde sanırım bilimi halk diline tercüme etme konusunda biraz birikim kazandım. Onu olabildiğince kitabıma da yansıtmaya gayret ettim. Bu açıdan çok olumlu dönüşler aldım. Kitapta bir çok netameli konuya da dokunmuş olmama rağmen sanırım derdimi anlatabilmişim. Çok az olumsuz dönüş dışında genelde oldukça cesaretlendirici ve mahcup edici geri dönüşler aldım. Olumsuz olanlar ise daha ziyade ideolojik yahut mezhebi duruşlar nedeniyle oluyor ve sanıyorum sloganların ötesinde bir masa etrafında konuşulsa anlaşılmayacak meseleler değil.
 
Kitabınızın alışılmışın dışında bir yapılanması var. Biraz bilgi verir misiniz henüz okumamış olanlar için?
Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm olan Bize Dair bölümünde, biyolojimizden  ve beynimizin yapısından yola çıkarak insana, dile, anlama ve iletişime dair görüşlerimi bir araya toplamaya çalıştım. İkinci bölüm, “Bilim ve İnanca Dair” başlığını taşıyor ve özellikle din-bilim sorunu, evrim mi yaratılış mı gibi tartışmalara mantıklı bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorum. Kitabın en çok tartışılan vE geri dönüş alığım kısmı da tahmin edersiniz ki bu bölüm. “Kaosa dair” başlıklı üçüncü bölüm ise kaos ve karmaşıklık bilimi, fraktal geometri, tabiatın biçimleri, kenar etkisi, kaos felsefesi ve konuyla ilgili hayatımızı doğrudan ilgilendirdiğini düşündüğüm çıkarımlarımı içeriyor. Bu bölümde de yine özellikle eğitimci arkadaşlarımızdan çok olumlu yorumlar aldım. Sanırım bu kısmı genişletmem ve müstakil bir kitap olarak yayınlamam gerekecek.
 
Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Bu tip derleme tarzı kitapları yine yazma niyetim var. Fakat şimdi sırada [n]Beyin kitabı ile müstakil bir Kaos kitabı var. Onlar üzerinde çalışmaya çalışıyorum. İnşallah 2015 yazında bitirme ve piyasaya çıkartma niyetim var. Ardından daha ziyade gençlere yönelik içeriklerle yazarlığa devam etmeyi arzu ediyorum, ömrümüz ve imkanımız olduğunca elbette…
 
Kitabın üzerindeki [n]Beyin logosu yer alıyor. [n]Beyin kitapları çıkacak mı?
Evet, planımız bir seri halinde [n]Beyin kitapları çıkartmak. Beynimizin gizemli dünyasını anlatan kitaplarımız dışında “kullanım kılavuzu” şeklinde tabir edebileceğimiz pratik kitaplarımız da geliyor. Ama şimdilik çok fazla ipucu vermeyelim. İnşallah 2016 itibariyle kitaplarımızı raflarda görmeye başlayacağız.
 
 [n]Beyin ile bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz?
[n]Beyin aslında bir bilimsel anlatı olarak başladı ve bu yolla Türkiye’nin birçok merkezinde, başlıca üniversitelerinde ve kamu kurumlarında binlerce insana ulaştık. Bu gün [n]Beyin artık bir eğitim ve araştırma grubu haline gelmiş durumda. Farklı disiplinlerden araştırmacılarımız, sanatçı arkadaşlarımız ve öğrencilerimizle beynimizin, zihnimizin ve yaşantımızın gizemlerini açacak anahtarlar geliştirmekle ve bunları herkese sunabilmekle ilgileniyoruz. Alışılageldik tek taraflı bir bilgilendirme yerine, eğitimler ve alan çalışmaları ile, beynimizi ve hayatımızı daha olumlu bir yönde değiştirmenin yollarını araştırıyor ve bunları çeşitli vesilelerle [n]Beyin dostları ile paylaşmaya gayret ediyoruz. Yakında medyada daha çok göreceğinizi zannettiğim [n]Beyin, çok fazla örneği olmayan bir yapılanma olarak, geleceği bilim ve sanatla şekillendirmenin yollarını araştıran, öğrendiği her şeyi insanların hizmetine sunmayı amaç edinmiş bir okul olarak şekilleniyor. Türkiye şartlarında tam olarak nasıl evrileceğini bilmesek de, hepimiz oldukça heyecanla çalışıyoruz. Güzelliklerde birleşenlerin güzellikler doğuracağına olan inancımızla yolumuza devam ediyoruz. Bizi izlemeye devam edin.
Continue Reading

İLİŞKİNİZİN ANAHTARI ORTAK HAYALDE SAKLI

Çiftlerin ortak bir hayalinin olması ilişkinin verdiği tatmini korumak için altın değerinde olduğunu söyleyen Uzman Evlilik ve Aile Terapisti Özlem Köse,  “Bu, bazen beraber çocuk yetiştirmek de olabilir, birlikte bir proje üretmek, zengin olmaya çalışmak ya da bir sosyal yârdim kuruluşunda gönüllü olmak da” dedi.

İnsanlar aşık oluyorlar, ilişkileri başlıyor ancak yaşanan sorunların çözülmesinde yardım almaları gerekebiliyor.  Zorlu süreçlerde doğru uzmanlar tarafından yönlendirilen çiftler, mutlu birlikteliklerinin sürmesi sağlıyor. Her ilişkide sorun olabileceğini söyleyen Uzman Evlilik ve Aile Terapisti Özlem Köse, ilişkilerle ilgili soruları yanıtladı.


İkili ilişkilerde güven nasıl oluşur?
Güven, bir ilişkinin başlaması ve devam edebilmesi için en önemli yapıtaşı. Son yıllarda ilişkilerle ilgili yapılan pek çok araştırmada “Eşinizde ya da sevgilinizde aradığınız en önemli kişilik özelliği nedir?” sorusu katılımcıların “güvenilir” olması diye yanıtladığını görüyoruz. Daha güzel, daha zengin ya da daha çekici bir eş aramıyor kimse; sözüne güvenilebilen, sırtını ona yaslayabileceği bir eş istiyor. Amerika’nın ve dünyanın en ünlü evlilik araştırmacısı John Gottman’ın yaptığı araştırmaların sonuçlarına göre güveni oluşturmak için şunlar gerekli:



1. Eşimizin neler yaşadığının ve ne hissettiğinin farkında olmak
2. Eşimizin zor anında arkamızı dönmek yerine ona yanında olduğumuzu hissettirmek
3. Eşimizin bizden farklı bir bakış açısına sahip olabileceğini kabullenmek ve bu farklılığı hoş görmek
4.Eşimizin duruma nereden baktığını anlamaya çabalamak
5. Savunmacı bir yaklaşımla tepki vermekten kaçınmak
6. Empati yapmaya çalışarak duruma yaklaşmak



İlişkilerde güvenle ilgili sorunlar oluşmaya başladığında Gottman’ın bu önerilerini yapabilmek elbette zorlaşıyor. Çiftler güvenin kolayca ve kendiliğinden gelişebilen bir durum olduğunu düşünüp oluşması için yeterince çaba göstermiyor, güven kaybolunca onu aramaya başlıyor. Güven oldukça pahalı bir şey; milyonlarınız olsa satın alamazsınız kaybettikten sonra. Önemli olan, daha ilişkinin başındayken ve ilişkinin bulutsuz günlerinde biraz önce söylediğim önerileri uygulamaya çalışmak. Kaybettikten sonra yeniden kazanma sürecinde profesyonel desteğe ihtiyacınız olabilir.



Güven oluşurken iletişim becerilerimiz kadar hormonlarımız da oldukça önemli bir rol oynuyor. Cinsel ilişkideki orgazm sırasında kadınlar oksitosin, erkeklerse vasopressin dediğimiz hormonu salgılıyor. Gottman ve arkadaşlarının yaptığı araştırmalara göre bağlanma hormonu olarak da bilinen bu iki hormon hem kadında hem de erkekte fiziksel ve duygusal bağın orgazm yoluyla perçinlenmesine katkıda bulunuyor.



Güvenle ilgili daha geniş kapsamlı bilgi sahibi olmak isteyenler için Dr. Gottman ve Silver’in “What Makes Love Last?: How to Build Trust and Avoid Betrayal” adlı kitabını okumalarını öneririm.


Güven sorunu yaşayan kadın ya da erkekler neler yapmalı?
“Seni, uçurumun kenarında tutunduğum dal bileyim” diyor ya şair, iste eşimizden ya da partnerimizden aldığımız ve ona verdiğimiz en önemli mesaj bu, güvenle ilgili kaygılarımızı gidermek için. Eğer esimizin/partnerimizin ihtiyacımız olduğunda yanımızda olacağına inanıyorsak ve bunu davranışlarıyla gösteriyor olmasına rağmen hala kuşkulanıyor ve onu sadakatsiz olmakla ya da dürüst olmamakla suçluyorsak, bu durum bizim geçmişte yasadığımız ilişkilerimizden getirdiğimiz bir güven problemi ya da yine geçmişte tamir edemediğimiz olumsuz duygularla dolu bir bavulla yeni ilişkimize devam ettiğimiz için basımıza geliyor olabilir. Daha başka bir ifadeyle, karşılaştığımız durum hem bizim hem de partnerimizin bağlanma stili ve aramızda oluşan bağın güvenli olup olmaması ile yakından ilişkili olabilir. Bu durumda, mutlaka hem ilişkilerle ilgili travmalar hem de yetişkin terapisi konusunda uzmanlaşmış terapistlerden destek almak ve bağlanma stilimizle ilgili bilgilenmek çok önemli.  Bu konuda Uzm.  Psk. Tarik Solmuş’un her biri diğerinden faydalı olan pek çok kitabı var, ancak daha fazla bilgi sahibi olabilmek isterseniz “Kadınlar / Erkekler Farklılıklar / İlişkiler” adli kitabından başlamanızı öneririm.

İlişkilerin sürdürülebilir olması için neler yapılmalı?
“Kavgalar aşkın tuzu biberi” denir ya bizim kültürümüzde, aslında bu bize gösteriyor ki çatışmalar hayatımızın bir parçası. Bazen etrafınızdaki kişilerden duyarsınız  “kavga bile etmiyorduk ama ilişkimiz bitti” diye. Eğer hiç tartışmıyorsanız her iki tarafın da önemsediği ve uğruna savaş verdiği ortak cidarlarınız azalmış demektir. En mutlu ilişkilerdeki çiftler bile tartışıyor, ancak onları çatışmalı ve mutsuz çiftlerden ayıran en temel nokta kavga ettikten sonra çok geçmeden tamir etmeye ve sorunu düzeltmek için çaba sarf etmeye çalışmaları. Sorun yasayabilirsiniz; sorunu denediğiniz yöntemlerle çözemeseniz bile her iki tarafın da çözüm aradığını görmeniz ilişkiye olan inancınızı pekiştiriyor.

İlişkilerde zaman zaman ilgisizlik olduğunda ne yapmalı?
Çiftlerin ortak bir hayalinin olması ilişkinin verdiği tatmini korumak için altın değerinde. Bu, bazen beraber çocuk yetiştirmek de olabilir, birlikte bir proje üretmek, zengin olmaya çalışmak ya da bir sosyal yârdim kuruluşunda gönüllü olmak da. Düşünsenize; birlikte yürümek istediğiniz bir yola çıkmışsınız, el elesiniz ama bir sure sonra yol bitmiş, olduğunuz yerde sayıyorsunuz. Bu durumda kim aynı yerde sayarak hayatını geçirmek ister? Anlamlı bir ortak yolda atılan adımlarla birleştiremediğiniz yolun yerini, sudan sebeplerle çıkan kavgalar alıyor sonrasında; bir bakmışsınız ki hayatlarınızdaki boşluğu doldurmak için kullanmışsınız çatışmaları. Ne acı… Bazen bunu yaptığını gördüğüm çiftlere sorarım, “Bu çatışmaların hepsinden sizi kurtardığımızı varsaysak birlikte ilk yapacağınız şey ne olurdu?” diye, çoğunlukla donakalıyorlar. Anlıyorlar ki çatışmalarla baş etmeye çalışmak olmuş artık var olma cabalarının adı. O yokken sanki ne ben ve sen olabiliyorlar, ne de biz…

Neden ilişkiler uzun sürmüyor?
Pek çok sebebi var aslında ama bir çift terapisti ve araştırmacı olarak en sık karşılaştığım nedenlerden bahsetmek isterim.  Ülkemizde çatışmadan kaçınarak ilişkilerini yaşamaya çalışan büyük bir kitle var, bütün problemlerimizin yarattığı çatışmayı öteleyerek ve sorunların üstünü örterek üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Artık “kişilerarası nörobiyoloji”den bahsedebildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Bu alanda yapılan çalışmalar bize gösteriyor ki yakın ilişkilerdeki tepkilerimizi belirleyen süreçler beynimizin “duygusal beyin” diye de tabir edebileceğimiz kısmı olan amigdalada saklanan duygusal geçmişimizle ilgili. Hiçbir ilişkiye sıfır kilometre başlamıyoruz; amigdalamız geçmişteki ilişki yaralarımızı, incinmişliklerimizi, travmalarımızı hatırlayıp işlemliyor. Bu bilgiyi, bir tehlikede olup olmadığımızı anlayabilmek için yaşadığımız çevredeki tehlikeyi taramak için kullanıyor. Tarasın ki “savaş, dona kal ya kaç” diyebilelim ve hayatta kalmamızı sağlayacak fiziksel tepkiyi gösterelim. Bazılarımız amigdalamızın emriyle donup kalıyor ve onarmak için adım atamıyor; bazılarımızsa kavganın ateşini yükseltip hararetiyle yanarak ateşin içinde kalıyor. Bir süre sonra bu çekilmez hale gelince ayrışma başlıyor ve yeni yollar yeni insanlarla deniyoruz. Unutmayın ki gittiğiniz her yeni ilişkiye amigdalanızı da götürüyorsunuz, hem de küllenmişlere eklenmiş yeni ve taze yaralarla…

Son dönemlerde artan boşanma oranlarına bakıldığında evliliklerin sürdürülebilir olmasında da sorun var. Bunun çözümünde ne önerirsiniz? Boşanmak çözüm müdür? Sürmek için ne yapılabilir?
Boşanmak elbette çözüm değil, her yeni gittiğimiz ilişkiye eski ve bize iyi gelmeyen ilişki kalıplarını taşıyarak gidiyoruz. Kimseyle olmayalım, yalnız kalalım gibi bir lüksümüz de yok çünkü insan diğer bütün memeliler gibi bu dünyaya bağ kurmak için gelmiş, bağ kurduğunda kendini tam ve varoluşunu tamamlamış hissediyor.  Yapmamız gereken en önemli şey bize her ilişkimizde kaybettiren hatalı ilişki kalıplarımız hakkında farkındalık kazanmak,  güvende hissedemediğimiz, mutlu olmasak da sırf bitirmek zor geliyor diye ittirerek götürmeye çalıştığımız ilişkilerimizi tamir etmek için ya uzman desteği almak, tamir edemiyorsak da ittirmekten vazgeçip vedalaşmanın yollarını aramak çok önemli. Mutlu olmak ve varoluşumuzu tamamlamak için evleniyor ya da ilişkiler sürdürüyoruz, her gün bizden götürdüğünü gördüğümüz ve her geçen gün biraz daha yarım hissettiren ilişkide kalmak için değil. İlişkiye yeni başlayanlar, ilişkisi devam edenler ya da yalnız olanlar için kısacası herkese 40 yıldır ilişki araştırmalarının yapıldığı Seatle’daki aşk laboratuvarından çıkmış John Gottman ve Nan Silver’in “ Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” adlı kitabını mutlaka okumalarını tavsiye ederim.

Özlem Köse Kimdir?
Uzman evlilik ve aile terapistiyim. Purdue Üniversitesi’nden uzmanlık, Hacettepe Üniversitesi’nden lisans derecemi aldım.  İstanbul-Etiler’de Arkabahçe Danışmanlık’ta terapist olarak çalışmanın yanı sıra ODTU Kıbrıs ve Alman Araştırma Birliği’nin ortak yürüttüğü bir uzun kesitli araştırmada araştırmacı olarak çalışıyorum.  Çiftlerle, bireylerle ve çocuklarla yaptığım hem klinik hem de akademik çalışmaların yanı sıra travma ve bağımlılık tedavisi üzerine uzmanlaştım.

Continue Reading

SEVGİ DOLU BİR ÇOCUKLUK SUÇ ORANINI AZALTIR MI?

Kişilerin beyin gelişimi ve genlerinin suça eğilim olasılığı hakkında fikir verebileceğini söyleyen Dr. Kıvılcım Kayabalı, sevgi dolu bir çocukluk döneminin Nörobilimci James Fallon örneğindeki gibi  fizyolojik süreci değiştirebileceğini söylüyor.


Beyin kuşkusuz evrende bilinen en karmaşık, en gizemli yapı. Nörobilim çalışmalarının altın çağının yaşandığı bu dönemde beyinle ilgili keşfedilecek daha çok şey var. İçerdiği milyarlarca nöron, nörotransmitterler, diğer vücut sistemleriyle sürekli iletişimi ile beyin ve sinir sistemi vücudumuzun kontrol merkezidir.  Davranışlarımız, düşüncelerimiz, deneyimlerimiz kimyasal, elektriksel bir sinir sistemi ağı içinde ortaya çıkar. Bize yabancı gibi gözüken bu yapı aslında kendimizden başka bir şey değil.
 
Hareketlerimizin ne kadarının bilinçli olarak farkındayız? Sorusuna farklı örneklerle yanıt veren Nöromarketing alanında çalışmalar yapan Dr. Kıvılcım Kayabalı, “ Aslında yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin ve verdiğimiz kararların çoğu bilincimizin kontrolü dışında geçekleşir. Beynin içindeki en küçük rol bilince ait olandır. Bilinçli ‘biz’ gerçekliğimiz üzerinde sandığımızdan çok az söz hakkına sahip” diyor.
Sağlıklı seçimler yapmak konusunda benzer özelliklere mi sahibiz? Çoğumuz öyle olduğunu düşünüyoruz ama eşit doğmuyoruz. Genetik yapımız, dünyaya geldiğimiz koşullar ve karşılaştığımız olaylar çok farklı. Aynı olay karşısında çok farklı tepkiler verebiliyoruz.  Dr. Kıvılcım Kayabalı, konuyla ilgili sorulara yanıt verdi.

Nörobilim kararlar mekanizmalarını nasıl inceliyor?
Nörobilim, insanların kararlarını nasıl verdiklerini ve kararlarını verirken gerçek anlamda ‘özgür’ olup olmadıklarını araştırıyor. İnsan hareketlerinde özgür iradenin rolü de eski bir tartışma konusu.

Nörobilim ile ilgili çalışmalar bize beyin kimyasında ortaya çıkan çok küçük değişikliklerin davranışta çok büyük değişimlerle sonuçlanabileceğini gösteriyor. İncelenen sayısız örnek toplumsal olarak kabul edilebilir seçimler yapmada belki de herkesin aynı ölçüde ‘özgür’ olmadığını ortaya koyuyor. Kim olduğumuz geniş ve oldukça karmaşık biyolojik ağlarla belirlenmiş olabilir ve karar anında bilinçli ‘biz’in ne kadar etkili olduğunu kestirmek zordur.
 
Carl Jung’un ifadesiyle ‘her birimizin içinde tanımadığımız bir ben daha var.’
İncognito kitabının yazarı ve aynı zamanda Baylor Tıp Fakültesinde ‘Nörobilim ve Hukuk Girişimi’ni başlatan David Eagleman’a göre ‘davranışlarımızı yöneten biz değiliz, en azından tahmin ettiğimiz ölçüde… Nasıl bir kişi olacağımız ile ilgili olasılıklar çocukluğumuzdan çok öncesine, varoluş anımıza kadar uzanıyor, bizler aslında erişilmez mikroskobik tarihimizin birer ürünüyüz.

Uzun yıllar suçluların beyin ve genetik yapısını inceleyen nörobilim uzmanları suç işleme eğilimini  etkileyen üç faktör üzerinde duruyor; genler, beyin hasarı ve çevresel koşullar. Düşünecek olursak bu üç faktörde aslında bizim seçimimiz değil.

Bilinçli bir seçimin olup olmadığını tartışıyorsak insanları farklı davranışları için ne ölçüde ve nasıl suçlu sayabiliriz ? 
Yapılan araştırmalar belirli bir gen grubuna sahip bireylerin suç işleme olasılığının yüzde 82 daha fazla olduğunu gösteriyor. Ağır ceza alan mahkumlarda bu genler  yüzde 94 oranında görülüyor.

Bunun dışında beyinde meydana gelen biyolojik bozukluklar ve fiziksel hasarlar, örneğin tümörler, kişinin davranışlarında dramatik değişiklere neden olabiliyor.

Beyinde oluşan fiziksel hasarlar kişiliği nasıl etkiler?
Beyindeki fiziksel hasarların kişiliği ve davranışları çarpıcı bir şekilde etkileyebileceğini ortaya koyan ilk örneklerden biri hiç kuşkusuz Phineas Cage vakasıdır. Phineas Gage vakası beyinle ilgili 19. yüzyılın ortalarında yürütülen tartışmaları etkilemiş, fizyolojik doktrinleri tamamen değiştirmiştir.

13 Eylül 1848’de Phineas Gage adlı Amerikalı demir yolu inşaat ustası bir kaza geçirir ve büyük bir demir parçası sol frontal lobunu parçalar. Demir çubuk, Gage’in çene kemiğinin hemen üzerinden sol yanağından girer, sol gözünü parçalar ve kafatasını delerek dışarı çıkar. Genç adamın beyninin sol ön kısmı ve prefrontal korteks büyük hasar görür.
Phineas Gage, yaralanma nedeniyle ortaya çıkan enfeksiyon ve kan kaybına rağmen hayatta kalır ve 13 yıl daha yaşar. Ancak bambaşka biri olarak… Bu yaralanma kişiliğinde ve davranışlarında çarpıcı değişikliklere yol açar. Öyle ciddi değişiklikler olmuştur ki, arkadaşları artık onu tanıyamamaktadırlar.

Kazadan önce duyarlı, zeki ve saygılı bir adam olarak tanınan Gage, saldırgan, kavgacı, düşüncesiz ve kaba bir insana dönüşür, tüm değerlerini kaybeder, yalan söylemeye ve aldatmaya başlar, öfkesini kontrol edemez. Bu arada sol gözünü kaybetmesine rağmen diğer gözüyle görmeye devam eder,  hissetme ve duyma fonksiyonları yerindedir, yürümesinde, ellerini kullanmasında ve konuşmasında herhangi bir bozukluk yoktur.

Gage kazadan sonra demiryolunda iş bulamaz, at çiftliklerinde çalışır, panayırlara katılır ve demir çubuğu ile sergilendiği bir müzede yer alır. Şili’de bir süre yaşadıktan sonra 1860 yılında San Fransisco’ya döndüğünde epilepsi nöbetleri başlar,  38 yaşında ölür ve yanından hiç ayırmadığı demir çubuğu ile birlikte gömülür.

Cage günümüzde beynindeki büyük hasara rağmen şaşırıcı bir şekilde hayatta kalabilen ve bilim dünyasında çok güçlü etkiler bırakan bir kişi olarak tanınıyor. Gage’in geçirdiği bu talihsiz kaza insan davranışlarının biyolojik temelleriyle ilgili araştırmalar açısından tarihsel bir başlangıç olmuş ve 150 yıl boyunca önemini korumaya devam etmiştir. 

Gage’in hasarlı kafatası bugün Harvard Üniversitesi’nin müzesinde bulunuyor. Gage olayı uzun yıllar araştırılmış ve dünyanın önde gelen nörobilimcilerinin bazı konular üzerine derinlemesine düşünmesine neden olmuştur. Gage’in yaşamı neden bu kadar kötüleşmişti? İyi  özellikleriyle tanınan birinin kişiliği nasıl bu kadar bozulmuştu?  Bütün bunlara beynindeki hasar neden olmuştu? Eğer öyleyse, insan beyninde, ahlaki değerler için biyolojik bir merkez mi bulunmaktaydı? Bir kişinin iyi ya da kötü davranıp davranmayacağını bu merkez mi belirliyordu?

Gage’in kazayla birlikte beynindeki önemli insani özelliklerden sorumlu bölüm mü zedelendi?
Uzun araştırmalardan sonra Harvard üniversitesindeki bilim adamları Gage’in kazayla birlikte beynindeki önemli insani özelliklerden sorumlu bölümlerin hasar gördüğü şeklinde fikir birliğine vardılar. Düşünme, geleceği öngörme ve bunu sosyal bir çevreye uygun olarak planlama gibi yeteneklerden sorumlu olan beyin alanı ve “ventromedial prefrontal korteks” in fonksiyonları bozulmuştu.

Ventromedial bölgenin, ahlaki kararların yönetildiği bir merkez olduğu söylenebilir mi? İnsan beyninde, ahlaktan sorumlu biyolojik bir merkez mi keşfedilmişti? Bir kişinin iyi ya da kötü davranıp davranmayacağını bu merkez mi belirliyordu?
Bugün nörobilim uzmanları, ahlaki kararlardan ve davranışlardan, birçok farklı beyin bölgesinin sorumlu olduğunu ve sürecin tam olarak nasıl işlediğini anlamanın oldukça zor olduğunu biliyorlar. Beyinde ahlaki duygulardan sorumlu tek bir özel merkez olduğu düşünülmüyor,  çeşitli alanların oluşturduğu oldukça karmaşık bir ağ olduğu tahmin ediliyor.

Suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapıları inceleyen Nörbilimci James Fallon’un hikayesi oldukça ilginç değil mi?
Kariyerinin önemli bir bölümünü suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapılarını incelemeye adamış olan Nörobilimci James Fallon’un hikayeyesi gerçekten çok ilginç.
 Fallon 2005 yılında bir araştırma projesi için UC Irvine’deki ofisinde psikopatik eğilimlere neden olan beyin patolojilerini saptamak üzere masasındaki yüzlerce beyin tomografisini incelemektedir. Beyin tomografilerinin bir kısmı şizofrenik, bir kısmı depresif veya başka bozuklukları olan hastalara aittir. Fallon aynı zamanda Alzheimer ile ilgili farklı bir araştırma da yürütmektedir ve bu nedenle kendisininki de dahil olmak üzere tüm ailenin beyin görüntüleri masanın diğer tarafında durmaktadır. Önündeki bir beyin taramasına baktığında, bunun tamamen patolojik (anormal) olduğunu görür. Frontal ve temporal lobun empati, ahlak ve dürtüleri kontrol ile ilgili bölümlerinde belirgin olarak düşük aktivite vardır. Görüntünün aile bireylerinden birine ait olduğunu bildiği için teknisyeni ile birlikte laboratuvardaki görüntüleme cihazınında bir sorun olup olmadığını kontrol eder. Herhangi bir sorun bulamaz. Daha sonra kuralları çiğneyerek filmin kime ait olduğunu görmek üzere gizli kalması gereken isim kodunu açar; psikopatik beyin görüntüsü kendine aittir. Normal şartlarda böyle bir gerçekle karşılaşan kişinin toplum içerisinde düşeceği durumu düşünerek bunu kimseyle paylaşmaması beklenir. Ancak Fallon bu durumu tüm meslektaşlarına anlattığı gibi, dergilere röportajlar verir ve hatta TED Talk’ta konuşur. Daha sonra ise konuyla ilgili kısa bir süre önce yayınlanan bir kitap yazar: İçimdeki Psikopat (The Psychopath Inside).

Bu kitapta Fallon kendisi gibi iyi giden bir evliliği ve mutlu bir hayatı olan bir nörobilimcinin nasıl patolojik bir beyin yapısına sahip olabileceğini anlatır. Hayatında hiç suç işlememiş, toplumu rahatsız edici bir davranışta bulunmamıştır. Nasıl olur da beyni, bir seri katilin beyin yapısıyla aynı özellikleri göstermektedir? Belki de beyin patolojileri ve suç eğilimi arasındaki ilişki hipotezi yanlıştır.

Fakat daha detaylı incelemeler yapıldığında alınan sonuçlar hiç iç açıcı değildir. Genetik analizde agresivite, şiddet, düşük empati ile ilgili yüksek risk taşıyan tüm gen gruplarına sahip olduğu saptanır. Kendisinde psikopat ile ilgili daha detaylı nörolojik ve davranışsal araştırmalar yapıldıktan sonra aslında psikopat olduğuna karar verir (pro-social-psyhopath olarak adlandırılabilecek türden). Bu sınıflandırmaya giren kişilerin diğerlerine karşı gerçekten empati hissetmesi zordur, ancak sosyal olarak kabul edilebilir düzeyde ilişkilerini yürütürler. Aslında derinlemesine düşündüğünde tüm bu bulgular onu çok şaşırtmaz. Hayatı boyunca güçle motive olan ve başkalarını manipüle etmekten hoşlanan biri olmuştur, torunlarıyla oynarken kaybetmeye tahammül edemez, çevresindekiler için zor bir insan olduğunun farkındadır. Bunlardan çok daha çarpıcı olan nokta ise annesinden ataları ile ilgili öğrendikleri olur.  Soyacağı NewYork’a ilk yerleşen  Cornell ailesine kadar uzanan Dr. Fallon’un ailesinde 1892 yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden’da dahil olmak üzere toplam yedi katil bulunmaktadır.

Psikopati, tabii ki birçok semptomu içeren çok genel bir kavram ve tüm psikopatlar katil değil. Fallon’un davranışlarını kontrol edebilmesini kolaylaştıran, ancak benzer genetik ve beyin yapısına sahip kişilerin vahşi bir katil olarak hayatlarının hapishanede sonlanmasına neden olan nedir ?  Fallon’daki serotonin transporter alleli çok karmaşık mekanizmalar sonucunda ventromedial prefrontal korteks’i (psikopatlarda beyinde özellikle düşük aktivite gösteren bölüm) dış olaylara daha duyarlı hale getiriyor. Bu noktada ise çocukluk çağında karşılaşılan olumlu veya olumsuz koşulların çok büyük önemi var. Fallon bu açıdan şanslı, çünkü çocukluğu oldukça sevgi dolu bir ortamda geçmişti. Kendisi ile ilgili gerçekleri öğrenmesi ve tüm bu yaşadıklarında sonra Falcon daha iyi bir insan olmaya özen gösterir, bazı olumsuz hareketlerini engellemeye çalışır.

Frontal kortekste uzun dönemde yavaş ilerleyen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı, saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük, toplumsal ve ahlaki değerleri hiçe sayma gibi davranışlara neden olduğunu biliyoruz. Kokain gibi narkotik maddeler beyindeki ödül sistemi ile ilgili reseptörlere bağlanarak çok farklı davranışlar sergilenmesine neden olabiliyor. Dışarıdan dopamin türevi bir madde ile tedavi edilen Parkinson hastalarında kumara aşırı düşkünlük ortaya çıkıyor. Epilepsi (sara) nöbeti temporal lobun belirli bir bölgesinden kaynaklanıyorsa hastalar motor nöbet geçirmiyorlar ve daha farklı bir klinik tablo görülüyor. Kognitif (bilişsel) nöbet dediğimiz bu durum kişilik değişimleri ile kendini gösteriyor, bu kişilerde güven çok yükseliyor ve özel bir varlık oldukları yanılgısına kapılıyorlar.

Beyin hasarları, sinir sistemini etkileyen birçok hastalık, kullanılan ilaçlar, çevresel faktörlerinde uygun olduğu durumlarda beyin biyokimyasını değiştirerek bizleri toplum kurallarına uymayan, empati yoksunu, suça eğilimli bireyler yapabilir.

Tüm bunları bilerek davranış bozuklukları olan kişileri veya suçluları değerlendirmeye başladığımızda belki bizim de yargılarımız değişecek. Beyni anlamak gelecekte bizi cezalandırma, rehabilitasyon ve belki de suçu önleme konusunda bambaşka bir boyuta taşıyabilir ve nörobilim çalışmaları bir şekilde hukuk sistemini de etkileyebilir. Günümüzde bazı hukukçular insanların nasıl davranmalarını istediğimizi değil, neden bu şekilde davrandıklarını da açıklayan etkili davranışsal modellere gereksinim duyduklarını belirtiyorlar. Bu nedenle kanıta dayalı hukuk sistemimiz devam etse de, ceza gerekçelerimiz ve rehabilitasyon koşullarımız değişebilir. Hukuk sisteminin nörobilim araştırmalarını göz ardı edemeyeceği bir gerçektir.

Yüzyıllardır temel bir soruya cevap arıyoruz: biyolojimizden ayrı olarak bir ruh taşıyor muyuz, yoksa hayallerimizi arzularımızı, tutkularımızı mekanik bir şekilde üreten karmaşık bir biyolojik ağdan mı oluşuyoruz? Bunun cevabını henüz bilmiyoruz. Özgür iradenin rolü tartışılamaz, ancak bugün nörobilim ile ilgili araştırmalar ve yeni teknolojilerin sunduğu görüntüleme yöntemleri, davranışlarımızı yönetme konusunda bilinçli ‘biz’in tahmin ettiğimiz ölçüde etkili olmadığını gösteriyor.

Continue Reading
1 2 3 6