DİJİTAL ÇAĞIN GELECEĞİ ALGILARIMIZI NASIL DEĞİŞTİRECEK?

Dijitalin gün geçtikçe hayatımızın içine girmesiyle birlikte yaşam şeklimizde değişti. Bu değişime bugünlerde post- dijital çağ deniyor. Bu çağda Nesnelerin İnterneti (IoT), yapay zekâ, robotik, artırılmış, sanal, karma gerçeklik (AR, VR, MR, XR) ve ses teknolojilerini kapsıyor.

Bu çağda kişiye özel ürünler ve çözümlerin olması hedefleniyor. Aslında bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz birçok teknolojik gelişmeyi yaşayacağımız bir döneme doğru ilerliyoruz. İşte tam bu noktada beynimizin nasıl bir değişim içerisinde olacağı da büyük bir merak konusu oluyor. Yıllardır çalışmalarını hayranlıkla takip ettiğim Elon Musk’ın dünyanın en ünlü sinir bilim uzmanlarını bir araya getirerek kurduğu Neuralink şirketinin geliştirdiği bir robot, insan beynine saç telinin onda biri kadar büyüklükteki kabloları dikiyor. 90 kişinin 3 yıllık çalışmasıyla, kabloların bir ucu insan beynine diğer ucu da bir bilgisayara bağlanacak. Yani düşünceler daha beynimizdeyken kablolar sayesinde toplanan bilgiler, çiplerle kablosuz şekilde cihazlara aktarılabilecek. Böylece insan ve makine zekâsının ortak yaşam (simbiyoz) oluşturması amaçlanıyor. 2020 yılında insanlar üzerinde denenmesi için izin başvurusu yapılan çalışmayla, bilgisayarların beyin gücüyle kontrol edilmesiyle özellikle felçli hastalar için teknolojik çözümler geliştirilmesi hedefleniyor.

Beyine yerleştirilen ilaçlar uzaktan yönetilecek

Beyinlerimizi makineler ile birleştirme çalışmaları sürerken Parkinson, Alzheimer, bağımlılık, depresyon ve ağrı gibi beyin hastalıklarının sırlarını ortaya çıkarmak amacıyla, Kore Yüksek Bilim ve Teknoloji Enstitüsü veya KAIST ve Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden araştırmacılar terapötik bir implant üzerinde çalışıyorlar. Nature Biomedical Engineering Dergisi’nde yayınlanan araştırmaya göre, akıllı telefon tarafından kontrol edilen beyin sensörü geliştirilmeyi hedefleniyor. Lego parçaları gibi görünen değiştirilebilir ilaç kartuşları içeren bir cihaz sayesinde 1 aylık süre boyunca, fare beyinlerine cihaz yerleştiriliyor. Bu cihazlar akıllı telefon yardımıyla yeni implantın basit bir şekilde kontrol edilebilmesini sağlıyor.  Beyine verilecek ilaçlar bu şekilde yönetilebilecek.    

Felçli hastalar beyin gücüyle neler yapabilecek?

İsviçre’deki ETH Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nicole Wenderoth ve Nörolog Dr Rea Lehner’in  geliştirdiği bir sistem sayesinde felçli insanların zihin gücüyle bilgisayar oyunu oynamaları sağlanıyor. Program için gönüllü olan bir hasta, elektrotlar aracılığıyla beyin ve bilgisayar arayüzünü buluşturan sistem sayesinde “Brain Driver” adındaki oyunu oynamayı başardı. Bilim insanlarının, sonraki hedefleri, felçli hastaların beyin gücüyle tekerlekli sandalyelerini kullanabilmelerini sağlamak. Beyin gücüyle birçok şeyin yapılması hedeflenirken, post- dijital çağ dönemine uygun olarak Facebook de düşünceleri yazıya dönüştüren bir uygulama üzerinde çalıştığını hatırlayalım.

Deepfake hangisi gerçek?

13. kat filminde olduğu gibi, sanal ile gerçeğin birbirine karışıp gerçeğin ne olduğunun sorgulanması da bu dönemin sorunlarından biri olacak. Ctrl Shift Face isimli YouTube kanalında yayınlanan Komedyen Bill Hader ve Tom Cruise videosu da bu karmaşaya iyi bir örnek. Deepfake (derin sahtelik),denilen bu video yapay zeka teknolojisiyle görüntülerin manipüle edilmesini sağlıyor. Medyadaki gerçek ile sahte haber karmaşasında yaşanan sorun bu kez hayatımızın merkezine yerleşecek. Gerçek ile sanal arasındaki karmaşaya, sahtelik de eklendiğinde gerçeği bulmak daha da zorlaşacak. Gerçeğin aslında ne olduğunu sorgulamak için ne beynimize ne de gördüklerimize ve duyduklarımıza güvenerek karar vermek çok daha güç olacak.  Post-dijital çağın en önemli sorunlarından birisinin, gerçeğin ne olduğu konusunda merak ve kaotik boşluk olacak gibi duruyor.

Kaynaklar:

  • https://www.youtube.com/watch?v=lA77zsJ31nA&feature=youtu.be
  • https://www.neuralink.com/
  • https://www.biorxiv.org/content/10.1101/703801v1
  • https://www.technologyreview.com/s/613974/neuralink-whats-new-and-what-isnt-elon-musks-brain-computer-interface/
  • https://www.youtube.com/watch?v=B2-YiXuXdp8
  • http://www.sciencetimes.com/articles/23588/20190812/lego-like-therapeutic-brain-implants-that-can-be-controlled-by-a-smartphone.htm
  • https://www.euronews.com/2019/07/31/scientists-develop-video-game-that-can-be-controlled-by-the-mind
  • https://www.sciencedaily.com/releases/2019/07/190701163827.htm
  • https://www.youtube.com/watch?v=VWrhRBb-1Ig  
Continue Reading

ANILARINIZIN AYARLARIYLA OYNAYANLARA KARŞI DİKKAT EDİN

görsel kaynağı
İlginç çalışmalar yapan Psikolog Elizabeth Loftus ile tanışmaya hazır mısınız? Kendisi  doğru ve  yanlış anılar üzerine çalışıyor.  

Loftus insanların unuttukları konular üzerinde değil tam tersine, insanların hatırladıkları konular üzerinde çalışan Loftus, sahte anılar üzerinde çalışıyor.

Ne yazık ki, Steve Titus birinin sahte anısı yüzünden hapse giren tek kişi değil. Amerika’da bir projede, 300 masum kişiden bilgi toplandı. İşlemedikleri bir suç yüzünden hapis yatan 300 kişi Bu suçlar yüzünden 10,20,30 yıl boyunca hapiste yattılar ve şimdi DNA testi onların masum olduğunu kanıtladı. Bu davalar incelendiğinde, dörtte üçü görgü tanıklarının sahte anıları yüzünden kaynaklanıyordu.

Kurgulayıcı bellek sürecini incelemeye 1970’lerde başlayan Loftus, yaptığı deneylerde insanlara kurgulanmış sahte suç ve kazalar göstererek onlara bu konuda neler hatırladıklarını sordu. Bir araştırmada insanlara kurgulanmış bir kaza gösterdi arabaların çarpıştığı esnada ne kadar hızlı gittiğini sordu. Bazı insanlara da arabaların birbirine girdiği anda ne kadar hızlı gittiğini sordu. Birbirine girdiği anda dediği zaman, görgü tanıkları arabaların daha hızlı gittiklerini söylediler, dahası, soruyu bu şekilde sormak kaza mahallinde kırık cam olmamasına rağmen insanları kırık cam gördüklerini söylemeye yöneltti. 

Psikolog Elizabeth Loftus, ilginç çalışmalar yapıyor ve şunu söylüyor: “Gerçek hayatta yanlış bilgilendirme her yerde. Yanlış bilgiyi sadece sadece bize imalı bir şekilde sorulduğunda değil, kasten veya bilinçsizce bize yalan yanlış bilgi veren diğer görgü tanıklarıyla konuştuğumuzda veya medyada daha önce yaşamış olabileceğimiz bir olayın yer aldığını gördüğümüzde de edinebiliriz. Bütün bunlar anılarımızın bozulmasına yol açar.” 

Kendisinin yayınlanmış birçok kitabı var. Henüz dilimize çevrilmemiş olsa da farklı kaynaklarda araştırmaları yer alıyor. Dönem dönem diğer çalışmalarına da değineceğim. Loftus, işini çok severek yapıyor, bu uğurda da büyük mücadeleler veriyor. 


Continue Reading

PSİKOPAT BEYNİNİ SEVGİYLE EĞİTEN NÖROBİLİMCİ

Bugün sizlere sevginin insanların beynini nasıl değiştirdiğini anlatacağım. California Üniversitesi’nde 35 yılı aşkın bir zamandır
davranış üzerinde çalışan nörobilimci profesör Jim Fallon, bir gün bir
meslektaşı psikopat katillere ait bir grup beyni incelemesini istedi.

2005 yılında seri katillerin beyin taramalarını inceleyerek
“Nasıl psikopat bir katile dönüşür?” sorusunun peşine düşen Fallon,
insan beyinlerinden yaklaşık 70 tanesine baktı ve birtakım verilerle
karşılaştı. 

Şizofreni, depresif insanlar, katillerin PET taramalarının
yanı sıra Alzheimer ile ilgili başka bir araştırma için ailesinin ve kendisinin
olduğu beyin görüntüleri masanın diğer tarafında duruyordu. Bir beyin
taramasına baktığında Fallon, empati, ahlak ve irade ile alakalı olan beyin
bölgelerinin faaliyetinin çok düşük olduğunu tespit etti. Görüntüden emin
olamadığı için ilk olarak PET makinesinde bir problem olduğunu düşündü.
Teknisyenle birlikte kontrol ettiğinde bir sorun olmadığını anladı. 

Devamında
ise bu görüntünün kime ait olduğunu anlamak için baktığında ise, hayatının
şokunu yaşadı. Psikopat beyin kendisine aitti!   

Bu süreçte hayatının şokunu yaşayan Fallon, bu durumu daha
da yakından araştırmaya başladı.
Beyin hasarı ve çevresel koşullar ile bunların nasıl
birbiriyle bağlantılı olduğuna bakarken, bir psikopat ve de bir katil haline
gelmek hasarın tam olarak ne zaman oluştuğuna bağlıdır. Farklı türden beyin
hasarları vardı. Burada önemli olan şey majör şiddet genleri, MAO-A geni olarak
bilinir.
Bu gen toplumda çeşitlilik gösterir. 

Aranızdan bazılarında
bu var ve bu cinsiyetle bağlantılı X kromozomunda yer alıyor ve bu yüzden bunu
yalnızca annenizden alabiliyorsunuz. Aslında muhtemelen psikopat katillerin
çoğunlukla erkeklerden oluşmasının ve oldukça agresif olmalarının sebebi bu.
Çünkü bir kız çocuğu hem babadan bir X kromozomu hem de anneden bir X kromozomu
alır, böylece nötrleşir. Ancak erkek çocuk yalnızca annesinden X kromozomunu
alır.

Böylece anneden oğula geçmiş olur. Bu gelişim sırasında
aşırı serotonin salınımı ile bağlantılıdır ki bu da oldukça ilginç çünkü
serotonin normalde sakinleştirip rahatlatmayı gerekir. Ancak eğer bu gene
sahipseniz, ana rahminde beyniniz bununla yıkanıyor. Böylece tüm beyniniz
serotonine karşı duyarsızlaşıyor. Bu yüzden daha sonraları bir işe yaramıyor.

Bu gene sahipseniz ve oldukça fazla şiddet görmüşseniz
belirli bir durumda, bu tam anlamıyla felakete davetiye çıkartabiliyor.

Fallon, bilimsel araştırmaların yanı sıra ailesinin soyağacı
New York’a ilk yerleşenlerden ünlü Cornell ailesine kadar uzandığını öğrendi. 1892
yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden’da dahil olmak üzere
toplam yedi katil bulunduğunu annesi ile şu konuşmada öğrendi.

Annesi ona, “Etrafta psikopat katillerle ilgili
konuşmalar yaptığını duydum ve kendinden sanki normal bir ailedenmiş gibi
bahsediyormuşsun.” dedi.

Buna yanıt olarak, “Sen neden bahsediyorsun?”

“Hem iyi hem de kötü haberlerim var. Kuzenlerinden biri
Cornell Üniversitesi’nin kurucusu olan Ezra Cornell. Kötü haberse; Lizzi Borden
da kuzenlerinden biri.” diye yanıtladı annesi.

  “İyi, hoş bizim
de bir Lizzi’miz varmış. Ne olmuş?” dedi.

O da ” Hayır” dedi, “Daha kötü. Şu kitabı
oku.”

Bu kitap; “Tuhaf bir şekilde Öldü”, tarihi bir
kitaptı ve annesini öldüren ilk adam Fallon’ın
büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyükbabasıydı. Bu ilk anne cinayeti vakasıydı ve
kitap oldukça ilginçti çünkü cadı avlarından ve insanların o zamanlar nasıl
eğitildiğinden bahsediyordu.

Ama burada bitmiyor tabi. Babasının tarafında 7 erkek daha
vardı, o zamandan itibaren, Cornell’ların hepsi katil olmuşlardı. Babasının
kendisi ve üç kardeşi II. Dünya Savaşı’nda savaşa katılmaya karşıydılar.

Mutlu ve sevgi dolu bir çocukluk dönemi yaşayan Fallon,  psikopat olmak yerine kendisini geliştirmişti.
Yaşadıklarını saklamak yerine her yerde anlatan Fallon, “İçimdeki Psikopat”
(The Psychopath Inside) isimli bir de kitap yazdı.
Continue Reading

BEYİN ARAŞTIRMACISININ BAŞINA GELEN İLGİNÇ OLAY NEYDİ?

Görsel kaynağı 

Bugün
sizlere çok farklı bir hikaye anlatacağım. Şizofreni hastası olan kardeşi
nedeniyle beyin araştırmacısı olan nöroanatomist
Dr. Jill Bolte Taylor, beyin
ile ilgili akademik çalışmaları yapıyordu. 

10
Aralık 1996 sabahı uyandığında kendine ait bir beyin hastalığı olduğunu
keşfetti. Beyninin sol yarısındaki bir kan damarı patlamıştı. Ve
takip eden dört saat içinde beyninin bilgi işleme yeteneğinin bütünüyle
tükenmesini izledi. Kanama sabahı yürüyemiyor,
konuşamıyor, okuyamıyor, yazamıyor, hayatına dair hiçbir şey
hatırlayamıyordu. 

İnme
sabahı, sol gözünün arkasında zonklayan bir sancıyla uyandı. Bu delici bir
sancıydı. Hani dondurmayı ısırdığınızda saplanan o sancı gibi.

Böylece
kalktı ve kardiyo makinasına, tüm bedeni çalıştıran egzersiz aletine
oturdu. Ve onun üzerinde yürürken baktı ki barı tutan elleri gözüne
ilkel pençeler gibi görünüyorlar. 
“Çok
acayip,” dedi kendi kendine. Sonra aşağıya, bedenine baktı ve
“Haydaa, amma garip görünüşlü bir şeyim ben böyle,” diye düşündü. 

Sanki
bilinci, egzersiz aletinin ve üstündeki bulunduğu normal gerçeklikten
ayrılmış, kendini egzersiz yaparken izlediği bir başka gizemli aleme
geçmiş gibi hissediyordu.
Bütün
bunlar çok garipti ve başının ağrısı da giderek kötüleşiyordu. O yüzden
makinadan kalktı ve oturma odasında yürürken bedeninin içindeki her
şeyin, çok ama çok yavaşladığını fark etti. 

Ve
kendine sordu, “Neyim var benim? Neler oluyor böyle?”

Tam o anda sağ kolun yan tarafında tamamen felç oldu. O zaman fark etti: “Aman
yarabbi! İnme geçiriyorum! İnme geçiriyorum!”

Ve
hemen ardından beyni şöyle diyordu: “Vaaay! Bu harika bir şey! Bu
harika bir şey! Kaç tane beyin araştırmacısının kendi
beyinlerini böyle içten dışa inceleme fırsatı olmuştur ki?” 

Sonra
birden aklına geliyordu: “Ama ben çok meşgul bir kadınım! İnmeye zamanım
yok benim!”

Sonra
kendi kedine “Tamam!” diyordum, “İnme inişini durduramam, o
halde bir iki hafta bununla uğraşırım ve sonra eski düzenime geri dönerim.
Tamam. Öyleyse yardım çağırmalıyım. İşi aramalıyım.” 

Sonunda
telefon etmek için büyük çaba harcayarak başarır ve sesi dinlemeye başladı; iş
arkadaşı telefonu açtı ve ona şöyle dedi: “Voo voo voo voo”

Şöyle
düşündü kendi kendine: “Allah Allah, aynen bir Golden Retriever köpek
gibi çıkıyor sesi!”

Arkadaşı
yardıma ihtiyacı olduğunu anladı ve ona yardım sağladı.

Kısa
bir süre sonra, bir ambulansın içinde Boston’daki bir
hastaneden Massachusetts Genel Hastanesine doğru gidiyordu. 
O
öğleden sonra geç vakit kendine geldiğimde, hâlâ hayatta olduğunu
keşfetmek onu şoke etti.   

Kanamadan
iki buçuk hafta sonra, cerrahlar müdahale edip beynindeki konuşma
merkezlerine baskı yapan golf topu büyüklüğünde bir pıhtı
çıkardılar. 

Annesi
ona destek oldu ve tam olarak iyileşmek sekiz yılını aldı.

My Stroke of Insight
kitabında yaşam felsefesini anlatıyor, henüz Türkçe’ye çevrilmiş değil. Keşke çevrilse
de okuyabilsek…
  
Continue Reading

BEYİN ALIŞKANLIKLARI SEVER Mİ?

Alışkanlıklarla ilgili size ilginç bir örnekten söz edeceğim, tıp literatürüne girmiş “E.P.” ile tanıştıracağım. 


Nörobilimciler, beyninin önemli bölümlerine zarar verdikten sonra derin hafıza kaybından muzdarip bir amnezik vakasının temel nörobiyolojisini, ayrıntılı olarak ilk kez açıklamışlardır. 

1993 yılında Eugene Pauly adlı yaşlı bir adam, mide krampları, kusma ve  yüksek ateş şikayetleriyle  San Diego yakınlarındaki acil servise götürüldü. Eugene’nin beynini etkileyen ensefalitten muzdarip olduğu ortaya çıktı. 

On gün boyunca komada kaldı ve Eugene  uyandığında karısı Beverly’nin artık onun olmadığı bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Hala konuşabilse de, haftanın hangi günü olduğunu hatırlayamıyordu, konuşmaları hatırlamakta zorlanıyordu.

Bir taramada, virüsün medial temporal lobunu neredeyse tamamen tahrip ettiğini, bu da geçmişin ve duygusal düzenlemenin hatırlanması gibi tüm hayati işlevlerden sorumlu olduğunu ortaya çıkardı.

Eugene ve Beverly, kızlarının yanında olmak için yeni bir bölgeye taşındılar ve günlük rutininin önemli kısımlarından biri de evin etrafında yürüyüş oldu. Doktorlar Beverly’ye kocasını sürekli olarak izlemesi gerektiğini söyledi. 

Bir sabah, Beverley her zamanki gibi sabah yürüyüşlerinden önce giyindi ve Eugene’yi bulmaya gitti.

Eugene evde yoktu.

O ortadan kayboldu.

Dehşete kapılan, Beverley mahallede dolaşıp adını seslendi, ancak onu bulamıyordu. 

Perişan ve ne yapacağını bilmez şekilde eve döndü.

Kocasını televizyon izlerken buldu. Masada kocasının yürüyüşünde topladığı bir yığın çam kozalağı da vardı.


Bunu nasıl yapmıştı? Tekrarlama sayesinde! 

Bir eylemi yeterli sayıda tekrarlayın ve “yığınlama” olarak bilinen bir süreç gerçekleşir, burada beyin bir dizi bilinçli eylemi otomatik bir rutine dönüştürür. 

Beynin kısayolları sevmesinin sebebi, hayatta kalmak için iyi olduklarını bilmesidir.


Neyi tekrar ederseniz, bu beyinde otomatik hale gelir. Beyin işlevini aşırı derecede bozan bir adam için bile çalışır.

Eugene Pauly nörobilimciler tarafından yoğun bir araştırmaya konu oldu, çünkü bu seviyede bir beyin hasarı geçirmiş olan kimsede beklemedikleri potansiyelin çok üstünde gördüler. Alışkanlıkların gerçekten zahmetsiz ve otomatik hale geldiğini gösteren ilginç bir vakaydı. 

Ne dersiniz, beyin alışkanlıkları sever mi?

Kaynaklar:
https://medium.com/@PRHDigital/the-power-of-habit-64e8a3d42abd
http://www.theshiftinside.com/pauly/
https://sites.google.com/a/janesville.k12.wi.us/janesville-free-press/articles/habit-loop 

Continue Reading

BEYİNE MÜHENDİSLİK YAKLAŞIMIYLA KEŞİFLER YAPIYOR

Doktora eğitimi sırasında katkıda bulunduğu dünyanın
manyetik alanını algılayan sinir hücresi ve iyon kanallarını bulduğu
araştırmasıyla tanınmaya başlayan ABD’de dünyanın en iyi üniversitelerinden
birinden olan California Teknoloji Enstitüsü (Caltech)’nden Türk bilim insanı
Dr. Sertan Kutal Gökçe, başka bir çalışması ile de susuzluğu düzenleyen
beyindeki bölgeyi haritaladı. Bu araştırmayla beyindeki su içmemizi tetikleyen
ya da durduran kompleks sinirsel devre yapısı çözüldü. Bu sinirsel devre
muhtemelen insanlar da dahil olmak üzere memelilerde beyindeki susuzluk hissini
ve su içmemizi kontrol eden yapı hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bilim dünyasında çok ses getiren bu araştırma dünyanın en
önemli bilimsel dergilerinden Nature’da yayınlandı. Dr. Sertan Kutal Gökçenin
hikayesi çalışmalarının ve azminin etkisiyle değişiyor ve ilklere imza atmaya
devam ediyor.

1985 yılında Adana’da doğan Dr. Sertan Kutal Gökçe, ortaokul
ve liseyi Adana’da okudu. Ailenin tek çocuğu olan Gökçe, bilime yönelmesinde ve
hayallerinin peşinden koşmasında ailesinin, özellikle annesinin etkisi büyük
olur.

İlk tercihi olan ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği
bölümünde okurken, üçüncü sınıfta yaz stajını Drexel Üniversitesi’nde Dr. Barış
Taşkın ile birlikte yaptı. Staj yaptığı 3 aylık süreç hayata bakışını ve
kariyerini nasıl çizeceği konusunda belirleyici oldu. Özellikle akademiyi
seçip, ABD’de doktora eğitimini sürdürmesinde büyük etkisi oldu.  ODTÜ’de aldığı eğitimin akademik hayatında
her zaman yardım ettiğini ve hocalarına çok şey borçlu olduğunu söyleyen Gökçe,
ODTÜ’den mezun olduktan sonra Koç Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı.

Koç Üniversitesinde Dr. Hakan Ürey’in Optik Mikro Sistemler
Laboratuvarı (OML)’nda yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisansında MOEMS
(Mikro Opto Elektro Mekanik Sistemler) üzerine çalıştı. 2 yıllık yüksek lisans
eğitiminin 6 ayını İsviçre’de bulunan EPFL’de (Swiss Federal Ecole
Polytechnique Lausanne) dizaynını yaptığı küçük optik tarayıcıların
fabrikasyonunu gerçekleştirdi. OML’de Dr. Hakan Ürey ile geçirdiği iki sene
takım çalışmasının önemini öğrenme ve iyi bir mühendis olma konusunda çok
yardımcı oldu.
Koç Üniversitesi’ndeki eğitiminden sonra Amerika’nın en iyi
10 mühendislik okulundan biri olan UT Austin (Teksas Üniversitesi Austin)’de
tam burslu olarak Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği bölümünde doktoraya
başladı. Doktora çalışmalarını Dr. Adela Ben-Yakar danışmanlığında
gerçekleştirdi. Doktora çalışmalarında çok heyecan verici disiplinler arası
mühendislik projelerinde çalıştı. Kendi doktora projesi sinir hücrelerinin
yenilenmesinin altındaki moleküler yapıları anlamaktı.


Bunu nasıl yaptı?
Bunun için transparan bir yapıya sahip olan küçük
kurtçukların (Caenorhabditis elegans), yaklaşık 1 mm boyunda, tek bir sinir
hücresini güdümlü lazerle kesti.  Yaptığı
ilk projede bu işlemler küçük mikroakışkan çipler içerisinde lab-otomasyonu
kullanarak, ameliyat başı süresini yaklaşık 17 saniyeye kadar indirdi. Bunun
önemi ise ameliyat yapılan deneklerin sayısı ne kadar fazla olursa, daha
güvenilir ve sağlam biyolojik sonuçlar elde edilebilmesiydi. Dr. Gökçe, lazerle
küçük kurtçukların üzerinde sinir hücrelerini keserek sinir onarımı ve
yıkımının moleküler altyapısını anlamaya çalıştı.

Kendi projelerinin yanında başka projelerde çalışma fırsatı
bulan Gökçe, en dikkat çekici çalışmalarından birinde ilk defa çok hücreli bir
hayvanda (Caenorhabditis elegans) dünyanın manyetik alanını algılayan sinir
hücresi ve iyon kanallarını bulduğu çalışmaydı. Bu çalışma önde gelen
dergilerden Elife’da yayınlandı.

Doktorasının son iki senesinde sinir bilimine (neuroscience)
olan merakı giderek arttı ve doktora sonrası çalışmaları için ABD’de dünyanın
en iyi üniversitelerinden biri olan California Teknoloji Enstitüsü
(Caltech)’nde devam ediyor. Caltech’de katkıda bulunduğu çalışma çok büyük bir
etki yarattı. Beyindeki su içme kontrolü mekanizmasının anlaşılmasında yaptığı
çalışma Nature’da yayınlandı.
Continue Reading

PARKİNSON’U KOKLAYARAK TEŞHİS EDİYOR

Fotoğraf: The Telegraph

Parkinson hastalığını kokladığını keşfeden Joy Milne, bilim
insanlarının ön tanı testi geliştirmesine yardımcı oluyor.

Parkinson hastalığı Türkiye’de 150 bin, dünya genelinde ise
7.5 milyon insanı etkiliyor. Birçok hasta hareket etme zorlukları, titreme,
depresyon, bilişsel sorunlar ve uyku bozuklukları ile mücadele ediyor. Parkinson
hastalığını koklayan İngiliz kadın, bilim insanlarının hastalık daha kendini
göstermeden tanı koyduracak testlerin geliştirilmesi için yardımcı olabilecek
10 ayrı molekülü keşfetmelerine yardımcı oldu. Bu araştırma dünyaca ünlü tıp
dergilerinden Lancet’te yayınlandı.

İskoçya’nın Perth şehrinde yaşayan Joy Milne, Parkinson
hastalığı teşhisi almadan altı yıl önce, kocası Les’in kokusunda bir değişiklik
bulduğunu iddia ettiğinde Manchester Üniversitesi’ndeki araştırmacılar hastalığın
belirgin bir kokuya sahip olabileceğini düşünmeye başladı.

67 yaşındaki Joy Milne, kocasının kokusunun, hastalık
belirti vermeden birkaç yıl önce değiştiğini ileri sürdü. Kocası Milne, 2015’te
Parkinson hastalığı nedeniyle 65 yaşında vefat etti.

Araştırmacılar Joy Milne ile yaptıkları testler sonucunda,
cilt bezlerini koklayarak Parkinsonlu kişileri diğerlerinden ayırabildiğini
tespit ettiler. Hiçbir belirtisi olmayan bir kişinin Parkinson hastası olduğunu
öngören Joy Milne, kocasının kokusunda tanıdan altı yıl önce duyduğu “odunsu,
misk kokusu”nu hastalarda da algıladı.  Misk erkek ceylan, keçi gibi çeşitli hayvanlarda bulunan ‘misk bezi’nin
çıkardığı güzel kokulu bir
maddedir.
Joy Milne, yapılan kontrollü bir deneyde Parkinson hastalığı
olan ve olmayan gönüllüler tarafından giyilen 12 tişört arasından Parkinson
hastalarına ait olanları doğru olarak tespit etti.

Dr Tilo Kunath ve ekibi Edinburgh Üniversitesi’nde
yaptıkları çalışmalar sonucunda Milne’nin Parkinson hastalığını yalnızca
kokudan algılama yeteneğini doğruladı.
Michael J Fox Vakfı ve Parkinson UK tarafından finanse
edilen ortak bir programda, Manchester Biyoteknoloji Enstitüsü’nden araştırmacılar,
sebumdan (ciltte bulunan yağlı bir madde) yeni bir küçük molekül tanımlamak
için araştırmalar yapıyorlar. Araştırmacılar, Parkinson hastalarının erken
safhalarında ince fakat benzersiz bir koku yaydıklarını tespit ettiler. Bilim
insanlarına göre moleküller doğru tanımlanırsa, kütle spektrometresi gibi
yöntemlerle hastalığın erken teşhisi sağlanabilir. Alternatif olarak koku alma
yeteneği keskin olan köpekler hastalığı koklamak için eğitilebilir.

Not: Haberi ileten ve hazırlanmasında destek olan Dr. Gürdal Şahin’e teşekkür ederim. 

Kaynaklar

Continue Reading

KARARLARIMIZI KENDİMİZ Mİ VERİRİZ?

Kararlarını kendi veren insanlar, her daim daha karakteri
oturmuş gelir bana.  Ancak hep aklıma takılan sorulardan biri “Kendi irademizle mi
karar veririz?”. Medya hayatımızı yönetirken, seçeceğimiz
kıyafetten, okuyacağımız kitaba kadar her şeyi medyanın yönlendirmesine
bırakmışken, kendi kararlarımızı alabilmemizi merak ediyorum.
Trend dışı olanların eziklendiği sosyal medyada, herkesle
aynı zamanda aynı şekilde yaşamak sessizce baskılanıyor. Şu dönemde de tatil
trendi var, çalışanlar için herkes üzülüyor. Peki, hep tatilde olup hiç
çalışmayanlar ne olacak? Hani onlar sosyal medyadan örnek gösteriliyor ve
fenomen oluyorlar. Kadınların yeni gözde fenomenleri zaten, hiç çalışmayan
kadınlar. Biz karar vermeyi, almayı konuşuyorduk. Farklarına da bakalım mı?

Karar vermek, tekil bir eylemdir, aniden olur ve tercihtir. Karar almak ise, genellikle bir grubun ortak iradesi sonucu yapılan, eylem için kullanılır.  Yeni bir prensip kazandırmaktır, taşların yerine oturması gerekir. Karar; sunulan seçenekler üzerinden verilir ve seçeneklerden bağımsız olarak alınır. *  Yanlışım varsa düzeltin lütfen.

Şimdi çoğunluğu seçtiği bu kararlar doğru olan mı oluyor? Ya
da çoğunluğun dediğinin zıddı yanlış mı oluyor? Bir ara alışveriş yapmak
modayken, şimdi sadeliğin suyunu çıkartan koçlarımız oldu. Beynimiz kararlarımızın neresinde yer alıyor?
Beynimizin karar verme ya da alma konusunda nasıl davrandığını, ilginç bir vakadan söz ederek ele alacağım. David Eagleman’ın, Incognito kitabında anlatılan vakanın yaşadıkları şu şekilde: 

Charles Whitman, 1966 Ağustos’unun sıcak ve nemli ilk
gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına
götürecek olan asansöre bindi. 25 yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu
silah ve cephaneyi de peşinden sürükleyerek üç kat merdiven çıktı ve gözlem
alanına ulaştı.
Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü,
ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en
sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk
kadın hamileydi. ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından
nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen
ambulans şoförleri.
“Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. aklı
başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman
başladığım hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantıksız düşüncenin kurbanı
olmuş durumdayım.”
Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis
memurları da yerleşkeye yönlendirildi. birkaç saat sonra üç memur ve hızla
görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında
öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öldürülmüş, otuz üç kişi de
yaralanmıştı.
Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı.
polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır
olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce
annesini, ardından da uykusunda bıçaklamak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu
ilk cinayetlerden sonra intihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla
devam etmişti.
“Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok
uzun süre düşündükten sonra karar verdim. onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin
düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana. Bunu yapmama neden olacak
mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma.”

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir
sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste
binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak çalışmış,
ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin izcileri 5. grup izci başılığı
için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden
aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. bu nedenle
Teksas Üniversitesi kulesinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı
saldırının ardından, herkes bir açıklama bekler olmuştu.
Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar
notunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını belirlemek
üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan
kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona
çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiğimi anlatmaya
çalıştım. o seanstan sonra doktoru bir daha görmedim. O zamandan beri bu
zihinsel çalkantıyla tek başıma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir
yararı yok.”

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik
testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor,
beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu
tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve
amigdala olarak bilinen üçüncü bir yapıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle
de korku ve saldırganlık merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının
düzenlenmesinden sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacılar
amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahatsızlıklar yaşandığını
keşfetmişlerdi.
Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri, beynindeki
bir şeylerin davranışlarını değiştirdiği gerçekten de son derece isabetliydi.

“Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi
göründüğümü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım
yalnızca. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı
ödeyin. Geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna
bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda
önlenebilir.”

Whitman olayı,  biyolojimizin
kararlarımızda nasıl etkili olduğunu gösteriyor. Peki biyolojik sorunu olup,
vahşet yapanlar masum mu kabul edilecek? Ya da toplumun aksine davranmak yanlış
mı? Doğrular kime göre ve neye göre olmalı?

Sizce kararlarımızı  kendimiz
mi alıyoruz ya da veriyoruz?

Continue Reading