ULUSLAR ARASI STANDARTTA ERGONOMİ

Bürotime, ofis mobilyaları üretiminin yanı sıra; sektöre ve iş dünyasına yönelik çeşitli çalışma ve etkinliklerde de öncü kimliğiyle yer almaya devam ediyor.

8 Mayıs’ta İstanbul Taxim Hill Otel’de Bürotime ve yenibiriş.com ortaklığı ile düzenleenen toplantı da “Ofis Ergonomisi” konusu üzerinde duruldu. Ana sponsorlardan olan Bürotime sağlıklı çalışma ile ilgili toplantıya yönetici, insan kaynakları yönetici ve uzmanları katıldı. “Ergonomi”yi tasarımın ilk koşulu sayan ve bu ilkeden hareketle, ürettiği tüm ofis mobilyalarında insan sağlığına verdiği önemin üzerinde duran Bürotime, bu sorumluluğun bilinciyle hareket etmeyi sürdürüyor.

14’ü uluslar arası dergilerde, 59’u Türkçe dergilerde yayınlanmış 73 makalesi bulunan İstanbul Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emel Özcan, kas iskelet hastalıkları ve ergonomi konusunda birçok başarılı çalışmaya imza atıyor. ‘Bel Ağrısı Hakkında Bilmek İstedikleriniz’ kitabı ile alanında araştırmalarını sürdürmeye devam eden Prof. Dr. Emel Özcan konuşmacı olarak yer aldığı toplantıda; ofiste ergonominin yararları, ofis çalışanlarında boyun, üst uzuv hastalıkları, bel ağrısı ve diğer sağlık sorunları hakkında konuştu. Ofiste ergonomik riskler ve çözümleri, iş istasyonunda temel ergonomik düzenlemeler, omurgayı ve vücudu doğru kullanma konusunda bilgi veren Prof. Dr. Özcan, egzersiz, fiziksel aktivite ve uygulaması hakkında bilgi verirken katılımcıların soru ve yorumları cevap buldu.

Yapılan İşe Uygun Mobilya
Ofis ortamında çalışanların günlük yaşantısının yaklaşık olarak 8-10 saatini masa başında geçirmek zorunda kaldığını belirten Bürotime Kurumsal Satış Yöneticisi Bülent Ferli, durum böyle olunca ofis ortamının, kaliteli çalışma sağlayacak, insanı motive edecek ve sağlık koşullarına uygun şekilde düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekti. Çevrenin önemi kadar kullanılan hareketli mobilyalarında yapılan işe uygun olarak düzenlenmesi ve seçilmesinin son derece önemli olduğunu vurgulayan Ferli, “Önceliğimiz ürettiğimiz ürünlerin tasarım değeri yüksek ve ergonomik standartlar açısından en üst seviyede olmasıdır. 2007 yılında aldığımız yeni karar çerçevesinde ürünlerimizi uluslararası ergonomi standartlarına uygun olarak revize etmeye başladık ve bu çalışmayı tamamlamak üzereyiz. Bundan sonraki çalışmalarımızda da en iyi kalitede ve ergonomi de ürünler yapmaya devam edeceğiz” dedi.

Continue Reading

ÖZEL HASTANEDE BİR İLK:KEMİK İLİĞİ NAKLİ MERKEZİ

Ankara’da tam zamanlı hekim kadrosu ile hizmet veren İlk özel hastane olan Bayındır Hastanesi yine bir ilke imza atarak Kemik İliği Nakli Merkezi açtı. Hazırlıklarını tamamlayan ve Haziran ayında ruhsatı alınan merkez hasta kabulüne başladı. Merkezin çalışmaları hakkında Sağlık Dergisi’ne konuşan Doç. Dr. Süleyman Dinçer, sosyal güvencesi olan hastalara devletin belirlemiş olduğu sağlık uygulama tebliği fiyatlarından fark alınmaksızın hizmet verdiklerini söyledi.

Kemik iliği naklinin klasikleşmiş deneysel bir tedavi yöntemi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Dinçer 1960’larda başlanan yöntemin her geçen gün tıbbi yeniliklerle ilerlediğini kaydetti. Doç. Dr. Dinçer, ilk defa bir özel hastanenin kemik iliği nakli merkezi için ruhsat aldığını ve hizmete geçtiğini vurguladı. Ülkemizde senede 600-700 tane kemik iliği nakli yapıldığını, ancak aslında yapılması gereken kemik iliği nakli sayısının 2000-3000 civarında olduğunu söyleyen Doç. Dr. Dinçer şöyle konuştu: “Kemik iliği naklinde istenen sayıya ulaşılamamaktadır. Kemik iliği nakli teknik olarak kendisinde veya kardeşinden olmak üzere iki şekilde yapılıyor. Kasım ayından bu yana kök hücre toplanıyor. Kök hücre periferik kan ve kemik iliğinden elde edilir. Fakat daha çok toplar damarlar denen periferik kandan toplanmasını tercih ediyoruz.”

Kemik iliği nakli 1 ay süren bir işlem
Hastanelerinde 6 yatak kapasitesi bulunduğunu ancak bu sayının giderek genişleteceğini açıklayan Dinçer, bunun için alt yapılarının hazır durumda olduğunu ifade etti. Doç.Dr. Dinçer, kemik iliği naklinin malign ve kanser dışı hastalıklarda yapıldığını ifade ederek , Lösemi, Lenfoma , Talasemi,kontrol edilemeyen oto immun hastalıklarda ve solid tümörlerde otolog ve allojenik kemik iliği nakli yapılabileceğini vurguladı. Dinçer, Otolog kemik iliği naklinin hastanın kendinden alındığını; Allojenik kemik iliği naklinin de hastanın kardeşinden alınarak yapıldığını ifade etti. Lösemi, Talasemi hastalarında Allojenik kemik iliği nakli tercih ediliyorken, lenfoma hastalarında Otolog kemik iliği nakli tercih edildiğini belirten Doç. Dr. Dinçer şöyle konuştu: “Kemik iliği nakli 1 ay süren bir işlemdir. Nakil yapılan hastanın tüm ortamlardan muhafaza edilecek şekilde korunduğunu ifade eden Doç. Dr. Dinçer 20 gün ile 1ay sonrasında sonucun tamamen ortaya çıktığını açıklıyor. Dinçer, kardeşten nakil yapılmış hastaların 1 yıl gözetim altında tutulduğunu, Otolog nakil yapılan hastaların ise 6 ay takip edildiğine dikkat çekti.”

Son yıllarda kök hücre tedavilerini hızlı gelişimi ile paralel olarak yurtdışından Hastanemize gelen doktorlara hematoloji ve kemik iliği nakli konusunda eğitim de verdiklerini belirtti.

Continue Reading

“BİYOLOGLARA HAK ETTİĞİ DEĞER VERİLMİYOR”

Biyologlar Birliği Derneği Genel Başkanı Biyolog Kadir SORUCUOĞLU ve Biyologlar Birliği Derneği Genel Sekreteri Biyolog Gökhan KAVUNCUOĞLU devlette giderek azalan biyolog kadroları hakkında ve kaybedilen diğer haklarla ilgili olarak Sağlık Dergisine konuştu.

Esra Öz. : Neden böyle bir dernek kurma ihtiyacı hissettiniz?
Kadir SORUCUOĞLU : Biyologların sıkıntıları için mücadele eden ve yeni iş olanakları sağlayacak ortamları oluşturmak. Biyologların kendi mesleklerini yapmalarını sağlamak, kaybettikleri haklarını tekrar kazanmak. Çalışma şartlarını, çeşitliliğini arttırarak plan proje geliştirmek.
Gökhan KAVUNCUOĞLU: Derneği kuranlar biyolog olarak çalışıyorlar ve güvencemiz var. Fakat, biyolog olanların çalışma şartlarının daha da kötüye gitmesi, var olan haklarının ellerinden alınmasından dolayı böyle bir dernek kurmaya karar verdik. Çalışma imkanı ve olanaklarını sağlama ve mesleğin onurunu tekrar ortaya koyabilmek için bu olaya girdik. Kişisel bir kaygımız yok. Gelişmiş ülkelerde çok değerli olan Biyologluk, maalesef ülkemizde ikinci sınıf vatandaş gibi görülmesinden rahatsızlık duymaktayız. Biyologluk üzerine geniş kapsamlı eğitim aldık ve aldığımız eğitimi hayata geçirmek istiyoruz ancak önümüz kapatılıyor. Tek hedefimiz biyoloji mesleğini daha güzel bir yere getirebilmek. Siyasi bir düşüncemiz yok.

E.Ö.:Dernek olarak neler yapıyorsunuz? Sistemdeki sorunlar neler?
K.S.: Derneğin tüzük işlerinden sonra Ekim ayında ilk kongremiz yapıldı. 20 kişilik yönetim kurulumuz oluşturuldu. Aslında biyologların konuşması gereken ama hep başka meslektekilerin konuştuğu konularda artık biz konuşmalıyız. İlgili olduğumuz her konuda demeç veriyoruz. Pek çok kanalda haberimiz çıktı. Küresel ısınma ile ilgili açıklamalarda bulunduk. Dünya gıda gününde açıklama yaptık. Tüm parti başkan ve yöneticileriyle görüşmeye çalışıyoruz. Şu ana kadar DSP, BBP ve SP parti başkanlarıyla görüştük. Sağlık Bakanlığı müsteşarımızla görüştük. Derneklerle ve ilgili kurumlarla görüşüyoruz. Tarım bakanlığına itirazda bulunduk. Mesul müdürlük 2005 yılında çıkartıldı ve Tarım bakanlığından cevap bekliyoruz.
G.K.:Sağlık Bakanlığına dilekçe verdik özel hastanelerde çalışma ile ilgili yönetmelik taslağında oluşturulan tablo da biyologlara yer verilmemiş. Özel hastaneler talep etseler dahi alamayacaklar. Biz bu konunun düzeltilmesi için dilekçe verdik. Oda çalışmalarımız oldu ancak üye sayımızla birlikte bunu başaracağız. 2005 yılından sonra mezun olanlar biyolog unvanı alamıyorlar, biyoloji bölümü mezunu şeklinde diploma alıyorlar ve ünvan sınavına girerek bu hakkı almaya çalışacaklar. Biz bu haklarımızı yeniden almaya çalışıyoruz. Başhekimi yardımcılığı biyologların ellerinden alındı. Kimyager ve eczacıların döner sermaye tavanı yüzde 250´ye arttırılırken bizlerinki yüzde 150´de kalarak arttırılmadı, aynı ortamda çalıştığımız ve hastaneye aynı katkıyı yaptığımız halde eşit işe eşit ücret adaletine aykırı olarak aynı hak verilmiyor. Özel gıda laboratuarlarında laboratuar sorumlusu olma yetkimiz de elimizden alındı. Tarım bakanlığında arazi görevine çıkınca ziraat mühendislerine tazminat verilirken, biyologlara verilmiyor. Özel hastanelerde çalışma yetkimiz elimizden alınmaya çalışılıyor.


E.Ö.:TUS’ta verilen kontenjanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
K.S.:Biyologların TUS‘ta üniversite hastanelerini yazma hakkı ellerinden alındı. Daha önce yazma hakkı varken ve çok başarılı işlere imza atmışlarken, böyle bir haksız durum oluştu. Ayrıca sınava giriş hakkı kaldırılmaya çalışıldı, Danıştay kararıyla birlikte sınava girilme hakkı ellerinden alınan biyologların bu hakları geri verildi.
G.K.:Tababet Tüzüğünün 6-b bendine göre fen fakültesi ya da dengi fakültelerin kimya, biyoloji bölümü , kimya yüksek okulu, eczacılık fakültesi, eczacılık yüksekokulu ya da veteriner fakültesi mezunları uzmanlık kadroları için devlet hastanelerinde olduğu gibi üniversitelerin asistanlık kadrolarına başvurma hakkı olduğu halde keyfi bir uygulama yapılarak bu kişiler üniversitelerin konuyla ilgili kadrolarına yerleştirilmiyor. Daha önce üniversitelerden uzmanlığını almış ve hala çalışan kişiler bulunmaktadır. Bu nedenle sadece Ankara, İstanbul ve İzmir´deki Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma hastanelerine müracaat edilebiliyor.

E.Ö.: Biyologların unvan değişikliğinde ne gibi farklılıklar oluyor?
K.S.: Unvan değişikliği olanlarda, laboratuar teknisyeni işe girdikten sonra biyoloji bölümünü bitirince sınava tabi tutuluyor. Bakanlıkta, normalde böyle bir sınava gerek kalmazken, sınavın zorluğundan dolayı kazanan çok az kişi var. Bu durumu Sağlık Bakanı Müsteşarına bildirdik. PDC yayınlandı. Görevde Yükselme Sınavına itiraz ettik, cevap geldikten sonra dava açacağız.
G.K.: Durumu bildirdiğimiz Sağlık Bakanlığı Müsteşarı, Görevde Yükselme Sınavı ile ilgileneceğini bildirdi. Son sınava giren arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla sınav soruları daha makul olmuş. Unvan değişikliği sınavı ile ilgili hatalı sorular için yazı yazıldı ve kararı bekliyoruz.


E.Ö.:KPSS’de verilen kadroları hakkında ne düşünüyorsunuz?
K.S.:Personel dağılım cetvelinde biyolog kadroları giderek azalıyor. Bir hastanede 7 olan biyolog sayısından 3 kadroya düşülüyor. Mevcut kadroları da azaltarak iş olanakları tamamen engelleniyor. Bunların düzeltilmesi için çalışmalar yapacağız.

E.Ö.:Biyoloji mezunları branşlaşmalı mı?
G.K.: Hocalarımız girişimde bulundular ve YÖK ile biyoloji mezunlarının uzmanlaşarak mezun olması gerektiğini ve diplomalarına bunun yazılması gerekliliğini belirttiler. Ancak bu görüşmelerden cevap alınamadı. Japonya’da Biyoloji Üniversitesi var, Dünya da neredeyse biyolog adı altında mezun yok. Malezya’da biyologlar, Bakteriyolojist, Virolojist gibi alt dallara ayrılarak mezun oluyor. Biyolog demek her şeyi biliyor demektir. Günümüzde biyoloji çok gelişti ve her şeyi birden bilme olanağı yok. Ülkemizde branşa ayrılmak için yüksek lisans yapmak gerekiyor. Lisans eğitiminde hidrobiyoloji, botanik, zooloji, genetik bölümü şeklinde branşlaşarak eğitim verilmeli. Branşlaşma mezun olmadan önce olmalı ve o konu da uzmanlaşmalı. Bu durum çok büyük ekonomik kazanç sağlayabilir. Fizik yüzyılı geçti, kimya yüzyılı geçti, 2000 yılından itibaren biyoloji yüzyılı başladı. Kazanç sağlanabilecekken bunu kullanmıyorlar. Petrol yiyen bakterilerin tanker kazalarında kullanılabilecekken başka yollar deneniyor yada dışardan satın alınıyor. İstanbul bunu kullanabilecek bir ortamdır. Bu konu üzerinde Biyologlara çalışmalar yapmalarına fırsat tanınmalıdır. Biyolojik çözüm üretip bunu satabilirlerde.

E.Ö.:Ülkemizde biyolojik çeşitlilik ne durumda?
G.K.:1992 yılında PKK aktifken bile doğu bölgesinde araştırmalar yapmaya gelen Amerikalı araştırmacıların, çeşitli buğday örnekleri aldıklarını ve amaçlarının 0 ila 3500 rakımda ve çeşitli dirençlere sahip buğdaylardan aldıkları örneklerle yeni bir tür oluşturup bunu dünyaya satmak olduğunu öğrendim. İsrail ve ABD’den buğday ithal ediyoruz ancak bu tohumlar tek seferlik yani kısır olduğu için her yıl tekrar alım söz konusu oluyor . Dışa bağımlı tarım yaparak biyolojik zenginliklerimize sahip çıkmadığımız için gün geçtikçe elimizdekileri yitiriyoruz. Yer altı kadar yer üstü zenginliklerimize dikkat çekilmeli ve değerlendirilmelidir. Biyologlara imkan verilmeli , özel laboratuarlar desteklenmeli, bu konular üzerine eğilsek neler başarılır neler.

E.Ö.:Derneğinize nasıl ulaşılabilir?
K.S.:Derneğimize üye olmak isteyenler Sağlık-1 Sokak Torun Apartmanı 19/11 Sıhhiye , Ankara adresinden ayrıca
http://biyologlarbirligi.tr.gg/ web adresimizden bilgi edinebilirler. Ayrıca biobirder@gmail.com mail adresinden de iletişim sağlayabilirler. http://groups.google.com.tr/group/biobirder?hl=tr grup adresinden de üyelik formu ve daha bir çok konuda bilgi alabilirler.

Continue Reading

MİNİMAL İNVASİF İLE ZARAR MİNİMUMA İNDİ

Güven Hastanesi Kalp Damar Cerrahı Prof. h.c. Dr. med. Tayfun Aybek Minimal İnvasif yöntemi ile kalp ameliyatını ve Kalp Cerrahisindeki son gelişmeleri Sağlık Dergisine anlattı.

Minimal invasif Kalp ameliyatları 7cm den küçük bir kesiden yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Aybek son 10-15 yılda kalp cerrahisinde önemli gelişmeler olduğunu söylüyor. Aybek minimal invasif hakkında şunları söylüyor: “Kalp Cerrahisi çok modernleşti ve gelişti, eskisi gibi ameliyatlar yapmıyoruz. Branşımızdaki en gerekli alet, Kalp-akciğer makinasının küçültülmesiyle, verdiği zararlar minimuma indirildi. Bu diyaliz cihazına benzer, fakat 10 kat daha güçlü aletin, riskli ve yaşlı hastalarda yaptığı yan etkiler belirgin olarak görüldüğü için özellikle bypass cerrahisinde, adı geçen makina kullanılmadan ameliyat teknikleri daha da geliştirildi ve faydaları ortaya çıkarıldı.”

Prof. Dr. Aybek atan (çalışan) kalpte bypass yöntemi uygulanmaya başlandığını ve bir yılda 2000 tane bu türden ameliyat yaptıklarını dile getiriyor. Aybek sözlerine şöyle devam ediyor: “Çalışan kalpte bypass yöntemi ile ameliyat esnasında kalp, akciğer hiç durmuyor, hastanın tansiyonu değişmiyor. Kalp-Akciğer Makinasının verebileceği tüm zararlar böylelikle bir çırpıda ortadan kaldırılmış oluyor ve ameliyat komplikasyonları azaltıyor, hatta ölüm oranlarını yüzde 0,8’lere kadar düşürmüştür. Ameliyattan sonra hastaların normal yaşantılarına dönmeleri daha çabuk olmakta ve taburcu süremiz ortalama 4 ila 5 gün arasında değişmektedir.”

Minimal invazif kalp cerrahisi yöntemiyle hastaya zarar verme oranının düştüğünü belirten Prof. Dr. Aybek normalde kalp ameliyatlarında göğüs kafesi 30-35 cm kesiyle açılıyorken, artık bunu sadece 5 cm lik bir yara ile (bayanlarda göğüs altından) yaptıklarına dikkat çekiyor. Bu yöntemin bypass, kapak ameliyatı, kalp deliği ameliyatlarında da uygulandığını işaret eden Prof. Dr. Aybek 1996 yılından bu yana bypass cerrahisinde de dünyada en büyük serilere sahip olduklarını kaydediyor.

Kalp kapakçıklarının tamiri ile kan sulandırıcı ilaçlara son
Kalp kapakçıklarının tamir edildiğini böylece hastaların kendi kapağını muhafaza ettiklerini vurgulayan Prof. Dr. Aybek bu yöntem sayesinde ömür boyu almaları gereken kan sulandırıcı ilacı almaktan kurtulduklarını söyleyerek; “bu sayede yabancı bir cisim vücut içerisinde olmuyor. Kapak tamir işlemlerinde ya kapak büzülür ya kaçıran kısım kesilerek kalp zarından bir parça eklenir ya da dokular kopmuşsa dikişle tutturulur, bu işlemler de küçük yara (minimal invazif) yöntemiyle yapılmaktadır” diyor.

Ameliyat Robotu
Göğüs kafesi açılmadan kalp ameliyatlarını gerçekleştirebilen endoskopik ameliyat robotunun piyasada olduğunu ifade eden ve bu cihaz ile ameliyat ederek dünyada ilkler arasına ismini yazdıran Prof. Dr. Aybek, Almanya’nın Frankfurt Üniversitesinde toplam 162 hastada göğüs kafesini hiç açmadan ameliyat gerçekleştirdiklerini ifade ediyor. Ankara’ya ameliyat robotunu getirmeyi arzuladıklarını ifade eden Prof. Dr. Aybek bu yöntemle ameliyat sonrası hastanın yarasının estetik görüntüsünün mükemmel ve enfeksiyon oranının sıfır olduğunu söylüyor.

Komplikasyon oranı yüzde ikiye düştü
Aort cerrahisinde de yeniliklerin olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aybek şöyle konuşuyor: ”Eskiden bir hastanın ana atardamarı değiştirilirken, hasta 18 dereceye kadar soğutulurdu. Artık bu işlemi hastayı soğutmadan yapabiliyoruz. Ameliyattan sonra uyanmama, felç, ölüm gibi komplikasyon oranları böylelikle yüzde otuzdan, yüzde iki-üçlere düşmüş durumdadır. 2001 yılından bu yana 230 hasta üzerinde bu yöntemle ameliyatlar yaptık ve gerek sonuçları itibarı ile gerekse bilimsel olarak dünya çapında kabul gördü” şeklinde konuşuyor.

Yüksek epidural anestezi yönteminin de kalp cerrahisinde yenilikler içerisinde olduğunu bildiren Prof. Dr. Aybek genel anestezinin potansiyel zararlarını indirgemiş olduklarını vurguluyor. Yüksek epidural anestezi ile göğüs kafesinin uyuşturulduğunu ve böylece hastanın uyanıkken dahi kalp ameliyatının gerçekleştirilebilineceğini ifade eden Prof. Dr. Aybek : “ 2000 yılında yüksek epidural anestezi ile bypass ameliyatlarına kliniğimizde başlandı. Bu yöntem dünyada öncü olduğumuz bir çalışmadır. Hastalar ağrı duymuyor, sırta katater takılıyor ve ameliyattan sonra bu kateter üzerinden verilen ilaç ile hasta ağrı duymuyor, rahat nefes alabiliyor, çabuk mobilize oluyor. 30 hastayı bu şekilde ameliyat günü bile taburcu edebilme durumu oluyor ve bu bir nevi “poliklinikte kalp ameliyatı” gibi bir dönemi başlattı” diyor.

Kalbin basıncını ölçen çip
Kablosuz iletişim sistemlerinin hızla geliştiğini kaydeden Prof. Dr. Aybek, göğüs kafesinin içine yerleştirilen bir mikro cihaz (1,2 mm) vasıtası ile pil kullanmaksızın, çipe gelen mikrodalgalar aracılığıyla enerjisi dışarıdan sağlanarak, kalp veya tansiyon hakkındaki bilgiyi alıp dışarı yansıtan bir yöntemin kendisinin ve ekibinin çalışmaları ile gerçekleştiğini söylüyor. RFID çiplerinin sensörle kombine edilerek optimize çalışmalarının yapıldığını vurguluyor. Prof. Dr. Aybek konu hakkında şunları söylüyor: “ Önce hayvanlar üzerinde denedik, kronik hayvan deneyleri gerçekleştirdik. Sinyal kalitesi ve gönderiminde incelemeler yaptık, deneyler sonucunda sensörün yüzeyinde değişimler yapıldı, sertifikasyon çalışmaları devam ediyor. Sertifika işlemlerinden sonra piyasaya sürülecek ve ülkemize gelecek, en önemli özelliği, kalbin odacığındaki basıncı ölçerek, anında hastaya bildirebiliyor. Bütün bu bilgiler ömür boyu kayıt edilebiliyor. Kapak ameliyatından çıkan hastaya, yıllar sonra kapak tekrar bozulmaya başlarsa, bunu direk hastaya bildiriliyor. Damara takıldığında tansiyonu ölçmeye yardımcı oluyor, yani hasta kolundaki kol saatine bakıp, tansiyonunu günün her anında görebiliyor. Gözde de lens şeklinde olan çipler göz içi basıncı arttığı zaman hastaya bildiriyor, bu sayede glokom krizini önlemeye yardımcı oluyor. Bu bilgiler hastada kalmadan GPRS- UMTC yolu ile hastaneye aktarılabiliyor. Tele-Medicine denilen yöntem yakında uygulanmaya başlanacak.” By-passın çevresine takılacak sensör ile by-passın açık olup olmadığını hastanın hayatı boyunca göstereceğini bildiren Prof. Dr. Aybek eğer bypass tıkanmaya başlarsa, hasta kalp krizi geçirmeden çok daha önce teşhis edilebileceğini söylüyor. Prof. Dr. Aybek bu çipin ileride kalp ameliyatı sırasında ya da robot ile isteyen hastalara da takılabileceğini ifade ediyor.

Continue Reading

KERATOPLASTİDE KÖK HÜCRE VE AMNİON MEMBRAN MUCİZESİ

Ankara Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz Hastanesi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özden Özdemir Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e Keratoplasti de son gelişmeler üzerine açıklamalarda bulundu.

Esra Öz : Kornea transplantasyonu nedir?
Prof. Dr. Özden Özdemir: Kornea transplantasyonu halk arasında göz nakli olarak bilinir. Gözün önündeki şeffaf bir bölümün şeffaflığını kaybedip veya başka görmeyi önleyen durumlarda ölü gözünden alınan şeffaf sağlıklı kornea ile değiştirilmesi işlemine diyoruz. Kornea aynı türden canlılar arasında yapılıyor. Kornea nakli insanda ölen kişiden alınarak gerçekleştirilebilir.

E.Ö. : Hangi hastalarda Kornea transplantasyonu yapılıyor?
Ö.Ö.: Keratoplastiyi bir takım olaylar sonucunda uyguluyoruz. Bu sebeplerin başında gözün şeffaflığını kaybetmesi travma yani göz yaralanmaları sonucu korneanın anatomik yapısının bozulduğu durumlar gelmektedir. Diğer bir sebep enfeksiyonlar bakteriyel veya virütik hastalıklar sonucu korneanın bozulmasıyla oluşan rahatsızlıklarda uyguluyoruz. Başka uygulama nedenleri içerisinde tümör ya da koretakonus hastalığı sayılabilir. Keratokonus, korneanın öne doğru konik bir şekil almasıdır. Yüksek derecede astigmatizmden dolayı, hasta net göremez. Önce kontakt lens ile tedavi edilir sonra göz bunu da kabul etmez ve kornea nakli yapılması gerekir.

E.Ö.: Gerekli Kornea nerelerden bulunur?
Ö.Ö.: Aynı türden iki canlı arasında yapılır. Alınacak kişinin ölmüş olması gerekir. Ölmüş insanların bütün organlarını bağışladığı gibi göz de bağışlanıyor. 1979 yılında çıkan kanunla ölüden canlıya kornea nakli yasal hale gelmiştir. Legal bir engel yoktur. Her ölen kişiden kornea alınabilir. Sadece kornea alınması aksine bir vasiyeti olanlara uygulanamıyor, bunun dışında ölen hastanın ailesinden izin alınmaksızın kornea nakli gerçekleştirilebilir.

EÖ.: Korneanın alınma şartları nelerdir?
Ö:Ö.:Korneanın alınma şartları içerisinde canlı kişiden kornea alınmaz. Ölümünden 8-10 saat sonra bile kornea canlı kalabilir ve rahatlıkla alınıp kullanılabilir. Transplantasyon ameliyatları riskli değildir ancak eğitimden geçmiş, belli sayıda ameliyat yapmış hekimler tarafından yapılmalıdır. Her hastane de uygulanmayan bu işlem bir tür doku nakli işlemidir. Bazı hastalıklardan vefat eden kişilerden kornea alınmaz. Örneğin nörolojik hastalıklar, kan kanserleri, bulaşıcı virütik hastalıklar gibi.

E.Ö.: Kornea transplantasyonu işlemi sırasında doku reddi olabiliyor mu?
Ö.Ö.:Transplantasyon sonucu doku reddi de olabiliyor. Özellikle riskli vakalarda olmaktadır, örneğin, kireç yanığı hastalarında kornea süratle damarlanır bunun sebebi kornea damarlarını tamir eden hücrelerin yanmış olmasından kaynaklanıyor. Tamiri yapan hücreler kök hücrelerdir. Önceden kireç yanığı olan hastalarda kök hücre eksikliği oluştuğundan kornea nakli başarılı olmazdı. 1998-1999 yılından bu yana bizimde uyguladığımız gibi kök hücre nakli yapılıyor. Kök hücre nakli yapıldıktan sonra kornea transplantasyonu yapılırsa, o zaman başarılı bir operasyon gerçekleşmiş oluyor. Korneanın damarlanmasına sebep olan hastalıklar riskli olgulardır.

Bol damarlı korneası olan hastalar riskli alıcıdır.Kornea alınırken endotele zarar verilmemelidir ya da endotelin hasar görmemesi için özel bir solüsyon içerisine konmalıdır. Solüsyon etkisini yitirmiş ise enfeksiyon almışsa hasarlı doku gibi davranır, nakil yapılınca iyi sonuç alınmayabilir. Ayrıca teknik olarak operasyon sırasında konan derin sturlerle endotele zarar verilmemesi gerekir. Transplantason sırasında yara yeri eşit düzey sağlanmazsa araya sıvı kaçar bu da sonuçta doku reddine sebep olur. Göz tansiyonu yüksek olan hastalarda doku reddi kolay gelişir.

E.Ö.:Alınacak korneanın seçiminde nelere dikkat edilmeli ?
Ö.Ö.: Göz ameliyatı geçirmiş ve göz tansiyonu olanlarda, sarılık, kanser hastalarından ve nörolojik hastalıkların pek çoğundan kornea alınmıyor.Kornea alınmadan önce dikkatli olmalı ve mutlaka , ölüm nedeni araştırılmalı. Steril şartlarda ve taze solüsyon kullanılmalıdır. Doku +4 derecede tutulup , süratle nakledilip operasyon gerçekleştirilmelidir.

E.Ö.: Kök hücreler nerelerden elde ediliyor?
Ö.Ö.: Kök hücre eğer hastanın bir gözü sağlam ise sağlam gözden ya da yakın akrabalarının gözünden alınan kök hücre ile gerçekleşiyor. En önemli özelliği kök hücre alım işlemi esnasından hiçbir zarar vermiyor olmasıdır. Belli oranda alınan kök hücre, nakledilen gözde çoğalarak, eksiği doldurur .Sağlıklı gözde kök hücre çok fazla bulunmaktadır. O yüzden alınan gözde hiçbir risk oluşmaz.

E.Ö.:Gelişen başka ne gibi yöntemler var.
Ö.Ö.: Kök hücre ile birlikte başka bir yenilikte amnion membran ile korneanın beslenmesine yardımcı olunmasıdır. Anneden sezeryanla doğum yapmış bebeğin plasentasından alınan amnion membranı ile hasarlı kornea kapatılır. Daha sonra kök hücre de eklenince bazen nakil bile gerekmeyebiliyor.

E.Ö.:Transplantasyon dışında nasıl bir tedavi uygulanabiliyor?
Ö.Ö.:Yüzeyel lekeler ise korneanın kalınlığını inceleyen elimizde gelişmiş cihazlar var. Yüzeydeki leke derinliği hesaplanarak excimer lazer ile o tabaka soyulup, çıkartılır. Yerine yeni doku gelişince leke ortadan kalkar. Hasta sağlıklı bir görmeye sahip olur. Keratokonuslu hastalarda kornea nakline başvurmadan, göz uygunsa kornea halkaları yerleştirilerek konik yüzey düzeltilir. Bu yöntem, daha konforlu görmeyi sağlayabiliyor.Ayrıca kök hücre ve amniyon membran transplantasyonları da yardımcı yöntemlerdir.

E.Ö.:Ülkemizdeki keratoplasti üzerine durumu değerlendirir misiniz?
Ö.Ö.:Ankara Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz hastanesi ilk kornea nakli amacıyla yapıldı. İlk merkez olup en çok ameliyat yapılan kliniktir. Yetiştirdiğimiz deneyimli cerrahlar ülkenin her yöresinde bu operasyonu yapabilir ve yapmaktadırlar. Ülkemizde kornea nakline hassas davranılmıyor.Kornea nakline duyarlı davranılmıyor. Genellikle bu duruma çok reaksiyon göstereceği için hasta yakının duyurmuyoruz. Yakını ölmüş insana saygı gösterilmesi bakımından çok dikkatli olunmalıdır. Ülke çapında tanıtım yapılması gerekiyor. Gönüllü kuruluşlar buna dikkatle eğilmelidir. 700’ün üzerinde nakil bekleyen hastamız var göz bulunsa 1 yılda bitecek. Yeterli sayıda kornea bulamadığımız için transplantasyon listemiz her sene artmaktadır. Topluma bu konu çok iyi anlatılmalı ve halkımız organ bağışına özendirilmelidir.

Continue Reading

KAN TESTİ İLE MEME KANSERİ TEŞHİS EDİLEBİLECEK

Meme Kanseri yatkınlığı bulunan hastaları tespit eden kan testi İngiltere Kanser araştırma merkezi tarafından onaylandı. Opaldia Medikal Direktörü Dr. James Mackay, DiaGenic şirketi müdürü Dr. Eric Christensen, Oslo Kanser Araştırmaları Enstitüsü Bilim Danışmanı Profesör Anne-Lise Borresen-Dale Sağlık Dergisine meme kanserinin teşhisini risk döneminde ortaya çıkaran yöntemin tıp alanındaki kolaylıkları hakkında bilgi verdiler.

Erken tanı için vücudun herhangi bir yerinden kan örneği alınabilindiğini belirten Dr. James Mackay, özellikle meme kanseri riskinin kolay anlaşılmasını sağladığını söylüyor. Hastalığın hiçbir belirtisi ortada yokken bile, kişinin meme kanserine yatkınlığı olduğunun anlaşılabildiğini ifade eden Dr. Mackay yapılan kan testinde her ırktan insanın meme kanseri riski anlaşıldığını kaydediyor.En son Hindistan’da araştırma yapıldığını sözlerine ekleyen Dr. Mackay, genç kadınlarda bu çalışma çok daha iyi sonuç verdiğini belirtiyor. Mamogramlarda 47 yaş altı kadınlardaki mamogramların yeterli bilgi verici olmadığını söyleyen Dr. Mackay bu test mamograma daha iyi bir alternatif olduğunu iletiyor. Diagenic testin göğüs kanserine karşı yeni bir silah olduğunu söyleyen Dr. Mackay bu testi ve mamografiyi beraber kullanarak kanser tümörleri çok daha erken teşhis edildiğini ifade ediyor. Diagenic test ayrıca genleri araştıran ve gen incelenerek hücrenin meme kanseri yatkınlığını belirliyor Dr. Mackay bu sayede de uzmanlar önlem alabilme imkanına sahip olduklarını sözlerine ekliyor.

Diagenic testi meme kanseri bakımından heyecan verici
Araştırma da görev alana Dr. Eric Christensen ”Göğüs kanserinin yegane parmak izi; kan” diyor. Diagenic testinin sorumluluğunu üstlenen Dr. Eric şöyle konuşuyor: “Onkolojide bu kadar öncü olan opaldia ile iş birliği içerisinde olmak heyecan vericidir.”

Prof. Anne-Lise Borresen-Dale Oslo Kanser Araştırmaları Enstitüsinde ve DiaGenic testte Bilim Danışmanı olarak görev yapıyor. Prof. Dale 13 Aralık tarihinde Londra’da düzenlenen Genesis konferansında, meme kanseri ölümlerini azaltmak üzerine konuşma yaptığını ifade ediyor. Prof. Dale ayrıca sözlerine şunları ekliyor: “Diagenic kan testi meme kanseri teşhisi bakımından yeni ve heyecan verici bir gelişmedir”diyor.

Continue Reading

ACİL OLARAK MÜRACAT EDEN EL HASTALARINA ERKEN MÜDAHALENİN ÖNEMİ

Çankaya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Şadan Ay , El Cerrahisi alanında yaptıkları operasyonlar hakkında Sağlık Dergisine konuştu.

Çankaya Hastanesinde El Cerrahisi konusunda başarılı operasyonlar gerçekleştirdiklerini dile getiren Doç. Dr. Şadan Ay özellikle iş kazası üzerine, meslek hastalıklarında el ve ayak yaralanmaları sonucu gelen hastalara tedavi uyguladıklarını söyledi. Hastanelerin de El Cerrahisine yönlenmiş dört tane ortopedi uzmanı bulunduğunu ve 7 gün 24 saat anlayışıyla hizmet verdiklerini ifade eden Ay : “ Başarımızın ana nedeni el ve mikro cerrahi konusuna yönelerek kendimizi yetiştirmiş olduklarını belirterek Türkiye’de maalesef el cerrahisi konusunda ihtisas veren kurum yok ancak kendini bu alanda yetiştirmiş cerrahların olması sevindirici bir durumdur. Ülkemizde çok az sayıda el cerrahı bulunduğunu ve hastaların bu hekimlere ulaşma sürecinde zaman kaybına uğrayıp maddi ve hukuki zararlara uğradıklarını
söyledi.
El cerrahı dendiği zaman sadece elle ilgilenilmediğini elin omuza hatta boyuna kadar olan hastalıklarını içerdiğini belirten Doç. Dr. Şadan Ay, ayrıca eksik parmaklar, yapışık parmaklar gibi doğmalık bozukluklar, sinir sıkışmaları, sinir, tendon, damar yaralanmalarının tedavisi ve doğum felçleri gibi hastalıkları da kapsadığını kaydetti. El cerrahisinin gerekli ekipmanların önemini vurgulayan Dr. Ay: “Ameliyatları mikroskop yardımıyla ve özel aletlerle gerçekleştiriyoruz. 1 mm çapındaki bir damara en az 8 dikiş atarak devamlılığını sağlıyoruz diyerek sinirleri de benzer şekilde tamir edildiğini belirterek ayaktan ele parmak nakli veya kopmuş bir parmağın yerine dikilmesi ameliyatlarında bu şekilde en az 3 damar 2 sinir ve diğer dokuları tamir ettiklerini belirtip mikro cerrahi yöntemiyle açık yara veya felçli kollarda kas veya doku nakli yaparak tedavi ettiklerini söyledi.

Dünya da el cerrahisi adına ne yapılıyorsa bizde de yapılıyor
“Kopmuş organların tedavisinde başarı oranlarımız, organı getirme şekli ve zamanında getirilen hastalarda oldukça başarılı. Hastanın bize ulaşma şekli çok önemlidir. Bu hastalara erken müdahale oldukça önemli. Eli kopan hasta önce şehir merkezindeki hastaneye gidiyor, üst merkeze yollanıyor, zaman geçiyor ve kritik zaman kaybedildiği için faydalı olamıyoruz” Dr. Ay özellikle acil serviste hizmet veren hekimlerin el cerrahisinin yapıldığı merkezleri bilmesinin öneminden bahsetti.
Ülkemize özel bir durum olarak Her köyde veya mahalle mahalli kırıkçı sınıkçı olarak adlandırılan bir grup insanın olduğundan bahseden Şadan Ay, bu kişilerin yanlış uygulamalar sonucu hastanın büyük çoğunluğunun sakat kaldığını ve ancak bu hastaların vücudun başka yerinden alınıp nakledilen kasla tedavi edebildiklerini” belirtti

Dünya da el cerrahisi adına ne yapılıyorsa Çankaya Hastanesinde aynısının başarı ile yapıldığını belirten Dr: Şadan AY bunu onurunu taşıdıklarını belirterek, doğmuş, büyüyen, çalışan, üreten ellerin problemlerinin çözümünün kendi sorumluluklarında olduğunu söyledi.

Continue Reading

TÜRK DAMAR CERRAHINA ÖDÜL YAĞIYOR

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Damar Cerrahisi Birimi öğretim üyesi Doç Dr. Cüneyt Köksoy Damar Cerrahisi çalışmaları ile birlikte gelen ödülleri hakkında Sağlık Dergisine açıklamalarda bulundu.

Damar Cerrahisi çalışmalarının genel olarak değerlendirilmesi sonucu Amerika Damar Cerrahi Derneği ( Society for Vascular Surgery ) tarafından her yıl dünyanın çeşitli ülkelerinden beş bilim adamına damar cerrahisi alanındaki çalışmalarından ötürü verdiği ödüle layık görülen Doç. Dr. Köksoy bu ödül sayesinde konferansta sunum yapabilme imkanı tanındığını ifade etti. Kazandığı ödül sayesinde ABD’deki damar cerrahisi alanında saygın çok sayıda tıp merkezini gezerek bilgi alma imkanı tanındığını kaydeden Doç. Dr. Köksoy bu derneğin dünyadaki damar cerrahları ödüllendirdiğini belirtti. Doç. Dr. Köksoy 5-8 Haziran da düzenlenecek olan konferansa ABD’nin Kalifornia Eyaletindeki San Diego kentinde katılacağını ve bu toplantıyı takiben önemli damar cerrahisi merkezlerini ziyaret ederek, çalışmalarını değerlendireceğini söyledi.

Üç ay ABD’de eğitim alacak
Daha önce A.B.D. de damar cerrahisi eğitimi almış olan ve Türkiye’de Avrupa Damar Cerrahisi Board sahibi damar cerrahı olan Dr Köksoy ayrıca Uluslararası Damar Cerrahisi Derneği tarafından bir burs ödülüne de layık görüldü. Bu burs programı çevresinde Dr Köksoy, Cleveland Klinik’te endovasküler cerrahi alanında klinik fellow olarak eğitim alacağını söyledi. Doç. Dr. Köksoy söz konusu derneğin damar cerrahisi alanında yapmakta oldukları yayınlar, çalışmalar, bulundukları ülkede damar cerrahisi eğitimine katkıda bulunabilme potansiyeli gibi birçok özelliği değerlendirerek endovasküler cerrahi alanında burs ve ödül programları ile endovasküler cerrahinin gelişimini teşvik etmekte olduğunu kaydetti.

Stent grafisi ile Açık cerrahiye veda ediliyor
Damar cerrahisinde son gelişmeleri bildiren Doç. Dr. Köksoy sözlerine şöyle devam etti: “Açık cerrahi girişimleri giderek azalıyor, son 5-10 yıl içerisinde damar cerrahisinin yapısı, eğitim programları önemli oranda şekil değiştirdi. Bu değişimlerin başında ; girişimsel ve kateter aracılığı ile yapılan daha az invaziv girişimler gelmektedir. Endovasküler cerrahi olarak nitelendirdiğimiz bu girişimlerde temelde kateterler üzerinden gerçekleştirilen uygulamalar olup başlıcaları stent ve balonlarla tıkalı damarın açılması, stent greftlerle anevrizmaların açık ameliyata gerek kalmadan onarılabilmesi, pıhtıların eritilmesidir. Açık cerrahi olmadan lokal anestezi altında stent greftler kullanılarak artık aort anevrizmaların yüzde elli ile yetmişi tedavi edilebilmektedir. Stent greft metal bir çerçeve olan stent üzerine yerleştirilen kumaş benzeri bir maddenin yapılan damar greftidir. Stent grefler kullanılarak başta anevrizmalar, yaralanmalar sonucu damar yırtıkları ve damardaki tıkanıklıklar başarı ile tedavi edilebilmektedir” şeklinde konuştu. Damar tıkanıklığında, pıhtıyı eritmek işleminin artık mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Köksoy sözlerine şöyle devam etti:”Varis hastalarında lazer veya radyo frekansı kullanıyoruz. Toplardamarda eski ya da yeni tıkanıkları endovasküler yöntemlerle açmak mümkün ve önemli bir oranda ameliyatsız olarak yapıyoruz. Böyle çalışmaların öncülüğünü Amerika ya da Avrupa yapıyor. Bu yöntemleri halen başta kliniğimiz olmak üzere bir çok merkez uyguluyor. Söz konusu burs ve ödüller çerçevesinde alacağım eğitim ile hastalarımıza sunacağımız hizmetin kalitesinin ve bu alanda çalışan meslektaşlarımın eğitimine sağlayacağım katkının önemli oranda artacağına inanıyorum.”

Continue Reading

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE SON GELİŞMELER

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Timur Gürgan ve Gürgan Clinic Kadın Sağlığı, İnfertilite ve Tüp bebek merkezi Medikal Direktörü Doç. Dr. Aygül Demirol ile tüp bebek yöntemiyle ilgili son gelişmeleri konuştuk.

İlk tüp bebeğin doğumunun 30. yılı kutlamaları çerçevesinde bu sene farklı etkinlikler düzenlendiğini kaydeden Prof. Dr. Gürgan, yapay döllenme sonucu 1978 yılında sezeryanla dünyaya getirilen Louise Brown ile dünyada ilk tüp bebek uygulaması gerçekleştiğini söyledi. Prof. Dr. Gürgan şu ana kadar tüp bebek yöntemiyle 5 milyon çocuğun dünyaya geldiğini söyleyerek şöyle konuştu: “ Önceden çocuk yollarında hasar olduğu tespit edilen hastaların döllenme sorunu oluyordu. ilk defa annenin üreme yolları dışında tüp bebek laboratuarında dölleme ile embriyo anne rahmine yerleştirilerek yapıldı” diyor. 1992’den sonra yeni bir bakış açısı kazanıldığını söyleyen Gürgan, mikro injeksiyon (ICSI) yöntemi ile sperm sorunu yaşayan erkeklere çözüm olduğunu hatta spermi bulunmayan erkeklere ait sprem bulunarak bu yöntem uygulandığını iletiyor. Teknolojinin büyük ilerleme kaydettiğini ve böylelikle 5 milyon çocuk dünyaya geldiğini belirten Gürgan konuşmasına şöyle devam ediyor: “Kadınların 35 yaş ve üstü yaşlarda olmalarıyla ya da daha erken yaşta yumurta rezervlerinin bitmesi sonucu gebeliklerinde zorluklar oluşmaktadır. Erkeklerde de spermlerin gelişme sorunu yaşanmaktadır. Böyle vakalarda sağlıklı sperm elde edilemediği için sağlıklı gebelik oluşturulamıyor” diyor. Gürgan 5-10 yıla kadar kök hücrenin umut vaad ettiğini ancak henüz somut bir başarı olmadığını sözlerine ekliyor. Prof. Dr.Timur Gürgan tüp bebek tedavisi uyguladıkları hastalarda yüzde 20 ile 60 arasında tedavi ettiklerini kaydediyor. Tüp bebek merkezlerinin iyi organize olmaları ve kaliteli sisteme sahip olmaları gerektiğini ileten Gürgan; uygulanan tedavilerin başarısının, tüp bebek merkezlerinin kullandıkları malzemelerin kalitesiyle eşdeğer olduğunu sözlerine ekliyor.

Çifte özel tedavi uygulaması
Prof. Dr. Timur Gürgan tüp bebek yöntemi ile ilgili yeni bakış açısını şöyle açıklıyor : “Çifte özel tedavi yöntemi uygulanmalıdır. Hastanın sosyal, psikolojik ve ekonomik durumu, geçirdiği hastalıklar değerlendirilmelidir. Kişilerin çift detaylı olarak değerlendirip kişiye özel tedavi uygulanmalıdır. Bu yöntem “Hasta Dostu” tedavi yönteminin temelini oluşturmaktadır. Hasta dostu tedavi yöntemiyle hastaya en az yan etki, en az maliyet ve en yüksek başarı sağlanmaktadır. Bilimsel uygulamaları, teknik gelişmelerle paralel bir şekilde yürütmek gereklidir” diyor.

Tüp bebek uygulamasından önce alternatif yollar denenmeli
Tüp bebek uygulaması ile ilgili olarak Prof. Dr. Gürgan : “Hastaların genetik incelenmesi ve bağışıklık sistemleri, rahim içi yapısı incelenerek teşhis ve tedavisi yapılmaktadır.Bu yöntemle tüp bebek adaylarına ön hazırlık uygulanmaktadır. Yapılan inceleme sonunda teşhis konmaktadır ve böylece tüp bebek tedavisinde başarı oranı yükselmektedir.“diyen Prof. Dr. Gürgan kadında kistleşme ve erkekte sperm sorunlarına göre tedavi uygulandığını dile getiriyor. Gürgan konuşmasına şöyle devam ediyor:” Ülkemizde bulunan 90 tüp bebek merkezi Bağkur’da çalışanların sağlık bakanlığındaki yönetmeliğe bağlı kalarak, ilaçların yüzde sekseni, tedavi masraflarının 3/1’i devlet tarafından karşılanmaktadır. Kanuni hakları olan hastaların raporları çıkartılmalıdır. Ülkemizde kaliteli tedavi uygulayan dünya standartlarında merkezler bulunmaktadır. Tüp bebek teşhisi konan hastaların ümitlerini gerçekleştirmek, sağlıklı çocuk dünyaya getirmelerini sağlamak hekimlerin görevidir. Bu uygulamaları geniş kitlelere yaygınlaştırmak gerekmektedir” şeklinde açıklayan Prof. Dr. Timur Gürgan , 3 milyon çiftin kısırlık sorunu yaşadığını belirtiyor. Kısırlık sorunu yaşayan her çifte tüp bebek tedavisi uygulanmadığını, özellikle daha az sorunu olan çiftelerin aşılama, yumurtlama gibi alternatif yolların denenmesi gerekebileceğini sözlerine ekliyor.

Çok fazla embriyo başarısızlık kriteri
Yeni bazı tedavilerin, erkek kısırlığı olan veya kadında yumurtaya bağlı sorunları olan çiftlerde lazer etkili oluyor. Spermlerin büyütmeli mikro injeksiyon, lazer, co-kultur , ilaçsız tüp bebek gibi teknikler ve özellikle üç boyutlu ultrasonların laboratuarlarda kullanılmasıyla bazı özel hasta gruplarında daha başarılı olunduğunu söyleyen Prof Dr. Gürgan sözlerine şöyle devam ediyor: “ Tüp bebek tedavisi bir bütündür, hastaya uygulanacak tedavi yönteminin seçiminden ilaç uygulamalarına kadar her çalışmanın iyi değerlendirilmesi gerekir. Döllenmenin başarılı olması ve kaliteli embriyo gelişiminin oluşturulması hayati önem taşımaktadır. Kaliteli embriyonun gelişmesi için laboratuarlarda çifte özel organizasyonlar yapılmaktadır. Özellikle kaliteli embriyo geliştikten sonra çok fazla embriyonun rahim içine konulmasıyla elde edilen çoğul gebelikler de önemli sorun yaratmaktadır. Özellikle üçüz gebelikler başarıdan ziyade bir başarısızlık kriteri olarak görülmektedir. Çünkü bu gebeliklerde erken doğumlar olmakta ve bunda dolayı çocuk kaybı oranları yüksektir.Çok fazla embriyo transferi tercih edilmemektedir” diyor.

Doç. Dr. Aygül Demirol: “Doğru hastaya doğru tedavi”
Clinic Kadın Sağlığı, İnfertilite ve Tüp bebek merkezi Medikal Direktörü Doç. Dr. Aygül Demirol tüp bebek uygulamalarında son dönemlerde yeni ve çok farklı yöntemlerin kullanıldığını ifade ediyor. Tedavi uygulamalarında en önemli nokta doğru hastaya doğru tedavi yöntemi seçimi olduğunu belirten Doç. Dr. Aygül Demirol tedavi çeşitleri hakkında bilgi veriyor. Güncel tedavi yöntemlerinden olan Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT) , uygulamasının kadının yaşlanmasıyla yumurtalarının da yaşlanıyor olması ve yumurtalarında genetik sapmalar meydana gelmesi sonucu oluşan hastalıklarda tercih edildiğini belirtiyor. Dr. Demirol anne adayı gebe kalmadan önce embriyolarından genetik yapılarının incelendiğini söylüyor. Bu uygulama sonucun embriyolarından genetik olarak sağlıklı olanı anneye transfer edildiğini açıklıyor. Embriyo lazerle alınıp, embriyoya bu uygulama ile zarar verilmediğini ve bu yöntemle genetik rahatsızlık olan embriyolar saptandığını açıklıyor. Demirol ayrıca gen lokusu tepit edilmiş hastalıkların belirlendiğini, ailede genetik hastalıkları olanlarda ya da 38 yaş üzeri adaylarda bu yöntem uygulandığını sözlerine ekliyor.

Lazer farklı işlevlerde kullanılıyor
Lazer yönteminin farklı şekillerde uygulandığını belirten Demirol ilk olarak; embriyodan genetik analiz için blastomer çıkarır iken lazer kullanımı üzerinde duruyor. Bu yöntemle embriyonun zarar görmesinin önlendiğini belirtiyor. Diğer bir yöntemin de embriyo traşlama, diye de bilinen Assısted Hatchıng olduğunu sözlerine ekliyor, Dr. Demirol bu uygulamanın rahme embriyonun implantasyonunu artıran bir faktör olduğunu belirtirken hasta seçim kriterlerinin önemli olduğuna ve ileri yaş ve tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı olan hastalarda kullanılabileceğine işaret ediyor. Lazerin kullanıldığı diğer çok yeni bir uygulama ise seçilmiş vakalarda mikroenjeksiyon sonucu dejenerasyonu azaltmak ve daha kaliteli embriyo elde etmek için işlem öncesi yumurta zarında ufak bir delik açılarak, spermin yumurta içine daha az travmatik şekilde yerleştirilmesidir ki; bu teknikle özel hasta grubunda yüksek gebelik elde ettiklerini ifade ediyor.

Ko-kültür uygulamaları gelişerek devam ediyor
Ko-Kültür uygulamasını açıklayan Dr. Demirol konu hakkında şöyle konuşuyor: “Anne rahminden endometrial hücreler alınarak yada çok daha yeni bir yöntem olarak yumurta çevresindeki granulosa hücrelerinden elde edilen ek bir kültür vasatıdır. Embriyo laboratuarda özel sıvılar içerisinde geliştirilmektedir. Ko-kültür vasatı ek bir besi ortamı olarak embriyonun gelişimine salgıladığı büyüme faktörleri ile katkıda bulunmaktadır. Bu yöntem ile daha kaliteli embriyolar elde edilerek gebelik oranı seçilmiş vakalarda daha yukarıya çekilmektedir”.

Blastosist transferi uygun vakalarda başarıyı getiriyor
Embriyo transferi yumurta toplanmasından sonra genellikle 3. gün yapılmakla birlikte uygun vakalarda gebelik oranını artırmak için transfer daha ileri döneme alınarak 5. gün seçilerek gelen blastosistlerin transferinin kaliteli laboratuar şartlarına sahip merkezlerde gebelik oranını artırdığını ve bunun için dikkatli laboratuar izlemin gerektiğini Dr Demirol belirtiyor ve blastosis transferi ile birlikte endometrial senkronizasyonun daha iyi şekilde yakalandığını sözlerine ekliyor.

Mikroenjeksiyonda büyük büyütmeli sistem en son yeniliklerden
Gürgan Clinic’de uygulanan yeni tekniklerden bir diğeri de büyük büyütmeli mikroenjeksiyon yöntemi. Bu teknikle sperm ve yumurta yüzlerce kez daha fazla büyütülerek yapısal incelemeleri daha iyi yapılıyor ve daha kaliteli olanlar seçiliyor. Sonuçta daha kaliteli embriyo ve yüksek gebelik oranları hedefleniyor. Bu tekniğin bir çığır açacağını Sayın Demirol vurguluyor. Tüm bu tekniklerin uygulanımı yurtdışından periyodik aralıklarla Gürgan Cliniğ’e gelen çok değerli bir embriyolog olan Monsef Benkhalifa tarafından organize edildiğini ve kendisi ile birebir yakın çalıştıklarını sözlerine ekliyor.

Embriyo transferinde kullanılan kateter kalitesi tedavinin başarısını direk etkiliyor
Tüp bebek uygulamalarında transfer tekniğinin çok önemli olduğunu vurguluyor Demirol, işlemin son aşaması olan embriyo transferinin yapılmasında kateter kalitesinin tedavi başarısını direk etkilediğini kaydediyor. Rahim yapısı incelenen hastanın durumuna göre kateter seçimi ve üç boyutlu ultrason kullanımı başarı oranı yüksek gebelikle sonuçlanmasına yol açacağını ifade ediyor.

İlaçsız tüp bebek (In-vitro maturasyon) bazı hastalar için iyi bir seçenek
Demirol ayrıca ilaçsız tüp bebek yöntemi ile ( IVM) anne adayının yumurtalıklarından çok sayıda olgunlaşmamış yumurtaların alınıp, uygun laboratuar koşullarında olgunlaştırıldığını söylüyor ve bu yöntem sayesinde hormon iğneleri uygulanmadığı için yan etkileri olmayan ve seçilmiş hasta grubunda rahat bir seçim olduğunu iletiyor. Bu yöntemin dünyanın sayılı merkezlerinde uygulanan ve kaliteli laboratuar şartları gerektiren bir yöntem olduğunu ve hasta seçim kriterlerinin son derece önemli olduğununun altını çiziyor.
Tüp Bebek uygulanamaz hastaların içinde olanları Demirol şöyle sıralıyor; menapoza girmiş olanlar, yumurtalıkları çalışmaz durumda olanlar, doğuştan rahmi olmayanlar, ilerleyici kanserlerden gebeliğin hastalık üzerine negatif etkisi olan hastalar ve erkek faktörü içerisinde ise mikroTESE ( mikroskop altında detaylı testis biyopsisi) dahil yapılmasına rağmen hiç sperm bulunamayan ağır azospermi vakaları.

Continue Reading

Doç. Dr. Kutluhan:“OTOSKLEROZ’UN NEDEN KAYNAKLANDIĞI BİLİNMİYOR”

Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Klinik Şefi Doç. Dr. Ahmet Kutluhan, iç kulak hastalığı olmakla beraber kemiği ilgilendiren bir hastalık olan otoskleroz hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Ahmet Kutluhan, bilimsel olarak iç kulağın etrafını yapan otik kapsülün bazı noktalarındaki kemik yapının erimesi ve tekrar kemikleşmesi ile karakterize olan hastalığın, bu özelliği nedeni ile halk arasında kulak kireçlenmesi söyledi. Otoskleroz hastalığının neden kaynaklandığı net bilinmediğini söyleyen Doç. Dr. Kutluhan, genetik faktörlerin etkili olduğunu ve anne-babasında veya yakın akrabasında otoskleroz hastalığı olanlardadaha fazla görüldüğünü iletiyor. Doç. Dr. Kutluhan çevresel faktörler ve bünyesel faktörlerin de etkili olduğunu ifade ediyor. Hastalığın tanısında, işitme kaybı, kulaktata uğultu veya çınlama gibi şikayetlere dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Doç Dr. Kutluhan, ancak ameliyat öncesi net olarak tanı konulamadığını dile getiriyor.

Doç Dr. Kutluhan kulak muayenesinin normal olduğu fakat tanıda otoskleroz düşündüren bulguların işitme testlerinde ortaya çıktığını belirtiyor . Otoskleroz bulguları arasında iletim tipi işitme kaybı, timponogramda düşük bir eğrive stapes refleksinin alınmaması en önemlileridir. Bayanlarda erkeklerden daha fazla görüldüğünü klinik çalışmalar sayesinde elde edildiğini kaydediyor. Erken yaşlarda da otoskleroz hastalığı görüldüğü söyleyen Doç. Dr. Kutluhan hastanın ileri yaşlara kadar takip edildiğini, genellikle 20-30’lu yaşlarda işitme kaybının arttığını vurguluyor.

Hastalık belli olgunluğa erişmeden ameliyat edilmez
Doktora işitme kaybı, kulakta uğultu, çınlama nadiren de baş dönmesi şikayetleriyle gelindiğini söyleyen Doç. Dr. Kutluhan asıl tanının cerrahi müdahale yapıldığı sırada konulduğunu belirtiyor. Auris media’da ; malleus (çekiç kemiği), ortadaki incus (örs), sondaki ise stapes (üzengi) kemikleri bulunduğunu kaydediyor. Stapesin, auris interna (iç kulak) ile bağlantısı bulunduğunu söyleyen Doç. Dr. Kutluhan, ancak bu bağlantının otoskleroz (kireçlenmesi) sonucu hastalığın meydana geldiğini kaydediyor. Erken teşhis edilse de bu hastalığın, belli bir olgunluk seviyesine ulaştıktan sonra müdahale edebiliklerini ifade eden Doç. Dr. Kutluhan sözlerine şöyle devam ediyor: “ Radyolojik bulgularla desteklenerek hasta ameliyat edilir ve gerçek tanı ameliyatta konur. Ameliyat edilecek hastanın diğer kulağında da bu hastalığın olma ihtimali yüzde yetmiştir. Hasta ameliyat sonrası normale döner. İşitme cihazı kullanılmasını önermezken tedavi için ameliyatı tavsiye ediyoruz. Hasta ameliyattan sonra normal hayatına dönüyor” dedi.

Ameliyat yapılamayan hastalara dikkat
Ameliyat yapılamayan hastaların başında 10 yaş civarındaki çocuk hastaların olduğunu belirten Doç. Dr. Kutluhan; hamile ya da hamile olmayı düşünen bayanlarda da ameliyat yapılmayan diğer bir grup olduğunu belirtiyor. Özellikle hamile kadınlarda hormonların artması otoskleroz hastalığı daha da aktiflemektedir. Ameliyat yapılamayan son grubun da dalgıçlar ve pilotlar olduğunu ifade eden Doç. Dr. Kutluhan yüksek basınçta kalanlarda baro travmaya açık olduğunu kaydediyor. Yüksek basınç ortamlarında çalışan hastalarda ameliyat sonrası kulakta fistul oluştuğunu belirten Doç. Dr. Kutluhan sözlerine şöyle devam ediyor:”Ameliyat sonrası hastaların yüzde yetmiş- seksen oranında normal duymasına kavuşur. Yüzde 10-15 oranında hasta da duyma kaybı azalır. Yüzde 5 oranında hastanın işitme kaybında bir değişiklik olmaz, yüzde birin altında ise sağırlık oluşur. Ameliyat sonrası çınlamanın yok olma durumu ameliyat olan hastaların yüzde ellisinde kaybolmuştur.” Hastaların ameliyat dışında her hangi bir tedavi yöntemi olmadığını söyleyen Doç. Dr. Kutluhan medikal tedavi olarak tercihlerinin olmadığını vurguluyor. Sodyum flourid desteği önerilen hastalarda klinik olarak bir sonuç elde edilmediğini belirten Doç. Dr. Kutluhan ayrıca kullanımının zor, bilimsel bulgusunun da olmadığını sözlerine ekliyor. Hastalığın ilerleyen evrelerinde sağırlığın giderek arttığını belirten Doç. Dr. Kutluhan iç kulağın etkilendiği durumlarda ameliyat başarısız sonuç verdiğini ve 30 yaş civarındaki hastaların ameliyat için tercih edildiğini söylüyor.

Continue Reading