AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-2



Evlilik aşkı öldürür mü? Kadınlar, erkeklerden daha çabuk mu bağlanır? İlk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağı önemli mi? Birçok patolojik olan aşk ilişkisinde sorunun bir kaynağı da çocukluk dönemi mi? Aşkın ömrü var mıdır? Hormonlar sadece bir ham madde midir?

İstanbul
Üniversitesi  İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri
Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı
Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr.
Sedat Özkan  şu bilgileri verdi: “Aşk bir
duygudur, bir insan yaşantısıdır. Erich Fromm ‘The Art of Loving’ araştırması
vardır. Freudien kuramlara kadar tüm kuramların ilgi alanı olmuştur.  İnsan beyni bütün bedenin komutanıdır. Aşk
duygu olarak da, düşünce olarak da, kimyasal olarak da önce beyinde    başlar,
tıpkı cinsellik gibi. Aşık olunca kalpte pır pırlar yaşanır tabi, ancak o pır
pırları yaşatan sonuçta beyindeki kimyasal değişikliktir.


“Aşk Bir Duygudur, Bir İnsan Yaşantısıdır”

Önce
biz aşkı sadece karşı cins aşkı olarak tanımlamamak durumundayız. Aşkın birçok
alt bileşkesi vardır. Tanrı aşkı da vardır, insan aşkı, karşı cins aşkı, yaşam
ideallerine olan aşk da vardır. Kişinin kendisi için anlamlı ve önemli,
yaşamsal değeri olan bir davasının da aşkı olabilir. Büyük değerli siyaset,
bilim adamlarında da vardır bu aşk. Onlarda davalarına aşkla tutkuyla
bağlıdırlar. Aşka böyle geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Aşk sadece
bir kadınla bir erkek ilişkisine indirilemeyecek kadar geniş bir kapasitededir.
Bu bağlamda tabi anne aşkı, bir çocuğun anneyle yaşadığı bütünleşmiş ilişki ve
ondan sonra ayrılma süreci, en önemli insan deneyimlerinden bir tanesidir.
Anneyle sağlıklı bir sevgi ve bütünleşme ilişkisi kurabilen insanlar ve anneyle
zamanı gelince doğru ve sağlıklı bir süreçte ayrışabilen insanlar; bağlanma ve
sevme ilişkisinde daha sağlıklı ilişkiler kurarlar. Bu anlamda,  bütün insanlar için ilk sevgi ve aşk nesnesi
olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağının önemlidir. Zaten birçok
patolojik, sağlıklı olmayan aşk ilişkilerinde sorunun bir kaynağının da
çocukluk döneminde olabildiğini dikkate almamız gerekiyor. Kateksis dediğimiz
kuram yani kişinin varlığını, enerjisini, duygularını, düşüncelerini, bir
nesneye bir kişiye bir amaca ya da bir uğraşa ataması aslında geniş anlamıyla
aşk. O zaman bir kişi olabilir, bir uğraş olabilir, bir yaşam amacı olabilir.
Hatta bazen soyut bir kavram olabilir.

“Aşk Bencil Değildir”
Aşkla
ilgili bir insanın aşık olma kapasite ve potansiyelini ve ya aşkın bütünleşmiş
kavram ve uygulamasını en iyi ortaya koyan kişi olan Mevlana, aşk bu anlamda
bir ölçüde sevilen nesneyle bir bütün olma ve bütünleşme çabasıdır. Aşkın,
insanoğlunun evrendeki yalnızlığını, terk edilmişliğini veya yok oluşunu
hissettiği zaman, en sağlıklı doyum ve çözüm mekanizması olduğu kanaatindeyim.
Tabi aşkın özünde ne vardır? Aşk önce bencil değildir, önce kendini değil önce
sevdiğini düşünebilmektir ve bir anlamda sevdiğini mutlu ederek mutlu
olabilmektir.

Neden “O” Kişi?
Karşı
cinse aşık olmak açısından bir titreşim, bir algı, bir görsel, işitsel yani beş
duyu organlarıyla algılayan bir kişinin; beyninde, bilinçaltında, bir şekilde
çağrışım yapması, bir uyaran yaratmasıdır. Beyinde bir kimyasal ve fizyolojik
canlanma yaratıyor aşk algısı. Kimi tercih ettiğini belirleyen unsurlar biraz
daha karmaşık. Neden “o” ? kişi uyandırıyor da öbürü uyandırmıyor? Bu daha çok,
o kişinin eski deneyimlerine, algılarına, yaşadıklarına, sevgi nesneleriyle
ilgili daha önce yaşadığı bütünleşme, çatışmayla, sıkıntıyla, tüm bu süreçlerle
doğrudan doğruya ilgilidir.

“Prefrontal Beynin En
Üst Korteksi İnsana Özgüdür”
Doğada
belki diğer canlılarda kısmen aşk yaşarlar. Memeliler, içerisinde fizyolojik
değişikliklerin yanında duygu, düşünce bileşkelerine sahip olanlar insanlardır.
Mesela aslanlar, üreme döneminde günde 48 kez çiftleşebiliyorlar ama onlar seks
yapmış oluyor, aşk yaşamış olmuyorlar. Aşk bu anlamda insanoğlunun
bilinçaltında yapılan bir tercihidir. Bazı insanlar aşk ile cinselliği birbirleriyle
özdeşleştirirler. Bu yanlıştır. İnsanoğlunda cinsellik , aşık olduğu karşı
cinse ilişkin yaşadıklarının ifade tarzlarından yalnızca bir tanesidir. Onun
için aşkta cinsellik vardır. Ancak o sadece bunun yaşanmasının, ifadesinin
sadece bir tanesidir. Onun için belki diğer memelilerden farklı olarak insanın
farkı; cinselliği aşkla yaşayabilecek özelliklere ve alt yapıya sahip
olmasıdır. Burada insanın prefrontal kortexi devreye girer. Prefrontal beynin
en üst korteksi insana özgüdür. Eğer beyinde, aşkın bir lokalizasyonu olsaydı
önce bu ön korteksten başlaması gerekirdi. Orada algılanan bir dış uyaran beynin
diğer depo belleği ile limbik sistemle hipokampusla hipotalamusa uyaranlar
gönderirler, yukardan aşağı doğru hoş uyaranlar gider ve o hoş uyaranlarda o
insanı bedenen ve ruhen barışık, yaratıcı ve üretken kılar. Bir aşk kişinin
bedenine olduğu kadar, duygularını, düşüncelerine hayata bakışını kendisini ve
evreni algılayabilmesini etkileyebiliyorsa aşktır. İnsan ne kadar çok gelişmişse,
deneyimleri, donanımlarıyla, ruhuyla, yüreğiyle, beyniyle, kültürüyle,
sanatıyla, estetiğiyle ne kadar gelişmişse, o kadar aşk yaşar ve yaşatır. Bunun
için sanattan edebiyata, politikadan bilime kadar büyük işler başarmış olan
yaratıcı insanlar bu duyguyu daha iyi yaşarlar.  Aşk en dürtüsel aynı zamanda en biyolojik, en
estetik, en üst düzey, en yaratıcı insan eylemidir.

“Aşk
Hem Hipotalamik Sistem Hem de Otonom Sinir Sitemi Canlandırır”
Aşkın
mekanizması, prefrontal korteksten başlar, kortekse iner. Beyin, hipotalamus ve
limbik sisteme, duygulardan önce algı, yani 5 duyu ile sonra algılayabildiğimiz
her şeyi beyindeki sorumlu merkezlere iletir. Merkezler uyarılıyor ondan sonra
alt kortekse ve tüm bedene uyaranlar gider. Hormonlar, otonom sinir sistemi
çalışır, iç organları besleyen sinir sistemi uyarılır, adrenal aks salgılanır,
sempatik ve parasempatik sinir sistemi harekete geçer, ikisi de farklı
biçimlerde uyarılır. Böylece, organizma tatlı uyarılma ve alarm durumuna geçer
hem hipotalamik sistem hem de otonom sinir sitemi bir şekilde canlanır.

“Kadın ve Erkeklerde Hormonal
Açıdan Değişiklikler Var”         
Kadın
ve erkek beyninde çok farklı işlediği kanaatinde değilim ancak kadının hormonları
ve erkeğin hormonları arasında fark var. Beyinsel mekanizmalarda ciddi bir
farklılık olmadığı ancak hormonal açıdan değişiklikler olduğu düşüncesindeyim.

“Aşkın Değil Ancak
İlişkinin Ömrü Olabilir”
Aşkın
ömrü yoktur. İnsanın ömrü vardır. Yani insan aşkıyla birlikte bireysel ve
onunla birlikte meçhul yaratıcı eserler koyarak aşkını kalıcı kılabilir. Aşkın
değil ancak ilişkinin ömrü olabilir.  Aşk
ne kadar besleniyorsa, ne kadar bireysel ve ortak olarak besleniyorsa o kadar
uzar. Meyvenin de ömrü vardır önemli olan onu beslemektir. Aşk köleleştirici bir insan eylemi değildir. Canlandırıcı yeniden hayat
verici bir duygudur. İşte o yeniden hayat verme devam ettikçe, kişi kendini
geliştirdikçe, geliştirdiğini ilişkisine kattıkça aşkın ömrü uzar.  Kısırlaşan beyin ve yürekler ya da yeterince
kendini geliştirmeyen bireyler de aşk daha kısa sürelidir. Zaten ondan sonra
fizyolojik ihtiyaçlar devam ederken ilişki yara aldığından çiftler ayrılır. Bu
anlamda aşkı beslemek önemlidir.

“Sağlıklı Aşk, İnsanın
Mantığını da Güçlendirir”
Aşk
mantığa aykırı değildir. Aşk mantığı aşar ama mantığa aykırı değildir.  Dürtüler farklıdır. Aşk dürtüyü de mantığı da
içerir ama onlarla sınırlı değildir.  Aşkın sağlam ve mantıklıklı bir adama,
mantıksız şeyler yaptıracağını düşünmüyorum. Sağlıklı aşk, insanın mantığını da
güçlendirir. Yüreğini de güçlendirir. Bazı hastalıklı ilişki tarzları için
bunun söz konusu olduğunu düşünmüyorum.

Aşk
ile Sevgi Arasındaki Fark Nedir?
Aşk
sevgiyi içerir ama onu çok aşar sevgi daha genel bir kavramdır. Bir hoşlanma
kavramıdır, çocuğunu, dostunu, arkadaşlarını seversin, o bir duygudur, paylaşımdır
ama aşkta bunların dışında sevgi, hoşlanmanın dışında tutku vardır. Bağlılık,
adanmışlık ve romantizm vardır. Aşk sevginin yanında romantizm, tutku ve
bağlılık içerir.

“Aşk Yaşayan İnsan Daha
Huzurludur”
Aşk
yaşayan insan daha huzurludur. Beyninde endorfin artar daha barışçıldır. Onun
dürtüleri daha insanileşir. Sevebilen ve aşk yaşayan insanlar başka insanlara
zarar verici davranışlarda daha az bulunurlar. 
Samimi, yumuşak ve kabullenici olurlar. İd, aşkla yıkıcı kısmından
arınır. İnsanın tabiatında olan,  alt
benliğindeki engel tanımayan, yıkıcı olabilen zarar verici olabilen nefs; aşkla
terbiye olur ve insanı pozitif hale getirir. Böylece daha mutlu sempatik ve
anlayışlı olurlar.

Sadece
Üreme İç Güdüsüyle mi Aşık Oluruz?
Aşkın,  insanoğlunu diğer memelilerden ayıran bir
önemli farkı da budur. Diğer memelilerin çoğu üremek içgüdüsü ve dürtüsüyle,
karsı cinse yönelirler yani onlar hormonlarıyla yönelir ama insan beyniyle
yönelir. Beyniyle aşık olur. Bir kadınla bir erkek arasında ortak paylaşımların
olduğu cinsellik dışı paylaşım, duygu, algı, ortak yaşam ve ortak ürünler ne
kadar fazlaysa, çeşitliyse, yoğunsa aşkta cinsellikte o kadar süreğen
olacaktır. Hayattaki paylaşım ne kadar fazlaysa yataktaki paylaşımda o kadar
keyifli olacaktır.

“Aşk İnsanı
Özgürleştirir”
Aşk
insanı özgürleştirir. Aşk ve bilimde tereddüt yoktur, yani bilim koşulları
değiştirir, bilim dünyayı değiştirir, dünyayı değiştirmek için koşulları da
değiştirir. Aşk ise kimseye zarar vermeden kendi koşullarını yaratır. Aşk biraz
da tercihtir. İnsanoğlunun evrimsel sürecine baktığımızda diğer canlılar sadece
seksle ilişki kurabildikleri için onlar tercih yapmazlar. Onlar dürtüleri kime
rastlarsa bir anlamda ona yönelirler. İnsanoğlu ise; biyolojik ve psikolojik
dürtülerini ve potansiyelini tercih ettiği karşı cinse aktarır ve onunla
birlikte hayatı kucaklar. Bu anlamda insan aşkı, diğer memelilerde yoktur.
İnsan aşkı, bir varoluş ve mutluluk arayışının uzantısıdır ve tercihe dayanır.

Tek Eşlilik ve Çok Eşlilik
Yöneliminin,  İnsanlarda Hormonlar
Tarafından Tayin Edilmediğini Düşünüyorum”
Oksitosin,
genelde dişilerde davranışı ve cinselliği etkileyen önemli bir biyolojik
marker’dır.  Erkeklerde testosteron
vardır. Oksitosin biraz daha bağlanmayı, dinginliği, edilgenliği sağlayan bir
hormondur. Genelde; tek eşli- çok eşli konular tartışılırken değişik yorumlar
olmakla birlikte, kadının daha tek eşliliğe ve bağımlılığa yatkın olduğu
söylenir. Buna da kısmen oksitosinin yol açtığı söylenir. Ben, tek eşlilik ve
çok eşlilik yöneliminin,  insanlarda
hormonlar tarafından tayin edilmediğini düşünüyorum. İnsanın özgür iradesiyle
ve tercihiyle belirlediği kanaatindeyim. 
Testosteron erkeğin cinsel davranışını etkiler ama yinede bu bir tercihtir.
Egosu, libidosu güçlü bir erkek, her gün farklı bir kadınla mı seks yapmak
ister yoksa sevdiği kadınla her gün mü seks yapmak ister, bunun bir tercih
olduğu kanaatindeyim. Hormonlara atfetmemek lazım. İnsan duygusu, insan
yönelimi, insan davranışı hormonlardan etkilenir ama hormonlar sadece bir ham
maddedir. O ham maddeyi nasıl kullanacağı kişinin tercihidir.  Kişinin, kişilik özellikleri, üst beyin
özellikleri, öğrenmeleri, deneyimleri, dünyaya bakışı, üst beyin özellikleri
tercih ve davranışı belirler. Tercihi belirleyen birçok başka beyinsel,
durumsal, psikolojik faktörler olduğu kanaatindeyim. Yemek yerken de aşık
olurken de irade ve özgür bir tercih yapıyoruz. Tercihlerimizi biz yapıyoruz
ama tercihlerimiz de bizi etkiliyor.”
 “İki İnsan Arasındaki Tutkulu Bağlılık”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim
üyesi Doç. Dr.
Sinan Canan şunları söyledi:  “Aşk, tanımı tam olarak
yapılamasa da, herkesin kendine göre öznel bir biçimde yaşadığı, hem bedensel
hem ruhsal etkileri oldukça derin olan bir duygulanım biçimi. Tanım ve kişisel
farklılıklar bir yana, aşk denen duygulanım biçimi genellikle, “sevilen” kişi
yahut kavrama üst düzeyde bir tutkuyla bağlı olma anlamı içeriyor. Birçok hatırlananlar
arasında aşk kelimesini en çok kullandığımız konu, ‘iki insan arasındaki
tutkulu bağlılık’tır. Günümüzde özellikle basın-yayın ve gözde edebiyat yoluyla
bizlere aktarılan, kaba hatlarıyla “bedensel tutku”yu temel alan aşk tanımları,
baskın olarak kendini kabul ettirmiş gözüküyor. Özellikle fiziksel cazibenin
etkisiyle birbirine tutkun hale gelen insanların kimi zaman acıklı, kimi zaman
da mutlulukla nihayete eren hikayeleri sıklıkla karşımıza çıkmakta. Fakat bu
örnekler çoğu zaman, gerçek aşkın bir örneği olmaktan uzak, ilişkileri sığ bir
bakış açısıyla değerlendiren ve değerlendirmeyi öğreten örnekler olarak kalıyor
maalesef. Gençlerimiz ise çoğu kez, elde etme isteği ve cinsel güdüleri “aşk”
olarak nitelemek kolaycılığından kurtulamıyorlar.


“İnsanın Diğer
Hayvanlarla Paylaştığı Bir Takım Özellikler de Var
Image_0
Davranışlarımızı
yöneten üst kontrol merkezi olarak insan beyni, akıl almaz bir karmaşıklığa
sahip olmasına rağmen, birçok işlevini nasıl gerçekleştirdiğini, temel düzeyde
de olsa bu gün bilebiliyoruz. Örneğin insana has davranışlarımız olan geleceği
planlayabilme, utanma, diğerkâmlık (empati), dikkat, zihinsel yoğunlaşma; hatta
ahlak, dinsel değerler ve özgür irade gibi insani özelliklerin, beynimizin
hangi bölgeleri tarafından yönetildiğini kısmen de olsa biliyoruz. Bunun yanı
sıra, insanın diğer hayvanlarla paylaştığı bir takım özellikler de var. Bu
“ortak” zihinsel özellikler arasında öfke, korku, açlık/tokluk, cinsel
dürtüler, bellek ve yön bulma gibi özellikler ilk sıralarda sayılabilir.

“Limbik Sistem: Beynin
Derinliklerinde, Diğer Hayvanlarla Ortak Özelliklerimizi Yönetir”
Temel olarak beynimizin kıvrımlı üst
kısımları “beyin kabuğu” olarak adlandırılır ve insana has özelliklerimizin birçoğu
buradaki farklı bölgeler tarafından kontrol edilir. Beynin derinliklerinde yer
alan daha basit yapılı bölgeler ise, diğer hayvanlarla ortak özelliklerimizi
yönetir. Bu bölgelerden en önemlisi “limbik sistem” adı verilen bir yapıdır. Bu
bölge, yukarıda bahsettiğim bütün “alt düzey” duygulanım ve güdülerimizin
yönetim yeridir. Konumuz olan cinsel çekim ve tutku da, bu bölgedeki yapıların
kontrolü altındadır.


Beyin Kabuğu Kontrolü Önemli
Bu bölgeler farklı işlevleri kontrol
etmenin yanı sıra, birlikte büyük bir uyum içinde çalışarak insan
davranışlarının dengeli bir şekilde ortaya konmasını sağlarlar. Örneğin, her
insan cinsel dürtü hissetmesine rağmen beyin kabuğundaki ‘yüksek’ merkezler,
‘yaşam tecrübelerini’ kullanarak bu isteği sınırlar ve insani bir yaşamı mümkün
kılar. Beyin kabuğu kontrolü açısından
sağlıklı olmadıkları bilinen insanların “ahlaksız” olarak nitelenebilecek
davranışlar ortaya koydukları ve suça yatkın oldukları bilinen bir gerçektir.
Dolayısıyla, insan, hayvansal güdüleri ve insani özellikleri ile bir bütündür
ve yaşamının her alanında bu farklı duygulanımların dengede tutulması gerekir.
Sağlıklı ve doğru yetiştirilmiş bir ‘beyin’ söz konusu olduğunda, böyle dengeli
bir yaşam da son derece kolaydır.


Evlilik
Aşkı Öldürür mü?
İki insan arasındaki çekim sadece
fiziksel nedenlere dayandığında, bedenin kontrolünü büyük oranda ‘alt beyin
bölgeleri’ ele geçirir. Bu sistemlerin amacı, eksikliği hissedilen ve tutkuyla
istenen hedefe ulaşmaktır. Burada mantıklı bir hesaplamadan ziyade, bedenin
ihtiyaçları ön plandadır. Hedefe ulaşıldığında ise bu merkezler görevlerini
tamamlayarak, zihin üzerindeki yönetici etkilerini yitirmeye başlar. Bu
aşamadan sonra, eğer fiziksel çekim ve cinsel dürtüler dışında herhangi bir
bağlayıcı unsur yoksa, ilişkilerde de kopma yaşanması kaçınılmazdır. İşte bu
nokta, ‘evliliğin aşkı öldürdüğü nokta’ olarak alınabilir. Zira burada aşk
olarak tanımlanan şey sona ermiş, geride de bir şey kalmamıştır. Evliliğin,
yahut ‘zamanın’ öldüremeyeceği aşklar nasıl var oluyor peki? Bu mantıkla cevap
oldukça basit: Kişiler arasında alt beyin bölgelerini ilgilendiren hayvani
çekim unsurları dışında, üst beyni ilgilendiren yüksek düzeyli bağlantıların da
bulunması gerekir. Kişiler arasındaki amaç birliği, entelektüel alışveriş,
saygı, sevgi ve hoşgörü gibi olumlu özelliklerle beslenen ilişkiler, çok daha
uzun süreli ve çok daha doyurucu bir birliktelik yaşanmasını; hatta ömür boyu
sürecek beraberliklerin çok az bir çabayla elde edilebilmesini mümkün kılar. İlk
görüşte aşk olarak nitelenen “limbik” yahut “hayvani” cazibe, “insani” yahut
“üst beyin aşkı”na veya derinlikli bir sevgiye dönüşmedikçe, birlikteliklerin
aşkı öldürmesi kaçınılmaz olacaktır. Yani, seçimlerimiz ve kararlarımız ne
kadar “insan”a yaraşır ise, mutluluğumuz da o kadar ‘insânî’ olacaktır.

“Aşkın İlk Döneminde Amfetamin
Etkisi, Bağımlılığa Götürebilir”
“Aşk ve
Beyin” kitabının yazarı Nöroloji Uzmanı Dr. Bülent Madi şunları söylüyor: “Aşk
konusu ile ilgili birçok bilim dalı çok fazla araştırma yapmıştır. Psikoloji,
insan aşık olduğunda ruh halinin nasıl değiştiğini görüşmeler veya testler ile
değerlendirir. Nöroloji, aşık olan insanların beyninin hangi alanlarında
farklılıklar olduğunu inceler. Sosyoloji, aşkın kültürel ve toplumsal
özelliklerini inceler. Nöroloji, psikiyatri, nöropsikoloji alanlarında yapılan
çalışmalarda genel olarak aşkı yaşayan kişilerin davranışları, duyguları ile
beyinlerinin çalışma sistemleri nöroradyolojik yöntemlerle incelenir.  Aşkın dönemleri vardır ve bu dönemlerde farklı
kimyasal maddeler artış gösterir ve davranışlarımızı şekillendirir. Aşkın ilk
döneminde amfetamin etkisi görülür. Bu etki bağımlılığa götürebilir. Aşkın
ikinci döneminde endorfin salgılanır, güven oluşur. Üçüncü aşamada oksitosin
salgılanır ve bağlılık duygusu gelişir, cinsel duyguları etkiler. Dopamin ise
keyif alma ve neşe ile ilgili bir maddedir, farkındalığı arttırır.

“Kadınlar Bağlanma
Aşamasına Hızla Geçerken, Erkeklerde Bu Daha Sonraları Gerçekleşir”
Kadın
ve erkeklerin aşkı algılamaları bildiğimiz gibi çok farklı. Aşık olunacak
kişinin seçiminde erkekler soylarını devam ettirebilecek, fiziksel açıdan uygun
kadınlar ararken, kadınlar güvenebilecekleri, kendilerini koruyabilecek
erkekleri tercih ederler. Aşkın aşamaları açısından baktığımızda ise kadınlar
bağlanma aşamasına hızla geçerken, erkeklerde bu daha sonraları gerçekleşir.


“Aşk Sosyal İlişkilerde
Azalmaya Neden Olur”
Aşk
daha çok içinde arzu, tutku barındırır. Sevgide ise paylaşım, benimseme,
alışkanlık, güven duyguları birlikte yaşanır. Aşk risklidir ancak sevgi
güvenlidir. Aşkın genel olarak sosyal ilişkilerde azalmaya neden olduğunu
biliyoruz. Eğer aşk karşılıklı ise zaman genellikle aşık olunan kişi ile
birlikte geçirilir. Karşılıksız aşkta ise insan kendi içine döner ve sosyal
ilişkileri zayıflar.”

Şunları da beğenebilirsiniz:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir