ÇOCUKLAR EĞLENEREK YETERLİ VE DENGELİ BESLENMEYİ ÖĞRENİYOR


Dünya Obezite
Federasyonu (World Obesity Federation) raporuna göre;
11-17 yaş arası her 5 gençten 4’ü yeterli fiziksel aktivite yapmıyor. Türkiye’de ise, 6-18
yaş arası her 100 çocuktan 74’ü fiziksel aktivite yapmıyor. Bu nedenle
çocuklarda dengeli ve yeterli beslenme, hareketli yaşam alışkanlıkları
kazandırmak hedefleniyor. 
Toplumun beslenme ve sağlıklı yaşam konularında
bilinçlenmesine katkı sağlamak, topluma bu konulardaki en doğru, güncel ve
bilimsel bilgiyi aktarmak hedefiyle çalışmalarını sürdüren Sabri Ülker Vakfı, Barselona’da
düzenlenen “11. Uluslararası Çocukluk Çağı Obezitesi ve Beslenme Konferansı”nda
iki bilimsel oturuma ev sahipliği yaptı.


Dünya Sağlık Örgütü
(WHO), UNICEF ve Dünya Bankası’nın çocuk malnütrisyonu 2017 raporuna göre; 5
yaş altı çocuklarda
1990 yılında 32 milyon çocuk fazla kilolu ya da
şişman iken, 2016 yılında bu durum 41
milyon çocuk oldu.

Yemekte Denge Eğitim Projesi, “en iyi uygulama
örneği” oldu
15-16 Mart 2018 tarihleri arasında İspanya’nın
Barselona şehrinde düzenlenen konferansta, 7. yılında 10 ilde 500 okul 6 milyon
çocuk, öğretmen ve ebeveyne ulaşan T.C Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim
Müdürlüğü ile Sabri Ülker Vakfı’nın birlikte ilkokullarda yürüttüğü Yemekte
Denge Eğitim Projesi, “en iyi uygulama örneği” olarak sunuldu.

Konferans ile eşzamanlı olarak düzenlenen
basın toplantısında ise Türkiye’de yemek yeme alışkanlıklarının oluşması ve
değişiminde önemli rol oynayan bilgi kaynakları üzerine son yıllarda
gerçekleştirilen en kapsamlı çalışma olan “Sağlıklı Beslenme Bilgisi için
Kullanılan Kaynaklar ve Bu Kaynaklara Güven” araştırmasının sonuçları açıklandı.

Erken yaşta beslenme eğitimi şart
“Ağaç yaşken eğilir. Biz de bu
bilinçle daha sağlıklı gelecek nesiller yetişmesi için Yemekte Denge Eğitim
Projesi ile önemli bir adım attık” diyen Sabri Ülker Vakfı Genel Müdürü Begüm
Mutuş, şunları söyledi: “Çocuklarımızın yeme alışkanlıklarını olumlu yönde
değiştirmeyi başardık. Sağlık ve beslenme alanında yaşanan bilgi karmaşasının
önüne geçmek için de önemli çalışmalar gerçekleştiriyoruz. “Sağlıklı
Beslenme Bilgisi için Kullanılan Kaynaklar ve Bu Kaynaklara Güven 2018”
araştırması ise toplumun yarıdan fazlasının sağlıklı beslenme konularıyla
ilgili artık en çok konusunda uzman hekimlere güvendiğini ortaya koydu. Türkiye
genelinde 15 ilde bin 241 kişiyle gerçekleştirilen araştırma, toplumun yarıdan
fazlasının sağlıklı beslenme konusuyla ilgilendiğini, bu çerçevede televizyon
ve sosyal medyanın en çok bilgi alınan mecralar arasında yer almasına rağmen en
az güven duyulan mecralar olduğunu da ortaya çıkardı.  Araştırmaya göre sağlıklı beslenme konusunda
herhangi bir mecradan bilgi edinen 10 kişiden biri duyduklarını her zaman
uyguluyor. Her 5 kişiden biri sağlıklı beslenmenin yanı sıra sağlık konusunda
genel bilgiler ve kilo verme ya da diyet konularını da merak ediyor.”

En çok merak edilen konuların başında
sağlıklı beslenme geliyor
Sağlıklı beslenme
konularında en çok bilgi alınan mecraların başında yüzde 23 ile televizyon geldiğini
belirten Mutuş, “Bunu yüzde 23 ile aile, arkadaşlar ve çevre, yüzde 21 ile
konusunda uzman hekim izliyor. Sosyal medya ve internet siteleri ise yüzde 20
ile dördüncü sırada yer alıyor. Sağlıklı beslenme konusunda en çok merak edilen
konuların başında yüzde 32 ile sağlıklı beslenme yer aldı. Sağlıklı beslenme
konularında en çok güven duyulan mecra sıralamasında konusunda uzman hekim
yüzde 62 ile ilk sırada yer alıyor. Aile, arkadaşlar ve çevre yüzde 38, sosyal
medya ve internet siteleri yüzde 22 oranında kalırken, en çok bilgi alınan
kaynak olan televizyon yüzde 13 ile en az güven duyulan mecra oluyor. Sağlıklı
beslenme genel başlığı altında en çok merak edilen ilk üç konu ise yüzde 9 ile
beslenme alışkanlığı, yüzde 6 ile sağlıklı beslenme ve yüzde 4 ile gıdaların
sağlıklı olup olmadığı oldu.” diye konuştu.



Beslenme
sorunları en çok çocukları etkiliyor
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre
Avrupa’daki her 5 çocuktan 1’i fazla kilolu, her 3 çocuktan 1’i ise şişman
olduğunu söyleyen Doğu Akdeniz Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı
Prof. Dr. H. Tanju Besler, çocukluk döneminde ortaya çıkan şişmanlığın ileri
yaşlarda, kalp ve damar hastalıkları, şeker hastalığı, metabolik sendrom gibi
birçok hastalığa davetiye çıkarabileceğini belirtti. Prof. Dr. Besler,
“Çocukluk çağı şişmanlığının önüne geçilebilmesi için çocukların, yeterli ve
dengeli beslenmenin esasları ile fiziksel aktivitenin önemini çocukluk çağında
öğrenerek davranış haline getirmesi ve ileride de sürdürmesi gerekiyor.” dedi.



Şişmanlıkla
mücadelede kurumların işbirliği çok önemli
İngiltere’de okullarda uygulanan beslenme ve
eğitim programı “Food- A Fact Life”ın detaylarını aktaran İngiliz Beslenme
Vakfı (BNF) Beslenme Bilimi Sorumlusu Dr. Stacey Lockyer, şu bilgileri
verdi: “İngiltere’de çocukluk
çağında görülen şişmanlık oranları kayda değer derecede yüksek. Bu sebeple
çocukluk çağında beslenme eğitim projeleri çok büyük önem taşıyor. 3-18 yaş
arasında çocuklara, Birleşik Krallıkta 7 bin 500 okulda uyguladığımız proje ile
önemli kazanımlar elde ettik. Projenin başarısında kamu kurumlarıyla yaptığımız
işbirliğinin de önemli bir payı var. Sağlıklı mahalleler olmalı. Okullarda
yemeklerin kalitesi artırılmalı. Sadece eğitim yetmez, uygulayabilecekleri
ortamlar da oluşturulmalı. Peynirin bitkisel olduğunu düşünen çocuklar var. Ayrıca
öğretmen ödülleri veriyoruz.”



Bin öğretmene
temel beslenme eğitimi verildi
11. Uluslararası
Çocukluk Çağı Obezitesi ve Beslenme Konferansı’ndaki “Okul temelli beslenme eğitimleri: Türkiye, İngiltere ve
İspanya’dan uygulama örnekleri” başlıklı çalıştayda ise okullardaki beslenme
uygulamaları Sabri Ülker Vakfı Bilimsel İletişim Yöneticisi Dr. Burcu Aksoy, “Dengeli
bir şekilde her şeyi yiyebilirsin. Yapman gereken, dengeyi nasıl kuracağını
öğrenmek” olan Yemekte Denge Eğitim Projesi Türkiye’nin 10 ilinde 6 milyon
çocuk, öğretmen ve ebeveyne ulaşıyor. 
Ayrıca öğretmenlerin mesleki ve kişisel gelişimlerini teşvik amacıyla
gerçekleşen hizmet içi eğitim kapsamında yaklaşık bin öğretmene temel beslenme
eğitimi verildi.” şeklinde konuştu.



Habersiz denetimler yapılıyor
İspanya Beslenme
Vakfı Bilgi ve Bilimsel İletişim Direktörü Dr. Teresa Valero Gaspar, ise
şunları söyledi: “Okullarda çocuklar için hazırlanan kitaplarda, oyunların
oynandığı bölümler yer alıyor. Ayrıca çizgi seriler hazırladık. Okullara,
habersiz denetimler yapıyoruz.”
Continue Reading

BÖCEK YEMEK İSTEMİYORSANIZ

Dünya mutfakları çeşitlilik gösteriyor. Her ülkede farklı lezzetler sunuluyor. Bunların içerisinde Meksika ile ilgili bir öğrendiklerim beni biraz şaşırttı. Çünkü, böcekleri ve kurtların yenildiği ülke genellikle Uzak Doğu ülkeleri olurken, Meksika’yı acılarıyla bilirdim. 

Kal Penn ile Büyük Resim isimli belgeselde; karıncalar, uçan karıncalar, çekirgeler, solucanlar ve kurtçuklar soslarla nasıl sevilerek yenildiği anlatıyordu. 2000 tür yenilebilir böcek ve solucanların olduğu ve 2 milyardan fazla insanın çoktan böcek yediği de dikkat çekenlerdendi. 

Protein kaynağı olan bir çekirge, hamburger ile eşdeğer tutulurken, kalori olarak daha az olduğu da vurgulanan bilgilerden biriydi. 

Bu belgeseli izlerken özellikle vurgulanan bir nokta dikkatimi çekti. Tükenen protein kaynakları nedeniyle insanlar besinlerin tüketiminde değişikliklere doğru yöneliyordu. 

Bu böcekleri yemekle vücudumuza farklı mikroorganizmalar almıyor muyuz? Protein kaynakları neden tükeniyor? gibi birçok soru aklımda uçuştu. 

Gündemimizde hep “Et yensin mi yenmesin mi?” olurken, protein kaynaklarının tükendiğine hiç deniğinilmiyor. Hayvanları yetiştirmek, korumak ve beslenme sorunu yaşamamak için bunları konuşmaya başlamalıyız. 

Böcek yemek istemiyorsanız, hayvanlara sahip çıkmalı ve hayvancılığı desteklemek zorundayız. 
Continue Reading

DİYET ÖNEREN YAZAR GÖRDÜĞÜNÜZDE YAPMANIZ GEREKENLER


Yaz aylarının vazgeçilmez konusu diyettir, zayıflamadır. İnsanlar tatile gitmeden zayıflayıp, tatil dönüşü aldıkları kiloları vermek için yine panik halde diyete sarılır. Arkadaşlar seslenir, “Kilo değildir o, ödemdir ödem detoks yaparsan geçer.” 

Detoks tarifleri verilir, kendi uydurduğu ya da gazeteden okuduğu diyeti uygulayanlar en büyük akıl hocası olur. Diyetisyene ne gerek var, gidip gelip kendi bedenindeki değişimi öğreneceksin. Nasıl bakmışsın kendine, nasıl özen göstermişsin kim uğraşacak. Kendine o kadar değer veren olsa, ona buna akıl sormaz. Hatta endokrinoloji uzmanlarına kontrole gittikten sonra diyetisyene gitmek gerekir. Bunları kim yapacak!

Bugün haberleri ve köşe yazılarını okurken, bir yazı dikkatimi çekti. Biz millet olarak başlıktan haberin içeriğine karar verip, ona göre yorum yaparız. Yapmamız gereken ise, haberin detaylarını okumaktır. Çünkü, başlıklar tıklanması için atılır, yani okumaya teşvik için yapılır. Gazeteciler, haberlerini okutmak için uğraşır. 

Köşe yazısına geri dönelim, başlıkta  “diyetin derhal bırakılması emrediliyor.” Yanlış duymadınız, uzman edasıyla, bunun kalp hastası var, diyabet hastası var, çölyak hastası var. Ancak hiç düşünmeden emir veriyor. Tam bir sorumluluk sahibi insan örneği değil mi?

Kendi metabolizması ve yaşam şeklinin en doğrusu olduğunu savunarak, nelerin yenmesi gerektiğini sıralıyor. Herkesin vücudu ve beslenme şekli de bu kişiyle aynı olmalı, aksi zaten düşünülemez. Ve sanki tıp tarihinden bir bilgi yağmuru ile yazı devam ediyor. Tabii bu bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeyip, yerseniz. 

Sonuç olarak, bir bakıyoruz ki, yaz aylarının vazgeçilmez konusu olan diyet ve beslenmede bir level daha atlıyoruz. Bilimsel bilgiyi okumuş, otoriteyi belirlemiş. Kendisi sağlık ya da bilim yazarı değil ancak çok güzel şekilde bilgi kirlilliğine katkıda bulunmuş. Bu yazıda emeği geçen ki, bu kadar çalışmayı kendisinin araştırmadığı ortada, gizli reklam yazıları gibisi yok. Atalım oradan bilgi kirliliğine bir tık.  

Yazıktır, bu insanlara yapılacak en büyük kötülüktür. İşin uzmanı olmadan nasıl insanlara beslenme tavsiye ediyorsunuz. Bilip bilmeden, her söylenenin yapılması için uzman öneriyorsunuz. İşte tam bu yaşanan bilgi kirliliğin önlenmesi için medyaya destek verin. Alanında uzman sağlık ve bilim habercilerinin olması, bu alanda kendilerini geliştirmesi için imkan tanınsın. Bu işin şakası olmaz, sonucu sağlığınızla hatta hayatınızla ödersiniz. İşte yıllardır tüm çabam bundan…


Continue Reading

BESLENME VE YEMEK YEME AYNI ŞEY Mİ?

Tatları algılayabilmemiz, anne karnında başlayarak, ailenin beslenme kültürü ile gelişerek devam ediyor. Anne karnında, bebeğin 10. haftasında tat algısının gelişmeye başlaması, annenin beslenme alışkanlıkları ve anne sütünün tadı ile devam ediyor.


Bu erken dönemde başlayan tat algısının, ilerleyen yaş dönemlerinde, genetik, biyolojik ve çevresel etmenler ile tamamlandığını anlatan Uzm. Dyt. Mine Telek, “Bebek doğduğu andan itibaren tipik tat seçimleri yapıyor. Bu biyolojik bir yanıt olmasına karşın değiştirilebilir bir özellik. Ancak, beslenme alışkanlıklarınız ve gebelik döneminde sıklıkla tükettiğiniz besinlere karşı bebeklik ve çocukluk döneminden başlayarak devam eden olumlu tepkileri her bireyde görmemiz mümkün” dedi. 

Koku olmadan tat olmaz
Tat duyusunun, besin seçimlerini yapmamıza, yenilmesi mutlu eden ve doğru besinler olmasına olanak sağlarken bizlere zarar verebilecek besinlerden de uzak kalmamızı sağladığını kaydeden Telek, “Tat duyusunda etki eden en önemli duyusal olgu kokudur. Bir besinin tadını ya da görüntüsünü sevmemize rağmen,  kokusunda bir olumsuzlukla karşılaşıldığında bu besini yemeği redderiz. Besin seçimleri hiçbir zaman, fiziksel açlığı gidermek için yapılmaz. Aynı zamanda duyusal, fizyolojik ve psikolojik mekanizmaların etkisiyle hareket eder. Ailenin ve özellikle annelerin beslenme tarzı ne kadar sağlıklı besinlere yatkın ise çocuklarında bu besinleri hem severek tüketirler, hem de psikolojik açıdan doyum sağlarlar” şeklinde konuştu.  

Besinlerin tadı, yapısı ve diğer duyusal algılarımızın besin seçimlerimizde en büyük rolü oynadığını dile getiren Telek, bu doğrultuda beslenme davranışımızın oluştuğunu söyledi. 

Ne için yeriz?
“Lezzetini veya görüntüsünü sevdiğimiz için mi yemek yemeği tercih ederiz, yoksa besleyici değerleri için mi?” sorusuna Telek şu yanıtı verdi: “Yemeklerin kokusu, görüntüsü ve lezzeti seçimlerimizde oldukça önemli rol oynar. Bizler sevdiğimiz, tadını beğendiğimiz ve alışkın olduğumuz yiyecekleri daha çok tercih ederiz.”

Beslenmek karın doyurmak mıdır?
Telek, karın doyurmak ve beslenmenin farkını şu şekilde ele alıyor: “Karın doyurmak; açlık hissini oradan kaldırmak iken, beslenme; vücudumuzun ihtiyacı olan besin öğeleri, vitamin ve mineralleri gerektiği miktarlar kadar almamızdır. Sadece yemek yiyerek beslenmiş olmuyoruz. Besinlerin çeşitleri, içerikleri ve miktarları beslenme tarzımızı belirler. Ancak, bunun yanı sıra, gözümüze hoş gelen, damak tadımıza uygun besinler olması da oldukça önemlidir. Çünkü yemek yemek, beslenmenin dışında sosyal ve ruhsal bir olgudur. Bunu sadece tek bir mekanizma gibi düşünerek ihtiyacımızı karşılamamız, lezzetini ve alışkanlıklarımızı göz ardı etmemiz mümkün değildir.”
Continue Reading

VİTAMİN AZALIYOR PROBİYOTİK YÜKSELİYOR

Dünyada vitamin ürünlerinin kullanımı azalırken, probiyotiklerin yükselişte olduğunu belirten Prof. Dr. Tarkan Karakan, “Burada dikkat etmemiz gereken temel nokta, arkasında bilimsel çalışmaların olduğu ürünleri tercih etmek. Tabiri caizse merdiven altı, ne olduğu belli olmayan ürünleri almamak” dedi.


Probiyotiklerin yararlı bakteriler olduğunu kaydeden Karakan, şunları söyledi: “Probiyotikler, yararlı bakterilerdir ve zararlı bakterilerin çoğalmasını engellerler. Prebiyotikler ise probiyotiklerin bağırsaklarda çoğalmasına destek olan gıda maddeleridir ki bunlar genellikle lifli gıdalar olarak tanımlanır.”

2010 yılında Probiyotik Derneği’ni kurduklarını ve her yıl kongre düzenlediklerini dile getiren Prof. Dr. Tarkan Karakan ile probiyotik ve prebiyotikler hakkında merak edilenleri konuştuk.

Vücudumuzun yüzde 70’i sudan oluşuyor deniyordu. Peki nasıl 10’da 9’u bakteri oluyor?
Bağırsaklarımızda 100 trilyon bakteri yaşar. Bu sayı vücudumuzdaki toplam hücre sayısının 10 katıdır. Yani bir insanın 10’da biri insan hücrelerinden, 10’da 9’u ise mikroorganizmalardan oluşmaktadır. Bunların yüzde 90’ı bağırsaklarımızda bulunur. Hatta 70 kilo olan bir insanın 2 kilosu bakterilerden oluşur. Bağırsaklarımızda bağışıklık sisteminin yüzde 70’i ve beyindeki nöron sayısı kadar sinir hücresi vardır. Yani özetle birçok şeyin kontrol merkezi gibi olduğu için, bu yapının sağlıklı olması için probiyotikler en önemli seçenekler arasında yer alıyor.

Probiyotiklerin tadı neden kötü? Kefir dışında ne gibi seçenekler var?
Probiyotiklerin tadı aslında kötü değil. Sadece fermente oldukları için bazen ekşi veya alışık olmadığımız tatlar oluşabilir. Kefir ve doğal probiyotik kaynakları günlük yaşamın bir parçası olarak tüketebileceğimiz besinler. Ancak son yıllarda daha etkili ve standart dozlar almak istediğimizde eczanelerde yaygın olarak ulaşabileceğimiz probiyotik kapsül, tablet, toz veya damla gibi seçeneklerimiz var artık.

Probiyotiklerin vücudumuza zararı var mı?
Genel olarak oldukça güvenlidir. Nadiren bağışıklık sisteminin ileri derecede çöktüğü hastalarda bazı yan etkiler bildirilmiştir. Ancak çok yaygın kullanılmasına rağmen probiyotiklere bağlı ölüm yok denecek kadar azdır. Probiyotik içeren gıdalar nelerdir ve nasıl ortamlarda hazırlanıyor.

Fermente süt ürünleri ve diğer fermente ürünlerde probiyotik mikroorganizmalar bulunabilir. Ülkemiz bu konuda oldukça zengindir. Özellikle ev yapımı yoğurt, tarhana, kefir, turşu, şalgam suyu, ekşi maya ile yapılan ekmeklerde probiyotik bulunur. Ancak bunlar mide asidinde parçalandığı ve çok az miktarda bağırsağa geçtiği için, tedavi amacıyla kullanılması için yeterli değildir.

Evde hazırlanan yoğurtlardan da bu ürünler yapılabilir mi?
Evet. Probiyotik toz halinde eczanelerde bulunuyor. Yoğurt mayalarken bu ürünleri kullanabilirsiniz. Ama dikkat etmeniz gereken nokta çok yüksek ısılar bu bakterilere zarar verir. Ayrıca aynı yoğurdu tekrar mayalayarak aynı etkiyi elde etmenin garantisi yoktur yani tek seferlik mayalama yapılabilir.

Gıda takviyesi probiyotikler nelerdir ve neye göre alınabilir?
Gıda takviyesinden kasıt, eczanelerde bulunan probiyotikler ise bunlar son 2 yıl içinde oldukça arttı. Aslında dünyada vitamin ürünlerinin kullanımı azalırken, probiyotikler yükselişte. Ancak her geçen gün yenilerinin eklendiği bu pazarda dikkat etmemiz gereken temel nokta, arkasında bilimsel çalışmaların olduğu ürünleri tercih etmek. Tabiri caizse, merdiven altı, ne olduğu belli olmayan, ürünleri almamak. Çünkü bu ürünler canlı mikroorganizmalardır ve iyi koşullarda üretilmiş ve saklanmış olmalıdır.

Probiyotik ürünler ne zaman kullanılmaya başlanabilir?
Bunun cevabı her zaman olabilir. Ama en önemlisi antibiyotik kullanırken berberinde alınmasıdır. Çünkü antibiyotikler bazı yararlı bakterilerimizin geri dönmemek üzere kaybolmasına neden olur. Bunun psikiyatrik, nörolojik, obezite, insülin direnci, alerjiler gibi yan etkileri vardır. Antibiyotiğin yanına probiyotik eklendiğinde bu zararlı etkilerden büyük ölçüde korunduğumuz gösterilmiştir.

Diğer bir durum ise sık seyahat edenler ve uyku bozukluğu olanlar. Son yıllarda bu kişilerin de bağırsak mikrobiyotasının bozuk olduğu görülmüştür. Bağışıklık sistemi çökmesi bu kişilerde sık görülür. Bu kişilerin probiyotik kullanması çok önemlidir.

Probiyotik ürünlerde canlı bakteriler mi vardır?
Mutlaka canlılığını muhafaza eden kaliteli, bilimsel çalışması yapılmış, içeriği bilinen ürünler kullanılmalıdır. Canlılık konusu çok önemli çünkü kötü koşullarda saklanan ve taşınan probiyotiklerde canlı bakteri kalmaz ve içildiğinde hiçbir faydası olmaz. Bir de mide asidine dayanıklılık çok önemli.

Bazı probiyotikler bağırsaklara canlı ulaşabilsin diye çift kaplama gibi teknolojilerle üretilirler. İlk kaplama mide asidinden korur, ikinci kaplama ise bağırsaklara ulaşıldığında açılır. Böylece azami sayıda yararlı bakteri bağırsaklara ulaştırılır.

Bazı ürünler ise mide asidinden etkilenmeyen mikroorganizmalar içerir. Bazıları ise kist formunda bağırsağa geçer ve orada aktifleşir. Yani her bir probiyotiğin bağırsağa canlı ulaşmak için farklı bir yolu var. Önemli olan bunun ispat edilmiş, denenmiş olanlarını tercih etmek.

Kimler probiyotik kullanamaz?
Kesin olmamakla birlikte, beyaz küre sayısı çok düşük olanlar  yani kanser kemoterapisi alırken,  bağışıklık sisteminde kalıtımsal bazı bozuklukların olduğu durumlarda ve şiddetli pankreatitte kullanmıyoruz. Çok küçük bebekler ve yenidoğanlarda ise pediatrist önerisi olmadan kullanılmamalıdır.

Gebelikte kullanılabilir mi?
Özellikle hamile, çocuk ve yaşlılarda probiyotiklerin yararlı olduğu gösterilmiştir. Hamilelerde probiyotik alımı erken doğum, gebelikte görülen şeker hastalığı gibi durumları önlediği gösterilmiştir. Ayrıca annenin aldığı yararlı bakteriler anne karnındaki bebeğe de geçerek daha doğmadan yararlı etkiler gösterebilir.
Çocuklarda alerjik hastalıklar, ishal kabızlık durumunda ilaç yerine kullanılabilecek doğal ürünlerdir. Yaşlılarda ise yaş ile zayıflayan bağışıklık sistemini güçlendirir. Yaşlılarda yapılan çalışmalarda soğuk algınlığına yakalanma riskinin yüzde 30 azaldığı gösterilmiştir.
Continue Reading

DİYABETLİLER NASIL BESLENMELİ?

Son günlerde beslenme konusunda bilgi kirliliği gittikçe artıyor. Medyada özellikle belli kronik hastalığı olan bireylerin neleri yemesi gerektiği konusunda sürekli farklı açıklamalar yapılıyor. 

Kişiye özel beslenme tavsiyeleri verilmesi gerektiğini atlayıp, herkes bu karışımı uygulayabilir şeklinde açıklamalar yapıyor. Diyabet hastalarının beslenmesi konusunda Diyabet Hastanesi’nde görev yapan Uzm. Dyt. Mine Telek ile bu konuda merak edilenleri konuştuk. 

Diyabetlilerin beslenmesindeki farklar nelerdir?
Diyabetli bireylerin beslenme tedavisinde aslında yeterli ve dengeli beslenme kuralları geçerlidir. Günlük almaları gereken enerji ve besin öğeleri açısından diyabetli olmayan bireylerden bir farklılık bulunmamaktadır. Kan şekerini kontrol altında tutmak için öğün zamanları ve öğünde tüketilen besinlerin çeşidi ve miktarları önemlidir. 

Diyabetten kaynaklanan kalp damar hastalıklarını, inme ve diğer metabolik hastalıkları önlemek için aldıkları yağ miktarına ve çeşidine dikkat edilmeliler. Sağlıklı besin seçimleri ve beslenmesi düzenli bir kan şekeri kontrolü sağlıyor. 

Diyabetliler beslenmelerinde özellikle nelere dikkat etmeli?
Diyabetli bir bireyin beslenmesinde dikkat etmesi gereken en önemli noktalardan biri,  öğün miktarı ve zamanıdır. Üç ana öğünün yanında bireye göre 2 veya 3 ara öğün tüketmeleri gerekiyor. Öğünleri, bireylere göre diyetisyenleri tarafından ayarlanmalıdır. Öğün atlamak ve uzun süre aç kalmak kan şekerinde ani düşüşler (hipoglisemi) gibi istemediğimiz durumlar oluşturur. 

Diyabetli bireylerin beslenmemesinde bir diğer önemli nokta, aldıkları karbonhidrat miktarı ve çeşididir. Basit karbonhidratlar yerine rafine şeker, beyaz unlu gıdalar gibi, kompleks karbonhidratlar dediğimiz tam buğday unundan yapılan yiyecekler, bulgur gibi besinleri tercih etmeleri gerekiyor. 

Diyabetli bireylerin almaları gereken karbonhidrat miktarları diyabeti olmayan bireylere göre bir farklılık göstermiyor. Yapılan en büyük hataların başında ‘ben diyabetliyim karbonhidrat içeren besinleri yememeliyim’ düşüncesidir. Önemli olan alınan karbonhidratların çeşidi ve miktarıdır.

Özellikle neler yememeliler?
Basit şeker içeren besinler dediğimiz, şekerli ve beyaz unlu besinler, kan şekerinde yüksekliğe (hiperglisemi) neden olacağı için beslenme düzenimizde olmaması daha iyi kan şekeri kontrolü sağlamaktadır.

Diyabetli bireylerin meyve tüketimi nasıl olmalıdır?
Bugünlerde yaşadığımız en büyük sorun diyabetli bireylerin kan şekerini yükselttiğini düşündüğü için meyve tüketmemeleridir. Meyve ve sebzeler, içerdikleri posa ve vitamin-mineraller ile günlük beslenmemizin olmazsa olmazlarıdır. 

Önemli olan meyveyi doğru zamanda ve doğru miktarda tüketmektir. Önerilen miktarın üzerinde meyve tüketimi, fazla miktarda karbonhidrat alımı olduğu için kan şekerini yükseltmektedir. 

Bu alanda yapılan yeni araştırmalarla ilgili bilgiler nelerdir?
Tip 1 diyabetli bireyler için yapay pankreas çalışmaları yapılıyor. Bu konuyla ilgili umut vaad edici sonuçlar görmekteyiz.  

Uzm. Dyt. Mine Telek kimdir?
2012 yılında İstanbul Bilim Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun oldu. Uzmanlığını Başkent Üniversitesi Beslenme Ve Diyetetik bölümünde tamamladı. Türk Diyabet Cemiyeti’nin hastanesi olan Diyabet Hastanesi’nde görev yapmaktadır. 
Continue Reading

KİMSEYİ EKMEĞİNDEN ETMEYE HAKKIMIZ YOK!

Sabahları işe giderken ya da akşam eve dönerken ekmek fırınından gelen o mis kokular huzur vermez mi bedenimize? Ekmek, içeriği, şekil ve tekniği değişikliğe uğrasa da, bugün dünyanın her yerinde bilinmekte, üretilmekte ve tüketilmektedir. Hemen hemen tüm insanlığın ortak yiyecek türüdür. 

DPT raporunda, Türkiye’de insanlar günlük enerjinin ortalama yüzde 50′sini ekmek ve tahıl ürünlerinden sağladığı belirtiliyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, Türk halkı, günlük enerjisinin ortalama yüzde 44′ünü sadece ekmekten alıyor. Uzman Diyetisyen Banu Salman ile ekmek yemek ya da yememek tartışması ile ilgili merak edilenleri konuştuk. 

Ekmek zararlı mı?
Ekmek’den önce yine çok tartışılan “diet” kelimesinin de köküne bakmakta fayda var aslında. Diet “dietta” dan geliyor ve (latince) kelime anlamı ise “denge” demek. Yani hayatımızda beslenmeyle ilgili yaptığımız herşeyi dengede tutabilirsek sorun yok aslında yasaklar da. Hele ki ekmeğimiz asla yasak değil olmamalı da. Yalnızca doğru ekmeği doğru miktarlarda tüketelim o kadar. 

Her besinin bir enerji değeri vardır. Bu enerjiyi biz gereğinden fazla alırsak kilo alırız. Önemli olan her besini yeterli ve dengeli alabilmek. Vücudumuzun bir parça ekmeğe de ihtiyacı vardır. B gurubu vitaminler içerir. Bu nedenle her öğünde kişi için yeterli miktarlarda tüketilmesinde sakınca yoktur. Hiç zararı olmadığı düşünülen sebze ve meyvelerin bile fazlası zarardır. Yoğun vitamin ve mineral içerdikleri için fazla vitamin yüklenmesine neden olabilirler. 

Dolayısıyla kişi için yeterli miktarda tüketilen tahıl oranı yüksek ve gıda güvenliği açısından uygun şartlarda hazırlanmış bir ekmek son derece faydalıdır.

Ekmeğin besin değeri nedir?
Ekmeğin besin değeri; yapıldığı una ve hamur formülasyonuna giren ingredientlerin cins ve miktarına bağlıdır. Ekmek, karbonhidratça zengin bir gıdadır. Beslenme için karbonhidratlı gıdaların önemli bir bileşimi selülozlu maddeler adı altında hazmedilemeyen bitkisel orjinli maddelerdir. Bunlara selüloz, hemiselüloz, pektin ve lignin dahildir. Tahıl tanesindeki selüloz miktarı ise yüzde 15 civarındadır. Yapılan son araştırmalar, bu maddelerin ( posa) mutlaka alınmasını öngörmekte ve miktar olarak 30 gram/gün tavsiye edilmektedir. 

İçeriğinde B2, B6, B12 ve C vitaminleri ile demir, kalsiyum, niasin, folik asit ve çinko bulunan bol lifli çavdar ekmeğinin faydaları saymakla bitmiyor: Kolesterolün düşmesine, bağırsakların çalışmasına, kan şekerinin ve kan lipitlerinin düzenlenmesine yardımcı oluyor. Koroner kalp rahatsızlıkları ve diyabet hastalığı olanların diyetlerinde de olumlu etkileri bulunuyor.

Ekmek kabuğunun ne gibi faydası var?
Ekmeğin az bilinen özelliklerinden biri de, ekmek kabuğunun insanın mental ve fiziksel performansına olan etkisidir. Okul çocukları ve fabrika işçileri üzerinde yapılan bir araştırmada ekmek ve meyve ile beslenen işçilerin, günün ilerleyen saatlerinde performansı üzerine olan etkisinin, iç kısmından daha yüksek olduğu ve kandaki şeker düzeyini daha uzun süreli devam ettirdiği anlaşılmıştır. Bundan dolayı kabuğu bol ekmekler hem fiziksel hem de zihinsel efor sarfedenlere tavsiye edilebilir.

Ekmek şişmanlatır mı?
Ekmek, karbonhidrat bakımından zengin olduğu için şişmanlığın en önemli nedeni olarak bilinir. Oysaki obezitede gıdanın çeşidinden çok kalori değeri ve yenilen miktar önemlidir. Soya ve ruşeym gibi proteini yüksek ekmeğin tüketimi, şişmanlığın önlenmesinde önemli bir yere sahiptir. 

Kalbimize ve sindirim sistemize katkısı var mı?
Posasız gıdaların çok yenilmesi sonucunda insanlarda kabızlık görülmektedir. Barsak kanserinin önemli nedenlerinden birisi de posasız beslenmedir. Posadan zengin ekmek mesela çavdar, kepek, tam tahıl unundan yapılan ekmekler içerdiği yüksek selüloz oranı ile barsak salgısı ve barsak refleksini artırarak bu tür rahatsızlıkların ve hastalıkların tedavisinde önemli bir görev üstlenir. 

Kalp ve damar hastalıkları günümüzde en önemli ve öldürücü hastalıklardan biridir Kalori gereksiniminin yüzde 30’unu tam tahıl unundan yapılmış ekmekten karşılayan kimselerde kronik kalp yetmezliği ve damar sertliği görülme riskinin az olduğu yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. 

Çavdar ekmeğinin önerilmesindeki neden nedir?
Çavdar, buğdaydan daha koyu un verir. Kepek kısmı ayrılmadığında, B vitaminleri ve mineral maddelerce zengindir. Ayrıca kepeğin çok oluşu, beraberinde fitik asitin de fazla olmasına neden olur. Bu da insan sağlığı için önemli olan kalsiyum, demir ve çinkonun kullanımını kısıtlar. Mineral maddelerin vücut tarafından kullanımını art rmak ve ekmek kalitesini yükseltmek için, çavdar ekmeği yapılırken, 1/3 oranında çavdar unu, 2/3 oranında buğday unu kullanarak, fermentasyonun daha iyi olması sağlanır. Bu ekmek, kabızlık önler, yetişkin şeker hastalarının kan şekerinin yükselmesini yavaşlatır ve kan kolesterolünü düşürür.

Ekmeğin faydasını 5 maddede söyleseniz, neleri sıralarsınız?
İçeriğindeki kompleks karbonhidratlarla kan şekerini dengede tutar, tatlı isteğini azaltır.
Meyve ve sebze gibi vitamin kaynağıdır (B1, B6 ve niasin kaynağı).
Yağ oranı çok düşüktür hatta yağ içermez.
Tam buğday ekmeğinin çiğneme süresi daha uzun olduğundan daha çabuk doygunluk hissedersiniz.
Özellikle tam tahıllıları Sindirim sistemini düzenler.

Temel besinlerimizden biri olan ve doğru şekilde tüketildiğinde pek çok faydası ile bizi hastalıklara karşı koruyan ekmeğimizle oynamayalım. Kontrollü ve ihtiyacımız kadar tüketildiğinde tam tahıllı ekmekten gelen faydaları başka bir besin grubundan alamayız. Dolayısıyla yalan yanlış beyanlarla kimseyi ekmeğinden etmeye hakkımız yok.

Uzman Diyetisyen Banu Salman kimdir?
Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun oldum. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Bölümünde yüksek lisansını tamamlayarak bilim uzmanlığımı aldım.  Şu anda ise Doğu Akdeniz Ünv. Sağlık Bilimleri Fakültesinde doktora programını yürütmekteyim. İdeal Beslenme Eğitim ve Danışmanlık Merkezi’nde  Uzman Diyetisyen ve Eğitmen, Çeşitli kurumların beslenme danışmanı, 2013 Şubat ayından bu yana da Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde Misafir Öğretim Görevlisi Olarak çalışmalarıma devam etmekteyim. 
Continue Reading

EMZİREN ANNELERİN BESLENMESİ ÖNEMLİ

İyi beslenen annenin sütüyle bebeğinin gelişiminin ideal hale geldiğini söyleyen Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Pazarlama Direktörü Dr. Yalım Üner,  “ Anne yeterli protein, yağ, karbonhidrat ve çoğu vitamin ve minerali dengeli alabiliyorsa iyi bir emzirme sağlayabiliyordur” dedi.
 
Sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha etkili olan “İlk 1000 gün” hakkında son bilimsel araştırmaların anlatıldığı Nutricia Anne Bebek Beslenmesi,  bilinçlendirme çalışmalarına devam ediyor. Emziren anneler için özel olarak geliştirdiği Lactamil Sütlü İçecek’i tanıttı.  Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Pazarlama Direktörü Dr. Yalım Üner,  ilk 1000 günde hamilelikten sonra en önemli dönem olan emzirme döneminde, anne beslenmesinin bebeğin ideal gelişimi üzerindeki önemli etkileri konusunda bilgiler verdi.


Ayrıca toplantıda Diyetisyen ve Beslenme Uzmanı Zeynep Köse, anne sütünün ve bebeğin gelişiminin anne beslenmesiyle nasıl değişiklik gösterebileceğine dair bilgi paylaşımında bulundu.

İlk 6 Ayda Sadece Anne Sütü
Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Pazarlama Direktörü Dr. Yalım Üner, toplantıda yaptığı konuşmada şu bilgileri verdi: “Araştırmalar gösteriyor ki bebekler, büyüme süreçlerindeki en hızlı gelişimi ilk 1000 günde yani annenin hamileliğinin başlamasından, çocuğun 2 yaşını doldurmasına kadar geçen süreçte gösteriyorlar. Ve yine araştırmalar gösteriyor ki, 1000 gündeki beslenme alışkanlıkları, sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha önemli olabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF doğumdan sonraki ilk 6 ayda bebeklerin sadece anne sütü ile beslenmesini önerir. İlk 6 ayda anne sütü ile beslenip 2 yaşına kadar emzirmeye devam etmek, tamamlayıcı besinlere belli prensiplere göre geçmek, sağlıklı büyüme ve gelişmeyi sağladığı gibi, gelecekte oluşabilecek birçok sağlık sorununun da önlenmesini sağlar.”
 

Anne Sütündeki Vitamin ve Mineraller Bebek İçin Önemli
Emzirme döneminde, vitamin ve minerallerin anne sütünden bebeğe geçtiğini ve bebeğin gelişiminde önemli rol oynadığını söyleyen Üner,  bu sebeple annenin yeterli ve çeşitli beslenmesinin gerektiğini kaydetti.  Üner,  emziren annelerin beslenmesi ile ilgili şunları söyledi:  “Annenin, emzirme boyunca enerji, vitamin, mineral ve protein yönünden zengin besinlerin tüketimini artırması ve bol sıvı alması anne sütüne olumlu etki eder.  İyi beslenen annenin sütüyle bebeğinin gelişimi ideal hale gelir.  Anne yeterli protein, yağ, karbonhidrat ve çoğu vitamin ve minerali dengeli alabiliyorsa iyi bir emzirme sağlayabiliyordur. Anne sütündeki A vitamini, B1, B2, B12, C, D, iyot ve omega 3 değerleri doğrudan annenin beslenmesindeki alım ile ilişkilidir. Doğumdan sonra çocukta fiziksel gelişim, zekâ gelişimi, bağışıklık gelişimi ve sindirim sistemi olgunlaşması mucizeleri gerçekleşir. Anne sütünün kısa dönem faydalarına bakıldığında gastrointestinal ve solunum enfeksiyonları ve alerjiye karşı koruma sağladığını, uzun dönem faydalarına bakıldığında ise anne sütü ile beslenen bebeklerin düşük obezite, diyabet insidansı, kolesterol ve kan basıncına sahip olduklarını ve zekâ testlerinde daha iyi skorlara ulaştıkları gözlemleniyor. Yapılan araştırmalara göre bir yaşına kadar anne sütüyle beslenen bebeklerin bağışıklığı yüzde 40 ve zeka gelişimi yüzde 30 artıyor.”

Continue Reading

BEBEKLERİN İLK 1000 GÜNDEKİ BESLENME ALIŞKANLIKLARI TÜM HAYATINI ETKİLİYOR

3’üncü Fetal Hayattan Çocukluğa İlk 1000 Gün Gebe ve Çocuk Beslenmesi Kongresi’nde konuşan Nutiricia Medikal Direktörü Yalım Üner, “Araştırmalar gösteriyor ki bebekler, büyüme süreçlerindeki en hızlı gelişimi ilk 1000 günde yani annenin hamileliğinin başlamasından, çocuğun 2 yaşını doldurmasına kadar geçen süreçte gösteriyorlar. Ve yine araştırmalar gösteriyor ki, 1000 gündeki beslenme alışkanlıkları, sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha önemli olabiliyor” dedi.

Sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha etkili olan “İlk 1000 gün” hakkında son bilimsel araştırma ve tartışmaların paylaşıldığı “3’üncü Fetal Hayattan Çocukluğa İlk 1000 Gün Gebe ve Çocuk Beslenmesi Kongresi” yapıldı. Sağlık Bakanlığı ve Yükseliş İktisadi ve Stratejik Araştırmalar Vakfı (YİSAV) tarafından Nutricia Anne Bebek Beslenmesi sponsorluğunda düzenlenen Kongre, üçüncü senesinde tüm Türkiye’den anne ve bebek sağlığı alanında faaliyet gösteren 700’e yakın sağlık çalışanını biraraya getirdi.

Kongre kapsamında gazetecilerle buluşan YİSAV Başkanı Doç. Dr. Ferit Saraçoğlu ve Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Direktörü Yalım Üner, Türkiye’nin anne bebek beslenmesi alanında dünyadaki konumunu gösteren önemli açıklamalar yaptılar.

En Hızlı Gelişim İlk 1000 Günde
30 yıldır Türkiye’de faaliyet gösterdikerini ve bu süre zarfında sağlıklı nesillerin yetiştirilmesine katkıda bulunmanın öncelikli hedefleri olduğunu belirten Yalım Üner, şunları söyledi: “Araştırmalar gösteriyor ki bebekler, büyüme süreçlerindeki en hızlı gelişimi ilk 1000 günde yani annenin hamileliğinin başlamasından, çocuğun 2 yaşını doldurmasına kadar geçen süreçte gösteriyorlar. Ve yine araştırmalar gösteriyor ki, 1000 gündeki beslenme alışkanlıkları, sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha önemli olabiliyor. Nutricia Anne Bebek Beslenmesi olarak, bu araştırmaların sonuçlarını daha fazla kişiye ulaştırmak, annelerimizin bu konudaki bilgi birikimlerini artırmalarına destek olmak amacıyla birçok etkinlik düzenliyor, birçok etkinliğe destek oluyoruz. Sağlık personellerinin katılımıyla yapılan bu kongreyi desteklemeyi de, katılımcıların annelerle iletişime geçen birincil kişiler olmalarından dolayı önemli bir görev olarak görüyoruz.” 

Bebeklerin İlk 6 Ayda Sadece Anne Sütü İle Beslenmesi Gerekir
Konuşmasında 25 yıllık bir hekim olarak bebek beslenmesindeki püf noktalara işaret eden Yalım Üner, “Anne sütü bir mucizedir. Bebeklerin ilk 6 ayda sadece anne sütü ile beslenmesi gerekir. Altı aydan sonra aylara göre değişen miktarlarda tamamlayıcı besinler verilebilir. Ama ilk 1000 gün bitene yani çocuk 2 yaşını doldurana kadar anne sütü beslenmeye dahil olmalıdır” dedi.
 
Anne Kucağının, Anne Kokusunun ve Sütünün Yerini Hiçbir şey Tutmaz
Nutricia’nın tüm dünyaya yayılmış 800’ü aşkın Ar-Ge personeliyle, anne-bebek beslenmesindeki doğruları bulmak üzere çalışttığını kaydeden Üner, “Anne sütü bir mucize ve biz çalışmalarımızla bu mucizeye yaklaşmaya çalışıyoruz. Gururla söyleyebilirim ki en fazla yaklaşan firma biziz. Ama yine şunu da söylemeliyim: Anne kucağının, anne kokusunun, sütünün yerini hiçbirşey tutmaz. Biz de bu yüzden ‘yeter ki anne sütü olsun biz destekleyelim’ diyoruz” dedi.


Üner şunları söyledi: “Yakın ya da uzak komşularımıza baktığımızda, ne İran ne Irak ne Almanya’da annelerin çocuklarına süt verme konusunda Türkler kadar hassas olmadığını görüyoruz. Emzirmeye Türk annesi kadar duyarlı yaklaşan yok.”

Nutricia’nın Bu Pazar İçindeki Payı Yüzde 70
Türkiye’de bütün segmentleriyle aylık mama satışının ortalama bin 600 ton olduğu ve Nutricia’nın bu Pazar içindeki payının yüzde 70 olduğu bilgisini de veren Üner, “Bu rakamı toplam bebek rakamına böldüğümüzde emzirmeye bizim kadar önem veren Endonezya’nın gerisinde olduğunu görüyoruz” dedi.

‘Bağışıklık Sistemi Zayıflıyor’
Kongre Başkanı Doç. Dr. Ferit Saraçoğlu ise yaptığı konuşmada “İlk 1000 günde doğru beslenmenin, özelliklede anne sütü almanın çok önemli olduğu, pek çok bilimsel çalışmayla desteklenmektedir. İlk 1000 gündeki yetersiz beslenme sadece kronik hastalıkların, psikiyatrik bozuklukların artmasına, fiziksel, beyinsel ve metabolik fonksiyonların bozulmasına değil, immün sistemin zayıflamasına dolayısıyla pneumoni, diyare gibi enfeksiyonların artmasına da yol açmaktadır” şeklinde konuştu.

Kongremiz 700’e Yakın Sağlık Personelinin Katılımıyla Gerçekleşiyor
Saraçoğlu şunları söyledi: “Artık anne bebek beslenmesi konusunda doğruların ne olduğunu bildiğimize göre, bu doğrulara göre davranmamız ve annelerimizi de bu doğrultuda eğitmemiz gerekiyor. Son üç yıldır, anneler ile birebir temasta olan sağlık personelinin bu konudaki farkındalığını artırarak bu yöndeki bilinçlendirme çalışmalarına katkı sunuyoruz. Bu yıl rekor kırdık. Kongremiz 700’e yakın sağlık personelinin katılımıyla gerçekleşiyor. Bu başarının en önemli etkeni STK, özel sektör ve devletin birlik içinde olması.”

Continue Reading

TİMOKİNON KANSER HÜCRELERİNİ NASIL ETKİLİYOR?

Timokinon’un kanser hücrelerine ve bağışıklık sistemine etkisi üzerine yapılan araştırma sonuçları hakkında bilgi veren Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı, çörekotunda bulunan Timokinon’un etki  mekanizması hakkında Med-Index’e konuştu.   

Bilim insanları, normal koşullarda, eğer sağlıklı bir bağışıklık sistemine sahipsek, kolay kolay kanser olunmayacağını söylüyor. Kilit noktanın, sağlıklı bir bağışıklık sistemi olduğunun üzerinde duruluyor. Çörekotu tohumlarının bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkileriyle ilgili bilimsel çalışmalar hakkında bilgi veren Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı, şunları söyledi: “Birkaç kontrollü hayvan deneyinde, çörekotu tohum özütü verilen hayvanların çeşitli kanser yapıcı kimyasal maddelere karşı korunduğu ortaya konuldu. Çörekotu yağındaki doymamış yağ asitlerinin kombinasyonu da mükemmel, kan damarlarını oksitlenmeden korumak için formülünde neredeyse her şey var. Sağlıklı kan damarları ise sağlıklı kan akımı, o da sağlıklı bir beden anlamına gelir. Çörekotunda bulunan Timokinon, kanser hücrelerini ‘programlanmış hücre ölümüne’ yani hücre intiharına sürükleyip kanser kitlesinin büyümesini yavaşlatıyor.

‘Anticancer Research- Kanserden Korunmaya Yönelik Araştırmalar’ adlı dergide ABD kaynaklı bir araştırmanın makalesi şu başlıkla sunuldu: “Çörekotu tohumlarının hem işlenmemiş formu hem de ayrıştırılmış aktif maddeleri deneysel olarak tümör karşıtı etki gösteriyor!”

“Çörekotunun Üç Temel Mekanizmayla Anti-Tümör Etki Gösterdiği Ortaya Konuldu”
2010 yılında ‘Nutrition and Cancer- Beslenme ve Kanser’ adlı bilimsel dergide çörekotu tohumlarının esas etken maddesi olan ‘Timokinon’un hangi etki mekanizmaları ile kansere karşı savaştığını ortaya koyan bir review (bilimsel yayınların özeti) yayınlandı. Birçok çalışmanın özeti anlamını taşıyan bu reviewde, çörekotunun üç temel mekanizmayla anti-tümör etki gösterdiği ortaya konuldu. Birincisi ve en meşhuru, tümör hücrelerini ‘apopitoza’ yani ‘hücre intiharına’ zorlamasıydı. Patolojide buna ‘programlanmış hücre ölümü’ denir ve vücudun kansere karşı en önemli doğal savunma mekanizmasıdır. İkinci yol ‘anjiogenez inhibisyonu’ yani tümörün beslenmesini sağlayan yeni damarların oluşumunun engellenmesi. Tümör, büyümek için beslenmek, kanlanmak zorundadır ve bunu kendine yeni damarlar oluşturarak yapar, işte çörekotundaki bazı aktif maddeler bu oluşumu engeller. Üçüncü yol ise ‘hücre döngüsü arresti’, yani ‘hücre üremesinin durması’. Bununda anlamı şu: tümör büyürken, her bir hücre, özel bir büyüme döngüsüne girer ve bir hücre olarak girdiği o döngüden iki hücre olarak çıkar, bu şekilde de tüm tümör kitlesi büyür. Çörekotundaki Timokinon, bu döngüyü engelliyor ki bu yolak birçok kemoterapi ajanının da etki mekanizması aynı zamanda. 

Bu konuda yapılmış çok daha çarpıcı bir çalışma var ki bu araştırma sonuçlarına göre de; çörekotu Timokinon’un kemoterapi ilaçlarının en önemlilerinden bile daha etkili olduğu öne sürülüyor. Malezya Putra Üniversitesi’nde yürütülen bu hücre deneyi, insan rahim ağzı kanseri hücreleri üzerinde yapılmış.

“Timokinon Kanser Hücrelerini İntihara Sürüklüyor”
Bir yeni çalışmada Suudi Arabistan Riyad’da İnsan Kanserleri Genomik Araştırma Merkezi’nde yürütülen çalışmada; Timokinon’un, özel bir lenf kanseri türü olan ‘primer effüzyon lenfoması’ isimli, akciğer zarında fazla miktarda sıvı birikimiyle seyreden bir lenfoma türünün üremesini baskıladığı sonucuna varılmış.

Timokinon’un kanser hücrelerini intihara sürükleyip kanser kitlesinin büyümesini engellediği bir diğer insan kanseri türü ise ‘Multiple Miyeloma’ ismini verdiğimiz kemik iliği kanseri türü. 
Singapur’da, Ulusal Singapur Üniversitesi, Yong Loon Lin Tıp Fakültesi’nde 2010 yılında yapılan araştırma sonucunda; ‘Kemoterapi ilaçlarındaki en kaygı verici durum, ilaçların seçiciliği olmaması nedeniyle normal hücrelere de verdikleri zararlara bağlı yan etkiler. Normal hücrelere minimum toksik etki gösterecek yeni bileşkelerin keşfine daha fazla önem verilmesi gerekiyor.’ Sözünü ettikleri bu yeni bileşik ise, çörekotu tohumlarındaki Timokinon.

“Çörekotu, Yan Etki Göstermeden Kalın Bağırsaktaki Kanserleşme Sürecini Yavaşlatıyor”
Beyrut Amerikan Üniversitesi Biyoloji Departmanında yapılıp 2005 yılında ‘İnternational Journal of Oncology’ adlı yayında sunulan çalışmada; çörekotu Timokinonu’nun insan kalın bağırsak kanseri hücrelerinde kanserli hücre intiharının tetiğini çektiği ortaya konmuş. Yapılan çalışmalar istatiksel olarak değerlendirildiğinde görülüyor ki; çörekotu, yan etki göstermeden kalın bağırsaktaki kanserleşme sürecini yavaşlatıyor hatta engelliyor.

“Timokinon, Pankreas Kanseri Hücrelerinin Kemoterapi İlaçlarına Hassasiyetini Artırıyor”
Kemoterapi ilaçlarının bazıları kalpte olumsuz yan etkiler oluşturabiliyor. Yapılan bazı çalışmalarla, bu ilaçların kalbe toksik etkisine karşı çörekotu yağındaki Timokinon’un koruyucu olduğunu ortaya konulmuş. Timokinon’un, son birkaç yılın en korkulan kanser türlerinden olan pankreas kanserine karşı da etkili olduğuna dair bilimsel ipuçları var. ABD Wayne Eyalet Üniversitesi Patoloji Departmanı’nda yürütülen bu çalışmada, çörekotu Timokinon’un, pankreas kanseri hücrelerinin kemoterapi ilaçlarına hassasiyetini artırdığı gözlemlenmiş.

Çörekotunda bulunan Timokinon’un kanser tedavisindeki etkisi kanser tedavisinde en yaygın olarak kullanılan kemoterapi ilaçlarından biri ile bir çok çalışmada eş değer çıkmış. Aynı etkiyi yeşil çayda bulunan bileşikler de göstermekte.”
Continue Reading